- Ramazan-ı Şerif ile ilgili dokuz nükte ve açıklaması
- Ramazan-ı Şerif’in her gününde ortak hatim
- Ramazan-ı Şerif’’te şirket-i maneviye-i uhreviye cihetiyle Duâ..
- Ramazan’da, iştirak-i a’mâl düsturu ve Kadir Gecesi..
“Ramazan-İktisat-Şükür Risaleleri Üzerine Açıklamalar” Adlı eserin geniş özeti olarak hazırlanmıştır.
BİRİNCİ NÜKTE:
بِسْــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ; شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذ۪ۤي أُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْأٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِ
“O Ramazan ayı ki insanlığa bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı bâtıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi.” (Bakara Sûresi, 2/185). Ramazan-ı Şerif’teki savm (oruç), İslâmiyet’in erkân-ı hamsesinin (beş rüknünün, esasının) birincilerindendir. (Buharî, Müslim) Hem şeâir-i İslâmiye’nin âzamlarındandır (en büyüklerindendir). İşte Ramazan-ı Şerif’teki orucun çok hikmetleri; hem Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetine, hem insanın hayat-ı içtimaiyesine, hem hayat-ı şahsiyesine, hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı ilâhiyenin (ilâhî nimetlerin) şükrüne bakar hikmetleri var. Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyeti noktasında orucun çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Cenâb-ı Hak, zemin yüzünü bir sofra-yı nimet suretinde halkettiği ve bütün envâ-ı nimeti o sofrada “Hiç umulmadık bir tarzda.”(Talak Sûresi/3) bir tarzda o sofraya dizdiği cihetle, kemâl-i rubûbiyetini ve rahmâniyet ve rahîmiyetini o vaziyetle ifade ediyor. İnsanlar gaflet perdesi altında ve esbap dairesinde o vaziyetin ifade ettiği hakikati tam göremiyor, bazen unutuyor. Ramazan-ı Şerif’te ise, ehl-i iman birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultan-ı Ezelî’nin ziyafetine davet edilmiş bir surette akşama yakın “buyurunuz” emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubûdiyetkârâne (kula yakışan tavrı) göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli rahmâniyete karşı, vüs’atli ve azametli ve intizamlı bir ubûdiyetle mukabele ediyorlar. Acaba böyle ulvî ubûdiyete ve şeref-i kerâmete iştirâk etmeyen insanlar, insan ismine lâyık mıdırlar?
Birinci Nükte Şerh:
Orucun, Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyeti (“Âlemlerin Rabbi” olması) noktasında çok hikmetleri vardır. Bunlardan biri şudur ki: Cenâb-ı Hakk’ın güzel isimlerinden olan Rabb ismi, rubûbiyet tecellisi olarak, hem her şeyin sahib ve mâliki, hem de her şeyin terbiyecisidir. Eğer bu isim “esîr” maddesine tecelli etmişse onu element derecesine yükseltir. Elementleri terbiye edip madenler derecesine getirir. Sonra onları nebatî hayatlar seviyesine terakkî ettirir. Onları da hayvanî hayat mertebesine çıkarır. Hayvanî hayat derecesindeki bazı hücreleri kalb, beyin, göz hücreleri gibi çok mühim noktalara getirir.
Rubûbiyetin rahmetiyle insan olarak yaratılanlara da hem duygu ve cihazlarının çeşitliliği, inceliği, hassasiyeti ve zenginliği ile muhteşem bir donanım nasip eder, hem de nimetlerinin ve lütuflarının çeşitliliği, güzelliği ile apayrı bir değer ve itibar vermiş olur. Yani hiç umulmadık yerden verilen bu nimetler sofrasına dizdiği bu armağan ve lütufları biz saymakla bitiremeyiz… Elbette bütün bunlar bir karşılık bekler. Bunları veren Rabbü’l-Âlemîn’in bu rubûbiyet tecellilerine karşı şükürle, ibadetle ve ubûdiyetle karşılık vermemiz gerekir. Ama çoğu defa gaflet içinde bu nimetlerin farkında bile olmuyoruz. İşte bunları fark edebilmemiz için onlara olan ihtiyacımızı hissedecek bir durumda olmamız ve bu ihtiyacımızı bütün derinliği ile hissetmemiz gerekir. Bunun için de Allah için oruç tutarak, açlıkla ihtiyacımızın ne derece çok olduğunu hissetmemiz icap ediyor.
İşte Ramazan’da oruç tutan bütün Müslümanlar, disiplinli, muazzam ve muntazam bir ordu şeklinde bütün cihanda, emre âmâde bir vaziyet alırlar. Ezel ve Ebed Sultanı Cenâb-ı Hakk’ın verdiği iftar ziyafetine davet edilmiş bir surette, akşama yakın “buyurunuz” emrini bekliyor vaziyette, kula ve kulluğa yakışır bir tavır sergileyerek; Rabbü’l-Âlemîn’in şefkatli, haşmetli ve külliyetli merhamet tecellisine karşı böyle cihan çapında geniş, büyük, intizamlı ve disiplinli bir ibadet ve ubûdiyetle mukabele etmiş oluyorlar. Bu manzara insan için ne yüce bir kulluktur, ne büyük bir şereftir! Bu güzelliğe bu ulvî kulluğa ve kerametli şerefe iştirak etmeyenler acaba gerçek insan ismine lâyık olurlar mı?
İKİNCİ NÜKTE:
Ramazan-ı Mübârek’in savmı, Cenâb-ı Hakk’ın nimetlerinin şükrüne baktığı cihetle, çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Birinci Söz’de denildiği gibi; bir padişahın matbahından bir tablacının getirdiği taamlar, bir fiyat ister. Tablacıya bahşiş verildiği hâlde; çok kıymettar olan o nimetleri kıymetsiz zannedip onu in’âm edeni (nimeti vereni) tanımamak, nihayet derecede bir belâhet (aptallık, budalalık) olduğu gibi; Cenâb-ı Hak, hadsiz envâ-ı nimetini nev-i beşere zemin yüzünde neşretmiş. (bkz.Lokman Suresi 20) Ona mukabil, o nimetlerin fiyatı olarak, şükür istiyor. O nimetlerin zâhirî esbâbı ve ashabı, tablacı hükmündedirler. O tablacılara bir fiyat veriyoruz, onlara minnettar oluyoruz; hatta müstahak olmadıkları pek çok fazla hürmet ve teşekkürü ediyoruz. Hâlbuki Mün’im-i Hakikî, o esbaptan hadsiz derecede o nimet vâsıtasıyla şükre lâyıktır. İşte O’na teşekkür etmek, o nimetleri doğrudan doğruya O’ndan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur.
İşte Ramazan-ı Şerif’teki oruç; hakikî ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünkü sâir vakitlerde mecburiyet tahtında olmayan insanların çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini derk edemiyor (anlayamıyor). Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara –husûsan zengin olsa– ondaki derece-i nimet anlaşılmıyor. Hâlbuki iftar vaktinde o kuru ekmek, bir müminin nazarında çok kıymettar bir nimet-i ilâhiye olduğuna kuvve-i zâikası şehâdet eder. Padişahtan tâ en fukarâya kadar herkes, Ramazan-ı Şerif’te o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü mânevîye mazhar olur. Hem gündüzdeki yemekten memnûiyeti (yasaklanmış olması) cihetiyle; “O nimetler benim mülküm değil. Ben bunların tenâvülünde (istifadesinde, yeme ve içmede) hür değilim. Demek, başkasının malıdır ve in’âmıdır. Onun emrini bekliyorum.” diye nimeti nimet bilir, bir şükr-ü mânevî eder. İşte bu suretle oruç, çok cihetlerle hakikî vazife-i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.
