Pırlanta İkliminde Seyahat-62

  • Cennet’in Kapısının Önünde Bile
  • ️Çatışma ve Vuruşmaların Panzehiri
  • ️İrşad Yolcuları İçin En Büyük Kredi: Beklentisizlik
  • ️Hizmetlerini Bir Bedele Bağlayanlar Asla Başarılı Olamazlar
  • ️Bütün Peygamberlerin Dilinde Aynı Hakikat

CENNET’in KAPISININ ÖNÜNDE BİLE

°°°Önsöz°°°

îsâr, kendisinin de ihtiyacı olan bir değer konusunda kardeşini nefsine tercih etmek demektir. Fakat bu tercihin kişilere göre değişen çok farklı dereceleri vardır. Ayrıca, maddî ihtiyaçlarda bu tercih daha kolay olduğu hâlde, makam, mansıp, şeref, itibar vs. konularında çok daha zordur. Hele hele cennetle ilgili bir tercih söz konusu olduğunda bu imkansıza yakın bir ihtimal olabilir. Aşağıda, cömert zenginlerle takvâ sahibi âlimlerin cennete önce girmekle ilgili olarak birinin diğerini tercih etmesi üzerinden, her konuda olduğu gibi îsârın da zirvesini tutan Efendiler Efendisinin miraçta cennete girdiği halde ümmeti için nasıl tekrar dünyaya döndüğü şöyle anlatılıyor:

°°°°°°°°°°°

  Îsâr hasletinin nereye kadar ulaşabileceğini göstermesi açısından ahirete ait şu tablo ne kadar dikkat çekicidir. Rivayet edildiğine göre Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm zenginler ile âlimlerin Cennet kapısında karşılaşmalarını gayb-bîn gözüyle görerek bize haber vermiştir. Buna göre –biraz açarak ifade etmek gerekirse– cömert zenginler âlimlere hitaben,

– “Buyurunuz, öncelik sizin hakkınızdır, evvela siz giriniz. (Çünkü siz o engin ilminiz sayesinde bizim gözlerimizi açmasaydınız, bize güzel rehberlik yapmasaydınız, tekvînî ve teşriî emirleri beraberce okumasını öğretmeseydiniz ve helâlinden kazanıp Allah için infak etmenin güzelliğini göstermeseydiniz, biz servetimizi böyle hayırlı bir iş uğrunda sarf edemezdik. Siz kılavuzluk yaptınız ve bizi bir verip bin kazanma çizgisine taşıdınız. Bundan dolayı, dünyada olduğu gibi burada da öncülerimizsiniz; buyurunuz, evvela siz giriniz.)” diyecek ve onlara hürmeten bir adım geriye çekilecekler. Fakat âlimler, “Aslında biz size borçluyuz. (Çünkü eğer servetinizi Allah yolunda infak etmeseydiniz, ilim yuvaları açmasaydınız ve eğitim imkânları hazırlamasaydınız, biz ilim sahibi olamaz ve doğru istikameti bulamazdık. İlim yolunda bulunmamıza ve ufkumuzun açılmasına siz vesile oldunuz; biz size borçluyuz. Dolayısıyla öncelik hakkı size aittir, buyurunuz!)” mukabelesinde bulunacaklar. (el-Bursevî, Rûhu’l-beyân 3/314.) Bu tatlı muhavereden sonra cömert zenginler öne geçecek ve âlimlerle ard arda Cennet’e dâhil olacaklar.

Âlimlerle cömert zenginler arasındaki bu konuşmayı sadece ileride vuku bulacak bir hâdisenin nakledilmesi şeklinde anlamamak gerekir. Bilakis burada aynı zamanda îsârın enginliği de anlatılmaktadır. Düşünün ki, Cennet’in kapısının önüne gelinceye kadar o insanların arkada bıraktıkları ağır hesaplar ve zor geçilen bir köprü vardır. Önlerinde ise gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir hatıra gelemeyen Cennet’in cezbedici ve baş döndüren güzellikleri vardır. İnsan o güzellikleri gördüğünde âdeta zevkten başı dönüp bayılacak hâle gelir. Düşünün ki, böyle bir manzara karşısında bile îsâr ruhu sergilenmektedir. İşte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) çizmiş olduğu bu resimle bize îsâr ruhunun bu noktaya kadar yolu olduğunu göstermektedir.

