Pırlanta İkliminde Seyahat-72

  • Veli ve Evliyâullah
  • Allah Dostlarına Düşmanlık
  • Mehil Verilen Zalimler ve Murad-ı ilâhîye uygun Ceza
  • Biz Kendimize Bakalım!
  • Hiç Kimse Güzelliklerden Mahrum Kalmamalı 

***

VELİ VE EVLİYÂULLAH 

°°°Önsöz°°°  

Halk arasında ermişlik de denilen velilik-velâyet kavramının, Kur’ân-ı Kerim ve hadislerde anlaşılan manasıyla tasavvuftaki biraz farklıdır. Velâyet, Kur’an-ı Kerim’de daha genel, tasavvufta ise daha özel bir mânâ ifade eder.

Tasavvufaki velayet keramet kavramını da çağrıştırıyor, hattâ içine alıyor olduğu halde Kur’ân-ı Kerim’deki ifadelerden bu anlaşılmaz ve velâyet için şart değildir. Gerçi kerâmet kavramı ifade olarak olmasa bile bir gerçeklik olarak Kur’ânda yer alır fakat bu durum belli kişiler için söz konusudur. Hz. Meryemin ve Ashab-ı Kehfin mazhar olduğu olağanüstü haller gibi. Tarifinden başlamak üzere velâyet kavramı Kalbin Zümrüt Tepelerinde şöyle açıklanıyor:

°°°°°°°°°°°

Veli, malik, sahip, muîn, sadık, nâsır mânâlarına gelip, hak dostu, hak eri; dostluk hisleriyle Allah’a yönelen ve O’nun tarafından dostluk muamelesi gören ermiş insan demektir. Böyle bir mazhariyete ermişliğe de velilik anlamında “vilâyet” ve bu konudaki en üst pâyeye de “kutbiyet” denir. 

Kâmil mânâda vilâyet, kulun, nefis ve cismaniyet itibarıyla fenâ bulması, mârifetullah, muhabbetullah, Hak müşâhedesi ve esrar-ı ulûhiyetin inkişafıyla “kurb” ufkuna ulaşıp yeni bir vücud-u câvidânî kazanmasından ibarettir. Mağriplerin ayn-ı maşrık olduğu, hazanın bahara dönüştüğü, fenânın bekâ hâline geldiği böyle bir zirveye ulaşmış hak eri nazarında, artık her şey O’nunla başlar, O’nunla biter; O’nunla doğar, O’nunla batar ve O’nun ziya-i vücuduyla varlığa erer. Böyle bir müşâhid, her şeyi O’na bağlaması ölçüsünde bütün varlığı daha bir farklı ve değişik duyar ve görüp hissettiği her nesnenin, gönlünde “kenzen” bilinen Hakikatler Hakikati’ne bağlı cereyan ettiğini daha bir engince müşâhede eder; eder ve doğup batan sabahların-akşamların çehresinde, sürekli bize göz kırpıp duran pırıl pırıl göklerin derinliklerinde, her zaman bir başka türlü tüllenen mevsimlerin rengârenk güzelliklerinde, engin denizlerin mehîb duruşlarında, ırmakların derin bir vuslat iştiyakıyla deryalara doğru çağıldayıp durmalarında, kuşların-kuşçukların çığlıklarında, koyunların-kuzuların meleyişlerinde kemmiyet ve keyfiyet üstü bir sezi ile hep O’ndan gelen ışıklarla irkilir, O’ndan gelip gönlüne boşalan mânâlarla ürperir. Derken müşâhede ufkunda bütün suretler ve şekiller silinip gider de; o kendini, sadece O’nu görüyor, O’nu duyuyor, O’nu hissediyor gibi bir tefekkür ve zevk zemzemesi içinde bulur. 

Böyle bir gönül erinde şevk, bütünüyle iştiyaka dönüşür; cezb, incizab hâlini alır; gaflet her türüyle zeval bulur ve her yanda nur-u Hak ayân olur. Akıl kalble el ele tutuşur ve varlık baştan başa okunan bir kitap rengine bürünür. İnsanı aldatan bütün yalancı mumlar bir bir söner ve her yana âdeta semadan yıldızlar iner. Dünyevîliğiyle dünya fenâ bulur ve ötelere ait bir desenle yeniden kurulur. Zulmetler ard arda yırtılır ve bu yırtıklardan etrafa ışıklar fışkırır. Her varlık hak erine can olur, yoldaş olur.. ve gönül tek bir noktada aradığını hemen her şeyde bulur; bulur ve bütün vahşi yalnızlıklardan kurtulur.

