Pırlanta İkliminde Seyahat-8

●İslâm’ın İzzeti ve Hazreti Ömer

●Dava-yı Nübüvvetin Vârisleri

●Hükmün Menatı ve Sigaranın Haram Oluşu

●Nefislerini Yerden Yere Vuran Devasa Kâmetler

●Bundan Sonra Yaptıkları Osman’a (radıyallâhu anh) Zarar Vermez

●Töhmet Yerleri ve Vera’ Ehli

***

İSLÂM’IN İZZETİ VE HAZRETİ ÖMER

°°°Önsöz°°°

Hidâyete ihtiyaçları olması noktasından bütün insanlar eşittir. Bu konuda onlar arasında bir ayrım ve tercih yapılamaz. Ancak kendileri hidayete eriştikten sonra, başkalarının da hidayetlerine vesile olabilme kapasitesi ve imkanları noktasından durum çok farklıdır. İman etmekle, ya da bir hizmete kazanılmakla kimileri sadece kendilerini kurtarmış olurlarken,  kimileri pek çok insanın kurtuluşuna da vesile olabilirler. 

İşte bu noktadan bakıldığında ve imkanların sınırlı olduğu durumlarda bu husus çok önem arz eder. İmana, İslâm’a veya hizmete kazanılmaları durumunda hem temsil, hem tebliğ noktasından en faydalı olacaklar tercih edilir ve edilmelidir. Hz. Ömer örneği üzerinden Pırlantada bu mesele şöyle değerlendiriliyor:

°°°°°°°°°°°

*  “Hadis-i şerif,

اَللّهُمَّ أَعِزَّ الْإِسْلَامَ بِأَحَبِّ هٰذَيْنِ الرَّجُلَيْنِ إِلَيْكَ بِأَبِي جَهْلٍ أَوْ بِعُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ

 “Allahım, şu iki adamdan –Ebû Cehil ve Ömer b. Hattâb’dan– Sana en sevimli olanı ile İslâm’ı güçlendir” şeklindedir. Bu mübarek sözlerinin devamında Allah Resûlü [ﷺ], “O iki kişiden Allah’a sevimli olanı Ömer’di” (Tirmizî, menâkıb 17; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/95.) buyurmuştur.

Bu beyan-ı nebevî her şeyden önce o Nebiyy-i Zîşan’ın sinesindeki tebliğ aşk ve iştiyakını göstermektedir. Nebiler Serveri’nin, uykularını kaçıracak ölçüdeki o emsalsiz tebliğ sancısını değişik misalleriyle defaatle arz etmeye çalıştığımdan burada sadece, Cenâb-ı Hakk’ın, ilâhî kelâmında, O’nun hakkında, “Neredeyse –Kur’ân’a inanmıyorlar diye– kendini helâk edeceksin!” (Şuarâ/3) şeklindeki takdir edalı tadîlini hatırlatıp geçmek istiyorum.

İşte ihtimal, Allah Resûlü [ﷺ] , o toplum içinde Hazreti Ömer ve Ebû Cehil gibi kimseleri gözüne kestirmişti. Onların İslâm için çok faydalı olabileceklerini, onlar vesilesiyle nice insanın kurtuluşa erebileceğini düşünüyordu. Elbette ki hidayetleri için dua ettiği kimseler bu iki zattan ibaret değildi. Belki pek çok kimsenin hidayeti için tek tek isimlerini zikrederek Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp yakarıyordu.

Meselâ, onlardan biri Seyyidina Hazreti Hâlid (radıyallâhu anh) idi. Müslüman olmak için huzur-u risaletpenâhîlerine geldiğinde Kâinatın İftihar Tablosu ona, “Hamdolsun Allah’a ki, seni hidayete erdirdi. Ben zaten senin gibi akıllı bir insanın İslâm’a yöneleceğini umuyordum(Bkz.: İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 4/252; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 16/228.) demişti.

Demek ki, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm), Hazreti Halid ve onun gibi din-i mübîn-i İslâm’a hizmet edebilecek, toplum içinde parmakla gösterilip gözünün içine bakılan şahısların iltihakını bekliyor ve onlar için dua ediyordu. Bizim gibi sıradan insanların bile, bazı zatlar hakkında, “Allahım, onun kalbini imanla doldur, hem öyle doldur ki, tepeden tırnağa âdeta her tarafında iman nümayan olsun” diyerek dua ettiğimizi düşünecek olursanız, o En Büyük Mübelliğ’in bu konuda nasıl yana yakıla yalvardığı zannediyorum daha iyi anlaşılacaktır.

Çünkü çevresine müessir olabilecek bu tip insanların kazanılması hak ve hakikatin intişarı adına çok önem arz eder. Bunlardan bazen bir düzine, bazen birkaç, hatta bazen bir insanın “evet” demesiyle bile arkadan fevç fevç dehaletler olabilir. Allah Resûlü’nün Yahudiler hakkında böyle bir ümit taşıdığını biliyoruz. O [ﷺ] onların kanaat önderi diyebileceğimiz önde gelenlerinden birkaç kişinin Müslüman olmasıyla o dinin müntesipleri üzerinde olumlu pek çok değişimin gerçekleşebileceğini düşünüyordu.

Ne var ki, Abdullah İbn Selâm, Vehb İbn Münebbih gibi birkaç kişi istisna edilecek olursa, o toplumun önde gelenleri, geleceğini bildikleri ve hatta ne zaman geleceğini dahi bildikleri dine ve onun resûlüne sıcak bakmadı; bakmadı ve böylece hem kendileri hayatlarının en büyük kaybını yaşadı ve hem de onları takip eden, onların peşinden giden nice insana hayatlarının en büyük haybet ve hüsranını yaşattılar. Eğer o dönem Huyeyy b. Ahtab, Ka’b b. Eşref gibi şahıslar Efendiler Efendisi’ne karşı küstahlıkta bulunup O’na saygısızca dil uzatacaklarına O’nu anlamaya çalışsalar, büyüklüğünü kabul edebilseler ve İslâm’a azıcık sıcak bakabilselerdi herhâlde onların peşinden giden nice insan da hak ve hakikati kabullenmiş olurdu.