Çağımızın nadide fıtratı ve peygamber vârisi olan zatın,

– “Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum; ömrüm hep, harp meydanlarında, esaret zindanlarında ve çeşitli çilehanelerde geçti. Çekmediğim eza, görmediğim cefa kalmadı… Gözümde ne Cennet sevdası, ne de Cehennem korkusu var; milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım, çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur…” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.616 (Tahliller).) sözlerini duyan bir insan, bu ses ve soluğun âdeta on dört asır öteden geldiğini zanneder. Zannediyorum toplumumuzun havadan ve sudan ziyade böyle engin bir îsâr ruhuna ihtiyacı vardır.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Miraç yolculuğunda görülmezleri görmesi, erilmezlere ermesi, aşılmazları aşmasından sonra tekrar bu mihnet yurduna dönmesi îsâr ufkunun ulaşabileceği son noktayı anlama adına çok önemlidir. Nebiy-yi Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu yolculuğunda Hazreti Mesih, Hazreti Musa, Hazreti İbrahim ve Hazreti Âdem (aleyhimüsselâm) ile karşılaşmış, bu mübarek zatlar tarafından teşrif, tekrim ve tebcil edilmiş, sonra Cennet’e girerek oranın baş döndüren güzelliklerini görmüştü. (Bkz.: Buhârî, bed’ü’l-halk 6, enbiyâ 43, menâkıbü’l-ensâr42; Müslim, îmân 259, 264.) Ardından da Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemalini müşâhede buyurmuştu. Kim bilir insan ruhu Müşâhedetullah’ı nasıl duyuyor ve nasıl hissediyordur! Bed’ü’l-emâlî’de, Rü’yetullah’la müşerref olan mü’minlerin Cennet nimetlerini bile unutacakları söylenmiştir. (el-Ûşî, Bed’ü’l-emâlî s.41.) Yani bu esnada Cennet’in bütün köşk ve yalıları, bir tanesinin bile cemâlinin dünyaya aksetmesiyle bütün dünyanın nura gark olacağı huriler, meyveler, yiyecekler vs. hepsi görülmez hâle geliyor. İşte bütün bunlara mazhar olan ve vücûp ve imkân arası bir noktaya ulaşan Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gördüğü, duyduğu ve hissettiği nimetleri ümmetine de duyurmak için gözü kamaşmadan tekrar insanlığın içine dönmüştür. Büyük veli Abdülkuddüs Hazretleri, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle bir yolculuktan geriye dönüşünü anlattıktan sonra,

– “Vallahi, billâhi ben o makamlara erseydim, geriye dönmezdim.” demiştir. Bir başka büyük zat da onun bu sözüne şu yorumu yapmıştır: “İşte Peygamberle en büyük veli arasındaki makam farkı budur.” Evet, Peygamberler tamamen yaşatmak için vardır. Veliler ise bir yönüyle yükselmeyi ve mânevî zevklere ulaşmayı isteyebilir.

Ayrıca, daha dünyada iken böyle bir ufka ulaşan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmetinin elinden tutmak için yine onların arasına döndüğü gibi ahirette de ümmetinden Cehennem’e gidenlerin çığlıklarını duyduğu zaman, kim bilir, onun kenarına kadar gidecek, onlara el uzatacak ve onları Cehennem’den çıkarmak isteyecektir. Bunların hepsi peygamber ufkunda îsârın değişik tecelli dalga boyundaki zuhurlarıdır. [Îsâr Ruhu/ Yolun Kaderi]

***

ÇATIŞMA VE VURUŞMALARIN PANZEHİRİ

°°°Önsöz°°°

Îsâr kavramının alanı o kadar geniş ki, Pırlanta Adam onu sofraya konulmuş bir ekmeği paylaşmaktan devlet idaresinde başkasını kendisine tercih etmeye kadar geniş bir yelpazede ele alıyor. Bütün kötülüklerin, bütün huzursuzlukların sebebi olarak da bunu îsâr ruhunun yokluğu veya zayıflığı demek olan bencilliğe, egoizmaya bağlıyor. Bu meseleye bu çapta geniş bir açıdan bakabilmek için, herhalde o çapta bir yürek, bir vicdan enginliği, o çapta bir zihin ve tefekkür kapasitesi olması gerekiyor. Günümüzde yaşanan çatışmaların sebebini de buna bağlayan o engin yürek şunları söylüyor:

°°°°°°°°°°°

    İmanla, kalbî hayatla, Allah’a yakın olmakla, şefkatle, yaşatma duygusuyla çok yakından irtibatı bulunan îsâr ruhuna bugün çok ihtiyacımız vardır.