İkinci Nükte Şerh :
Ramazan orucunun, Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği sayısız nimetlerin şükrüne baktığı cihetle çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Allah’ın nimetleri, bir fiyat, bir şükür ister. Hatta Üstad’ın en birinci ve en hâlis talebesi Hulûsî Ağabey hatıralarında diyor ki: “Üstadın ziyaretinde bulunduğum bir zaman Barla’da önümüze azıcık bir yemek konuldu. Üstad hemen bir fiyatını verelim diyerek harf harf, anlaşılacak şekilde, yavaş yavaş, çok içten bir Besmele çekti: ‘Bismillâhirrahmânirrahîm…’ Bu besmele bereketiyle o yemek arttı bile…” [Bkz.: Ömer Özcan, Ağabeyler Anlatıyor 1/141.] Evet, Allah’ın bunca nimetleri bir fiyat, bir şükür ister. Fakat bu fiyatı vermek, o şükrü edâ etmek için nimetlere olan ihtiyacımızın farkında ve şuurunda olmak lâzım gelir. Çoğu zaman gaflet içinde bulunuyoruz; o nimetlerinin bir nimet olduğunun farkında bile olmuyoruz. Hatta çoğu kere çektiğimiz Besmele’leri bir alışkanlık ifadesi olarak farkında olmadan söylüyoruz. Yani çok içten, duya duya ve doya doya olmuyor. Onun için Üstad Hazretleri bazen sofradaki her talebesi için ayrı ayrı Besmele çekerek, alışkanlıkların, ülfet ve ünsiyetin perdelediği gafletleri parçalamak, o körleştirici perdeleri yırtıp gerçekleri göstermek ve duyurmak istemiştir. [Bkz.: Ağabeyler Anlatıyor 1/141.]
Evet, Allah’ın nimetleri çok kıymetlidir; hiç kimse bir tanesini bile yaratmaya, onun gözle görülmeyen bir hücresini bile oluşturmaya muktedir değildir. Ama onu bize tarladan yetiştirip getirene veya satan manava bir fiyat veriyoruz. Asıl o nimeti yaratana lâyık karşılığı, fiyatı vermiyoruz veya veremiyoruz.Onun için Kur’ân-ı Kerîm’de pek çok âyette şükür üzerinde durulmuştur: “Kullarımdan şükreden azdır.” (Sebe, 34/13), “Muhakkak ki, Allah, insanlara karşı lütuf ve fazilet sahibidir. Ama çokları şükretmiyorlar.” (Yunus, 10/60), “Çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın.” (A’râf, 7/17), Bilhassa Rahmân Sûresi’nde “Rabbinizin hangi tecelliyatını, hangi lütuf ve nimetini yalanlayıp inkâr edebilirsiniz?” meâlindeki âyet 31 defa tekrar edilmiş, şükürsüzlüğümüz ve nankörlüğümüz yüzümüze çarpılmıştır. Cenâb-ı Hakk’a teşekkür etmek; o nimetleri doğrudan doğruya O’ndan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere karşı kendi ihtiyacını hissetmekle olur.
İşte Ramazan-ı Şerif’teki oruç, hakikî ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünkü diğer vakitlerde mecburiyet altında olmayan insanların çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini iyi anlamıyor. Kuru bir parça ekmeğin nimet derecesi ve değeri, tok insanlar bilhassa zenginler tarafından anlaşılamıyor. Hâlbuki iftar vaktinde, o kuru ekmeğin çok kıymetli ilâhî bir nimet olduğuna, oruçlu bir müminin tat alma, lezzet duyma duyusu şâhittir. Padişahtan fakir-fukaraya kadar herkes, Ramazan ayında, o nimetlerin kıymetlerini anlamakla mânevî bir şükre mazhar olur. Hem gündüzdeki yemekten menedilmiş olması cihetiyle, “O nimetler benim mülküm değil, ben bunları yemekte hür değilim, demek başkasının malıdır ve ihsan ettiği nimetidir. O’nun emrini bekliyorum.” diye nimeti nimet bilir, mânevî bir şükür eder. İşte bu sûrette oruç, çok cihetlerle insanın hakikî vazifesi olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.
ÜÇÜNCÜ NÜKTE:
Oruç, hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye (toplum hayatına) baktığı cihetle çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
İnsanlar, maîşet cihetinde muhtelif bir surette halkedilmişler. Cenâb-ı Hak o ihtilâfa binâen, zenginleri fukarâların muâvenetine (yardımına) davet ediyor. (Bkz.: Bakara Sûresi, 2/43, 271; Tevbe Sûresi, 9/60; Muhammed Sûresi, 47/38.) Hâlbuki zenginler, fukarânın acınacak acı hâllerini ve açlıklarını, oruçtaki açlıkla tam hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, nefis-perest çok zenginler bulunabilir ki, açlık ve fakirlik ne kadar elîm ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak edemez. Bu cihette insaniyetteki hemcinsine şefkat ise, şükr-ü hakikînin bir esasıdır. Hangi fert olursa olsun, kendinden bir cihette daha fakiri bulabilir. Ona karşı şefkate mükelleftir. Eğer nefsine açlık çektirmek mecburiyeti olmazsa, şefkat vâsıtasıyla muâvenete mükellef olduğu ihsanı ve yardımı yapamaz; yapsa da tam olamaz. Çünkü hakikî o hâleti, kendi nefsinde hissetmiyor.
Üçüncü Nükte Şerh :
Cenâb-ı Hak, bir insan nev’inden binlerce nev’in neticesini almak için insanları çok çeşitli fıtratlarda ve maddî-mânevî farklılıklar içinde yaratmıştır. Akıllısı, zekisi-geri zekâlısı, fakiri-zengini, hastası-sağlıklısı, güzeli-çirkini… Herkes kendi imkânlarına ve durumuna göre imtihan oluyor. Hiç kimseye tâkatinin üstünde bir mükellefiyet, bir yük ve yükümlülük yükletilmiyor. [Bkz.Bakara Sûresi, 2/286))
Evet, insanların kimisi fakirlikle, kimisi de zenginlikle imtihana tâbî tutulmaktadır. Bunun için Cenâb-ı Hak zenginleri fakirlerin yardımına davet ediyor. Hâlbuki zenginler, fakir ve fukaranın acınacak acı hâllerini, açlıklarını, ancak oruçtaki açlıkta tam hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, nefis-perest çok zenginler bulunabilir ki, açlık ve fakirlik ne kadar elîm ve acı.. ve aç ve fakir olanlar, şefkate, merhamete ne kadar muhtaç olduklarını tam olarak idrak edemezler. Tok, açın hâlinden anlamayacağından, sözle de tam olarak anlatmak mümkün olamayacağından; mutlaka açlığın ve ihtiyaç içinde kıvranmanın ne demek olduğunu, insanların bizzat aç kalarak yaşamaları gerekiyor. Bunun için de en uygunu oruç tutmaktır. Bu cihetten, insanlardaki kendi nev’ine ve cinsine, yani insana şefkat, hakikî şükrün bir esasıdır. Hangi fert olursa olsun, kendinden bir cihette daha fakiri bulabilir. Ona karşı şefkatle mükelleftir. Eğer nefsine açlık çektirmek mecburiyeti olmazsa, şefkat vasıtasıyla mükellef olduğu ihsanı ve yardımı yapamaz. Yapsa da tam olamaz, çünkü hakikî olarak o hâli kendi nefsinde hissetmiyor.
***
ÜSTAD Hazretleri Kastamonu Lâhikası’nda geçen bir mektubunda (116. Mektup (Özet)), meseleyi İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinin kader ve ilâhî hikmet noktasındaki sebepleriyle irtibatlandırarak, şu şekilde ifade ediyor: “Evet, Âlem-i İslâm’ın bu asrın en büyük hasâreti olan bu dehşetli İkinci Harb-i Umumî’den kurtulmasının sebebi, Kur’ân’dan gelen iman ve a’mâl-i sâliha olduğu gibi.. fakirlere gelen acı açlık ve kahtın sebebi dahi orucun tatlı açlığını çekmedikleri.. ve zenginlere gelen hasâret ve zâyiatın sebebi de zekât yerinde ihtikâr etmeleridir. Ve Anadolu’nun bir meydan-ı harp olmamasının sebebi, إِلَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا kelime-i kudsiyesinin hakikatini fevkalâde bir surette yüz bin insanın kalblerine tahkikî bir tarzda ders veren Risale-i Nur olduğunu, pek çok emâreler ve şâkirtlerinden binler ehl-i hakikat ve dikkatin kanaatleri ispateder.” [Kastamonu Lâhikası, s. 173.]
