Rüya Nedir? Nasıl Yorumlanmalı?

Tabirde Dikkat Edilecek Hususlar Nelerdir?
Rüyanın Kısımları
1-Sâdık rüyalar:
2-Kur’ân-ı Kerim’de, “edğâs-u ahlâm” diye bildirilen rüyalar
Rüyaların Anlatılması ve Tabir Edilmesi
Herkes Rüya Tabir Edebilir mi?
Rüya Tabiri İçin Gerekli Hususlar
1-Tabircide Bulunması Gereken Vasıflar
2-Rüyanın Mahiyeti ile İlgili Hususlar
3-Rüyayı Görenle İlgili Hususlar
4-Rüya Tabir Edenin Dikkat Etmesi Gereken Hususlar
Hakikate Kapalı Ruhlar Rüyaları Tabir Etmemelidirler
Rüyalardaki Sembollerin Ne Mânâya Geldiğini Bilmek Gerekir
Müslüman’ın Hayatında Rüyanın Yeri
Rüya ile Amel Edilir mi?

TABİRDE DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR NELERDİR?

Rüya görmek nasıl bir şeydir? Uykuya dalan bir insan, denize veya uzay boşluğuna dalan bir insan gibidir. Ya gözleri bağlı dalar ve hiçbir şey görmeden geri gelir, ya elinde götürdüğü oyuncaklara kapılır, onların tesiriyle başka bir şey göremez ya da denizdeki tatlı dalgalanmaların tesiriyle yakamozların parıltılı güzelliklerini ve semanın esrarengiz faaliyetlerini seyredip, onları kendi dünyasına taşır. İşte, rüyaları da bu kategoriler içinde ele alabiliriz. Bazıları vardır, sadece uyuduğunu ve uyandığını bilir; gözü bağlı karanlıklara dalmış gibidir ve dünyasına hiçbir şey görmeden döner. Bazen olur, şuuraltına atılan hâdiseler, yaşanmış heyecanlı vak’alar ve üzerine çok düşülüp, tekrar ile şuura mal edilen meseleler, uyku esnasında şuur üstüne çıkar. Savaştan yeni gelmiş bir kimsenin aylarca yatağından heyecanla fırlamaları bu kabildendir. Bir de hastalıklar, rahatsızlıklar, marazî ruh hâletleri ve mizaç bozuklukları sebebiyle görülen rüyalar vardır. Tuzlu yiyenin kendini göl başlarında görmesi, öfkeli yatanın kavgayla uğraşması, şehvetle düşüp kalkanın bu kabil şeyler görmesi gibi. Bir insanın devamlı rüyalara bel bağlaması, rüya görmek için yatması, hülyâlara kapılması, kuluçkaya yatar gibi rüyaya yatıp, bunların tabirine göre hareket etmesi, rüya görme hastalığına tutulmuş olmanın işâretidir.

RÜYANIN KISIMLARI

Rüyalar genel olarak iki kısma ayrılır:

1- Sâdık rüyalar: Peygamberlerin ve onlara uyan sâlih müminlerin gördükleri rüyalardır. Yusuf (as)’un gördüğü rüya gibi… (Bkz.: Yusuf 12/4). Mü’min olmayanlar da bu tür rüyaları görebilirler. Yusuf Sûresi 43. âyetinde bildirilen, Mısır hükümdarının yedi zayıf ineğin yedi semiz ineği, yedi cılız başağın da yedi olgun başağı yuttuğunu gördüğü rüyasıyla, Hz. Yusuf’un hapishanede iken iki mahpusun gördüğü rüyalar da bu tür rüyalardır. (Haydar Hatipoğlu, Sünen-i İbn Mâce Terceme ve Şerhi, 10)

2- Kur’ân-ı Kerim’de, “edğâs-u ahlâm (karmakarışık düşler)” diye bildirilen rüyalar: Şeytan’ın uyuyan kimseyle oynamasından, kişinin arzu ettiği veya etmediği bir şeyi çok konuşmasından veya arzulamasından kaynaklanan rüyalardır. Bu rüyalara itibar edilmez. (Bkz.: Yusuf, 12/44)