İşte böyle ruhanî bir miraçla “üns billâh”a ermiş bir sâliki, Cenâb-ı Hak göz açıp kapayıncaya kadar olsun nefsiyle baş başa bırakmaz; bırakmaz ve o artık, bütün benliğiyle “lillâh”, “livechillâh” ufkuna müteveccihtir, Allah da sonsuz inayet ve riayetiyle onu koruyup kollamaktadır. Ne keder ne tasa, her yanda üfül üfül vefa, onun gönlünde de köpük köpük uhrevî bir safa, her taraf bağ-ı Cennet, o da bir firdevslik olarak: أَلَۤا إِنَّ أَوْلِيَۤاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  “İyi biliniz ki evliyâullah için hiçbir korku yoktur; onlar asla tasa da yaşamazlar.” (Yûnus sûresi, 10/62.) hısn-ı hasîni içinde nefsanî karanlıklardan uzak, rahmânî nurlarla kuşatılmış ve –Hakk’a karşı mehâfet ve mehâbet hisleri mahfuz– sürekli öteden bişaret mesajları almakta ve bunlara tayyibatla mukabelede bulunmaktadır. 

 Veliyyullah” veya “evliyâullah” dendiğinde, bundan “âdâullah”ın karşılığı kabul edilen bütün mü’minler anlaşılsa da –ki aslında, Kur’ân ve Sünnet’te evliyâullah sözcüğüyle anlatılan da budur– tasavvufta veli tabirine yüklenen daha başka mânâlar da vardır. Sofîlere göre veli, riyâzet veya daha değişik mücahede yollarıyla, beden ve cismaniyetini aşıp, kalb ve ruhun hayat mertebesine, dolayısıyla da Hak yakınlığına ulaşan, derken şahsı adına fenâ bulup yeni bir mânâ ile bekâya eren, Allah’ın hususî iltifat, ihsan ve teveccühlerine mazhar hak eri demektir. Böyle bir hak dostu, bu pâye ile bulacağı her şeyi bulmuş ve başka arayışlardan da kurtulmuş demektir ki artık o, fâni ve zâil şeyleri kendi çerçeveleriyle hiç mi hiç düşünmez. 

 “Mal-menal varsın başkalarının olsun, bana Allah yeter.” der ve mâsivâya karşı “min vechin” hep kapalı yaşar. Zannediyorum Nâbî merhum da

  “Evliyâ mâle tenezzül mü eder? 

Sıklet-i nâsa tahammül mü eder?” şeklindeki sözleriyle bu hususu hatırlatmak istemişti. Zaten bir veli, Hakk’a tahsis-i nazarda ısrarlı olması, Hakk’ın da sürekli ona ihsan ve iltifatta bulunması itibarıyla, artık onun ağyâra teveccühü asla söz konusu değildir. 

 Evliyâullah, hemen hepsi de birer kalb ve ruh insanı olmalarına rağmen meşrepleri, mezâkları, mizaçları, mazhariyetleri, vazife ve misyonları itibarıyla ebrâr, mukarrabîn, ebdâl, evtâd, nücebâ, nukabâ, imam, gavs ve kutup gibi farklı ad ve unvanlarla yâd edilirler. Ne var ki, nâm ve nişanları ne olursa olsun, istidatlarıyla “mebsûten mütenasip” hemen hepsinin müşterek vasıfları; sıdk, emanet, ihlâs, takva, vera’, zühd, rıza, muhabbet, hilm ü silm, tevazu, mahviyet, tevbe, inâbe, evbe, haşyet, mehâfet… gibi hususlardır. Ve bunlar, içlerindeki bir kısım meczuplar istisna edilecek olursa, hemen hepsi de bu esaslar çerçevesinde hareket etmektedirler. [Kalbin Zümrüt Tepeleri-3]

***

ALLAH DOSTLARINA DÜŞMANLIK 

°°°Önsöz°°°  

Türkçemizde de ifade edildiği üzere “dostun dostu dosttur.” Bu durumda dostun düşmanı da düşman olmuş oluyor. Aşağıdaki hadis-i kudsîden anlaşılacağı gibi Allah dostlarından birine veya bazılarına düşmanlık, Allah’a harp ilan etme mânâsına geliyor.

Fakat bu harp ilanı ve harbin sonucu, insanların birbiri arasında yapılan savaşlara ve sonuçlarına benzemek zorunda değildir. Bu düşmanlığın ve harp ilanının, bunu ilan eden bile farkında olmayabilir. Hattâ kendisini dost, Allah dostunu da düşman sanabilir.

Sebep ne olursa olsun, gelişi güzel mü’minlere düşmanlık etmek, hele hele zulmetmek insanı böyle uçurumlara düşürebilir. Üstelik, düşmanlık edilmesi durumunda insanın uçuruma sürüklenmesine sebep teşkil eden bu veliliğin, tasavvuftaki gibi sübjektif velâyet olması gerekmez.