DÖRDÜNCÜ NÜKTE:
Ramazan-ı Şerif’teki oruç, nefsin terbiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Nefis, kendini hür ve serbest ister.. ve öyle telâkki eder. Hatta mevhum bir rubûbiyet ve keyfemâyeşâ hareketi, fıtrî olarak arzu eder. Hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. Husûsan dünyada servet ve iktidarı da varsa, gaflet dahi yardım etmiş ise; bütün bütün gâsıbâne (gasbedercesine), hırsızcasına nimet-i ilâhiyeyi hayvan gibi yutar. İşte Ramazan-ı Şerif’te en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki; kendisi mâlik değil, memlûktür; hür değil, abddir. Emrolunmazsa en âdi ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye mevhum rubûbiyeti kırılır; ubûdiyeti takınır, hakikî vazifesi olan şükre girer.
Dördüncü Nükte Şerh :
Nefis terbiyesi açısından oruç ele alındığında, orucun önemi öne çıkar. Nefis, normalde bir imtihan vesilesi olduğu için kötülüğü arzu eder; dilediği gibi hareket etmek, sınırsız hür olmak ister. Bu tehlikeli ve zararlı durumdan kurtarılması için nefsin terbiye edilmesi gerekir. Aksi takdirde, dört ayaklılar seviyesine düşer hatta daha da kötü ve sapık vaziyetlere ve yollara kayar… İşte âcizliğini ve sonsuz nimetlere muhtaçlığını anlamak istemeyen, eline geçirdiği dünyevî imkân ve fânî servet ve iktidar ile iyice gaflete gömülüp Allah’ın nimetlerini gasbetmiş bir hırsız gibi hiç şükretmeden hayvancasına yutan bu nefsin terbiyeye ihtiyacı vardır. Bu da ancak, âcizliğini, muhtaçlığını bütün derinliğiyle hissetmesiyle mümkündür. Bunun yolu da oruçtur. Çünkü Ramazan’daki oruç, en gâfil, en inatçı nefislere zayıflığını, âcizliğini, bir yudum suya ve bir parça kuru ekmeğe muhtaç bir zavallı olduğunu hissettiriyor. Yani açlık vasıtası ile midesini düşünüyor, kendisinin bir Firavun, bir Nemrut gibi hür ve her dilediğini yapacak birisi olmadığını hatırlıyor. Bir sineğin, bir karınca sürüsünün onların saltanatlarına ve hayatlarına son verdiği gibi, açlığın da kendisinin işini bitireceğini, yani sıradan bir bîçâre ve zavallı olduğunu açlık vasıtasıyla idrak ediyor. Bir kul olduğunu, emir olmazsa ve izin verilmezse bir yudum suya, bir parça ekmeğe elini bile uzatamayacağını anlıyor. Bir kuruntudan ibaret olan o hayalî mâlikiyet davası kırılıyor. Kulluk tavrını takınıyor ve gerçek vazifesi olan şükür ve hamd hâline geçiyor
BEŞİNCİ NÜKTE:
Ramazan-ı Şerif’in orucu, nefsin tehzib-i ahlâkına ve serkeşâne muamelelerinden vazgeçmesi cihetine baktığı noktasındaki çok hikmetlerinden birisi şudur ki:
Nefs-i insaniye gafletle kendini unutuyor. Mahiyetindeki hadsiz aczi, nihayetsiz fakrı, gayet derecedeki kusurunu göremez ve görmek istemez. Hem ne kadar zayıf ve zevale maruz ve musibetlere hedef bulunduğunu ve çabuk bozulur, dağılır et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez. Âdeta polattan bir vücudu var gibi, lâyemûtâne (sanki ölmeyecek gibi) kendini ebedî tahayyül eder gibi dünyaya saldırır. Şedit bir hırs ve tamâ ile.. ve şiddetli alâka ve muhabbet ile dünyaya atılır. Her lezzetli ve menfaatli şeylere bağlanır. Hem kendini kemâl-i şefkatle terbiye eden Hâlık’ını unutur. Hem netice-i hayatını ve hayat-ı uhreviyesini düşünmez, ahlâk-ı seyyie (kötü ahlâk) içinde yuvarlanır. İşte Ramazan-ı Şerif’teki oruç; en gafillere ve mütemerridlere (inatçılara), zaafını ve aczini ve fakrını ihsâs ediyor (hissettiriyor). Açlık vâsıtasıyla midesini düşünüyor. Midesindeki ihtiyacını anlar. Zayıf vücudu, ne derece çürük olduğunu hatırlıyor. Ne derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu derk eder. Nefsin firavunluğunu bırakıp, kemâl-i acz ve fakr ile dergâh-ı ilâhiyeye ilticâya bir arzu hisseder.. ve bir şükr-ü mânevî eliyle rahmet kapısını çalmaya hazırlanır. Eğer gaflet, kalbini bozmamış ise…
Beşinci Nükte Şerh :
Oruç, nefsin temizlenmesi, düzeltilmesi ve serkeş davranışlardan vazgeçirilmesi açısından ele alındığında görülür ki: İnsan nefsi gafletle kendisini unutuyor. Onun için Kur’ân-ı Kerîm’de “Allah’ı unuttukları için Allah’ın da nefislerini unutturduğu kimseler gibi olmayın.” (Haşir, 59/19) buyruluyor. Kötülükleri emreder seviyedeki bir nefis, insanın elinde zehirli hançer, peşinde dolaşan amansız bir düşman gibidir. Böyle bir düşmanın hiç unutulmaması gerekir. Ayrıca insanın kendisinin gerçek mâhiyetini de unutmaması lazımdır. Yani kendisindeki hadsiz âcizliği, nihayetsiz fakirliği, sonu gelmez kusurlarını.. hem ne kadar zayıf olduğunu, fânîliğe mâruz, musibetlere hedef, çabuk bozulur ve dağılır et ve kemikten ibaret olduğunu… Durum böyle iken gerçek mâhiyetini unutup görmezden gelir de âdeta çelikten bir vücudu var gibi, hiç ölmeyecek gibi dünyaya saldırır. Müthiş bir hırs ve tamah ile şiddetli bir alâka ve muhabbetle dünyaya bağlanır. Neticede gurur, kibir; hak-hukuk tanımayan bir yaşayış bataklığına düşer; kendisini şefkatle besleyen Rabbini hatırlamaz ve âhireti, hesabı, mizanı, sıratı düşünmez olur. Velhâsıl kötü ahlâklar içinde yüzer vaziyette kendisini yutacak bir girdaba doğru sürüklenir gider. Günah deryasına gemisini salıp da sâhil-i selamete çıkmaya günah dalgalarının salmadığı bir zavallı hâline gelir.
İşte Ramazan’daki oruç, en gâfil ve en serkeş kimselere bile kendilerinin çok zayıf, çok âciz ve çok muhtaç bir varlık olduklarını hissettirir… Onlar, yani gaflette olanlar, çekmekte oldukları açlık vasıtasıyla, zayıf vücudlarının ne derece çürük olduğunu, Allah’ın şefkat ve merhametine ne kadar muhtaç olduklarını idrak eder; oruç sayesinde nefsin firavunluğunu ve nemrutluğunu bırakıp, âcizliğini ve fakirliğini tam anlamış bir kul olarak Allah’ın huzuruna sığınmaya içinden bir arzu duyar; mânevî bir şükür eliyle o ilâhî rahmetin kapısını çalmaya hazırlanırlar… Tabiî bu durum, kalbleri, gafletle henüz tam bozulmayan kişilere müyesser olur. Allah muhafaza, gönülleri, vicdanları gaflet tarafından yağmalanmış, sırtlarından zehirli hançerleri yemiş olanların kalbleri mühürlenir de bir daha dönüşleri mümkün olmayabilir.
ALTINCI NÜKTE:
Ramazan-ı Şerif’in sıyâmı, Kur’ân-ı Hakîm’in nüzûlüne baktığı cihetle.. ve Ramazan-ı Şerif, Kur’ân-ı Hakîm’in en mühim zaman-ı nüzûlü olduğu cihetindeki çok hikmetlerinden birisi şudur ki:
Kur’ân-ı Hakîm, madem Şehr-i Ramazan’da nüzûl etmiş; o Kur’ân’ın zaman-ı nüzûlünü istihzar ile (hayâlen o ânı yaşamaya çalışıp, zihnen bir ön hazırlık yapmakla) o semâvî hitabı, hüsn-ü istikbal etmek (çok güzel bir şekilde karşılamak) için Ramazan-ı Şerif’te nefsin hâcât-ı süfliyesinden (basit, değersiz ihtiyaçlarından) ve mâlâyâniyât hâlâttan (faydasız hâllerden) tecerrüd (uzaklaşma).. ve ekl ve şürbün (yeme ve içmenin) terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek.. ve bir surette o Kur’ân’ı, yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve ondaki hitâbât-ı ilâhiyeyi güya geldiği ân-ı nüzûlünde dinlemek.. ve o hitabı, Resûl-i Ekrem’den (aleyhissalâtü vesselâm) işitiyor gibi dinlemek.. belki Hazreti Cebrail’den, belki Mütekellim-i Ezelî’den dinliyor gibi bir kudsî hâlete mazhar olur. Ve kendisi tercümanlık edip başkasına dinlettirmek ve Kur’ân’ın hikmet-i nüzûlünü bir derece göstermektir.