 İşte meseleye bu perspektiften bakıldığında, karakteri ve toplum içindeki konumu itibarıyla Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh), Peygamber Efendimiz’in [ﷺ] gözünden kaçması düşünülemez. Dolayısıyla da Efendiler Efendisi’nin [ﷺ] , onun hakkında Cenâb-ı Allah’a dua etmesi –yukarıda zikredilen mülâhazalar ışığında bakıldığında– gayet yerinde olur. Evet, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in, Hazreti Ömer’i (radıyallâhu anh) kastederek, “Allahım onunla bu dini aziz kıl(İbn Mâce, mukaddime 11; İbn Hibbân, es-Sahîh 15/306.) diye yalvarması O’nun hem tebliğ sancısı, hem de fetanet ufku açısından gayet muvafık düşmektedir.

Zaten Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh) bereket dolu hayatlarına baktığımızda bu hususu açık ve net bir şekilde görebiliriz. Çünkü onun Müslüman olmasıyla, o dönemde çeşitli eziyetlere maruz kalan Müslümanların Allah ve Resûlü’ne olan inançları daha bir kuvvetlenmiş, Kadir-i Mutlak olan Rabb-i Kerimlerinin havl ve kuvvetine itimatları daha bir artmıştır. Evet, Abdullah İbn Mes’ud Hazretleri’nin de ifade buyurdukları gibi Hazreti Ömer’in İslâm’a dehaletiyle Müslümanlar ruhlarındaki izzeti bir kere daha derinlemesine duymuştur. (Buhârî, fezâilü ashâb 6; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 6/354.)

Allah Resûlü’nün bu âlemdeki terakkisini tamamlayıp kendi ruh ufkunun enginliklerine yürümesinden sonra da, Hazreti Ömer, Allah Resûlü’nün ikinci halifesi olmuş, İslâm’ın intişarında çok önemli hizmetlerde bulunmuş, pek çok beldeler fethetmiş ve dünya muvazenesini tehdit eden iki devleti hizaya getirerek Müslümanların bu muvazenede hak ettikleri konumu ihraz etmelerine vesile olmuştur. Evet, ne taraftan bakarsanız bakınız, o zat, tarihin emsalini kaydetmekten âciz kaldığı müstesna bir kâmet, müstesna bir şahsiyettir.” [Hiçbir Kimseyi İhmal Etmeyen Peygember Ufku/CEMRE BEKLENTİSİ ]

***

DAVA’YI NÜBÜVVETİN VÂRİSLERİ

°°°Önsöz°°°

Önceki başlıkta ele alınan konu, bu sefer şahıslar üzerinden değil de sıfatlar üzerinden ele alınarak, dava-yı nübüvvetin vârisleri dediği kişilerin hangi hassasiyetlere sahip bulunmaları, nelere dikkat etmeleri gerektiğini şöyle açıklıyor Pırlanta Adam:

°°°°°°°°°°°

“Dinî hassasiyet ve derinlikleriyle zirveleri tuttukları hâlde düşünce ve mülâhazalarını herkese göre kalibre ederek sunabilen mânâ âleminin pek çok kahramanı da vardır ki, biz onlara “Dava-yı nübüvvetin vârisleri” diyoruz. Onlar bir taraftan yüce hakikatleri, ulvî meseleleri zirvelerde kavrar, her zaman şahikalara açık durur ve ona göre bir hayat yaşarlar. Diğer taraftan yukarılardan çok derince aldıkları o meseleleri bizim seviyemize inerek, bizim üslûbumuzla anlatma maharetini gösterirler.

Başka bir ifadeyle dava-yı nübüvvetin vârisleri, avamın seviyesini nazar-ı itibara alarak hareket ederler. Bu aynı zamanda ilâhî ahlâktır. Çünkü ilâhî beyan, beşerin idrak seviyesini itibara alarak onlara seslenmiştir. Eğer Allah (celle celâluhu) kendi azametine uygun, vahidî veya celalî bir teveccühle bizimle konuşsaydı, gökler ötesinden gelen o beyan-ı ilâhîden hiçbir şey anlamaz ve Hazreti Musa gibi hepimiz bayılır yere düşerdik. Fakat Cenâb-ı Hak idrak seviyemizi gözetmiş ve ona göre bize hitapta bulunmuştur.

Aynen bunun gibi, dava-yı nübüvvetin vârisleri de, farklı yorumlara çekilmeksizin, herhangi bir tevil ve tefsire uğratılmaksızın meseleler din-i mübîn-i İslâm’a göre nasıl anlaşılması gerekiyor ve insanların seviye ve konumu neyi iktiza ediyorsa, hak ve hakikatleri ona göre ifade etmeye çalışmışlardır.

Esasında sorunuzda ismi geçen Hüccetü’l-İslâm İmam Gazzâlî Hazretleri de umumu ilgilendiren pek çok meseleyi bu üslûp ve tarzda ele alıp insanlara sunmuştur. İhyâu ulûmi’d-dîn adlı eserine bakıldığında, bilhassa ibadet ü taat ve itikada müteallik meselelerin usûlü’d-din ulemasının ele alıp anlattığı tarzda ele alınıp takdim edildiği görülecektir. Tabiî bu gibi zatların, belli bir seviye ve konumu ihraz etmiş kişilere yönelik, bir mânâda onlara has beyanları da söz konusudur.