Bu hassas konu, yukarıdaki açıklamalardan daha geniş bir açıdan burada şöyle ele alınıyor:

°°°°°°°°°°°

Kudsî bir hadis-i şerifte Allah Teâlâ,

 مَنْ عَادٰى لِي وَلِيًّا فَقَدْ اٰذنْتُهُ بِالْحَرْبِ 

“Her kim Benim veli kullarımdan birine düşmanlık ederse, şüphesiz Ben ona harp ilan ederim.” (Bkz.: Buhârî, rikâk 38; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/256. ) buyurur. Bu hadisin yanı sıra Kur’ân-ı Kerim’de de farklı âyet-i kerimelerde Allah dostlarından bahsedilmektedir. Mesela Yunus sûserisne Allah dostları şu ifadelerle müjdelenmiştir: 

أَلَۤا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

“Bil ki Allah’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değillerdir.” (Yûnus sûresi, 10/62. ) Bir sonraki âyet-i kerimede ise, 

الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ

“Onlar, iman eder ve hayatlarını takva dairesinde sürdürürler.” buyrulmak suretiyle, Allah dostlarının iki önemli vasfına dikkat çekilmiştir. Bunlar ise kâmil iman ve takvadır. Bunu takip eden âyet ise, 

لَهُمُ الْبُشْرَى فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ لَا تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

“Onlara dünya hayatında da ahiret hayatında da müjde vardır. Allah’ın sözlerinde asla değişiklik olmaz. İşte bu, en büyük kazançtır.” şeklindeki beyanıyla bu vasıflara sahip olan evliyâullahı, nasıl güzel bir akıbetin beklediğine dikkat çekmiştir. A’râf sûresinde yer alan, 

إِنَّ وَلِيِّيَ اللهُ الَّذِي نَزَّلَ الْكِتَابَ وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِحِينَ
 

“Benim Mevlâm, o kitabı indiren Allah’tır ve O bütün sâlih kulların koruyucusudur.” (A’râf sûresi, 7/196. ) âyet-i kerimesi de Allah’ın, sâlih kullarının velisi olduğunu; yani onların işini üzerine aldığını, onları hayra sevk ettiğini ve aynı zamanda yürüdükleri yolda ilhamlarıyla, varidât ve mevhibeleriyle onlara ışık tuttuğunu ifade buyurmuştur. Bakara sûresinde ise şu ifadelerle daha genel mânâda Allah’ın bütün mü’minlerin velisi olduğu ve onları hidayet buyurduğu ifade edilmiştir: 

اَللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ
 

“Allah, iman edenlerin muhibbi ve veliyyü’l-emridir, onları (hidayet ve tevfikiyle) karanlıklardan ışığa çıkarır.” (Bakara sûresi, 2/257. ) 

Objektif ve Sübjektif Velilik

Yukarıda geçen âyet-i kerimelere bakacak olursak, Kur’ân-ı Kerim’de yer alan vilâyetin mutlak, umumi ve herkese açık olduğu görülecektir. Dolayısıyla Allah’a inanan ve sâlih amel işleyen herkesin Allah’ın velisi olacağını ve böyle bir dostluk dairesi içine gireceğini söyleyebiliriz. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak da, Kendi yolunda yürüyen ve Kendisine dost olan kullarına yardım edecek ve onları doğru yola sevk edecektir. 

  Biraz daha açacak olursak: Kim yürüdüğü yolda Allah’ın murad-ı sübhânisini esas alır, sadece O’nun rızasını hedefler ve aynı zamanda onun rızasını kazanma adına en büyük vesile olan i’lâ-i kelimetullah adına cehd ve gayret gösterirse, Allah da onların velisi olacak ve –âyet-i kerimelerde de ifade edildiği üzere– onları dünyada ve ahirette yalnız bırakmayacaktır. Kur’ân’da ifadesini bulan ve herkese açık olan böyle bir veliliğe objektif velilik diyebilirsiniz. Fakat bir de bunun yanında ıstılahî mânâda velilik vardır. Nitekim sofiler, “veli” kelimesini tasavvufî anlamıyla ve daha özel mânâda ele almışlardır. Bir şahsın ıstılahî mânâdaki böyle bir vilâyeti elde edebilmesi için, önünde farklı yollar vardır. O, öncelikle bu yollardan birisine sülûk etmeli ve arkasından da intisap etmiş olduğu yolun âdâp ve erkânı neyi gerektiriyorsa, buna uygun olarak seyrini tamamlamalıdır. Kişi bu yollardan hangisine girerse girsin ve ne tür bir usûl takip ederse etsin, netice itibarıyla cismanî arzularını terk ile kalb ve ruhun hayat çizgisinde yürüyerek Allah’a vasıl olmaya çalışacaktır. Herkese açık olmadığı ve nefisle çok ciddi bir mücadele ve mücâhede gerektirdiği için böyle bir vilâyete de sübjektif vilâyet denilebilir. Kanaatimce yukarıdaki âyet ve hadislerde umumi mânâdaki objektif velilikten bahsedilmektedir. Dolayısıyla bu, herkes için müyesserdir. Yani iman edip sâlih amel işleyen mü’minler, istikametlerini de korudukları takdirde yukarıda zikredilen müjdelere nail olabilirler. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de, iman edip sâlih ameller işleyen mü’minleri ne tür mükâfatların beklediğini beyan eden birçok âyet-i kerime bulunmaktadır.

