Pırlanta İkliminde Seyahat-97 (Güçlü İrade İsteyen Dört Büyük Amel)

Güçlü İrade İsteyen Dört Büyük Amel

1. Öfke Anında Affetmek

2. Darlık Zamanında Cömertlik Sergilemek

3. Günahla Baş Başa Kaldığında İffetli Olmak

4. Zor Zamanda Hakkı Söylemek 

***

“GÜÇLÜ İRADE İSTEYEN DÖRT BÜYÜK AMEL”

°°°Önsöz°°° 

Zorluk ve kolaylık kavramları izafi (göreceli) kavramlardır. Kolay daha zoruna göre kolay, zor da daha kolayına göre zordur.

Günahların birbirlerine nisbetle büyük ve küçüğü olduğu gibi, ibadetlerin, bütün emir ve yasakların da birbirlerine göre zor ve kolay olanları vardır. Bu durum, kişilere göre farklılık gösterse bile, insanların geneli için geçerli olanları da vardır.

Bu konuda, Hazreti Ali radıyallâhu anha nisbet edilen bir söz üzerinden şu değerlendirmeyi yapıyor Hocafendi Hazretleri:

°°°°°°°°°°°

Hazreti Ali Efendimiz’e nispet edilen bir sözde şöyle buyrulmaktadır:

 إِنَّ أَصْعَبَ الْأَعْمَالِ أَرْبَعُ خِصَالٍ: اَلْعَفْوُ عِنْدَ الْغَضَبِ، وَالْجُودُ فِي الْعُسْرَةِ، وَالْعِفَّةُ فِي الْخَلْوَةِ، وَقَوْلُ الْحَقِّ لِمَنْ يَخَافُهُ أَوْ يَرْجُوهُ 

“Amellerin en zoru şu dört haslettir: Öfke anında affetmek, darlık zamanında cömertlik sergilemek, günahla baş başa yalnız bulunduğu vakit iffetli olmak, kendisinden korktuğu veya menfaat beklediği kimseye karşı hakkı söylemek.” [İbn Hacer el-Askalânî / Münebbihât]

Hazreti Ali Efendimiz’e nispet edilen beyanlara, onun Nehcü’l-Belâga’da yer alan sözlerine, üslubuna ve kullandığı dile baktığımızda; “Cahiliyeden yeni çıkıldığı, değişik ilim sahalarına ait mazmun ve mefhumların henüz yeterince inkişaf etmediği, dil ve belâgatla ilgili çalışmaların tam mânâsıyla ortaya çıkmadığı bir dönemde, belli bir literatüre bağlı olarak ifade edilebilecek böyle engin sözlerin söylenmesi pek mümkün görünmüyor. Muhtemelen ilimlerin inkişaf ettiği, farklı ilim sahalarına ait literatürün oluştuğu üçüncü ve dördüncü asırda bazı insanlar, söyledikleri bu sözleri ona nispet ettiler.” diyesi geliyor insanın.

Fakat ikinci ihtimal olarak da Hazreti Ali’nin (radıyallâhu anh) mâneviyata açık, ilhamları coşkun, vilâyet silsilesinin pederi konumundaki hususiyetleri göz önünde bulundurulduğunda, bu türden beyanlar birer ilham eseri olarak onun tarafından söylenmiş olabilir. İsimsiz müsemmanın, isimli müsemma hâline geldiği ve terminolojinin oturduğu dönemde bazı kişiler, söyledikleri güzel sözleri ona nispet etmiş olabileceği gibi, ondan gelen bazı sözleri kendi dönemlerinin mazmun ve mefhumlarıyla zenginleştirerek ifade etmiş olmaları da muhtemeldir. Kestirip atmak mümkün olmadığından, “İşin doğrusunu Allah bilir.” deyip soruda nazara verilen dört amel konusuna geçelim.

Hazreti Ali (radıyallâhu anh) bu beyanında, başta,

إِنَّ أَصْعَبَ الْأَعْمَالِ أَرْبَعُ خِصَالٍ

sözüyle, amellerin en zorunun dört tane olduğunu ifade ediyor. Esasen bir yönüyle her amelin kendine göre bir zorluğu vardır. Günde beş defa abdest almak, namaz kılmak, hususiyle uzun ve sıcak günlerde sabahtan akşama kadar oruç tutmak, alın teriyle kazanılan malı infak etmek, hac ibadetini yerine getirmek, anne-babaya “Öf!” bile demeyecek ve yüz ekşitmeyecek şekilde onların hukukuna riayet etmek gibi ibadet ve mükellefiyetlere bakıldığında, bunların her birinin kendine göre bir kısım zorluk ve meşakkatleri olduğu görülecektir. Öyle zannediyorum ki hiç kimse sayılan bu amel ve ibadetler hakkında “Onları yapmak kolaydır.” demeyecektir. Hazreti Ali de yukarıdaki beyanıyla, ameller içinde zorlardan en zor olarak gördüğü şu dört meseleye dikkat çekmektedir.” [Güçlü İrade İsteyen Dört Büyük Amel / İstikamet Çizgisi]