Aslında siyer-i nebevîye bakıldığında, Peygamber Efendimiz’in de [ﷺ] , umum ashabına seslenirken ifade etmediği bir kısım hakikatleri bazı sırdaşlarıyla paylaştığını görebiliriz. Çünkü O Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm), öyle bir hususiyeti vardı ki, O’nun o bitâneliğine (sırdaşlığına) Cibril (aleyhisselâm) bile koşuyordu. Çünkü O,

 أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّهُ نُورِي

Allah’ın ilk yarattığı, benim nurumdur(Bkz.: es-Suyûtî, el-Hâvî 1/325; el-Halebî, es-Sîratü’l-Halebiyye 1/240.) hakikatinin kahramanıydı, hakaik-i eşyanın özüydü. İlk haric-i vücut nokta-i nazarından fizik âlemi itibarıyla var edilen O’ydu. Ezelî olmasa da ezele en yakın duran da O’ydu. İşte İki Cihan Serveri’nin [ﷺ] , bu yönü itibarıyla Hazreti Huzeyfe ve Ebû Hureyre (radıyallâhu anhüma) gibi “bitâne”leri vardı. En çok hadis rivayet eden sahabi unvanıyla serfiraz Hazreti Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh), Allah Resûlü’nden duyduğu hadislerin yarısını rivayet ettiğini ifade etmiş ve şöyle demiştir: “Eğer Efendimiz’den duyduğum hadislerin diğer yarısını da size söyleseydim, şu boynum uçurulurdu.” (Buhârî, ilim 42; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 2/362, 4/331.)

Demek ki, Peygamber Efendimiz’in hususî mahiyette ona söylediği, ciddi derinlikleri olan hususlar vardı ve bunlar herkesi alâkadar eden şeyler de değildi. Belki özel olarak Hazreti Ebû Bekir, Selman-ı Farisî veya İbn Mes’ud gibi kimselere fısıldadığı mevzulardı. Bu sahabi efendilerimiz de o hakikatleri anlayabilecek muhatap bulduklarında, onlara zahirî ahkâmın yanı sıra daha başka hakikatleri de dile getirdiler. Demek ki ifade edilecek hususlar muhatabın konum ve seviyesine göre farklılık arz edebilmektedir.

Bütün bunların sonucunda şunu söyleyebiliriz: Biz de has dairede konuştuğumuzda muhataplarımızın seviyesine göre, o büyük insanların hassasiyet ve derinliklerinden kareler arz edebilir, hayranlık uyandıran o hayatları imrendirici bir üslûpla takdim edip mütalaaya sunabiliriz. Fakat umuma konuşurken belki ibret olması açısından bir iki kareyle onlardan bahisler açsak da, genel üslûbumuz itibarıyla anlatacağımız hususların herkes için geçerli olabilecek objektif meseleler olmasına dikkat etmemiz gerekir.

Evet, dini yaşanmaz hâle getirmemek, getirip bu durumun mağlubu olmamak şartıyla kendi hakkımızda ince eleyip sık dokuyabilir, olabildiğimiz ölçüde hassas bir çizgide hayatımızı sürdürebiliriz. Fakat umum söz konusu olduğunda daireyi geniş tutmalı ve çevremize hep hüsnüzan nazarıyla bakmasını bilmeliyiz.

Meselâ halis bir mü’min kendisi hakkında, fiil veya tavır değil, rıza-ı ilâhîye muvafık olmadığını düşündüğü bir kısım tahayyül ve tasavvurlar için dahi günah işlemiş gibi ızdırap duyabilir; duyup nefsini yerden yere vurabilir; içinde bulunduğu imkânları rantabl değerlendiremeyişinin hesabını yaparak ahirette bunların yüzüne çarpılabileceği endişesini taşıyabilir. Aynı şekilde çevresinde bunca güzel insan bulunduğu hâlde onların güzelliklerinden hız almak suretiyle niye çıtayı daha yüksek tutmadığını, niçin daha yüksek uçmadığını sorgulayabilir. İşte kendisine bakarken bu mülâhazaları taşımakla birlikte başkalarına gelince en küçük bir râh-ı selâmet ihtimali taşıyan şahıs için, Rabbimizin ona karşı rahmet ve mağfiretiyle muamelede bulunacağı ve çok küçük amellerle onu Cennet’e koyabileceğini düşünmelidir. Her ne kadar bu iki mesele birbiriyle çelişkili gibi gözükse de bilinmesi gerekir ki, dava-yı nübüvvetin vârislerinin takip etmesi gereken peygamberâne bakış açısı işte budur.” [Dindeki Kolaylık Prensibi ve Büyüklerin Hayatı/CEMRE BEKLENTİSİ]

***

HÜKMÜN MENATI VE SİGARANIN HARAM OLUŞU

°°°Önsöz°°°

Günümüzde hâlâ tartışılmaya açık olan meselelerden birisi de sigaranın hükmünün ne olduğu konusudur. Genellikle içenlerin mekruh, içmeyenlere haram dediği bu konu, artık günümüz fakihlerinin büyük çoğunluğu tarafından haram kabul edilmektedir. Değişik zamanlarda ve değişik açılardan Pırlanta Müellifinin de ele aldığı bu mesele, burada kısaca şöyle özetleniyor:

°°°°°°°°°°°

“Aslında Kur’ân ve Sünnet’te olmayan bir mesele ile alâkalı bir hüküm ortaya koyabilmek için en önemli husus, o meselenin, fıkıh usûlündeki tabiriyle menatını tespit edebilmektir. Menat kısaca o hükmün dayanağı demektir. Tafsilatı usûl kitaplarında yer aldığı üzere, “tahrîcü’l-menat, tenkîhu’l-menat ve tahkîku’l-menat” şeklinde kısımlara ayrılır. Bunlardan birincisi hükmün dayandığı illeti ortaya çıkarma, ikincisi o hükme illet olamayacak unsurları ayıklama yoluyla asıl illeti tespit etme, üçüncüsü de hükmün illetinin başka hükümlerde de bulunup bulunmadığının ortaya konulması içtihadı/gayretidir.