Rüyanın kısımlarını belirten ve Ebû Hureyre’den rivâyet edilen hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Kıyamet yaklaşınca Müslüman’ın rüyası hemen hemen yanlış çıkmayacaktır. Sizin en doğru rüya göreniniz, en doğru söyleyeninizdir. Hem Müslüman’ın rüyası peygamberliğin kırk beş cüz’ünden bir cüz’dür. Rüya üç kısımdır: Biri sâlih rüya olup Allah’tan müjdedir, diğeri Şeytan’ın verdiği üzüntüdür. Üçüncü kişinin kendi kendine konuştuğu şeylerdendir. Biriniz hoşlanmadığı bir şey görürse hemen kalkıp namaz kılsın, onu kimseye söylemesin.” (Müslim, Rüya, 6)

Rüyaların kötü, çirkin olanları şeytana izafe edilir ki Hz. Peygamber (s.a.s.) böyle bir rüya görene bu çirkin, hoşlanılmayan rüyayı gizlemesini, uyanınca sol tarafına tükürmesini tavsiye buyurmuştur. Böyle yapan kişiye o rüyadan hiçbir zarar gelmeyeceğini vaad etmiştir. Böyle rüyalar, batıl bir korkutma, üzmedir veya günâhlardan kaçınmaya davet etme manası taşıyan fitne, aldatma, hile ve kıskançlığa sevk eden boş ve anlamsız rüyalardır. Gafletten uyarma ve tehlikeye götüren amellerden sakındırma, şeytandan beklenebilecek bir şey değildir. Şeytana kötülükle emretmek yakışır. Batıl rüyaların şeytana nispet edilmesi onun kötülüğe çağırmakla meşgul olmasındandır.

RÜYALARIN ANLATILMASI VE TABİR EDİLMESİ

Efendimiz’in (s.a.v.) zamanında ashabdan rüya görenler olurdu. Bu zâtlar rüyalarını Peygamberimiz’e anlatırlardı. Peygamberimiz de İbn Ömer’in rivâyetiyle Buharî’nin nakline göre “maşaallah” buyururdu. İbn Abbas, Efendimiz’den (s.a.s.) bu mevzuda şu hadisi rivâyet etmiştir: “Sizden her kim rüya gördüyse onu anlatsın ki, kendisine tabir edeyim.” İmam Tirmizî de Semure b. Cündeb’den şu hadisi nakleder: “Rasûlullah, bize sabah namazını kıldırdıktan sonra yüzünü cemaate çevirir ve “Bu gece içinizden rüya gören var mı?” diye sorardı.” (Ebû Dâvud, Sünnet, 9; Tirmizî, Rüya, 10)

Peygamberimiz görülen rüyaları kendisi tabir ettiği gibi, çeşitli tavsiyelerde de bulunmuştur. Meselâ: “Biriniz rüya gördüğü zaman nâsih rey sahibi olan kimseye söylesin. O da hayır konuşup hayırla te’vil etsin.” Allah Resûlü (s.a.s.) “Sevdiği akıllı kimseye, sevdiği kimseye, yahut itibarlı birisine söylesin.” gibi ifadelerle rüyaların rastgele anlatılmamasını istemiştir. Sevmediği insana anlatılan rüyada, yapılacak olan yorumun rüya sahibini üzeceği de başka bir hadiste ifade edilmiştir. Görülen rüya, tabirciye anlatıldığında tabircinin söylemesi gereken sözü Efendimiz bizzat kendisi söyleyerek bize talim buyurmuştur. İbn Zemil anlatıyor: “Rasûlullah sabah namazını kıldırdıktan sonra cemaate yüzünü döndü ve “İçinizde bir rüya gören var mı?” diye sordu. İbn Zemil: “Ben gördüm Ya Resûlallah” deyince Allah Resûlü buyurdu ki: “Hayırsa onu bulasın, şerse ondan korunasın. Hayır bize, şer düşmanlarımıza. Âlemlerin Rabbi’ne hamd olsun. Rüyanı anlat.” buyurdu. (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 7/183)