 Evliyâullah’ın Düşmanları ve Allah’ın Mukabelesi

 Yukarıdaki hadis-i şerifte Cenâb-ı Hak, مَنْ عَادٰى لِي وَلِيًّا buyurmak suretiyle, veli olan zatları doğrudan doğruya Kendisine izafe etmektedir. Bunu bir yönüyle, “Her kim, benim velâyetim altında bulunan birine düşmanlık yaparsa…” şeklinde de anlayabilirsiniz. 

 Dolayısıyla “veli” olarak isimlendirilen kişilere karşı ortaya konan düşmanlık, onların şahıslarıyla sınırlı kalmaz ve sadece onların şahıslarını bağlamaz. Allah’la irtibatlarından dolayı onlara duyulan düşmanlık ve onlara yapılan saldırı Allah’a, Allah’ın hukukuna yapılan bir saldırı yerine geçer. Bu açıdan Allah’ın dostlarına, O’nun himayesi altında bulunanlara yapılan düşmanlığın altından Allah düşmanlığı, din düşmanlığı, peygamber düşmanlığı, kitap düşmanlığı çıkar. 

  Bu sebepledir ki Allah, zahirde evliyâullahın düşmanı gibi görünse de hakikatte din ve diyanet düşmanı olan bu tür insanlara karşı اٰذنْتُهُ بِالْحَرْبِ buyurmak suretiyle harp ilan edeceğini açıklamıştır. Bunun anlamı ise, “Bugün olmazsa yarın mutlaka onların işlerini bitiririm.” demektir. Allah’ın (celle celâluhu), veli kullarının düşmanlarına bizzat Kendisinin mukabelede bulunması, o Allah dostlarının ilâhî bir zimmet altında olduğunu göstermektedir. Yani Allah’ın inayet, riayet ve kilâeti onlar üzerindedir. 

 Dolayısıyla Allah’a bağlılıklarından ötürü onlara ilişen insanlar, karşılarında Allah’ı bulurlar. Fakat Allah’ın cezalandırmasını kendi hevâ ü hevesimize göre anlamaya çalışırsak hata ederiz. Buradaki tecziye de yine murad-ı ilâhîye uygun olarak cereyan edecektir. Bu açıdan bizim ne onun zamanını ne de keyfiyetini bilmemiz mümkün değildir. [Dert Musikisi/ Allah Dostlarına Düşmanlık ]

***

MEHİL VERİLEN ZALİMLER ve MURAD-I İLÂHÎYE UYGUN CEZA 

°°°Önsöz°°°  

 Kur’ân-ı Kerim’de verilen örneklerden ve hadis-i şeriflerden anladığımızda göre cezasını bulmayan zalim yoktur. Fakat zulüm yapar yapmaz cezasını hemen bulan zâlim de yoktur. Eğer öyle olsaydı, hem hiç zalim kalmaz, hem de ellerinde imkân bulunduğu halde zulmü değil de adaleti tercih etmenin bir anlamı ve değeri kalmazdı.  Yâni imtihan olmazdı.

Bir mü’min, daha başka hikmetleri de bulunan zalime mühlet verilmesi meselesini önce böyle kabullenmeli, sonra da anlayamadığı noktaları Allah’a, Onun adalet ve merhametine olan inancına havale etmelidir.

Bu gerçeğin delilleri aşağıda şöyle beyan ediliyor:

°°°°°°°°°°°

Bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

 إِنَّ اللهَ لَيُمْلِي لِلظَّالِمِ حَتَّى إِذَا أَخَذَهُ لَمْ يُفْلِتْهُ

 “Allah zalime (zulmünden döner diye) mehil üstüne mehil verir. Fakat bir kere de derdest etti mi artık onun canını çıkarır.” (Buhârî, tefsîru sûre (11) 5; Müslim, birr 61. ) Allah Resûlü, arkasından da şu âyet-i kerimeyi okumuştur: 

وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ القُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ

“İşte Rabbin, hududunu çiğneyen toplulukları yakaladığı zaman böyle yakalar. O’nun yakalaması, çok acı ve çok çetindir.” (Hûd sûresi, 11/102. ) 

Siz, işte bu noktada Kur’ân’da resmedilen eski kavimlerin akıbetlerini zihninizden geçirebilirsiniz. Hazreti Nuh, Hazreti Hûd, Hazreti Salih, Hazreti Musa, Hazreti Şuayb ve Hazreti Lût gibi peygamberlerin kavimlerinin nasıl şiddetli bir azapla helâk edildikleri, Kur’ân’da ibretlik birer tablo olarak gözümüzün önünde durmaktadır. Hiç şüphesiz zalimlerin hemen helâk edilmeyip onlara zaman tanınmasının da bir kısım hikmetleri vardır. Bu, öncelikle onların yapageldikleri zulümlerini terk etmeleri için bir fırsattır. İkinci olarak Cenâb-ı Hak, bununla onların ellerindeki bütün mazeretlerini almaktadır. Yani zalimlere tevbe edecekleri ve yeniden rahmet kapısının tokmağına dokunacakları imkân ve fırsatlar tanındığı için, ahirette onların hiçbir itiraz hakları kalmayacaktır. 