İşte sorunuzda bahsettiğiniz selef uleması sigara hususundaki menatı tam tespit edemediklerinden dolayı onun hakkında açıkça haram diyememişlerdir. Kanaatimce onları bu mülâhazalarında mâzur kabul etmek gerekir. Çünkü sigaranın zararları ancak son yıllarda kesin ve net bir şekilde ortaya konulabilmiştir. Zannediyorum, Hidaye sahibi Merğinanî, Fethu’l-Kadîr müellifi İbnü’l-Hümam, Aliyyü’l-Kârî ve Ebussuud Efendi gibi çok güçlü fakihler sigaranın bugün tespit edilebilen öldürücü zararlarına muttali olabilselerdi mutlaka onun haram olduğunu söylerlerdi.

Önceki asırlardaki fıkıh âlimlerinin sigarayla alâkalı mülâhazalarını genel olarak böylece zikrettikten sonra şimdi konuya günümüz penceresinden bakabiliriz. Özellikle son yıllarda tıp alanındaki gelişmeler sigaranın nikotin, karbon monoksit, arsenik, siyanür, amonyak, katran gibi binlerce zehir ihtiva ettiğini bütün vuzuhuyla ortaya koymuştur. Bütün bu zehirler insanda bağımlılık yapmakta, karaciğer, gırtlak, mide, prostat, rahim, böbrek gibi kanserlere yol açmakta, kalb hastalıklarına sebebiyet vermekte, kangrene sebep olmakta, şeker rahatsızlığını tetiklemekte, üreme organlarında telafisi imkânsız arızalar meydana getirmektedir.

Yine bu zehirlerin, hücrelerin kandaki oksijeni kullanmasına mâni olarak bütün organların çalışmasına menfi şekilde tesir ettiği ispatlanmıştır. İstatistiklere bakıldığında milyonlarca insanın bu yüzden öldüğü açıkça görülmektedir. Dolayısıyla sigara, tabiplerin ifadesiyle, “tedricî intihar”dır. Ondaki zehirleri alan kimse bir anda ölmese de, günden güne ölüme yaklaşmakta ve buna kendisi sebebiyet verdiği için de âdeta intihar etmiş olmaktadır. Hatırlarsanız Sızıntı’daki bir resim değerlendirmesinde buna yer verilmiş ve peşi peşine sigara içen bir adamın bulunduğu o resmin altına, “Ölüme yürüyorsun hep ölüm diye, Anlamadım âhesterevlik etmen de niye?” şeklinde iki mısra ilave edilmişti. (Bkz.: Sızıntı Dergisi, Şubat 2003, sayı: 289, cilt: 25, sayfa: 8)

Evet, alıp bağrına bir hançerin ucunu saplayıp sonra yavaş yavaş onu içe doğru itmekle, sigara içmek suretiyle, yavaş yavaş onu tüttüre tüttüre kendini mahvetmek arasında bir fark yoktur. İnsanın kendi canına kıyması kat’iyen haram olduğu gibi, sağlığına şöyle ya da böyle zarar vermesi de haramdır. Çünkü bedeni ona temlik edilmemiş, bir emanet olarak koruması şartıyla verilmiştir. Aksi emanete hıyanettir. Canı korumak, dini, nesli, aklı ve malı korumak gibi olmazsa olmaz bir yükümlülüktür. Bu açıdan sigara insan sağlığına zarar vermesi yönüyle haramdır.

Sigaranın insan sağlığına diğer bir zararı da hadis-i şerifin ifadesiyle “müfettir” olmasıdır. Ebû Dâvûd’un Sünen’i, Ahmed İbn Hanbel’in Müsned’i ve daha başka kaynaklarda yer alan ve Ümmü Seleme’nin (radıyallâhu anha) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte,

نَهٰى رَسُولُ اللّهِ صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ كُلِّ مُسْكِرٍ وَمُفَتِّرٍ

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) her müskir ve her müfettiri yasakladı(Ebû Dâvûd, eşribe 5; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/309) buyrulmuştur.

Müskir bilindiği üzere sarhoşluk veren, müfettir ise vücutta gevşeklik hâsıl edip insanın direncini azaltan ve sûrî bir haz vermekle beraber bünyeyi içten içe tahrip eden şey demektir. Bu açıdan bakıldığında sigaranın akıl sağlığını da tehdit ettiği görülmüş olur. Vücuda fütur veren sigara vb. otların zamanla sarhoş edici ve insanın aklını başından alan alkollü içeceklere götürdüğü gerçeği de unutulmamalıdır. Sigaranın haramlığına hükmeden fakihlerden bazıları da işte bu hadis-i şerifi esas almışlardır.

Nitekim Ebû Dâvûd’un Sünen’i üzerine yapılan bir şerhte şârih, konu üzerinde uzun uzadıya durmuş ve neticede sigara gibi “müfettir” olan nesnelerin, Allah Resûlü (aleyhi efdalüssalâvat ve ekmelüttahiyyât) Efendimiz’in nehyettiği çerçeveye dâhil bulunduğu, dolayısıyla da haram olduğu kanaatine varmıştır. (el-Azîmâbâdî, Avnü’l-ma’bûd 10/96.)