Evet, günümüzde heva ve hevese bakan yönü itibarıyla dünyayı içindekilerle birlikte elinin tersiyle itebilecek, sadece yaşatmak için yaşayacak ve “Allahım! Başkalarını yaşatmaya vesile olacaksam yaşamamın bir kıymet-i harbiyesi olabilir. Yoksa ben başkalarına bir yararı olmayan ve onlarda bir diriliş duygusu hâsıl etmeyen bu anlamsız hayattan tiksinti duyuyor, Sana sığınıyorum. Beni bu ağır vebal altından kurtar.” diyecek babayiğitlere ihtiyacımız var. Çünkü “ben” diyen ve her şeyi benlik ve egoizmaya bağlayan kişiler, hep insanları birbiriyle vuruşturmuş, hasetleri, kıskançlıkları, çekememezlikleri ve rekabetleri harekete geçirmiş ve toplumu yaşanmaz hâle getirmişlerdir. Oysaki falanın, filânın yapacağı işleri yapacak binlerce insan vardır. Ne olurdu azıcık Allah’a itimat olsaydı; ne olurdu sahabe ve Peygamberden bahsederken azıcık onların yolunda yürümeye karar verilseydi; ne olurdu yeri geldiğinde bir adım geri atılsa ve “Al bu işi biraz da sen götür.” denilseydi!

İşte birbirinden kopmuş ve parçalanmış toplumu yeniden bir araya getirecek olan bir iksir varsa, o da gönüllerde yeniden yeşerecek olan bu îsâr ruhudur. Yoksa günümüzdeki problemlerin tam olarak ne diplomasi, ne siyasî oyunlar, ne ayak oyunları, ne de think tank kuruluşlarının stratejileriyle çözülebilmesi mümkün değildir. Çözülseydi dünden bugüne değişik inkılaplar ve metamorfozlar yaşamış toplum şimdiye kadar çoktan ileri bir ufka adım atmış olurdu. Ama görüldüğü üzere hâlâ canavarlık devam ediyor ve hâlâ insanlar tıpkı yamyamlar gibi birbirlerini yiyor.

Allah aşkına, insanların üzerine bomba yağdırmanın, zehirli gaz kullanmanın, başkalarına hayat hakkı tanımamanın, İslâm-fobya ile hareket etmenin, cemaat fobisiyle türlü zulümler yapmanın yamyamlıktan ne farkı var! Bunların hepsi değişik türde canavarlıktan başka bir şey değildir. Bütün bunları bertaraf etmenin yolu ise, yeniden insan olmaya yönelmek ve îsâr ruhuyla ahsen-i takvîme mazhariyetin gereklerini yerine getirmeye çalışmaktır. [Îsâr Ruhu/ Yolun Kaderi]

***

İRŞAD YOLCULARI İÇİN EN BÜYÜK KREDİ: BEKLENTİSİZLİK

°°°Önsöz°°°

Namazın ve her türlü ibadetin bir kalıbı, bir de kalbi ve ruhu vardır. Meselâ namazların vaktinde ve tadil-i erkânla kılınması onun kalıbını teşkil eder. İsterse her insan bunu yapabilir ve kendisinden istenildiği şekilde bir namaz kılabilir. Fakat onun ruhu diyebileceğimiz huşû ve huzur içinde, her rüknünü, tekbir, tesbih ve tahmidleri duyarak, kulluk âdâbına uymayan duygu, düşünce ve hayallerden uzak kalmak, namaz gibi bir ibadetten bile nefsine pay çıkarıp, namaz kılarken kulluktan uzaklaşmaktan kurtulmak çok kolay değildir. Kendisinin değişik zamanlarda ifade ettiği gibi, kıldığı hiçbir namazı içine sindiremediğini, beğenmediğini söyleyen kalb ve ruh uzmanımızın, namazda beklentisizlik diye ifade ettiği bu konuda söylediklerinden bazıları şöyle:

°°°°°°°°°°°

İnanmış bir insanın, Mâbud-u Mutlak’a karşı ortaya koyduğu ubûdiyeti, ubûdet-i mutlaka mülâhazasıyla olmalıdır. Yani o, kulluğunun içine başka hiçbir şey karıştırmamalıdır. Çünkü biz, O’nun boynu tasmalı kullarından ibaretiz. Aczimiz, fakrımız, zaaflarımız, tutarsızlıklarımız, tutmak istediğimiz her şeyin elimizden kaçıp gitmesi, yakaladık derken tekrar kaçırmamız, arzuladığımız şeylere bir türlü ulaşamayışımız da bunu göstermektedir. Belli ki biz, biz olarak kendimize sahip ve malik değiliz. Üzerimizde mutlak bir hâkimiyet var.

Vâkıa insan, her zaman bu hakikatleri hissedemeyebilir. O, bazen belirli bir frekansa kalibrasyon yapar ama ayar tam olmayınca işin içine sağdan soldan şerareler girer. Bu da insanın şahsî mülâhazalarını işin içine katması demektir. Dolayısıyla insanın çok ciddi kalibrasyonlarla doğru sesi bulmaya çalışması lazımdır. Evet o, düşüncelerini, mülâhazalarını, sözlerini önce vicdanın kadirşinas terazilerinde tartmalı, sonra ortaya koymalıdır. Bunca cehd ü gayretten sonra yine de işin içine bize dair bir şeyler karışırsa işte o zaman Allah’ın (celle celâluhu) bu zaaflarımızı affedeceğini ümit ederiz. Yoksa sanki bütün sorumluluklarımızı mükemmel yapıyormuşuz gibi lâkayt ve lâubalice tavırlar kulluk şuuruyla bağdaşmaz.

Balyoz Balyoz Üstüne

Mesela namaz kılarken secdeye kapandınız, beş on dakika içinizi Allah’a döktünüz. Fakat o esnada şeytan, nefis mekanizması vasıtasıyla size, “İyi bir kulluk yapıyorsun.” gibi bir şey fısıldayıverdi. Şayet böyle bir düşünce size kelâm-ı nefsî ile geldiyse, yine hemen bir kelâm-ı nefsî ile, “Ey yalnızca kendisine ibadet edilen Allahım, Sana hakkıyla kulluk edemedik! Ey yerde ve gökte her varlık tarafından adı anılan Allahım, şanına lâyık zikri yapamadık! Ey her dilde kendisine şükredilmesi gerekli olan Rabbim! Sana gereğince şükredemedik! Ey her türlü eksiklikten münezzeh olan Allahım, Seni hakkıyla tesbih u takdis edemedik!” demeli, O’nun rızasına uymayan her türlü düşünce ve mülâhazanın başına, bir daha belini doğrultamayacak şekilde bir balyoz indirmelidir. Fakat onun başına en ağır balyozları indirseniz de, yine de bilmelisiniz ki şeytanın vesvesesi ve nefs-i emmârenin de tesvilât ve tezyinatıyla (kötü bir şeyi güzel göstererek aldatma) beslenen bu tür duygular hiç umulmadık yerlerde yedi canlı varlık gibi daha sonra yeniden hortlayıverir. Öyle ki, insan Kâbe’yi tavaf ederken de Arafat’ta Allah’a el kaldırıp dua dua yalvarırken de Müzdelife’de geceyi değerlendirirken de hatta Mina’da kendi arzularının başını taşlıyor gibi şeytana taş yağdırırken bile nefis ve şeytan hiçbir zaman boş durmayacak, sürekli onun ayağını kaydırmaya çalışacaktır.

İşte bu sebepledir ki, Kur’ân-ı Kerim’de, فَاسْتَقِمْ كَمَۤا أُمِرْتَEmrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hûd/112) buyrulmuştur. Aynı şekilde biz, her gün kıldığımız namazlarımızda, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَۙAllahım, bizi Senin nezdinde, yolun doğrusu hangisi ise ona hidâyet eyle!” (Fâtiha/5) diyoruz. Eğer sünnetleriyle birlikte bütün namazlarımızı kılıyorsak, günde kırk defa bunu tekrar ediyoruz. İşrak, duha, evvâbîn ve teheccüd gibi diğer nafileleri de kılıyorsak belki günde altmış kere Allah’tan sırat-ı müstakim talebinde bulunuyoruz. Çünkü O, bizim elimizden tutup da bizi doğru yola ulaştırmazsa, çok defa nefs-i emmârenin patikalarında iflahımız kesilir.