İşte Cenâb-ı Hakk’ın zalimlere mühlet vermesinin altında yatan bu esprinin iyi kavranması ve yaptığı kötülüklerden dolayı hemen onların aleyhine tavır alınıp Allah’a havale edilmemesi gerekir. Evet, birileri sözleriyle sizi rencide edebilir, mizacınıza dokunduracak bir kısım kabalıklarda bulunabilir, gıybet ve iftiralara başvurabilir veya sizi yolunuzdan alıkoyma adına tekerleğinize çomak sokabilir. İşte siz bu tür olumsuzluklar karşısında hemen onların cezalandırılmasını isterseniz, yeryüzünde insan kalmaz. Nitekim bu konuda Kur’ân-ı Kerim, 

لَيْسَ لَكَ مِنَ الْأَمْرِ شَيْءٌ أَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ أَوْ يُعَذِّبَهُمْ فَإِنَّهُمْ ظَالِمُونَ

 “O mevzunun sana bakan bir yanı yok. Allah ister onlara tevbe nasip edip bağışlar, ister nefislerine zulmettikleri için onları cezalandırır.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/128) gibi ifadelerle yer yer mü’minleri ikaz etmiştir. Esasen burada Efendimiz’e hitap edilmek suretiyle ümmetine ders verilmektedir. Yoksa O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu mevzuda fevkalâde bir temkin ve teyakkuz insanıdır. Bu sebeple birileri size dininizi yaşadığınızdan ve onu doğru temsil ettiğinizden ötürü düşmanlık yapıyorsa, hemen el kaldırıp onlara beddua etmemelisiniz. Esasen kendi anlayış ve felsefemiz içerisinde bedduaya “âmin” dememek bizim için bir esastır. Biz, mümkün olduğu kadar bu tür insanlar hakkında, Allah’ın onları ıslah edip hidayet eylemesi için dua ederiz. Fakat ıslahları mümkün değilse o zaman Allah’a havale ederiz. 

 Evet, bu kişiler zulümlerini bırakmıyor ve yaptıkları eza ve cefalarla zayıf Müslümanların yerlerini terk etmesine ve bir daha bellerini doğrultamamalarına sebep oluyorlarsa, işte o zaman, “Allah’ım, onların ellerini kollarını bağla; ağızlarına fermuar vur; güç ve kuvvetlerini dağıt!” diyebiliriz. Esasen bütün bunların mânâsı da, 
– “Allah’ım onları zulüm adına iş yapamaz hâle getir!” demek gibidir. Yani biz, bu gibi dualarla, Allah’tan onların fitne ve fesat çıkarmalarına mâni olmasını dilemiş oluyoruz. Esasında tevekkül, tefviz ve sika ehli kimseler için bunları söylemek bile Allah’la münasebet açısından doğru olmayabilir. Fakat herkesin de bir tahammül gücü olduğunu unutmamak gerekir. Bir de insanın kendi ufkunun ve hissiyatının yanında, alâkadar olduğu heyetteki insanların genel hissiyatını hesaba katması, onu Allah’tan bu tür taleplerde bulunmaya zorlayabilir. 

Evet, beraber olduğu insanların hakikaten ciddi sıkıntı içine düşmeleri, canlarının gırtlaklarına gelmesi fakat dualarında denmesi gerekeni de diyememeleri karşısında, onların durumuna muttali olan bazı kişiler Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunarak onların hissiyatına tercüman olabilirler. Allah’ın harp ilan etmesine ve zalimleri cezalandırma keyfiyetine gelince, bu da farklı şekillerde olabilir. Zira Kur’ân’da farklı kavimlerin helâk edilmesiyle ilgili âyetlerde de görüldüğü üzere Cenâb-ı Hakk’ın tedip keyfiyeti farklı farklıdır. Bizim ceza kanununda olduğu gibi ille de şu suçtan ötürü şöyle bir ceza gerekir deyip daha baştan bu tür belirlemelere gitmek doğru değildir. Beşerî aklın, bu tür ilâhî icraatları tam olarak idrak edemeyeceği muhakkaktır. 