Evet Ramazan-ı Şerif’te güya Âlem-i İslâm, bir mescid hükmüne geçiyor. Öyle bir mescid ki; milyonlarla hâfızlar, o mescid-i ekberin kûşelerinde o Kur’ân’ı, o hitab-ı semâvîyi arzlılara işittiriyorlar. Her Ramazan, شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذ۪ۤي أُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْأٰنُ âyetini nurânî, parlak bir tarzda gösteriyor. Ramazan, Kur’ân ayı olduğunu isbat ediyor. O cemaat-i uzmânın sâir efradları, bazıları huşû ile o hâfızları dinlerler. Diğerleri, kendi kendine okurlar. Şöyle bir vaziyetteki bir mescid-i mukaddeste, nefs-i süflînin hevesâtına tâbi olup, yemek içmek ile o vaziyet-i nurâniden çıkmak ne kadar çirkin ise.. ve o mesciddeki cemaatin mânevî nefretine ne kadar hedef ise; öyle de, Ramazan-ı Şerif’te ehl-i sıyâma (oruç tutanlara) muhalefet edenler de, o derece umum o Âlem-i İslâm’ın mânevî nefretine ve tahkirine hedeftir.
Altıncı Nükte Şerh :
Ramazan orucunun, Kur’ân-ı Kerîm’in Ramazan ayında inmesi açısından önemine gelince: “Ramazan ayı ki, insanlara yol gösterici, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırıcı ve açıklayıcı olarak Kur’ân o ayda indirilmiştir.” (Bakara, 2/185) buyrulmaktadır. Madem Kur’ân, zaman dilimi olarak Ramazan gibi mübârek bir ayda inmiştir; işte bu şerefli Ramazan ayında Kur’ân’ın iniş zamanını bekleyerek, o semâvî hitabı ve mesajı güzel bir karşılama ile istikbal etmek için, nefsin yeme-içme ve şehvet gibi âdî ihtiyaçlarından, süflî tutkularından, mâlâyânî boş işlerinden sıyrılmak ve meleklere benzemek lâzımdır. Çünkü Kur’ân o nezih ve temiz âlemlerden tenezzülen bize geliyor. Biz de onun gelişini, o semâvî, ruhanî ve melekî âlemlerin şekline bürünerek, süflî her şeyden sıyrılarak karşılamamız lâzımdır. Bu da ancak oruç tutmakla olur. Çünkü böylece Kur’ân’daki ilâhî hitap ve mesajları, güya yeni indiği andaki vaziyetiyle dinlemek; o hitabı Resûl-i Ekrem Aleyhisselâm’a ter ü taze nâzil olmuş, turfanda güzellikler gibi dinlemek; belki Cebrail Aleyhisselâm’dan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a tebliğ ediliş ânına şâhit oluyor gibi dinlemek; belki de o Ezelî Kelâm’ı, Cenâb-ı Hak’tan dinliyor gibi dinlemek gerekir ki mukaddes bir vaziyet hâsıl olsun ve inşallah âhirette, ebedî saadette, cennet-i âlâda öyle dinlemek nasip olsun… Hem bu dinleme mazhariyetini, bu mübârek ayda oruçlu olarak başkalara dinleterek, Kur’ân-ı Kerîm’in iniş hikmet ve sırrı bir derece gösterilsin… Güya Ramazan ayında İslâm âlemi bir câmi, bir mescid hükmüne geçiyor. Öyle bir mescid ki milyonlarca hâfız, o büyük mescid ve o ulu câminin her köşesinde Kur’ân-ı Kerîm’i okuyor ve ilâhî mesajı bütün dünya ehline ve ahâlisine işittiriyorlar. Her Ramazan ayı, Kur’ân’ın “Ramazan ayı ki, onda Kur’ân indirilmiştir.” (Bakara, 2/185) âyetini nurânî ve parlak bir tarzda gösteriyor. O muazzam İslâm cemaatinin diğer fertlerine gelince: Bazıları huşû ile o hâfızları dinliyorlar, bazıları kendi kendilerine Kur’ân okuyorlar… İşte herkesin Kur’ân ile meşgul olduğu böyle mukaddes bir mescid hükmündeki İslâm âleminde, bazılarının oruç tutmayarak, âdî nefsin süflî arzularına tâbî olarak, yemek-içmek vs… ile o nurânî vaziyetten çıkmakla ne kadar çirkin bir vaziyete düştükleri ve o mesciddeki cemaatin mânevî nefretine hedef oldukları da anlaşılır.
YEDİNCİ NÜKTE:
Ramazan’ın sıyâmı, dünyada âhiret için ziraat ve ticaret etmeye gelen NEV-İ İNSANIN KAZANCINA baktığı cihetteki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: (Dünyanın, âhiret için bir ticaret ve ziraat yeri olduğuna dair bkz.: Fâtır Sûresi, 35/29; Şûrâ Sûresi, 42/20; Saf Sûresi, 61/10-12)
Ramazan-ı Şerif’te sevab-ı a’mâl (amellerin sevapları), bire bindir. Kur’ân-ı Hakîm’in; nass-ı hadis ile her bir harfinin on sevabı var, on hasene sayılır, on meyve-i cennet getirir. (Bkz. Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân 16; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 9/130.) Ramazan-ı Şerif’te her bir harfin, on değil bin.. ve Âyetü’l-Kürsî gibi âyetlerin her bir harfi binler.. ve Ramazan-ı Şerif’in Cumalarında daha ziyadedir.. (Bkz.: Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 3/255-256 ).. ve Leyle-i Kadir’de otuz bin hasene sayılır. [Bkz.: “Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.” (Kadir Sûresi, 97/3)] Evet her bir harfi otuz bin bâki meyveler veren Kur’ân-ı Hakîm, öyle bir nurâni şecere-i tûbâ hükmüne geçiyor ki; milyonlarla o bâki meyveleri, Ramazan-ı Şerif’te müminlere kazandırır. İşte gel; bu kudsî, ebedî, kârlı ticarete bak, seyret ve düşün ki; bu hurûfâtın (harflerin) kıymetini takdir etmeyenler ne derece hadsiz bir hasârette olduğunu anla!..
İşte Ramazan-ı Şerif, âdeta bir âhiret ticareti için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır.. ve uhrevî hâsılat için, gayet münbit (verimli) bir zemindir.. ve neşv ü nemâ-yı a’mâl için, bahardaki mâh-i nisandır (Nisan yağmurudur). Saltanat-ı rubûbiyet-i ilâhiyeye karşı, ubûdiyet-i beşeriyenin resmî geçit yapmasına en parlak, kudsî bir bayram hükmündedir. Ve öyle olduğundan, yemek-içmek gibi nefsin gafletle hayvanî hâcâtına ve mâlâyânî ve hevâ-perestâne müştehiyâta (hoşuna giden zevkli ve lezzetli şeylere) girmemek için oruçla mükellef olmuş. Güya, muvakkaten hayvaniyetten çıkıp melekiyet vaziyetine veyahut âhiret ticaretine girdiği için, dünyevî hâcâtını muvakkaten bırakmakla, uhrevî bir adam.. ve tecessüden tezahür etmiş (ceset hâlinde tezahür etmiş) bir ruh vaziyetine girerek; savmı ile, samediyete bir nevi aynadarlık etmektir. Evet Ramazan-ı Şerif; bu fâni dünyada, fâni ömür içinde ve kısa bir hayatta bâki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır. Evet bir tek Ramazan, seksen sene bir ömür semerâtını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, nass-ı Kur’ân ile bin aydan daha hayırlı olduğu, bu sırra bir hüccet-i kâtıadır (kesin delildir).