Evet O (celle celâluhu), elimizden tutmazsa, o kadar çok trafik kazasına sebebiyet veririz ki, daha sonrasında meydana gelen bu yıkılma ve kırılmaları kolay kolay tamir edemeyiz. [İrşad Yolcuları İçin En Büyük Kredi: Beklentisizlik/ Yolun Kaderi]

***

HİZMETLERİNİ BİR BEDELE BAĞLAYANLAR ASLA BAŞARILI OLAMAZLAR

°°°Önsöz°°°

Beklentinin çeşitleri vardır. Beklenilen karşılıklar insandan insana değişir. Bunların hepsinden kurtulmanın yolu, yapılan işin, hizmetin, ibadetin miktar ve seviyesi ne olursa olsun, Allah rıza dışında bunları hiçbir beklentiye bağlamamaktır. O zaman hem ameller ihlâslı olur, hem de niyetler bile ibadet hükmünü alır. Âhiretimizi ancak bununla kurtarabileceğimiz gibi, Allah’ın sünnetinin bir gereği olarak dünyadaki başarılar da genellikle buna bağlıdır. Bundan muvakkat başarıların hariç olduğunu söyleyen Müellifimiz konuya şöyle devam ediyor:

°°°°°°°°°°°

Öte yandan eğer biz, sürekli O’nu heceler ve O’nunla gecelersek, düşünmemiz gerekli olan yerlerde hep “O” der ve “Hüve” ile soluklanırsak, mukteza-i beşeriyetin tesirinde kaldığımız zamanlarda da, O’nunla irtibatımız devam eder. Mesela Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yatsı namazını kıldıktan sonra teheccüde kalkma ve geceyi ihya etme düşüncesiyle yatağına giren bir kimsenin, uykusu ağır basıp da kalkamadığı zaman bile uykusunun Rabbisinden ona bir sadaka olduğu müjdesini vermiştir. (Bkz.: Nesâî, kıyâmu’l-leyl 63; İbn Mâce, ikametü’s-salât 177.)

Bu da Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin enginliğinden bize lütfettiği bir armağandır. Evet Rahmeti Sonsuz, bizi bütün bütün altından kalkılmaz vazifelerle sorumlu tutmamış, ancak götürebileceğimiz kadar mükellefiyet yüklemiştir.

لَا يُكَلِّفُ اللهُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا

Allah hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz.” (Bakara sûresi, 2/286.) âyetinin de işaret ettiği üzere dinde teklif-i mâ lâ yutak yoktur. O hâlde engin lütuf ve sonsuz rahmetiyle nimetlerini başımızdan aşağı sağanak sağanak yağdıran Rabbimize karşı bizim de O’nun rızasından başka bir arzumuz olmamalıdır. Çünkü bunun ötesinde bir şey yoktur. Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) Cennet’ten mübarek cemâlini göstermesinden (Rü’yetullah) sonra mü’minlere olan en büyük armağanı, “Ben sizden hoşnudum.” buyurmasıdır. O’ndan gelen böyle bir nefha-i ilâhîyenin insan ruhunda hâsıl edeceği engin zevki, burada kestirmemiz mümkün değildir. Belki Şah-ı Geylânî, Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî, Muhammed Bahauddin Nakşibend, Mevlâna Hâlid Bağdâdî, İmam Rabbânî ve Hazreti Pîr-i Mugân gibi hak dostları, bu dünyanın müsaade ettiği ölçüde zılliyet plânında böyle bir zevki duymuş olabilirler. Benim böyle bir şeyi ne anlatmaya ne de tasvir etmeye gücüm yetmez. Çünkü bizzat Sahib-i Şeriat, Cennet nimetlerini anlatırken,

أَعْدَدْتُ لِعِبَادِيَ الصَّالِحِينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ

Ben, salih kullarıma, ötelerde öyle şeyler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş ne de kimsenin hayaline gelmiştir.” (Buhârî, tevhid 35; Müslim, cennet 4, 5.) buyurmuştur. Burada çizilen çerçeveden, bunun insan ihatasını ve idrakini çok aşan bir mesele olduğunu anlıyoruz.