Dolayısıyla cezalandırmanın da Cenâb-ı Hakk’ın hikmet ve maslahatına uygun olarak cereyan edeceğini bilmemiz gerekir. Bu itibarladır ki bazen bu cezalandırma sadece şefkat tokatları şeklinde gelir. Zira bazı insanların ders alması adına bu, yeterli olur. Fakat başkalarının aklını başına alması için daha ciddi kahır tokatlarına ihtiyaç vardır; dolayısıyla da bunlar daha ağır bir cezaya çarptırılır. Bazıları gazap tokadıyla, bazıları tenkil (şiddetli/ibretlik ceza) tokadıyla, bazıları da ibâde (kökten kazıma) tokadıyla cezalandırılır. Evet, ceza bazen hafif, bazen ağır gelir. Kâh olur, Allah zalimlerin ellerindeki bütün imkânları almak suretiyle onların kollarını kanatlarını kırar. Kâh da

 إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ 

 “Eğer dilerse sizi ortadan kaldırır ve yerinize yepyeni bir kavim getirir.” (Fâtır sûresi, 35/16; İbrahim sûresi, 14/19. ) âyetinin de işaret ettiği üzere onları toptan yok eder ve yerlerine yepyeni insanlar getirerek toplumun kaderine onları hâkim kılar. 

Evet, Allah (celle celâluhu), bu konuda nasıl isterse öyle hükmeder. Siz Kendinize Bakın! Esasında bütün bu zikredilen meseleler, doğrudan bizi alâkadar etmez. Zalimlerin cezasını bulması, Allah’a kalmıştır. Bize düşen ise Allah dostu olabilmenin, O’nun zimmetine girebilmenin yollarını aramak, yürüdüğümüz çizginin doğru olup olmadığına bakmaktır. Acaba biz hakikaten taşımış olduğumuz vasıflar itibarıyla âyetlerde zikredilen müjde ve mükâfatlara nail olmaya ehil miyiz? Acaba imanımız sağlam mı? Takva dairesi içinde miyiz? Dinin emirlerini yaşama mevzuunda ne ölçüde hassasiyet sahibiyiz? Tekvinî emirleri doğru okuyabiliyor ve hayatımıza düzgün tatbik edebiliyor muyuz? Kendi davranışlarımıza bakarak maruz kaldığımız felaketlerin gerçek sebebini bulabiliyor muyuz? [Dert Musikisi/ Allah Dostlarına Düşmanlık ]

***

BİZ KENDİMİZE BAKALIM!

°°°Önsöz°°°  

Hatasını ve kusurunu kabul etmek istememek, bir yanlışımız söylendiğinde hemen savunmaya geçmek, hattâ kendimizde kusur aramak yerine, isnad edilen suçu bizi suçlayanlara atmak ham nefislerin doğal bir davranış şeklidir.

Bazen bu haddini bilmezlik, suçu Allah’a atmaya kadar da götürür insanı. Halbuki insanın olgunlaşması, yücelmesi nefis mertebelerinde yükselmeye, onunla, yani kendisiyle mücadele etmeye bağlıdır.

Bunun için ise insan herkesten önce kendi kusurlarına ve eksiklerine bakmalıdır. Bizim kriterlerimize göre Onlarınki kusur ve hata olmasa bile, yine bu konuda en güzel örnekleri Peygamberler teşkil ederler.

İşte Onlardan iki güzel örnek ve meselenin değerlendirilmesi:

°°°°°°°°°°°

 Kur’ân’da anlatılan Hazreti Yakub’un (aleyhisselâm) 

إِنَّمَۤا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِۤي إِلَى اللهِ  

“Allah’ım, ben dağınıklığımı, perişaniyetimi ve tasamı Sana şikâyet ediyorum.” (Yûsuf sûresi, 12/86) şeklindeki duası bize (Kendi davranışlarımıza bakarak maruz kaldığımız felaketlerin gerçek sebebini bulabiliyor muyuz?) bunu ders verdiği gibi, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaşadığı sıkıntıyla ilgili Tâif dönüşü Allah’a arz ettiği 

اَللّٰهُمَّ إِلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ

 “Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum.” (İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 1/211-212; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/266-269; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye 3/136. Hâdisenin bazı kısımları için bkz.: Buhârî, bed’ü’l-halk 7; Müslim, cihâd 111.) şeklindeki yakarışları da bizim öncelikle kendi içimize yönelmemizin ehemmiyetini göstermektedir. 