Bu şerhten farklı olarak Osmanlı döneminde –zannediyorum– Suriye’de Osmanlıca olarak kaleme alınmış ve çeşitli delillerle sigaranın haram olduğunu ifade eden bir esere rastlamıştım. Küçük, parmak kalınlığında bir risalecikti. Sonra onu Latin harflerine çevirmesi için bir arkadaşımıza vermiştim. Fakat nasıl olduysa o eser kayboldu ve bulunamadı. Değişik kütüphanelerde araştırılsa belki de bulunup insanımızın istifadesine yeniden sunulabilir.”[Sineye Saplanmış Hançer: Sigara/CEMRE BEKLENTİSİ]

***

NEFİSLERİNİ YERDEN YERE VURAN DEVASA KÂMETLER

°°°Önsöz°°°

Bir insanın mânen terakki, kalben ve ruhen tekamül edebilmesinin birinci şartı kendi halini ve vaziyetini beğenmemesidir. Kendini beğenen zaten mevcut halini yeterli göreceği için daha gelişme ihtiyacı duymaz. Buradan hareketle Cenâb-ı Hakk’ın, sevdiği kullarına önce kendi hata ve kusurlarını gösterdiği, sevmediklerinde ise durumun bilakis olduğu söylenebilir. Büyük zatların tamamına bakmak mümkün olsa, ortak özelliklerinin bu, yani kendilerini beğenmemek oldukları görülür. İki büyük örnek üzerinden yapılan şu Pırlanta değerlendirmede olduğu gibi:

°°°°°°°°°°°

“İmam Rabbanî ve Bediüzzaman gibi büyük zatların hayatına baktığımızda, onların çok parlak, imrendirici, hayranlık uyandıran hizmetler sergiledikleri zamanlarda bile, birden bire kendilerini çok ağır bir şekilde, âdeta yerden yere vururcasına sorguladıklarını görürüz. Meselâ insaf sahibi her bir ferdin, Türkiye gibi bir ülkede, çok ağır şartlar altında, yeniden din âbidesini ikame ettiğine inandığı ve bu inancın sözlerle, mektuplarla kendisine ifade edildiği; zatına, eserlerine karşı büyük bir teveccühün yöneltildiği bir zamanda Hazreti Pîr; “Sen, ey riyakâr nefsim! “Dine hizmet ettim” diye gururlanma.

إِنَّ اللّهَ لَيُؤَيِّدُ هٰذَا الدِّينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ

Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da teyit ve takviye eder.(Buhâri, cihad 182; Abdurrezzak, el-Musannef 5/270) sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racül-i fâcir bilmelisin” (26. Söz, 4. Mebhas) demiştir.

Hâlbuki o dönemde Hazreti Üstad’ın neşrettiği nur sadece Türkiye ile sınırlı kalmamış, anilmerkez kaynaklı bu güzellik dalgalanması dünyanın dört bir yanında intişar etmiş; kısa bir müddet içerisinde Medine-i Münevvere’de, Mısır ve Pakistan gibi ülkelerde hüsnükabul görmüştür. Uzun süre Bağdat’ta bulunan Ahmet Ramazan Ağabey, Bağdat’tan değişik yerlere bin kadar mektup gönderilmesine vesile olduğunu söylemişti. Muhabere ve muvasala imkânlarının oldukça sınırlı olduğu böyle bir dönemde Üstad Hazretleri’nin etrafındaki beş-on insanla ümit vaadeden her yere mutlaka el uzatmaya çalıştığı ve o cüz’i imkânlarla âdeta dünya ile oynadığı görülür. Ve onun bu gayretleri ciddi mânâda bir hüsnükabul ve teveccüh de görmüştür. Fakat o, bütün bunlar karşısında kendini mazhar bile değil, sadece güzelliklerin kendisine uğrayıp geçtiği bir memerr olarak görmektedir.

Böylece o, meydana gelen güzelliklerle kendisinin aslî olarak hiçbir irtibatının, hiçbir nispetinin olmadığını dile getirmiş ve muhtemel beğenilme, takdir edilme, tanınıp bilinme gibi duygulara karşı hariçte setler oluşturmuş, onlar henüz iç dünyasına adımını atmadan tahşidatta bulunmuş, tedbirini almış ve o virüslerin gelip içine sızmasına meydan vermemiştir.

Meseleyi bir espri içinde ele alacak olursak, sanki Üstad Hazretleri’nin bu durumu virüslerin bile canına tak dedirtmiş ve onları, “Biz bu adamı tahrik ettikçe onun mukavemet sistemini daha bir güçlendirip daha bir kuvvetlendiriyoruz. Biz ona bazı şeyler kabul ettirmek istedikçe, o, kendini, değil düz bir insan, racül-i fâcir yerine koyuyor; mazhar bir yana memerr olarak görüyor. İyisi mi biz onunla hiç uğraşmayalım daha iyi!” demek zorunda bırakmıştır. Esasen aynı durumu, bütün büyüklerin ahval ve etvarında görebiliriz.

Meselâ, esrar-ı ulûhiyet ve esrar-ı rububiyet gibi derin meseleler hakkında çok rahat konuşan, bu ulvî hakikatlerin gönüllerde duyulup hissedilmesi adına peygamberane bir azim ve ceht ortaya koyan ve netice itibarıyla bizim derinliğini takdirden aciz kaldığımız İmam Rabbanî, mürşidi Muhammed Bakîbillâh Hazretleri’ne yazdığı bir arîzasında kendisinden sâdır olan bütün hayırlı işlerde nefsini itham ettiğini, herkesi kendinden üstün kendisini ise insanların en şerlisi olarak gördüğünü ve amel defterinin hayırlı ef’âl açısından bomboş olduğunu ifade eder.