1. ÖFKE ANINDA AFFETMEK  

°°°Önsöz°°°  

 

Söz konusu ifadede  yer alan ve zor oldukları söylenen sıralamada, birinci sırayı öfke anında affetmek alıyor.

Öfke, insanın mahiyetine konulmuş bulunan ve iyice kabardığında kontrol edilmesi çok zor olan, aklın ve imanın önüne geçebilen duygularından birisidir.

Üstad Hazretleri bunu, akıl ve şehvet duygusu gibi sınır konulmayan üç duygudan birisi olarak ifade eder. Muhterem Hocaefendinin açıklaması da şöyle:

°°°°°°°°°°°

“Bu hasletlerin ilki, اَلْعَفْوُ عِنْدَ الْغَضَبِ (Öfke anında affetmek) sözüyle ifade edilen, öfke anında affedici olabilmek. Esasında insanın, gayz ve öfkesinin magmalar gibi köpürdüğü bir anda, öfkesini yutabilmesi ve affedici olabilmesi Kur’ân-ı Kerim’in de üzerinde durduğu ve yapılmasını teşvik ettiği amellerden biridir. Mesela Allah (celle celâluhu),

 اَلَّذ۪ينَ يُـنْـفِقُونَ فِى السَّرَّٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَـيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِۜ وَاللهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَۚ 

“O takva sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar; kızdıklarında, (intikam almaya güçleri yettiği hâde) öfkelerini yutarlar ve insanları affederler.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/134. ) kavl-i kerimiyle, öfkeyi yutarak affedici olabilmenin takva sahiplerinin özelliklerinden birisi olduğunu beyan buyurmuş; öfkenin yutulmasının, dikenli bir kaktüsün yutulması kadar zor bir iş olduğunu nazara vermiştir. Elbette böyle zor bir ameli başaran insanın sevabı da ona göre kat be kat fazla olacaktır.

Başkaları tarafından rahatsız edilmeyen, keyfi yerinde olan, takdir görüp sevilen bir insanın affedici olması kolaydır. Asıl mârifet, birileri tarafından rahatsız edildiği, eza ve cefa gördüğü, bundan dolayı da öfkelendiği bir anda insanın iradesinin hakkını vererek mukabelede bulunmaması ve affedici olabilmesidir. Esasında insan, biri ona boynuzuyla dokunduğunda hemen ona karşı başka bir boynuz darbesiyle karşılık verecek bir mahlûk değildir. Allah (celle celâluhu), kemâle giden yolda insanın donanımında hiçbir eksiklik ve boşluk bırakmamış, onu mükemmel bir varlık olarak halketmiştir. İnsana öyle bir irade vermiştir ki, onun hakkını verdiğinde, en ağır amellerin altından kalkabilir, gayz ve öfkesini ayaklarının altına alarak onların üzerinde raks edebilir.

Bildiğiniz gibi afv, bir şeyi silmek demektir. Yani başkalarının sizi rahatsız eden ve öfkelendiren bir kısım tavır ve davranışlarını görmeyip, âdeta onların üzerine bir daksil çekmeniz; bu tür olumsuzlukların zihninizde yer etmesine ve nöronlarınızda iz bırakmasına dahi müsaade etmemeniz; sizi çatlatacak kadar üzerinize gelseler bile, bütün bunları bir daha hatırlamamak üzere korteksinizden silmenizdir afv. İşte bu şekilde davranmanız, yapılması hakikaten çok zor bir ameldir. Fakat bir insan, fenalıkları unutmaya müheyya (hazır) bir tabiata sahip olduğunda, bunun geriye dönüşü çok farklı olacaktır. İhtimal onun bu affedici tavrı karşılığında, bir kısım hata ve günahları neticesinde maruz kalacağı gazab-ı ilâhî başına gelmeyecek, affetmesi karşılığında ilâhî affa mazhar olacaktır.” [Güçlü İrade İsteyen Dört Büyük Amel / İstikamet Çizgisi]

2. DARLIK ZAMANINDA CÖMERTLİK SERGİLEMEK  

°°°Önsöz°°°  

 