Efendimiz (s.a.s.) rüya tabir edenlere şu tavsiyelerde bulunmaktadır: “Rüyada gördüğünüz şeylerin isimlerini o rüyanın yorumlanmasına esas alınız. Rüyada gördüğünüz şeylerin künyelerini (veya) kinâye mânâlarını da yorumlamaya esas alınız. (Birden fazla yoruma muhtemel) rüya ilk yorumcuyadır yani ona göre vukua gelir.” (Enes b. Malik). Ebû Rezin’den (ra) rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Müslüman’ın rüyası, peygamberliğin kırk altıda bir parçasıdır ve kimseye anlatılmadıkça o rüya kuşun bacağına bağlı (muallakta) dır. Ancak anlatıldığı zaman düşer.” (Tirmizî, İbn Mâce, Darimî, Hakim ve Ahmed b. Hanbel )

HERKES RÜYA TABİR EDEBİLİR Mİ?

Rüyaların İlâhî bilgi ile insanlar arasında kıyamete kadar devam edecek olan öneminden dolayı pek çok İslâm âlimi rüyaların mahiyeti ve sonuçları üzerinde kafa yormuş ve hatta çoğunlukla mutasavvıf olan -İmam Abdulgani Nablûsî, İbn Sîrîn gibi- bazı âlimler rüyalar ve yorumu hakkında müstakil eserler vücuda getirmişlerdir. İslâm âlimlerinin genel kabulüne göre özellikle sâdık rüyalar, yaşanacak olaylar için işâret ve müjdeler içeren “müteşâbih“ (mânâsını herkesin bilemeyeceği) haberler taşır. Ancak buradaki sorun bazen açık bazen ise gizli olan bu işâretlerin gerektiği şekilde anlaşılamamasındadır ki işte burada rüyanın tabir edilme ihtiyacı gündeme gelmektedir. Bir rüya eğer herkesin anlayabileceği bir açıklıkta değilse, tabir edecek kişinin işâretlerin gösterdiği anlamlara âşina ve ruhu mâneviyata açık birisi olması şarttır.

Ebu’l-Leys es-Semerkandî’nin, “Rüya nasıl tabir edilirse öyle çıkar.” deyimi için, Bostanu’l-Ârifîn kitabında izah ettiği şekilde, rüyanın câhilin yaptığı tabirle değişmesi söz konusu değildir. Tıpkı İslâm hukukuna dair bir meselede, insanların en câhilinin vereceği hükme göre bir sonuç çıkmayacağı gibi rüya meselesinde de olay böyledir. [..]

İmam Gazâlî’ye göre uyku, hislerin hareketsiz hâle gelip kalbe uğramamaları demektir. Uyku ile hayaller temizlenip insan aslî fıtratına benzer hâlde temiz ve saf kalınca, Levh-i Mahfuz ile arasında var olan perde kalkar. İki ayna arasındaki perde kalktığı zaman, bir aynada bulunan görüntüler nasıl diğer aynaya yansırsa, Levh-i Mahfuz’da bulunan bazı bilgiler de, fıtratına uygun saflığa dönmüş olan kalblere yansır. Uyku, diğer duyguları engellememesine rağmen, hayallerin hareket hâlinde seyretmesine engel olamaz. Hayâl kuvveti ile insan kalbi Levh-i Mahfuz’dan kendisine yansıyan bilgiyi derhal alır ve bu bilgiyi bir misâl ile hikâye etmeye başlar. Bu gaybî bilgiler, hayaller hâlinde daha iyi muhafaza edilir ve muhayyilede (Hayâl kurma merkezi, zihinde bulunan hayâl kuvveti) koruma altına alınır. Genel olarak insanlar uyanınca yalnızca hayâllerinde koruma altına aldıkları şeyleri akıllarına getirebilirler. Rüya tabir eden kimsenin, rüya sahibinin gördükleri ile bu hayâllerin anlamı arasında bir ilgi kurması icap eder. Rüyaları tabir etme ilmine vâkıf insan için bu hayâllerin gerçek âlemdeki misâlleri gayet açıktır.