Demek ki bu büyük insanlar gurura, kibre, içten içe kendini beğenmeye giden yolları ta baştan kapatmış, bariyerler koymuş ve bu istikamette nefislerini yerden yere vurmuşlardır. Tabiî bunun neticesinde, kendilerine gösterilen hürmet, iltifat ve takdirlerden hoşlanmak bir yana, arzulamadıkları, beklenti içinde olmadıkları böyle bir muameleye maruz kalınca tepeden tırnağa terleyecek ölçüde ciddi mânâda rahatsızlık duyacak hâle gelmişlerdir.” [Ruhu Felç Eden Ölümcül Bir Âfet: Şöhret Düşkünlüğü/CEMRE BEKLENTİSİ]

***

BUNDAN SONRA YAPTIKLARI OSMAN’A (radıyallâhu anh) ZARAR VERMEZ

°°°Önsöz°°°

Hayâ, nezaket, terbiye ve edep, Hz. Peygambere iki defa damat olabilme gibi pek çok faziletinin yanında, cömertliğiyle de akla ilk gelen sahabeden olan Hz. Osman radıyallâhu anh, sadece bu özelliğinden dolayı bile aşağıda ifade edileceği üzere bizzat Efendimiz tarafından daha hayatta iken müjdelenmiştir. Aynı yolun yolcularının, aynı çizgide hayatlarını devam ettirmeleri gerektiğinin de vurguladığı Pırlantada, Onunla ilgili kısa bir değerlendirme şöyle:

°°°°°°°°°°°

“Hulefa-i Raşidîn efendilerimizden olan Hazreti Osman (radıyallâhu anh) çok geniş imkânlara sahip bir insandı. Tabiî aynı zamanda baş döndüren bir semahat ve cömertliğin de kahramanıydı. Öyle ki, i’lâ-i kelimetullah yolunda maddî desteğe ihtiyaç duyulduğu bir zaman diliminde Hazreti Osman üç yüz, beş yüz deveyi, hem de yüküyle beraber birden tasadduk ediyordu. O günkü toplumun imkânları ve zenginlik limiti açısından meseleye bakacak olursanız bunun günümüzde üç yüz-beş yüz Mercedes bağışlama gibi bir değere mukabil geldiğini görürsünüz.

Zannediyorum günümüzde semahat sahibi birisi Hazreti Osman’ın (radıyallâhu anh) Allah yolunda infak ettiği miktarın yüzde birini bağışlayacak olsa onu takdir u tebcillerle yâd eder, bu cömertliği herkese duyururuz. İhtimal o zat da, reca duygusuyla “ümit ederim beni de sahabe-i kiramla beraber Cennet’e korlar” diye düşünmeye başlar. Bu mülahaza karşısında o zata “hakkın yok” da diyemezsiniz, çünkü Allah’ın rahmeti çok geniştir. Umulur ki, Hazreti Osman’ın yolunda giden, onun cömertlik ve civanmertliğini örnek alan böyle bir insanı Cenâb-ı Hak onunla beraber haşredip onunla beraber Cennet’iyle serfiraz kılar. İşte Allah Resûlü’nün üçüncü halifesi Hazreti Osman, Allah yolunda bu ölçüde infakta bulunmuş ve bundan dolayı Efendiler Efendisi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ),

– “Bundan sonra yaptıkları artık Osman’a zarar vermez(et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 18/231; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 1/59.) şeklindeki o çok büyük müjdesine nâil olmuştu. Evet, imkânları ve bu imkânlarını Hak yolunda kullanmış olması onu a’lâ-yı illiyyîne yükseltivermişti. Demek ki servet, Allah yolunda kullanılınca insanı alıp Cennet’e ulaştıran nurdan bir helezona dönüşmektedir.”

Kazanma Kuşağında Kaybedenler de Var

°°°Önsöz°°°

Pırlantada yer alan orijinal ifade kalıplarından birisi de “kazanma kuşağında kaybetme” şeklindedir. Bu ifade bize, iyi değerlendirildiği takdirde kendisiyle çok hayırlar kazanabileceğimiz, ama kötüye kullanıldığında da o ölçüde felâkete yol açan, Cenâb-ı Hakk’ın kullarına bahşettiği bir takım nimet,  fırsat ve imkânları anlatır. Birisinin Kur’ânda da yer aldığı, Hz. Musa dönemine ait iki olayla konu şöyle özetleniyor:

°°°°°°°°°°°

“Diğer taraftan, Kur’ân-ı Kerim’in, zıt kutupta bize göstermiş olduğu başka bir örnek var: Kârun. Cenâb-ı Hak, Hazreti Musa’nın (aleyhisselâm) kavminden olan Kârun’a, hazinelerinin anahtarlarını bile güçlü, kuvvetli bir topluluğun zorla taşıdığı büyüklükte bir servet vermiş, fakat o bu serveti kendi becerisiyle kazandığını iddia etmişti. (Bkz: Kasas sûresi, 28/76-78.)

Hakk’ın kendisine yaptığı iyilik ve ihsanlara bir şükür ve teşekkür ifadesi olarak insanlara iyilik yapacağı yerde, iyiliğin arkasındaki iyilik sahibini unutmuş, kendini bencilliğin gayyalarına salıvermiş ve sahip olduğu servet u sâmânla şımarmış, böbürlenmiş, ferîh fahûr yaşamaya ve ifsada başlamıştı. Tabiî Cenâb-ı Allah da yaptıklarının karşılığı olarak onu bütün varlığıyla beraber yerle bir etmişti. Böylece Kârun, ulü’l-azm bir peygambere yakınlığın hakkını veremeyip kazanma kuşağında kaybeden ibret vesilesi, tâli’siz bir servet sahibi olarak tarih defterinin yaprakları arasında yerini almıştı.

Hazreti Musa (aleyhisselâm) döneminde vukû bulduğu söylenen şu kıssa da, konuyla alâkalı ibret verici bir misal olarak zikredilebilir. Anlatılanlara göre Hazreti Musa zamanında, kum ile üzerini örtmeye çalışacak kadar fakr u zarurete düşmüş bir adam vardı. Bir defasında Hazreti Musa’ya, “Ya Musa, Cenâb-ı Hakk’a benim hâlimi bir arz ediversen!” dedi. Hazreti Musa da onun bu ricasını kırmadı. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, “O kulum için bu hâl, kendisi için daha hayırlıdır” buyurdu. Fakat adamcağız bu isteğinde ısrarcı oldu ve ısrarlarının neticesinde kendisine Allah tarafından imkân verildi. Önce bir koyun aldı, sonra o koyundan sürüler meydana geldi ve o şahıs bir servet sahibi oldu. Ne var ki, zenginlik o zavallıyı gaflete sürükledi ve neticede yoldan çıkarttı. Öyle ki adam içkiye bile başlamıştı. Bir müddet sonra Hazreti Musa (aleyhisselâm) yoldan geçerken bir kalabalığa rastladı.