Evet nasıl ki bir padişah, müddet-i saltanatında, belki her senede, ya cülûs-u hümâyûn (padişahın tahta oturma merasimi) nâmıyla veyahut başka bir şâşaalı cilve-i saltanatına mazhar bazı günleri bayram yapar. Raiyetini, o günde umumî kanunlar dairesinde değil, belki hususî ihsanâtına ve perdesiz huzuruna ve has iltifatına ve fevkalâde icraatına.. ve doğrudan doğruya lâyık ve sâdık milletini, has teveccühüne mazhar eder. Öyle de Ezel ve Ebed Sultanı olan ON SEKİZ BİN ÂLEMİN PADİŞAH-I ZÜLCELÂL’İ; o on sekiz bin âleme bakan, teveccüh eden ferman-ı âlişanı olan Kur’ân-ı Hakîm’i Ramazan-ı Şerif’te inzâl eylemiş. Elbette o Ramazan, mahsus bir bayram-ı ilâhî ve bir meşher-i rabbânî ve bir meclis-i ruhanî hükmüne geçmek, mukteza-yı hikmettir. Madem Ramazan o bayramdır; elbette bir derece, süflî ve hayvanî meşâgilden (meşgalelerden) insanları çekmek için oruca emredilecek. Ve o orucun ekmeli ise mide gibi bütün duyguları; gözü, kulağı, kalbi, hayali, fikri gibi cihâzât-ı insaniyeye dahi bir nevi oruç tutturmaktır. Yani muharremâttan, mâlâyâniyâttan çekmek ve her birisine mahsus ubûdiyete sevketmektir. Mesela dilini yalandan, gıybetten ve galîz (ağır, kaba) tâbirlerden ayırmakla ona oruç tutturmak.. (Bkz.: Buharî, Savm 2; Müslim, Sıyam 160) ve o lisanı, tilâvet-i Kur’ân ve zikir ve tesbih ve salavât ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek… Mesela gözünü nâmahreme bakmaktan ve kulağını fena şeyleri işitmekten men’edip, gözünü ibrete ve kulağını hak söz ve Kur’ân dinlemeye sarfetmek gibi.. sâir cihâzâta da bir nevi oruç tutturmaktır. Zâten mide, en büyük bir fabrika olduğu için oruç ile ona ta’til-i eşgâl (iş paydosu) ettirilse başka küçük tezgâhlar, kolayca ona ittibâ ettirilebilir.
Yedinci Nükte Şerh :
İnsan, bu dünyaya imtihan olmak için, âhiret ticareti yapmak için gelmiştir. Dünya, âhiretin tarlasıdır. Dünya hem kısadır, hem fânîdir. Âhiret ise sonsuzdur. Sonsuz saadet ise burada kazanılacaktır. Yani insanın o sonsuz hayat için çok büyük bir ticaret yapması ve büyük bir kazanç elde etmesi gerekmektedir. İşte bu noktadan Ramazan ayı çok mühimdir. Çünkü Ramazan ayında yapılan ibadet sevabı bire bindir. Hadîs-i şerifte beyan edildiği gibi, Kur’ân’ın her bir harfinin on sevabı vardır, on hasene sayılır, on tane cennet meyvesi getirir. Bu sıradan zamanlar için verilen bir mükâfattır. Hâlbuki Ramazan ayında Kur’ân’ın her harfinin “on” değil; “bin” ve Âyetü’l-Kürsî gibi âyetlerin ise her harfinin “binlerce” sevabı vardır. Ve Ramazan ayının Cuma günlerinde bu sevaplar daha fazladır. Kadir Gecesi’nde ise “otuz bin” hasene sayılır. Çünkü “Kadir Gecesi, bin aydan (otuz bin günden) hayırlıdır.” (Kadir, 97/3) buyrulmaktadır. İşte her bir harfi, otuz bin bâki sevap ve meyveler veren Kur’ân-ı Kerîm, birden nurânî bir tûbâ ağacı hükmüne geçiyor. Hiç böyle bir ticaret kaçırılır mı? Bu kadar kıymetli olan Kur’ân harflerine hiç lâkayt kalınır mı? Onların değeri takdir edilmez mi? O harflere düşmanlık yapılır mı? Yapanların sonsuz bir zarar içinde oldukları anlaşılmaz mı?
Mesele toparlanacak olursa:
a) Ramazan ayı; âhiret ticareti için gayet kârlı bir sergi, bir meşher, bir pazardır.
b) Uhrevî hâsılat için gayet verimli ve bereketli bir zemindir.
c) Âmellerin neşv ü nemâ bulup gelişmesi için, bahardaki Nisan yağmurudur.
d) İlâhî rubûbiyetin saltanatına karşı, insanların kulluğunun resmî geçit (geçit töreni) yapmasına en parlak, kudsî bir bayram hükmündedir…
İşte bütün bunlardan dolayı insan, gafletle, yemek-içmek gibi nefsin hayvanî ihtiyaçlarına, boş şeylere ve taparcasına arzuladığı şehevî ve iştihalı lezzetlere dalıp onlarda boğulmaması için oruçla mükellef tutulmuştur. Bu yükümlülükle güya bir aylık zaman diliminde muvakkaten hayvaniyetten çıkıp melek gibi bir vaziyete veyahut âhiret ticaretine girdiği için, dünyevî ihtiyaçlarını muvakkaten bırakmakla, bir âhiret insanı ve ceset hâlinde tezahür etmiş bir ruh vaziyetine girerek; orucu ile Allah’ın “Samed” (yeme, içme, evlenme vs. gibi hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şey ve herkesin Kendisine muhtaç olduğu manasındaki) ismine bir nevi aynalık yapmaktır. Zira “Samed” ismine ayna olanlar da muvakkaten bile olsa yemez, içmez ve şehvetten uzak dururlar, yani oruç tutarlar. Böylece Ramazan vesilesiyle, bu fâni dünyada, fâni bir ömür içinde ve kısacık bir hayatta bâkî bir ömür ve uzun bir hayat kazanılmış olur. Evet, bir tek Ramazan, seksen senede kazanılacak bir ömrün sevaplarını kazandırabilir. Kadir Gecesi’nin bin aydan hayırlı olduğu buna delildir. Çünkü bin ay, seksen küsur sene eder…
Erzurumluların bir nevi müteşâbihâttan sayılacak bir sözü vardır: “Bahâne Tanrısı”. Yani Cenâb-ı Hak, merhametinden dolayı, istifade etsinler diye, kullarına her türlü imkânı sağlıyor ve çok çeşitli hazineleri önlerine seriyor; “Bir Ramazan’da binlerce sevap kazanabilirsiniz, bir Kadir Gecesi’nde seksen senelik bir ömürde kazanılacak ecirleri elde edebilirsiniz.” buyuruyor. Ama insanlar hâlâ bunlardan istifade etmiyorlarsa, artık diyecek bir şey yok. Eviniz önünden bir nehir akıyor; içinden, karınlarında inci-mercan taşıyan balıklar geçiyor. Siz, sadece bir ağ kurup bunları yakalayabilir ve ebedî zenginlikleri elde edebilirsiniz. Fakat siz bu kadarcık bir işe, bir ağ atmaya da tembellik ederseniz, artık diyecek bir şey yok…
Ramazan ve Kadir Gecesi meselesini de Üstad burada şöyle bir misalle izah edip değerlendiriyor: “Evet nasıl ki bir padişah, saltanatı müddetince, belki her senede, ya tahta çıkış nâmıyla veyahut başka bir şâşaalı saltanat tecellisine mazhar bazı günleri bayram yapar. Halkı o günlerde, umumî kanunlar dairesinde değil, belki hususî ihsanlarına, perdesiz huzuruna, has iltifatına, fevkalâde icraatına; doğrudan doğruya lâyık ve sâdık milletini, has teveccühüne mazhar eder. Aynen bu misal gibi Ezel ve Ebed Sultanı, on sekiz bin âlemin Padişahı olan Cenâb-ı Hak, o on sekiz bin âleme bakan, yüce, şanlı fermanı Kur’ân’ı Ramazan ayında indirmiş. Elbette o Ramazan’ın, hususî, ilâhî bir bayram, rabbânî bir sergi, ruhânî bir meclis hükmüne geçmesi, hikmetinin icabıdır. Madem Ramazan o bayramdır; elbette bir derece süflî ve hayvanî meşgalelerden insanları çekmek için oruca emredilecektir.”