Bu açıdan hem dünyada hem de ukbâda, O’nu dilemeden ve aynı zamanda başkalarında da O’nu dileme arzusu uyarmadan daha büyük ve daha kıymetli bir şey yoktur. Bunun içindir ki, enbiya-i izâm, hayat-ı seniyyelerini sadece Allah’ı (celle celâluhu) tanıtma, Allah’ı sevdirme ve insanların Allah’la olan irtibatlarını güçlendirme temel disiplinine bağlamışlar ve bunun karşılığında kimseden ne bir şey istemişler ne de beklemişlerdir. Çünkü bu, ihlâsa zarar verir ve ameli de zayi eder. Ayrıca yaptığı hizmetleri bir bedele bağlayan insanların başarılı olduğu görülmemiştir. Onlar, muvakkaten başarılı olmuş olsalar bile, esen muhalif bir rüzgâr her şeyi bir harman gibi savurmuştur. [İrşad Yolcuları İçin En Büyük Kredi: Beklentisizlik/ Yolun Kaderi]

***

BÜTÜN PEYGAMBERLERİN DİLİNDE AYNI HAKİKAT

°°°Önsöz°°°

Her fazilette olduğu gibi beklentisizliğin en mükemmel temsilcileri de Peygamberlerdir. (aleyhimüsselâm) Onlar, tebliğ vazifelerini yaparlarken dünyalık bir beklenti içinde olmadıkları gibi, bizler için söz konusu olan cennete girememe, ya da cehenneme girme gibi durumlardan da uzak bulundukları için o konularda da zaten bir beklenti içinde değillerdir. Onlar, Cenâb-ı Hakk’ı en iyi tanıyan kullar olmalarının tabii bir sonucu olarak sadece Allah rızasını düşünür ve onun gereklerini yaparlar. Bu bahis de Pırlantada bazı Peygamber örnekleri üzerinden işte şöyle açıklanıyor:

°°°°°°°°°°°

Yüce Allah, Şuarâ Sûresi’nde art arda Hazreti Nuh, Hazreti Hûd, Hazreti Salih, Hazreti Lût ve Hazreti Şuayb (aleyhimüsselâm) gibi enbiya-i izâmı zikrettikten sonra bunların hepsinin ortak sözü olarak şöyle buyurur:

وَمَۤا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَمِينَ

Ben yaptığım tebliğ vazifesi karşılığında sizden hiçbir şey istemiyorum, ücretim ve mükâfatım münhasıran Âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.” (Şuarâ sûresi, 26/109, 127, 145, 164, 180.) Onlar, vazifelerini sadece Allah (celle celâluhu) için yapmış, nazarlarını sürekli Allah’a çevirmiş ve yaptıkları hizmetler karşılığında da başkalarından zerre miktarı bir beklentiye girmemişlerdir.

  Devir değişmesine, şartlar başkalaşmasına ve farklı zaman dilimleri farklı yorumlar ortaya koymasına rağmen zikri geçen peygamberlerin hepsi de bu meselede kelimesi kelimesine aynı şeyi söylemiştir. Hazreti Nuh ne demişse, Hazreti Hûd da, Hazreti Salih de, Hazreti Lût ve Hazreti Şuayb da (aleyhimüsselâm) onu demiştir. Oysaki onların gönderildikleri her bir toplumun kendisine göre farklı problemleri vardı. Demek ki problemler farklı da olsa onları halletmenin yolu ihlâs ve beklentisizlikten geçmektedir.

Mesela Hazreti Nûh’un (aleyhisselâm) kavmi, büyük insanları ilâh edinmiş ve bu ilâhlara da Ved, Yeğûs, Yeûk ve Nesr gibi isimler vermişlerdi. Onlar, yerin altında gömülü olan insanlara temenna duruyor ve onlardan bir şeyler bekliyorlardı.(Bkz.: Şuarâ sûresi, 26/105-111; Nûh sûresi, 71/23.) Bir yönüyle bu her devirde karşılaşılabilecek bir tehlikeydi.