Bazı güzel sıfatlar bazılarında daha güzel olurlar. Şu hadis-i şerifte ifâde buyurulduğu gibi:

“Altı şey güzeldir, ama şu altı sınıf insanda olursa, daha güzeldir: Adalet güzeldir, âmirde olursa, daha güzeldir. Cömertlik güzeldir, zenginde olursa, daha güzeldir. Vera güzeldir, âlimde olursa, daha güzeldir. Sabır güzeldir, fakirde olursa, daha güzeldir. Tevbe güzeldir, gençte olursa, daha güzeldir. Hayâ güzeldir, kadında olursa, daha güzeldir.” (Deylemi)
 
Bu durum kötü sıfatlar için de geçerlidir. Zengin birisinin cömert olması güzeldir ama kolaydır. Fakir birisinin, kendi ihtiyacı varken cömertçe davranması ise çok daha güzeldir. Çünkü zordur ve böyle insan çok az bulunur. Hz. Ali radıyallâhu anh gibi. Açıklamasına şöyle devam ediyor Pırlanta Adam:

°°°°°°°°°°°

“Hazreti Ali (radıyallahu anh), وَالْجُودُ فِي الْعُسْرَةِ (darlık zamanında cömertlik sergilemek) ifadesiyle ikinci olarak sıkıntı ve imkânsızlık içinde kıvranırken civanmertçe davranmanın zorluğunu ve önemini vurgulamıştır. Vereceği mallar, stok ve hazinelerinden ciddi bir şey eksiltmeyen insanın cömertliği kolaydır. Bin lirası olan bir insan, bir lirasını verse neyi eksilir ki! Asıl mühim olan, yokluk zamanında insanın infakta bulunabilmesidir. İnsanın öfkeliyken affedebilmesi, Cenâb-ı Hakk’ın “Afuv” ismine bir davetiye olduğu gibi, sıkıntı ve darlık anında yapılan cömertlik de yine Cenâb-ı Hakk’ın “Cevâd” ismine bir davetiyedir. 

Bir yönüyle Hazreti Ali, îsâr duygusuna dikkat çekmiştir. Zira îsâr –bir çeşidi itibarıyla– kendisi aç ve susuz olan bir insanın yiyeceğini bir başkasına vermesidir. Nitekim Allah Teâlâ da Kelam-ı Kadim’inde ihtiyaç içinde olsalar bile kardeşlerini kendi nefislerine tercih edenleri yüceltir;

 وَلَا يَجِدُونَ ف۪ى صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّٓا اُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلٰٓى اَنْـفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌۜ 

 “Onlar, mü’minlere verilen şeylerden nefislerinde herhangi bir kaygı duymaz ve muhtaç olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” (Haşir sûresi, 59/9. )

Yermûk Savaşı’nda, dudakları kurumuş ve ölmek üzere olan bir sahabînin kendisine getirilen suyu tam dudaklarına götürdüğü esnada su isteyen bir başka sahabînin sesini işitmesi üzerine eliyle ona götürülmesini işaret etmesi, onun da aynı şekilde işittiği başka bir inilti karşısında suyu bir başkasına göndermesi ve bu şekilde su dolu mataranın üç kişi dolaşması ve hepsinin şehit olması neticesinde bir yudum suyun onlardan hiçbirine nasip olmaması îsâr hasletinin, başkalarını kendine tercih etmenin, yaşatma duygusuyla yaşamanın, gerçek insanî değerlere bağlı kalmanın en çarpıcı ve güzel misallerinden biridir.” (el-Hâkim, el-Müstedrek 3/270; İbn Abdilberr, el-İstîâb 3/1084.) [Güçlü İrade İsteyen Dört Büyük Amel / İstikamet Çizgisi]

3. GÜNAHLA BAŞ BAŞA KALDIĞINDA İFFETLİ OLMAK  

°°°Önsöz°°°  

 

İnsanların, yapmak istedikleri halde rahatlıkla işleyemeyecekleri iki çeşit amel (iş) vardır. Bunlar, günah ve ayıp kavramları kapsamına giren amellerdir. Bazıları bunları inançları gereği yapmak istemez ve yapmazlar. Fakat bazı kişiler için bu inancın caydırıcılığı, yani inanmışlık seviyesi her zaman yeterli olamayabilir.