Rasûlullah’ın (s.a.s.) Rüya üç kısımdır: Biri Allah’tan bir müjdedir. Biri nefsin konuşmasıdır. Biri de Şeytan’ın korkutmasıdır.” sözleriyle üç kısma ayırdığı rüyalardan “İlâhi müjde, Rahmânî haber” olarak nitelendirdiği türde olanı, günümüzde nâdir sayılabilecek durumdadır. Genelde görülen rüyalar, nefsânî, şehevânî ve hissî duygulanmaların yer ettiği kalblere yansıyan karışık hâller, açıkça söylemek gerekirse, şeytânî mahiyet arz eden manzaralardır. İfadesine çalıştığımız ve üzerinde yorum yapılan bu rüya deyimi ile; Rahmânî haberler ve esintiler içeren sâlih rüyalar kastedilmiştir. Tabir edilmeye değer nitelikte olan rüyalar da bu tür rüyalardır. Rüya tabir etmek Allah vergisidir. Herkes rüya tabir edemez. Akıl ve mantık bu iş için yeterli değildir. Rüya merhametli ve öğüt verebilecek durumda olanlara anlatılmalı, güzelce yorumlayamayacak kişilere söylenmemelidir.

İmâm Mâlik, “Rüyayı, iyi tabir edenler yorumlasınlar. Eğer rüyayı gören, iyi görürse söylesin; iyi görmezse iyi söylesin veya sussun.” demiştir. “İyi görmese de onu iyi olarak mı tabir etsin?” sorusuna, “Hayır” demiş; sonra “Rüya nübüvvetin bir parçasıdır. Nübüvvetle oynanmaz.” diye cevap vermiştir. (Kurtubî, el-Câmiu Li Ahkâmi’l-Kur’ân, 9/122-127; Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 4)

Rüyanın doğruluğu, rüyayı gören insanın durumuna bağlı olduğu gibi, hadis-i şeriflerde onun görüldüğü vaktin önemine de işâret edilmiştir. Nitekim Efendimiz (s.a.v) şöyle demiştir: “Rüyanın en doğrusu, seher vakitlerinde (görülen rüyalar)dır.” (Tirmizî, Dârimî, Ebû Saîd). Cafer-i Sâdık, kaylûle (öğle uykusu) zamanında görülen rüyanın da doğru rüya olduğunu söylemektedir. Bazı rüya tabircileri derler ki; insan rüyayı ruh ile görür, akılla anlar. Ruhun karar kıldığı yer, kalbin ortasında bulunan kan noktalarıdır. Aklın karar ettiği yer de beynin temelidir. İnsan uyuduğu zaman onun ruhu güneş ve kandil gibi uzar ve o hâlde Allah’ın (cc) nuru ve ziyâsı ile rüya meleğinin gösterdiği şeyi görür. Ruhun nefis tarafına gidip geri dönmesi, Güneş’in bulutla örtülüp sonra açılması gibidir. Duyguların -uyanmakla- harekete geçmesi sırasında ruh, rüya meleğinin kendisine gösterdiği şeyi hatırlayarak hayalinde canlandırır. Bu konudaki bilgiler değerlendirildiğinde görülüyor ki, rüyaların en mükemmel tabiri peygamberler tarafından yapılanlarıdır. Efendimiz (s.a.v.) diğer bir kısım peygamberler gibi, kendisi de rüya görmüş ve kendisinin ve ashabının gördüğü rüyaları tabir etmiştir.