Tâif’te müşrikler Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) önce dilleriyle eziyet etmişler, sonra da O’nu taşlamış/taşlatmışlardı. Öyle ki mübarek ayakları kanlar içinde kalmıştı. Fakat O, müşriklerin yaptıklarına hiç aldırmadan Allah’a karşı kendi durumunu arz etmişti. Esasında O, hiçbir zaman hor ve hakir bir insan olmadığı gibi, âciz ve zayıf bir insan da değildi. Bir insan, Efendimiz’e karşı bu tür sözler söyleyecek olsa, dinden çıkar. Bu açıdan O’nun bu yakarışlarını Allah’la kendi arasındaki münasebet açısından değerlendirmek gerekir. O, kendi ufku açısından Rabbisine karşı iniltilerini seslendirebilir. Fakat bizim O’na öyle bakmamız kesinlikle yanlıştır. O, bunları söyledikten sonra da,

 إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلَا أُبَالِي  

 “Eğer Sen benden razı isen, bana karşı gazabın yoksa çektiğim mihnetlere, belalara hiç aldırmam.” diyerek, tefviz ve sika ufkunda hâlini Cenâb-ı Hakk’a arz ediyor ve aynı zamanda bu sözleriyle bize de önemli bir ders veriyor. İşte bu sebepledir ki başımıza herhangi bir yerden bir toslama geldiği, ayağımızın altındaki faylar oynamaya başladığı, birileri tarafından önümüz kesildiği, yürüdüğümüz yollar harap edildiği veya köprüler yıkıldığı zaman ilk yapmamız gerekli olan şey, kendimize bakmak ve bütün bu hususlarda nerede durduğumuzu bir kere daha kontrol etmektir. 

Biz kalkıp başkalarının hesaplarıyla meşgul olacağımıza, derin derin kendi hesaplarımız üzerinde düşünmeliyiz. Allah’ın velâyetini elde etme adına gerekli donanıma sahip olup olmadığımızı kontrol etmeli ve eğer bu konuda bir kısım eksik ve gediklerimiz varsa öncelikle bunlarla meşgul olmalıyız. Maruz kaldığımız bu tür sıkıntılar karşısında başımızı yere koymalı ve Allah’a karşı tazarru ve niyazda bulunmalıyız. Zira bütün bunlar Allah’a karşı sadık ve vefalı olmanın, O’na dayanıp güvenmenin bir ifadesidir. el-Kulûbu’d-dâria’da yer alan büyüklerin dualarına bakacak olursanız, onların da hep aynı yolu takip ettiklerini ve sürekli kendi nefisleriyle hesaplaştıklarını görürsünüz.

Esasen Hadisteki [..] şu ifadeler de mü’minlere Allah’a yaklaşmanın, vilâyeti elde etmenin ve aynı zamanda kendilerine düşmanlık yapan insanların şerrinden korunmanın yolunu göstermektedir: 

“Kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli hiçbir şey ile Benim kurbiyetime mazhar olamaz. Bir de kulum nafileler ile Bana yaklaşır ha yaklaşır ve nihayet öyle bir hâle gelir ki artık Ben onu severim. Onu sevince de, onun işiten kulağı, gören gözü, tutup yakalayan eli olur ve onu hep doğruya yürütürüm. Böylesi bir kul Benden bir şey isterse istediğini muhakkak ona veririm. Bana sığınırsa onu hıfz ve sıyanetim altına alırım.” (Bkz.: Buhârî, rikâk 38; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/256.)

Hâsılı, şayet mü’minler bu konularda kendilerine düşeni yapıyor, Allah’a sağlam bir kulluk ortaya koyabiliyor ve O’na dost olmanın gereklerini yerine getirebiliyorlarsa, Cenâb-ı Hak da er veya geç onlara düşmanlık yapanların haklarından gelecektir. Zira tarih, bunun misalleriyle doludur. Hatta kâmil mü’minler, başlarından geçen hâdiseleri dikkatli bir nazarla süzecek olsalar, hiç kimsenin başıboş bırakılmadığını ve onlara kötülük yapan bazı kimselerin nasıl cezalandırıldıklarını ayan beyan müşahede edebilirler. [Dert Musikisi/ Allah Dostlarına Düşmanlık ]

***

HİÇ KİMSE GÜZELLİKLERDEN MAHRUM KALMAMALI 

°°°Önsöz°°°  

Biz istesek de istemesek de, siyaseten öyle bir tasnif yapılmış olsa da olmasa da, hiçbir toplum yeknesak, homojen, kültürel ve sosyal statü açısından eşit insanlardan teşekkül etmez. Zaten mutlak eşitlik fiziken de, sosyal açıdan da nötr olmak, hayatın ortadan kalkması demektir.

Fakat evrensel bir davanın muvaffak olması, bütün toplumlarla diyalog halinde, asimile olmadan entegre olmak, bütün bu kesimlere nüfuz etmek, onlar tarafından da temsil edilmekle mümkün olabilir.