– “Burada ne oluyor?” diye sorunca, şöyle cevap verdiler:

– “Bir adama kısas uygulanıyor. Adam fakirdi, sonra malı mülkü oldu. O mal mülk onu azdırdı. İçkiye başladı, sonra birini öldürdü. Şu an cezasını çekiyor.”

Şimdi bu iki misalden hareketle meselenin, mücerret olarak değil de, getirdikleri ve götürdükleriyle, alçaltması ya da yükseltmesine göre yani âkıbet açısından değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıkar. Evet, bazen olur ki, insan servet ü sâman ile Hazreti Osman ve Abdurrahman İbn Avf (Bkz: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/115; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 1/129) gibi a’lâ-yı illiyyîne çıkar, bazen de olur ki –hafizanallah– Kârun ve yukarıda anlatılan meçhul şahıs gibi esfel-i sâfilîne yuvarlanır.” [Fakirlik mi – Zenginlik mi?./CEMRE BEKLENTİSİ]

***

TÖHMET YERLERİ ve VERA’ EHLİ

°°°Önsöz°°°

Farzlara riayet ve haramlardan uzak durma açısından bütün mü’minler eşittir. Haramlar herkese haram, farzlar herkese farzdır. Fakat bir de, Pırlanta müellifinin “subjektif mükellefiyet” dediği, yaptıkları sadece kendilerini ilgilendirmeyen, iyi veya kötü her ne yaparlarsa örnek alınma veya taklit edilme durumunda olanların dikkat etmeleri gereken başka hassasiyetler de vardır. Bu ve bir alttaki başlık altındaki bölümde konu örnekleriyle şöyle açıklanıyor:

°°°°°°°°°°°

“Vera’, bir yönüyle şüpheli şeylerden tevakki etmek, diğer yandan da hadis diye de rivayet edilen

 اِتَّقُوا مَوَاضِعَ التُّهَمِ

Töhmet yerlerinden sakının!” (Bkz: el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 3/36; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/45) sözü mûcebince bazı meşru tavır ve davranışları bile bir kısım yanlış yorumlamalara sebebiyet verebilir mülâhazasıyla terk etmektir.

Buna göre vera’ sahibi bir mü’min, laubalilik ve gayr-i ciddiliklerin nümayan olduğu bir yerde bulunmaktan tevakki etmelidir. Meselâ bir kına gecesi, bir düğün merasimi dahi olsa, eğer orada Allah’ı ve peygamberi unutturacak laubalilikler ufku kirletiyorsa, vera’ sahibi bir insan o mekânda kendi konumuna halel getirmemeli, durum ve kredisini kırdırmamalı, itibarını zedelememeli ve asla gayr-i ciddiliklere, laubaliliklere girmemelidir.

Evet, haramlardan sakınma, kemal-i hassasiyetle farzları yerine getirme, vacipleri ifa ve sünnetleri kılı kırk yararcasına eda etme hassasiyetinin yanında, yanlış yorumlara sebebiyet verecek yerlerde dolaşmama, yanlış yorumlanabilecek tavır ve davranışlar içine girmeme de vera sahibi olma adına önem arz eder.

Bu durumu bir misalle biraz daha açmaya çalışalım. Diyelim ki siz bir tarafında bir meyhane veya haramların irtikâp edildiği başka bir mekânın bulunduğu bir caddeden geçiyorsunuz. Eğer siz, halkın teveccüh ettiği, rehber olarak gördüğü, önlerinde numune-i imtisal kabul ettiği birisi iseniz, lehviyat mekânlarının bulunduğu böyle bir caddeden geçerken, “Acaba oraya mı girdi, orada o atmosferi paylaştığı dost ve arkadaşları mı var?” türünden değişik mülâhazalara sebebiyet verecek ve sizde itibar ve kredi kırılmasına yol açacak her türlü tavır ve davranıştan uzak durmanız gerekir. Evet, eğer siz milletin gözünün içine baktığı bir insan konumunda iseniz, size itimat eden o insanları şüpheye düşürmemek, teşeddüd-ü ârâya sevk etmemek ve güvenilirliğinize toz kondurmamak için mecbur kalmadıkça o tür lehviyat ve levsiyatın işlendiği yerlerin yakınından bile geçmemelisiniz.”

Dini Temsil Edenlerdeki Zaaf Dine Dokunur

“Konunun tavzihi adına başka bir misal daha vereyim. Hayat-ı içtimaiyede bulunan bir insan bir mecburiyete, bir maslahata binaen afife bir hemşiremizle bir meseleyi konuşma, istişare etme durumunda kalabilir. Ancak siz hakkınızda, başkalarına” “Acaba ne konuşuyordu?” dedirtmemek için, bir iffet abidesi olarak vera’ mülâhazasıyla hareket etmeli; hareket edip itibarınızı korumalı ve taife-i nisadan birisiyle bir yerde bulunacaksanız yanınıza mutlaka bir üçüncü şahsı almalısınız. Meselâ, o şefkat kahramanlarından biri re’fet ve şefkat hisleriyle yanınıza gelip samimi bir şekilde size minnet duygularını aktarıyor olabilir. Ancak hususiyle günümüzde görüntü ve konuşmaları fotoğraf ve kameralarla tespit etmek çok kolay hâle geldiğinden, bazıları bu meseleyi alıp değerlendirir ve çok farklı şekilde yorumlayabilirler.