Âd kavmi ise, büyüklükleriyle övünüyor, taşları oyarak içlerine evler yapıyorlardı. Onlar, kibirlerine öyle yenik düşmüşlerdi ki yerden veya gökten gelecek hiçbir zararın kendilerine dokunamayacağına inanıyorlardı. Onlara göre bütün faylar, altlarında toplansa ve bir anda kırılmaya başlasa, yine de oturdukları sağlam binalarını yıkamazdı. Dolayısıyla onların problemi, Hazreti Nuh’un (aleyhisselâm) kavminin probleminden farklıydı. Hazreti Hûd (aleyhisselâm), onların tehditlerine aldırmadan, başına gelebilecek bütün tehlikeleri de göze alarak, ısrarla onların nasıl bir yanlış içinde olduğunu vurgulamış ve aynı zamanda istiğnasını dile getirmişti. (Bkz.: Şuarâ sûresi, 26/122-140; Fussilet sûresi, 41/15-16.)

Hazreti Salih’e (aleyhisselâm) geçtiğimizde, o dönemdeki insanların da yine farklı problemleri olduğunu görüyoruz. Onlar da bağlarda bahçelerde, meyvelikler arasında dünyaya dalmışlar, muhkem binalarda ferih ve fahur bir şekilde yaşamaya başlamışlardı. Peygamberleri olan Hazreti Salih, bütün zorlukları göğüsleyerek, karşılığında hiçbir şey beklemeden tebliğ vazifesini yerine getirmiş, onları tevhide çağırmış; müsrif ve müfsit bir toplum olmamaları konusunda uyarmıştı. (Bkz.: Şuarâ sûresi, 26/141-159.)

Daha sonra gelen Hazreti Lût (aleyhisselâm) döneminde de, insanlar insanlığa yakışmayacak müstehcenliklere dalmış, sapık ve ahlâksız bir toplum olmuşlardı. Diğer peygamberler gibi Hazreti Lût da, kovulma ve tecrit edilme tehditlerine aldırmaksızın onları tevhide ve doğru yola çağırmış ve bunun karşılığında da hiçbir beklentiye girmemişti. (Bkz.: Şuarâ sûresi, 26/160-175.)

Hazreti Şuayb’a (aleyhisselâm) gelince, o dönemde de çarşı ve pazarda ölçü ve tartılar altüst olmuştu. Terazinin ne sağ ne de sol kefesi belliydi. Ticarî hayat spekülasyonlarla doluydu. Hortumlar sadece güç ve iktidarı elinde bulunduranların kendi çıkarları istikametinde akıyor ve onların depolarını dolduruyordu. Hazreti Şuayb, “Ölçeği tam ölçün de eksik ölçüp hak yiyenlerden olmayın! Doğru terazi ile tartın, halkın hakkından bir şey kısmayın! Ülkede bozgunculuk yaparak nizamı bozmayın.” (Bkz.: Şuarâ sûresi, 26/176-191.) sözleriyle onları ikaz ediyor ve bu uyarıları karşılığında onlardan hiçbir şey istemediğini bildiriyordu.

Şuarâ Sûresi’nde bu beş peygamberin sıralandığı yerde İnsanlığın İftihar Tablosu zikredilmez. Fakat başka bir sûrede geçen O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu beyanının da onların sözünden bir farkı yoktur:

لَۤا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰى

Benim (bu risalet ve irşad hizmetinden ötürü), sizden akrabalık sevgisinden/yakınlığın hatırından başka beklediğim hiçbir karşılık yoktur.” (Şûrâ sûresi, 42/23.) Bu sözüyle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) on üç sene Mekke’de kendisine çektirmedik sıkıntı bırakmayan, neş’et ettiği yerden O’nu göçe zorlayan, O’na hicran ve hasret yaşatan kavminden hiçbir ücret istemediğini ifade etmişti.

Evet O, muhataplarının hem dünya, hem ahiret saadetine vesile olduğu hâlde onlardan hiçbir şey istememiş; hasır üzerinde yatıp kalkmış, aç kaldığı günler olmuş fakat O, bu tavrını hiçbir zaman değiştirmemişti. [İrşad Yolcuları İçin En Büyük Kredi: Beklentisizlik/ Yolun Kaderi]

Bu yazı 76 kez okundu