Orucun en mükemmeli ise: Mide gibi bütün duygulara; göz, kulak, kalb, hayal ve fikir gibi insanî cihaz ve donanımlara bir nevi oruç tutturmaktır. Yani haram kılınan şeylerden, mâlâyânî ve boş işlerden onları çekmek ve her birini kendilerine mahsus bir kulluğa sevk etmektir. Mesela, dilini yalandan, gıybetten ve galîz tabirlerden uzak tutmakla ona oruç tutturmak ve o dili Kur’ân okuma, zikir, fikir, tesbih, salavât ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek … Mesela, gözünü, nâmahreme bakmaktan, kulağını fena şeyleri işitmekten men’edip, gözünü ibrete ve kulağını Hak Söz Kur’ân’ı dinlemeye sarf etmek gibi, diğer cihazlara da bir nevi oruç tutturmaktır. Zaten mide en büyük bir fabrika olduğu için, oruç ile ona işleri tatil ettirilirse, yani ona “artık yeme-içmeye paydos” dedirtilirse, başka küçük tezgâhlar kolayca ona tâbî tutulup uyum sağlatılabilir.
SEKİZİNCİ NÜKTE:
Ramazan-ı Şerif, insanın hayat-ı şahsiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
İnsana en mühim bir ilâç nev’inden maddî ve mânevî bir perhizdir.. ve tıbben bir hımyedir (korunma, hijyendir) ki; insanın nefsi, yemek içmek hususunda keyfemâyeşâ (istediği şekilde) hareket ettikçe, hem şahsın maddî hayatına tıbben zarar verdiği gibi; hem helâl-haram demeyip rast gelen şeye saldırmak, âdeta mânevî hayatını da zehirler. Daha kalbe ve ruha itaat etmek, o nefse güç gelir. Serkeşâne dizginini eline alır. Daha insan ona binemez, o insana biner. Ramazan-ı Şerif’te oruç vâsıtasıyla bir nevi perhize alışır, riyâzete çalışır ve emir dinlemeyi öğrenir. Bîçâre zayıf mideye de, hazımdan evvel yemek yemek üzerine doldurmak ile hastalıkları celbetmez.. ve emir vâsıtasıyla helâli terk ettiği cihetle, haramdan çekinmek için akıl ve şeriattan gelen emri dinlemeye kabiliyet peydâ eder.. hayat-ı mâneviyeyi bozmamaya çalışır.
Hem insanın ekseriyet-i mutlakası açlığa çok defa mübtelâ olur. Sabır ve tahammül için bir idman veren açlık, riyâzete muhtaçtır. Ramazan-ı Şerif’teki oruç on beş saat –sahursuz ise yirmi dört saat– devam eden bir müddet-i açlığa sabır ve tahammül ve bir riyâzettir ve bir idmandır. Demek, beşerin musibetini ikileştiren sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün bir ilâcı da oruçtur. Hem o mide fabrikasının çok hademeleri var. Hem onunla alâkadar çok cihâzât-ı insaniye var. Nefis, eğer muvakkat bir ayın gündüz zamanında ta’til-i eşgâl etmezse; o fabrikanın hademelerinin ve o cihâzâtın hususî ibadetlerini onlara unutturur, kendiyle meşgul eder, tahakkümü altında bırakır. O sâir cihâzât-ı insaniyeyi de o mânevî fabrika çarklarının gürültüsü ve dumanlarıyla müşevveş eder. Nazar-ı dikkatlerini daima kendine celbeder. Ulvî vazifelerini muvakkaten unutturur. Ondandır ki; eskiden beri çok ehl-i velâyet, tekemmül için riyâzete, az yemek ve içmeye kendilerini alıştırmışlar. Fakat Ramazan-ı Şerif orucuyla o fabrikanın hademeleri anlarlar ki; sırf o fabrika için yaratılmamışlar. Ve sâir cihâzât, o fabrikanın süflî eğlencelerine bedel, Ramazan-ı Şerif’te melekî ve ruhanî eğlencelerde telezzüz ederler, nazarlarını onlara dikerler. Onun içindir ki; Ramazan-ı Şerif’te müminler, derecâtına göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, mânevî sürûrlara mazhar oluyorlar. Kalb ve ruh, akıl, sır gibi letâifin o mübârek ayda oruç vâsıtasıyla çok terakkiyat ve tefeyyüzleri vardır. Midenin ağlamasına rağmen, onlar mâsumâne gülüyorlar.
Sekizinci Nükte Şerh :
Oruç, bir nevi sabır eğitimidir. Oruç vasıtasıyla helâlleri bile uzun bir müddet terk etmeyi öğrenip bunu alışkanlık hâline getiren insan, haramlardan kesin şekilde uzak durmayı öğrenir. Evet, oruç, insana en mühim bir ilâç nev’inden maddî ve mânevî, hem de tıbbî bir perhizdir. Çünkü insanın nefsi yemek-içmek hususunda dilediği gibi hareket ettikçe hem şahsın maddî hayatı tıbben zarar görür, hem de helâl-haram demeyip rast gelen her şeye saldırmakla âdeta mânevî hayatı zehirlenir. Daha kalbe ve ruha itaat etmek, o nefse güç gelir. Serkeş biçimde dizginini eline alır. Bir daha insan o nefse binemez; artık nefis, insana biner.
Ramazan’da ise nefis, oruç vasıtasıyla bir nevi perhize alışır, riyazete çalışır ve emir dinlemeyi öğrenir. Bîçâre zayıf mideye de hazımdan evvel, üst üste yemek doldurmakla hastalıkları üzerine çekmez. En mühimmi de; Allah’ın oruç tutmakla ilgili emri vasıtasıyla aslında helâl olan yemeği-içmeyi terk etmesi cihetiyle, haramdan çekinmek için akıl ve İslâmiyet’ten gelen emri dinlemeye kabiliyet kazanır. Yani emir sebebiyle helâl olanları bile terk edebilen, artık haramları daha kolay terk edebilir. Böylece mânevî hayatı bozmamaya çalışır.
Hem insanların büyük çoğunluğu; sel, yangın, zelzele gibi musibetlerle, harp, darp, sürgün gibi hâdiselerle çok defa açlığa mübtelâ olur. Sabır ve tahammül gösterebilmek için açlığa, idmana ve riyazete ihtiyaç duyar. Yani daha önceden vücudun açlığa alıştırılması gerekmektedir. Ramazan ayındaki oruç, on beş saat –sahursuz ise yirmi dört saat– devam eden bir açlık müddetine sabır ve tahammül, bir idman ve riyâzettir. Demek insanların musibetini ikileştiren sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün bir ilâcı da oruçtur. Şahsiyet teşekkülünde sabır ve tahammülün rolü büyüktür. Maddî ve mânevî bünyemiz de iç içe, birbiri ile girift vaziyettedir. Her iki tarafın birbirini tesiri altına alması imkân dâhilindedir. Mesela, maddî hazlara karşı tahammülü fazla olan bir kişinin, maddî cinsten olmayan meşakkatlere de tahammülü o kadar çok olur. Bunun için derin bir psikolojik tahlile bile lüzum yoktur. Asırlarca Haçlılara karşı, en zor şartlarda mücadele veren ecdat buna misâldir. Haçlı savaşı deyip geçmeyelim. Bu bir dünya savaşı demektir. Dünya savaşlarında yirmi devlet savaşıyorsa, yarısı bir tarafta yarısı da öbür taraftadır. Hâlbuki Haçlı savaşında bütün devletler bir tarafta, tek başına mesela Osmanlı öbür tarafta bulunuyordu. Bu ne muazzam mukavemettir! Tekrarlanan hareketler zamanla alışkanlık hâline gelir. Alışkanlıklar ise, insanın tabiatının bir parçası olarak huy hâline gelir. Onun için oruçlar (farz, nafile vs. oruçlar), insanı açlığa karşı idmanlı hâle getirir. Böyle idmanlı birisini de felâketler, âfetler ve musibetlerin mecbur ettiği mecburî açlıklar yıpratamaz. Çünkü önceden bünyesini açlığa alıştırmıştır. Tâ Sahabe Efendilerimiz döneminden başlayıp Emevî, Abbasî, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine kadar, her devirdeki Müslümanların az bir imkân ve kuvvetle dünyaya meydan okumasında ve her türlü tehlikeye karşı koyup sıkıntıların, bilhassa açlık ve kıtlıkların üstesinden gelmesinde orucun çok büyük rolü olmuştur.