İşte o zaman da toplumun onun yapılmasını ayıp olarak görüyor olması karşılarına çıkar. Gerçek iman ise, kedisini gören hiç kimsenin bulunmadığı yer ve zamanlarda da yapmaması gerekeni yapmamaktır ki bu da kolay değildir. Bu zorluk da şöyle açıklanıyor:

°°°°°°°°°°°

“Hazreti Ali (radıyallâhu anh) وَالْعِفَّةُ فِى الْخَلْوَةِ (günahla baş başa yalnız bulunduğu vakit iffetli olmak) ifadesiyle günahla baş başa kalan bir insanın iffetli olmasını da gerçekleştirilmesi zorlardan zor üçüncü amel olarak zikretmiştir. 

Bir hadis-i şerifte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde arşın gölgesinde gölgelenecek yedi zümreden bahsetmiş ve bunlardan birisinin de, makam ve cemâl sahibi bir kadının günaha çağırması karşısında,  “Ben Allah’tan korkarım!” diyerek, bu çağrıyı reddeden kimse olduğunu haber vermiştir. (Buhârî, ezân 36, zekât 16, rikak 24, hudûd 19; Müslim, zekât 91. )

Halkın içinde iffetli görünmek bir mânâda kolaydır. Çünkü birçok insanın gözünün sizin üzerinizde ve sizin gözünüzün de onların üzerinde olduğu bir atmosferde insanın günah işlemesi çok zordur. Fakat kendisini günah girdabında bulan ve bir kısım fettanlarca baştan çıkarılmaya çalışılan bir insanın, orada iradesinin hakkını vererek bir iffet âbidesi kesilmesi ve Hazreti Yusuf gibi, “(Böyle bir günah işlemekten) Allah’a sığınırım.” (Yûsuf sûresi, 12/23. ) diye haykırabilmesi; haykırıp baş döndürecek, bakış bulandıracak o günaha karşı net tavır belirleyebilmesi çok zordur. Bir insanın, negatif şeyler içine itildiği bu tür pozisyonlarda hiç sarsılmadan bir dağ cesamet ve rasanetiyle yerinde dimdik durabilmesi hakikaten çelikten bir irade ister. Hiç şüphesiz böyle bir zorluğun üstesinden gelen bir insanın elde edeceği mükâfat da o nispette büyük olacaktır.

Hazreti Ömer Efendimiz’in hilâfeti döneminde, fettan bir kadın, görkemli ve yakışıklı bir delikanlıya gözlerini diker ve sürekli ona tuzak kurar. Bir gün bir yolunu bularak onu kapıdan içeri bir adım attırmaya muvaffak olur. Muvaffak olur ama, o esnada delikanlının dilinde şu âyet-i kerime dönüp durmaktadır:

 اِنَّ الَّذ۪ينَ اتَّـقَوْا اِذَا مَسَّهُمْ طَٓائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَاِذَا هُمْ مُبْصِرُونََۚ 

“Onlar ki takva dairesi içinde yaşarlar; kendilerine şeytandan bir tayf, bir vesvese geldiği zaman hemen Allah’ı hatırlar ve gözlerini hakka açarlar.” (A’râf sûresi, 7/201. ) Bunun üzerine gencin o an kalbi durur ve oracıkta vefat eder. Sahabîler, Emiru’l-mü’minîn Hazreti Ömer’e bu durumu haber vermekten çekinirler de bir başkasının evinin önünde vefat eden bu gencin cenazesini alır, defnederler. Fakat namazda hep ilk safı tutan bu gencin, arkasında yer almadığını fark eden Hazreti Ömer, onun nerede olduğunu sorar. Sahabîler de hadiseyi kendisine haber verirler. Vakayı dinleyen Hazreti Ömer, hemen gencin mezarının başına koşar ve orada ona hitaben, وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّه۪ جَنَّـتَانِۚ “Rabbinin huzuruna gideceğinden korkan kimseye iki Cennet vardır.” (Rahman sûresi, 55/46) âyetini okur. Bunun üzerine mezardan, “Ey emire’l-mü’minîn! Cennette, ben onun iki katına mazhar oldum.” sesi yankılanır. (el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/468; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 45/450.)