Dolayısıyla bütün bunlar bir yönüyle başkalarını şüpheye sevk edebileceğinden vera’ya muhalif tavır ve hâllerdir. İşte ulema bu türlü meselelere karşı çok dikkatli olmalıdır. Bu ise, takvanın da ötesinde şöyle-böyle farklı yorumlanmaya ihtimali olan bütün tavır ve davranışlardan uzak durmayı gerektirir. Evet, sizin on farklı yorumlanma ihtimaline açık bir davranışınız bulunsa, siz öyle bir davranış sergilemiş olmalısınız ki, o on ihtimalden bir tanesi dahi itibarınıza dokunmamalıdır. Çünkü dini temsil eden insanların itibarına dokunan tavır ve davranışlar neticede dine de dokunur ve başkalarını,

– “Eğer bu dini temsil edenler böyleyse, demek ki bu dinde hayır yok!” şeklinde insanları haybet ve hüsrana sürükleyecek düşüncelere sevk eder. İşte bu mülâhazalardan dolayı diyoruz ki, günümüz şartları içinde yaşayan bir mü’min olarak her hâlimizde, her söz ve hareketimizde kılı kırk yararcasına fevkalade hassas olunması gerekir. Hazreti Pîr, Bitlis’te vali Ömer Paşa’nın evinde iki sene kaldığı hâlde, valinin altı kızını birbirinden tefrik edip ayıramadığını ifade etmiştir. (Tarihçe-i Hayat s.504)

Benzer vakaları sizler de yaşamış veya duymuş olabilirsiniz. Bu sebeple vera’ yolcusu bir mü’min bilir ki, temsil adına bir konum söz konusuysa, ben ne yapıp edip o konumun hakkını vermek zorundayım. Siz nefsiniz adına kendinizi Cehennem’e sürükleyecek tavır ve davranışlar içine düşebilirsiniz. Bu, bir mânâda şahsî bir kayıp ve helake sürükleniştir. Ancak siz, size karşı teveccüh ve itimadı bulunan, duygu ve düşünce itibarıyla size bağlı olan insanları Cehenneme sürükleyecek yanlışlıklara giremezsiniz. Eğer girerseniz, bu sizin sırtınıza öyle bir vebal yükler ki, siz o vebalin altından kalkamazsınız. Bundan dolayı siz, ölesiye bir gayret gösterecek, ne yapıp edip kendinizi ve nefsinizi gemleyecek ve netice itibarıyla diyeceksiniz ki:

– “Müslümanların fikrî safveti, o kürsü veya minberin namusu adına ben burada belki çatlayacağım ama yine de gözümü kapatacak, harama nazar etmeyeceğim.” İşte İslâm’ı temsil konumunda bulunan ulemanın vera’ anlayışı bu seviyede olmalıdır.

 İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm), daha kendisine peygamberlik gelmeden önce Hazreti Hatice Validemizle (radıyallâhu anha) görüşmesinde buram buram ter dökmüştü. Hâşâ, yüz bin defa hâşâ, o hâl, bir kompleksin, eziklik duyan bir insanın ruh hâli değildi. Aksine o, daha altı-yedi yaşlarındayken üzerini değiştireceği zaman amcası Ebû Talib’e, “Amca üzerimi değiştireceğim, lütfen sırtını dön!” diyecek ölçüdeki bir hayâ abidesinin iffetli hâliydi. İşte Efendiler Efendisi’nin (aleyhissalâtü vesselâm) bu tavrı ulema için de bir misal olmalı ve onlar kılı kırk yararcasına bir hassasiyetle İslâm’ı hep vera’ zirvelerinde yaşamaya çalışmalıdır. Bunun için de onların dudaklarında hep;

اَللّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْعُلَمَاءِ وَالْعُرَفَاءِ وَالْحُلَمَاءِ وَالتَوَّابِينَ وَالْمُنِيبِينَ وَالْأَوَّابِينَ وَالْأَوَّاهِينَ وَالْمُتَوَاضِعِينَ وَالْخَاشِعِينَ، وَالْمُتَخَلِّقِينَ بِأَخْلَاقِ الْقُرْأٰنِ، وَالْوَقُورِينَ وَالْجِدِّيِّينَ وَالْمَهِيبِينَ وَالْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ الْمُتَّقِينَ الْوَرِعِينَ الزَّاهِدِينَ الْمُقَرَّبيِنَ وَالرَّاضِينَ الْمَرْضِيِّينَ وَالْمُحِبِّينَ الْمَحْبُوبِينَ، وَالدَّاعِينَ إِلٰى جَنَابِكَ.

Allahım! Bizleri âlim, ârif, halîm, çok çok tevbede bulunup dergâhına teveccüh eden, âh u enînlerle kapının tokmağına sürekli dokunan, mütevazi, huzurunda hep el pençe haşyet içinde duran, Kur’ân ahlâkıyla ahlâklanan, vakur, ciddi, mehabetli, muhlis (ihlâsı kazanmış), muhlas (ihlâsa erdirilmiş), hep takva hatta onun da ötesinde vera’ duygusuyla hareket eden, zühdü bir hayat tarzı olarak benimsemiş, yüce nezdinde kurbete mazhar olmuş, Senin bütün icraat-ı sübhaniyenden razı ve Senin rızana ermiş, Seni her şeyden daha çok seven ve nezdinde müstesna sevgine mazhar olmuş ve daima kalbi niyazla atan, dudakları münacatlarla kıpırdayan salih kullarından eyle!” gibi dua ve yakarışları olmalıdır.” [Vera’ Ehli ve Sorumluluk Şuuru/CEMRE BEKLENTİSİ]

Bu yazı 57 kez okundu