Bunun niçin böyle olduğu ve nasıl olabileceği de Pırlantada şöyle açıklanıyor:

°°°°°°°°°°°

Bugün itibarıyla kendilerini kast sistemine göre en üst basamakta görüp, başkalarını ezme hakkına sahipmiş gibi davranan oligarşik azınlık içinden de kim bilir belki nice servi revan canlar, nice gül yüzlü sultanlar, nice Hüsrev gibi hanlar çıkar, evrensel değerlerin ikame edilmesi konusunda size omuz verir. Hatta günümüzde yağmur gibi olmasa da yapraklara konmuş şebnemler gibi bunun emarelerinin görüldüğü söylenebilir. Zira dünyevî imkânları çok iyi olan, bazılarınca kast sisteminin üst basamaklarında görülen, dünya görüşleri itibarıyla kendilerini sizden uzak gören ve sizin de kendileriyle aynı mefkûreyi paylaşabileceğinize hiç ihtimal vermeyeceğiniz niceleri, güzelliklerle tanışınca insanlık ve barış yolunda yapılan faaliyetlere sahip çıkmaktadırlar. 

Bakıyorsunuz ki bunlardan bazıları bir yerde okul açmak istiyor, bir başkası farklı bir yerde bir üniversite kurmak istiyor, bir diğeri de açılacak bir eğitim yuvasının arsasını vermek istiyor. Bu türden hizmetleriyle aynı zamanda başkalarına da örnek olduklarından, onları görenler, “Bir okul da ben açayım; bir üniversite de ben yaptırayım.” diyorlar. Burada bize düşen vazife, aralarında hiçbir ayrım gözetmeksizin toplumun bütün fertleriyle aramızda bir bağ tesis etmektir. 

– “Islah işi, sadece fakir fukara veya orta sınıf insanlarla götürülür.” düşüncesi doğru değildir. Belki bu insanlar yapılan olumlu işlere başlangıcından itibaren daha çok hüsnükabul göstermiş ve gönül kapılarını da ardına kadar açmış olabilirler. Siz de işin başlangıcında daha çok onlarla oturup kalkmış olabilirsiniz. Fakat günümüzde insanlık adına yapılması gereken işlerin çokluğundan dolayı himmetler âli tutulup, her yere ve herkese ulaşmaya çalışılmalıdır. Dünyevî imkânlara sahip olan ve başkalarına yukarıdan bakan insanları da işin içine dâhil etme adına gayret gösterilmelidir. Ancak bu gayret ortaya konurken, inandığınız değerleri kabul etmeleri adına kimisi için bir gün, kimisi için bir hafta yeterli olsa da, kimisinin de ayağına bir ay, belki bir yıl gelip gitmeniz gerekebileceğini unutulmamalısınız. 

Kim bilir Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ebû Cehil’in kapısının tokmağına kaç defa dokunmuş ve kaç vesileyle ona mesajını sunmuştu. Hiç kızmadan ve gönül koymadan her fırsatı değerlendirmiş ve iman hakikatlerini ona duyurmaya çalışmıştı. Çünkü Ebû Cehil, Benî Mahzûm kabilesinin önde gelenlerinden birisiydi. O İslâmiyet’e girdiği takdirde, arkasından bütün kabilesinin de girme ihtimali vardı. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), o gün itibarıyla sadece Ebû Cehil değil, Mekke’nin önde gelen bütün reislerinin kapılarının eşiklerini aşındırmış, gelmiş gitmiş, bıkmadan, usanmadan, gönül koymadan mesajını onlara sunmuştu. 

Belki iman etmek Ebû Cehil’e nasip olmamıştı. Fakat O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) o re’fet ve şefkati karşısında bir gün gelmiş Ebû Cehil’in oğlu İkrime iman etmişti. Hatta gün gelmiş Mekke’nin ileri gelenleri arasında O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) teslim olmayan bir kişi bile kalmamıştı. Belki biraz da kitle psikolojisinin etkisiyle bütün Arap yarımadasında fevç fevç İslâmiyet’e dehaletler olmuştu. Bu açıdan toplumun bütün kesimlerine ulaşabilme adına her vesile değerlendirilmeli, çok alternatifli yürünmelidir. Evet, bıkmadan, usanmadan, ümitsizliğe kapılmadan ve gönül koymadan herkesin kapısının tokmağına dokunulmalıdır. Belki bazıları size hakaret edecek, “gerici”, “yobaz” diyecek veya daha değişik ad ve unvanlar takacaktır. Fakat bu öyle bir mesele ki, yapıldığında sizin için mutlak kazanma, yapılmadığında da onlar için mutlak kaybetme söz konusu. Eğer sizin mesajınız, mutlak kazanmanın sihirli ve sırlı bir anahtarıysa –ki Cenâb-ı Hak, kendi yolunda samimi koşturan herkese böyle bir anahtar vermiştir– bu anahtarı onların eline tutuşturmak için elli defa el-etek öpseniz değer.

Evet, Kur’ân hadimleri, insanların ebedî mutluluk yoluna girebilmeleri için hiçbir cevr ü cefaya, hiçbir kem söze ve hiçbir engellemeye takılıp kalmamalıdırlar. [Dert Musikisi/ Güç ve İmkân Sahiplerinin hakkı kabulü]

Bu yazı 138 kez okundu