Bu hâdise de göstermektedir ki, bir insanın haramla baş başa kaldığında iffetini muhafaza edebilmesi pek çetin, gayet kıymetli ve çok önemlidir. Fakat maalesef, geçmiş birkaç asır pek çok değerimizi alıp götürdüğü gibi, iffet düşüncemizi de yerle bir etti; biz de sefil bir hâle düştük. Kimileri, özgürlük adı altında ahlâksızlığın bütün imkânlarını önümüze sermek suretiyle atmosferimizi ahlâksızlığa açık hâle getirdi. Öyle inanıyoruz ki Allah, her şeye rağmen günümüzde hayâ ve iffetini koruyanlara eltâf-ı sübhaniyesiyle muamelede bulunur, onları iki Cennet’le şereflendirir, rıza, rıdvan ve rü’yetiyle taçlandırır.” [Güçlü İrade İsteyen Dört Büyük Amel / İstikamet Çizgisi]

4. ZOR ZAMANDA HAKKI SÖYLEMEK  

°°°Önsöz°°°

Bazen korku gibi beklenti de kişinin inandığı gibi davranmasına engel olabilir. Hele bu beklenti maddî bir çıkar beklentisi ise. Meselâ gerçekleri gördüğü hâlde, birilerinden korkuyor olması veya ondan gelecek bir menfaatinin bulunması hakkı söylemesine ve gereğini yapmasına engel olur. Günümüzde, bu durumun en büyük mağduru kendisi olan Zât-ı Muhterem, konumuzun bu son maddesi ile ilgili olarak da şunları söylüyor:

Tebük hazırlıkları sırasında, Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz’in teşvikleri üzerine tarihte eşine az rastlanabilecek fedakârlık örnekleri sergilenmişti. Zenginiyle fakiriyle topyekün ashab-ı kiram orduya yardım için koşmuşlardı. “Aileme Allah’ı ve Resûlü’nü bıraktım.” diyen Hazreti Ebû Bekir malının tamamını infak etmişti. (Tirmizî, menâkıb 16)

°°°°°°°°°°°

“Hazreti Ali (radıyallâhu anh), zorlardan zor gördüğü son ameli de, وَقَوْلُ الْحَقِّ لِمَنْ يَخَافُهُ أَوْ يَرْجُوهُ (kendisinden korktuğu veya menfaat beklediği kimseye karşı hakkı söylemek) sözüyle açıklamıştır. Bunun anlamı da bir kişinin korktuğu veya menfaat umduğu kimseye karşı hakkı söylemesidir. İnsan, korktuğu veya kendisine bir kısım nimetlerin vaat edildiği durumlarda dik duruş sergileyemez, hakkı söyleyemez; angajmanlığa girerse, güç ve iktidar sahipleri, bir süre sonra onun boynuna pranga takar, ayaklarına zincir vurur, onu azat kabul etmez bir köle hâline getirir, sonra da ona istedikleri her şeyi yaptırırlar. Günümüzde değişik mahfillerde çokça görüldüğü üzere korku, insanı hak yolunda koştururken gemleyen, iradesini felç eden, elini kolunu bağlayan hatta kolunu kanadını kıran bir faktördür.

Aynı şekilde elde edilmesi ümit edilen menfaatler de insanı zâlim idareciler karşısında dilsiz şeytan konumuna düşürür; bile bile gerçekleri çarpıtmasına, yanlış konuşup yanlış işler yapmasına yol açar. Bugün çok acı misallerine şahit olduğumuz gibi, niceleri önlerine serilen bir kısım imkânlar veya girdikleri bir kısım beklenti ve ümniyeler veyahut da içine düştükleri korku ve endişe yüzünden, dün dediklerinin bugün tam zıddını söylüyor; tıpkı bukalemunların yaptığı gibi şartların değişmesiyle renkten renge giriyor, hem dünya, hem de ahiret hayatlarını mahvedecek şekilde üst üste cinayetler işliyorlar. Onlar, değişik angajmanlıklar karşısında âdeta bir esir hayatı yaşıyor, bir türlü özgürce hareket edemiyor, hür olamıyorlar. İşte korku ve menfaatin hükümferma olduğu bir zaman diliminde hakkı söylemeye devam etmek, gerçek bir kahramanlıktır. Elbetteki bu kahramanlığın, ötede mükâfatı da ona göre olacaktır.

Hâsılı, amellerin sevap ve mükâfatı, onların gerçekleştirildiği zaman ve zemine göre farklılık arz eder. Meşakkatli ve zor olan bir amelin sevapta katlanmaya vesile olması, ancak niyetteki hülûsun korunmasına ve sarih-zımnî değişik şikâyetlere girilmemesine bağlıdır. Başka bir ifadeyle insan, o meşakkatli ameli yaparken meşakkat ölçüsünde sevap elde edebilmek için, zorluklardan şikâyet etmemesi, her şeye rağmen dişini sıkıp sabretmesi, kadere taş atmaması, o ameli isteyerek ve gönlünden gelerek yapması gerekir.” [Güçlü İrade İsteyen Dört Büyük Amel / İstikamet Çizgisi]

Bu yazı 92 kez okundu