Ayrıca her bir uzvun, her bir duygunun kendine mahsus vazifesi ve özel bir ibadeti vardır. Nasıl ki, baş ile yapılan secde, Allah için olmazsa dalâlettir; hayal ile yapılan secdeler de öyledir. Kalbin zikri olduğu gibi, midenin de ibadet ve zikri vardır. Hatta mide bir fabrika gibi olduğu için mide fabrikasının çok hademeleri vardır. Hem onunla ilgili çok cihazlar vardır. (Hatta bir karaciğerin bile beş binden fazla işleri, iç içe sistemleri olduğunu biliyoruz.) Eğer nefis, on iki aylık senenin hiç olmazsa bir ayında gündüz vakti meşguliyetlerini ta’til etmezse, mide fabrikasının hademelerinin ve onunla alâkadar cihazların özel ibadetlerini onlara unutturmuş olur. Çünkü devamlı kendisiyle meşgul edip, içine doldurduğu yiyeceklerin hazmedilmesi için devamlı çalıştırıp yorarak onları tahakkümü altında bırakır. Böylece mide fabrikasının bütün hademeleri ve cihazları, o mânevî fabrikanın çarklarının gürültüsü ve dumanlarıyla perişan hâle gelirler. Mide, onların bütün dikkatlerini kendisine çevirdiği için, onlara yüce ibadet ve kulluk vazifelerini unutturur. İşte bu sebeple, eskiden beri pek çok evliya, kemâle erip kemâlât kazanmak için riyâzet yaparak az yemeye, az içmeye kendilerini alıştırmışlardır.
İşte bu münasebetle diyoruz ki; Ramazan-ı Şerif’in orucuyla o fabrikanın hademeleri anlarlar ki sırf o mide fabrikası için yaratılmamışlar. Diğer cihazlar da, o mide fabrikasının süflî, değersiz eğlencelerine bedel, Ramazan-ı Şerif’te, meleklere mahsus ruhânî eğlencelerle lezzet alırlar, nazarlarını mânevî ve ruhanî zevk ve hazlara dikerler. Onun içindir ki, Ramazan ayında müminler, derecelerine göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, mânevî sürûr ve sevinçlere mazhar olurlar. Kalb ve ruh, akıl, sır, hafî ve ahfâ gibi latîfelerin, o ince ve hassas duyguların, o mübârek ayda oruç vasıtasıyla çok terakkileri ve feyizlere mazhariyetleri vardır. Belki açlık yüzünden mide ağlarken, onlar ruhanî hazlarla masumâne gülerler…
DOKUZUNCU NÜKTE:
Ramazan-ı Şerif’in orucu, doğrudan doğruya nefsin mevhum rubûbiyetini kırmak ve aczini göstermekle ubûdiyetini bildirmek cihetindeki hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Nefis, Rabbisini tanımak istemiyor; firavunâne kendi, rubûbiyet istiyor. Ne kadar azaplar çektirilse o damar onda kalır. Fakat açlıkla o damarı kırılır. İşte Ramazan-ı Şerif’teki oruç, doğrudan doğruya nefsin firavunluk cephesine darbe vurur, kırar. Aczini, zaafını, fakrını gösterir. Abd olduğunu bildirir. Hadisin rivayetlerinde vardır ki: Cenâb-ı Hak nefse demiş ki, “Ben neyim, sen nesin?” Nefis demiş; “Ben benim, sen sensin!” Azab vermiş, cehenneme atmış, yine sormuş. Yine demiş; “Ene ene, ente ente.” Hangi nevi azabı vermiş, enâniyetten vazgeçmemiş. Sonra açlık ile azap vermiş, yani aç bırakmış. Yine sormuş; “Men ene ve mâ ente?” Nefis demiş; أَنْتَ رَبّ۪ي الرَّح۪يمُ وَأَنَا عَبْدُكَ الْعَاجِزُ Yani, “Sen, benim Rabb-i Rahîm’imsin; ben, senin âciz bir abdinim.” [Eşrefoğlu Rûmî, Müzekki’n-nüfûs s. 275-276.]
Dokuzuncu Nükte Şerh :
Aslında insana verilmiş olan bütün duygular ve imkânlar, Allahu Teâlâ’nın isimlerini ve sıfatlarını anlamak için verilmiştir. Çünkü bizlere görme duygusu verilmeseydi de, sonra “Allah kullarının yaptığı her şeyi görür.” denilseydi, “görmek” fiilinin ne olduğunu bilmediğimiz için bunun manasını anlayamazdık. Aynı şekilde işitme duygusu verilmeseydi de “Allah kullarının bütün konuşmalarını işitir.” denilseydi, “işitme”nin ne olduğunu bilmediğimiz için bunu da anlayamayacaktık. Bize muhabbet duygusu verilmeseydi de “Allah iyi kullarını sever.” denilseydi, bu “sevme”nin ne olduğunu anlamayacaktık. Bize mâlikiyet duygusu verilmeseydi de “Allah kâinatın mâlikidir.” denilseydi, bunu da anlamayacaktık. Bize bir şeye sahip olup terbiye etme kabiliyeti verilmeseydi de “Allah, Rabbülâlemîn’dir. Her şeyi terbiye eden O’dur.” denilseydi, terbiye ve rubûbiyeti anlamamız mümkün değildi.
İşte bütün bu duyguların verilmesiyle insan, hakikatte kendisine ait olmayan bu duygular ve kabiliyetlerle Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-yı hüsnâsını anlayacak ve mârifetullahta derinleşecektir. Ama bazen nefis, bu mevhum mâlikiyet ve mevhum rubûbiyeti, hakikî zannedip, bütün bunları firavunlar ve nemrutlar gibi kullanmaya kalkışabiliyor. İşte bu damarları kırmak, âciz ve muhtaç bir varlık olduğunu göstererek ibadet ve ubûdiyet yolunu bildirmek gerekiyor. Bu noktada orucun büyük bir önemi olduğu açıkca kendisini gösteriyor. Şöyle ki: Nefis Rabbini tanımak istemiyor, Firavun’un “Ben sizin en büyük rabbinizim.” (Nâziât, 79/24) dediği gibi, rablık davasında bulunuyor. Hatta ne kadar azaplar çektirilse de o firavunluk damarı onda kalıyor. Bu damar ancak açlık çekmekle kırılıyor.
Evet, Ramazan’daki bir aylık oruç, doğrudan doğruya nefsin işte bu firavunluk cephesine darbe vurarak, onun o damarını kırmaya çalışıyor. Çünkü nefse açlıkla, âcizliğini, zayıflığını ve muhtaçlığını hissettirip gösteriyor, kullardan bir kul olduğunu bildiriyor. Hâlbuki oruca yanaşmayan nefisler, hiçbir sınır koymadan, haramına-helâline bakmadan, had ve hudut tanımadan gelişigüzel bir yol tutup, çeşitli nimetleri yalayıp yutarak semiren ve kendisini şımartan hevalarla gerçeklerden uzaklaşıyorlar. Âciz bir kul, muhtaç, bîçâre ve Allah kapısında bir dilenci oldukları, oruç tutmayınca bir türlü akıllarına gelmiyor.
Kaynak: Ramazan-İktisat-Şükür Risaleleri Üzerine Açıklamalar Adlı eserden genişçe özetlenmiştir.
- Ramazan-ı Şerif’in her gününde ortak hatim
- Ramazan-ı Şerif’’te şirket-i maneviye-i uhreviye cihetiyle Duâ..
- Ramazan’da, iştirak-i a’mâl düsturu ve Kadir Gecesi..