RÜYA TABİRİ İÇİN GEREKLİ HUSUSLAR

İnsanlar için gördükleri rüya ne kadar önemliyse tabirini öğrenmek de o derecede önemlidir. Hatta “marifet rüyayı görmekte değil onu tabir etmektedir.” diye meşhur bir deyiş vardır. Gerçekten de rüyayı tabir etme çok önemlidir. Bilindiği gibi rüyalar bazen çok önemli mesajlar içerir ve gelecekten haber verirler. Bu mesaj ve haberleri anlamak için çoğu zaman tabircilere müracaat ederiz. Daha önce de belirtildiği gibi, rüyaların mânâsı gayet açık olabileceği gibi kapalı da olabilir. Kapalı olan bu mesaj ve haberleri anlamak için tabir ilminin bilinmesi gerekir. Tabirin nasıl yapılacağına dâir âlimler birtakım ölçüler koymuşlardır. Buna rağmen çoğu zaman bu ölçüler, rüyanın anlaşılması için yeterli olmayabilir. Çünkü “Rüya Tabiri İlmi”; “kesbî” – çalışmakla elde edilebilecek- bir ilim değil “vehbî” -Allah (cc) tarafından ihsan edilen- bir ilimdir ki bunun en aşağı derecesi firaset (ileri görüşlülük) ve ilham, zirvesi ise “vahy”dir. (İbn Haldun, Mukaddime, 2/1136-1141; Elmalı, Hak Dini Kur’an Dili, 4) Zaten Peygamberlerin dışındakilerin tabirleri ilm-i yakîn (kesin bir bilgi) ifade etmez. Ancak görüşün ve görenin hususiyetine göre, zayıf bir duygudan, kesin bir bilgiye kadar çeşitli derecelerde bizde bir intiba bırakır. Ve rüyanın asıl tabiri meydana gelen olaylar ile açıklık kazanır. Bazı rüyalar aynen görüldüğü gibi çıkar. Bazılarının tabiri de rüya ile beraber görülür. Bazı rüyalar da gören kimsenin vicdanında tabir olunamamakla beraber, onun sâdık bir rüya olduğuna dair mücmel; fakat kesin bir kanaat hasıl olur. (Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 4)

Biz, tabir yapmak için bilinmesi gereken hususları, farklı gruplar halinde, muteber tabirnamelerden istifade ederek aşağıda vermeye çalışacağız.

1- TABİRCİDE BULUNMASI GEREKEN VASIFLAR

a- İlmî Vasıflar

Kitâbullah’ın mesellerini, manalarını, açık olan âyetlerini bilmelidir. Kur’ân-ı Kerim’de bulunan meseller rüya tabirine ışık tutabilir. Mesela, yumurta, kadınla tabir edilir. Âyette “Onlar gün yüzü görmemiş yumurta gibi bembeyazdır.” buyurulmaktadır. (Sâffât, 37/49). Taş, kalp katılığıyla tabir edilir. Âyette “Ne var ki bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukarıdan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir” buyurulmaktadır. (Bakara, 2/74) Et, gıybetle tabir edilir. Âyette, “… Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz…” buyurulmaktadır. (Hucurât, 49/12) Anahtar hazineyle tabir edilir. Âyette, “… Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez” buyurulmaktadır. (Kasas, 28/76)  Gemi, kurtuluşla tabir edilir. Âyette “Fakat biz onu ve gemidekileri kurtardık ve bunu âlemlere bir ibret yaptık.” buyurulmaktadır. (Ankebût, 29/15). Girmesi adet olmayan bir yere kralın girmesi o yere musibet, rezillik gelmesiyle tabir olunur. Âyette “Melik’e: Hükümdarlar bir memlekete girdiklerinde, orayı perişan ederler ve halkının ulularını alçaltırlar. (Herhalde) onlar da (Süleyman’ın (as) ordusunu kastederek) böyle yapacaklardır, dedi.” buyurulmaktadır. (Neml, 27/34)Elbise kadınla tabir olunur. Âyette “… Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için biri elbisesiniz…” (Bakara, 2/187) buyurulmaktadır. (Yukarıdaki tabirler için bkz., İbn Sîrîn, Tabiru’r-Rü’yâ, 3). İp, dinle tabir edilir. Âyette “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; parçalanmayın…” (Âli İmrân, 3/103) buyurulmaktadır. (Bkz. İbn Sîrîn. Müntehabu’l-Kelâm, 7)

Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı gibi tabir yapan kimsenin rüyada görülenler için Kur’ân’a bakması orada geçen bu örnekleri değerlendirmesi gerekir. Bunun için de Kur’ân’ı çok iyi bir şekilde bilmesi gerekir:

Peygamber ve hakimlerden konuyla ilgili örnekleri, özellikle Hz. Peygamberin hadislerini, bilmesi gerekir. Mesela Hz. Muhammed (s.a.s.) “Şu beş (hayvan) zararlıdır (fevâsık): Karga, çaylak, akrep, fare, kuduz köpek” (Buhari, Sayd, 7; Müslim, Hacc, 71-73; Tirmizi, Hacc, 23; Nesâî, Menasik, 116-117; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 7/ 256) buyurmuşlardır. Bu gibi hadis-i şerifler tabirciye rüya tabir ederken yardımcı olur. Karga, fâsık adamla tabir edilir. Hz. Peygamber kargayı fâsık olarak isimlendirmiştir. (İbni Mâce, Sayd, 19; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/ 209) Fare, fâsık kadınla tabir edilir. Hz. Peygamber, farenin zararlı bir hayvan olduğunu belirtmiş, onu “fâsıka” olarak nitelendirmiştir. (İbn Mâce, Sayd, 19; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/238). Kaburga kemiği kadınla tabir edilir. Hz. Peygamber (s.a.s.), “kadınlar eğri olan kaburga kemiğinden yaratıldı” (Buhari, Nikah, 80; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/497) buyurmuşlardır. Kapı eşiği, kadınla tabir edilir. Halilullah İbrahim (as) oğluna, kapının eşiğini değiştir, yani hanımını değiştir buyurmuştur. Tabib âlimle; hasta da câhil ve günahkârla tabir edilir. Hz. İsa (as), Mûmsa’ya gidip orada vaaz ederken: “Tabib hastanın yanına girdi” buyurmuştur. Yatak da kadınla tabir edilir. Hz. Lokman (as) oğluna “yatağını değiştir” derken, oğlunun hanımını kasdetmiştir. Boyacılar, yalancılarla tabir edilir. Ebû Hüreyre (ra) “tavuk çıktı” diyen bir adamı işitince “boyacıların söylediği bir yalan” demiştir. O, boyacılarla yalancıları kasdetmiştir.

Rüya gören hangi dili konuşuyorsa o dilin hususiyetlerini, bilmelidir. Rüyayı görenin ismi de tabiri etkileyebilir. Mesela, ismi Selim olanın rüyası, selametle, ismi, Râşid olanın rüyası rüşdle tabir edilir. (İbn Sîrîn, Tabiru’r-Rü’yâ, 3) Lafızların türeme kurallarını bilmelidir. Mesela, Küfrün manası örtmek, mağfiretin manası gizlemek, zulmün manası, bir şeyi lâyık olduğu yerin dışına koymak, fıskın manası, (Allah’a itaatten) çıkıştır. (İbn Sîrîn, Tabiru’r-Rü’yâ, 8) Darb-ı Meselleri (emsali ve deyimleri) bilmelidir. Mesela, “eli uzun” meseli, Araplar tarafından cömertler, iyilik yapmayı sevenler için kullanılır. (İbn Sîrîn, Tabiru’r-Rü’yâ, 3) İnsanların arasında dolaşan atasözlerini bilmelidir. Şiiri bilmesi gerekir, çünkü şiirlerde birçok meseller kullanılır. Dolayısıyla şiirleri bilmek mesellerin manalarını anlamaya yardımcı olur. Mesela, Sen bir gülsün. Gülün ömrü bir aydır, bir kaç ay değil Benim istediğim Mersin ağacıdır. Mersin ağacı ise zamana karşı çok sabırlıdır, dayanıklıdır. Yukarıdaki şiirde gülün ömrünün az, Mersin ağacının ömrünün ise uzun olduğu belirtilmiştir.

b- Şahsî Vasıflar

Âlim olmalıdır, Zeki olmalıdır, Müttakî (Allah’tan hakkıyla korkan) olmalıdır, Her türlü çirkinlikten temizlenmiş olmalıdır, Yemesini içmesini düzeltmeli, davranışlarında ihlâslı olmalıdır. Böyle olunca tabir hususunda insanlar arasında iyi bir intiba bırakmış olur. İnsanların ayıplarını gizlemelidir.