Kastamonu Lâhikası’ndan
🔴50. Mektup
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ:
Sizin Leyle-i Berât’ınızı ve gelecek Ramazan’ınızı tebrik eder ve bu gelecek Leyle-i Kadri hakkınızda ve hakkımızda bin aydan daha hayırlı olmasını ve defter-i a’mâlimize böyle geçmesini Cenâb-ı Hak’tan niyaz ediyoruz. Ve böylece bayrama kadar “Allah’ım! Bu Ramazan’da Kadir gecemizi bize ve sâdık Risale-i Nur talebelerine bin aydan daha hayırlı kıl” duasını etmeye niyet ettik. […] Şimdiden biz tedbir ettik ki; iki Kur’ân’ı, Risale-i Nur’un buradaki has talebeleri, Ramazan-ı Şerif’te her biri her günde bir cüzünü sizinle beraber okumakla, Ramazan’ın her gününde bir hatme-i Kur’âniye olarak, mânevî ve çok geniş bir mecliste, Isparta ve Kastamonu’yu ihata eden bir dairede halka tutan Risale-i Nur talebelerinin ve o dairenin merkezinde sizler bulunmak cihetiyle Risale-i Nur şâkirtlerinin etrafınızda olarak, Nakşî’de “hatme-i hâcegân” tarzında fakat çok büyük bir mikyasta Risale-i Nur’un bütün şâkirtleri mânen hâzır ve o dairede bulunuyor niyetiyle, tasavvuruyla okunmak, o kudsî hatmeyi yapmak Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden tevfik niyaz ederiz. -Said Nursî-
Bu mektupta dikkati çeken husus:
Herkes her gün bir hatim okuyamaz. Buna güç yetirebilen çok azdır. Ancak Kur’ân’ın otuz cüzünü –mesela– otuz kişi kendi aralarında taksim etse, her mümin sadece kendi cüzünü okumak suretiyle, şirket-i mânevî itibarıyla ve niyetiyle bir günde bir hatim indirebilir. Böylece bütün Ramazan boyunca her güne bir hatim düşer ve otuz hatim indirilmiş olur. Herkes iştirak-i a’mâl-i uhreviye veya şirket-i mâneviye düsturu ile otuz hatim indirmiş gibi sevab kazanır. İnşallah, bu düstura riayet eden günümüzün hizmet erleri, hizmet dairesinin genişlemesiyle her gün değil otuz, bin bir hatim bile indirebilir.
Üstad Hazretleri’nin yanında bulunan talebelerinin bu husustaki hatıralarına müracaat ettiğimizde ibretli dersler bulabiliriz. Mesela, Üstad Hazretleri’nin yanında kalan talebelerinden Bayram Yüksel Ağabey, bu hususta şöyle diyor: “Mübârek, muallâ Üstadımız üç aylar girdiğinde Isparta’daki Nur Talebelerine hatim için Kur’ân-ı Kerîm taksim ettirir, herkese bir cüz vererek vazife taksimi yapardı. Isparta, Sav, Kuleönü, Atabey, Bozanönü gibi mübârek Nur hizmeti ile müşerref olmuş mübârek köylere cüzleri taksim ettirir, böylece mübârek üç aylarda her gün hatim indirilirdi. O zaman bütün hatimlerin duasını umum Nur Talebeleri namına Üstadımız yapardı. Başta Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ve âli ve ashabı olmak üzere bütün ehl-i iman ve Nur Talebelerine bağışlardı.” [Necmeddin Şahiner, Son Şahitler 3/48.]
Aynı zamanda Hz. Üstad, yukarıdaki mektupta olduğu gibi, Nur talebelerinin dua ve istiğfarlarla birbirlerine mânevî yardımlar göndermelerini, özellikle rahmet ayı olan Ramazan’da bu dualarını daha sıklıkla yapmalarını, Ramazan’ın her bir gününü Kadir gecesi gibi değerlendirmelerini başka mektuplarında da ısrarla tavsiye etmektedir.
🔴Mesela, KASTAMONU LÂHİKASI’ndaki birkaç mektubunda şöyle diyor:
“Risale-i Nur dairesinde ihtiyârımız olmadan, haberimiz yokken takarrur ve tahakkuk eden şirket-i maneviye-i uhreviye cihetiyle, her bir hakikî sâdık şâkirdi binler diller ile kalbler ile dua etmek, istiğfar etmek, ibadet etmek ve bazı melâike gibi kırk bin lisanla tesbih etmektir. Ve Ramazan-ı Şerif’teki hakikat-i Leyle-i Kadir gibi kudsî ve ulvî hakikatleri, yüz bin el ile aramaktır. İşte, bu gibi netice içindir ki Risale-i Nur şâkirtleri, hizmet-i nuriyeyi velâyet makamına tercih eder; keşif ve kerâmâtı aramaz ve âhiret meyvelerini dünyada koparmaya çalışmaz ve vazife-i ilâhiye olan muvaffakiyet ve halka kabul ettirmek ve revaç vermek ve galebe ettirmek ve müstahak oldukları şan u şeref ve ezvâk ve inâyetlere mazhar etmek gibi kendi vazifelerinin haricinde bulunan şeylere karışmaz ve harekâtını onlara binâ etmezler. Hâlisen, muhlisen çalışırlar, ‘Vazifemiz hizmettir, o yeter.’ derler.
✨Ve sâniyen:
Seksen küsur sene kıymetinde bulunan ve Ramazan-ı Şerif’in mecmûunda gizlenen hakikat-i Leyle-i Kadr’i kazanmak için, Risale-i Nur şâkirtlerinin şirket-i mâneviye-i uhreviyeleri muktezasınca her biri, mütekellim-i maalgayr sîgası olan أَجِرْنَا Bizi sıyanetinle koru. ،اِرْحَمْنَا Bize merhametinle muâmele et. ،وَاغْفِرْ لَنَا “Bize acı ve mağfiret et” gibi tâbirâtta ‘biz’ dedikleri vakit, Risale-i Nur’un sâdık şâkirtlerini niyet etmek gerektir. Tâ her bir şâkirt umumun nâmına münâcât edip çalışsın. Ve bu bîçâre ve az çalışabilen ve haddinden çok fazla hizmet ondan beklenen bu kardeşinize, o hüsn-ü zanları yanlış çıkarmamak için geçen Ramazan gibi yardımınızı rica ediyorum.” [Kastamonu Lâhikası, s. 229 (158. Mektup).]
🔴“Aziz, Sıddık, Mübârek, Kahraman Kardeşlerim!
Evvelâ: Bu mübârek Ramazan’da, iştirak-i a’mâl düstur-u esasıyla her bir has kardeşimizin kırk bin dili bulunan bir melâike hükmünde, kırk bin dillerle, yani kardeşlerin adedince mânevî dilleriyle ettikleri ve edecekleri dualar, rahmet-i ilâhiye nezdinde makbul olmasını, o lisanlar adedince, Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn’den niyaz ediyoruz. Bu mahiyetteki Ramazan’ınızı tebrik ediyoruz.” [Kastamonu Lâhikası,(53. Mektup).]
🔴“Mübârek Ramazan’ın Leyle-i Kadir sırrıyla, seksen üç sene bir ömr-ü mânevî kazandırması sırr-ı hikmetiyle ve Risale-i Nur’un şâkirtlerindeki sırr-ı ihlâsla, tesânüd ve iştirak-i a’mâl-i uhrevî düsturuyla, her bir sâdık şâkirt, o fevkalâde mânevî kazancı elde edeceğine gayet kuvvetli bir delili budur ki: Bu daire içinde kırk bin, belki yüz bin hâlis, hakikî müminlerin içinde hakikat-i Leyle-i Kadr’i elde edecek bir-iki, on-yirmi değil, belki yüzlerin elde etmesi ihtimali kavîdir. Sırr-ı ihlâsla ve iştirak-i a’mâl-i uhrevî düsturunun sırrıyla biz ve siz bu hakikate müteveccihen, bu Ramazan-ı Şerif’te her birimiz umumun hesabına ve umum arkadaşları içinde kendini farzedip, ‘nun-u mütekellim-i maalgayr’ı [Nun-u mütekellim-i maalgayr: Eklendiği fiile “biz” anlamı katan “nun” harfi.] YANİ DAİMA “Bizi siyânetinle koru, bize merhamet et, bizi bağışla, bize muvaffakiyet ihsan et ve bizi doğru yoldan ayırma. Ve bu Ramazan-ı Şerif’in Kadir gecesini hakkımızda bin aydan hayırlı kıl” gibi kelimelerde ‘nâ‘ içinde umum kardeşlerini niyet etmektir. Ve bilhassa en zayıf olan bu kardeşinize, ağır vazifesinde, o hususî niyetle yardım etmektir.” [Kastamonu Lâhikası (102. Mektup).]
Kaynak: Ramazan-İktisat-Şükür Risaleleri Üzerine Açıklamalar Adlı eserden özetlenmiştir.