2- RÜYANIN MAHİYETİ İLE İLGİLİ HUSUSLAR

a- Görülen rüyanın vakti ve saati önemlidir. Yani hangi mevsimde ve günün hangi saatinde görülmüş. Sadık rüyalar için en elverişli zaman, meyvelerin olgunlaştığı (İbn Sîrîn, Müntehabu’l-Kelam, 15), arklardan suların bol bol aktığı, ağaçlardan yaprakların döküldüğü, özellikle meyvelerin çıkmaya başladığı zaman ki bu vakitlerde kopan bir dalın yerine iki dal, kopan bir yaprağın yerine beş yaprak çıkar. (İbn Gannâm, Ebû Tâhir, Tabîru’r-Rü’yâ, Yazma nüsha, Hacı Selim Ağa KTP, Hacı Selim Ağa / 545, s. 18A (yazma)) Günün ilk saatlerinde (seher vakti) görülen rüyalarla, öğle uykusundaki (kaylûle) rüyalar da sadık rüyaların en çok görüldüğü saatlerdir. Rüyada görülenlerin, mevsimle de bağlantısı vardır. Mesela, ağaç, meyve, deniz, ateş, elbiseler, evler, yılanlar ve akreplerin mevsimlere göre konumu önemlidir (mesela ağaçlar kışın yapraksız, yazın yapraklı olurlar, yılanlar kışın toprağın altında, yazın toprağın üstünde yaşarlar). Aynı durum gece ile gündüz için de geçerlidir. Güneş, ay, yıldızlar, lamba, ateş, karanlık, kirpi, yarasa vb. varlıkların konumları gece farklı, gündüz farklıdır. (İbn Sîrîn, Müntehabu’l-Kelam, 8) İbn Gannâm aylara ve günlere göre rüyaları tahlil etmiş, tabirleri hakkında genel bir bilgi vermiştir. Biz burada günlerden cuma, aylardan da ramazan ayı hakkında İbn Gannâm’ın tabirini örnek olarak vermek istiyoruz.: “Ramazan ayında görülen rüya hayra alamet ise doğrudur. Şerre delâlet ediyorsa doğru değildir. Çünkü bu ayda kötülük ve şer kapıları kapanır. Cuma günü ise mübarek bir gündür, iyilik, doğruluk, bir araya gelme ve toplanma içerir. Cuma, Müslümanlarn bayramıdır. (İbn Gannam, Ebû Tâhir, Tabîru’r-Rü’yâ, Hacı Selim Ağa KTP, 9A-10A)

b- Rüyaların aslı üçtür: Cins, sınıf, tab’ı (tabiatı). Cinsten maksat varlıklar içinde hangi gruba girdiğidir. Mesela, ağaç, yırtıcı hayvan, kuş vs… Bunlar ekseriyetle erkekler için geçerlidir. Rüyada görülenin cinsi belirlendikten sonra hangi sınıfa ait olduğuna bakılır. Mesela, ağaç, hurma ağacıysa, Arap erkeğiyle, ceviz ağacıysa, Arap olmayan (acem) bir erkekle tabir edilir. Çünkü hurma ağacı Arabistan’da yetişir, ceviz ağacı ise Arabistan’da değil dışarıda yetişir. Aynı şekilde devekuşu, Arap erkeğiyle, tavus kuşu ise Arap olmayan erkekle tabir edilir. Bundan sonra da tabiata bakılır. Mesela hurma ağacı hayırlı, asil soylu insanla tabir edilir. Ceviz ağacı ise sert bir ağaç cinsi olması dolayısıyla sert mizaçlı, tartışmayı seven, insanla tabir edilir. (İbn Sîrîn, Tabiru’r-Rü’yâ, 4)

3- RÜYAYI GÖRENLE İLGİLİ HUSUSLAR

Rüyayı görenin mesleği, insanlar arasındaki mevkii, karizması, kademesi önemlidir. Mesela, pek çok kişi rüyasında nar görebilir. Görülen şey aynıdır, ama tabirleri farklıdır. Nar; sultan için fethedeceği yeni bir beldedir. Narın kabuğu, beldenin kalesi ve duvarları, taneleri ise oranın halkı ile tabir edilir. Tacir için; ev, dükkan, otel, gemi, kese, vs.dir. Âlim için nar, kitaplarıdır. Kabuğu, sayfaları, taneleri ise içindeki yazılar ile tabir edilir. Bekâr için; zengin ve güzel bir eş veya cariyeyle tabir olunur. Hamile için nar; dölyatağında, rahminde veya henüz kanında bulunan, ileride iffetli olacak bir kız çocuğuyla tabir edilir. (İbn Sîrîn, Müntehabu’l-Kelam, 9) Rüyadaki nar, sultan, tacir, âlim, bekâr ve hamile için ayrı ayrı tabir edilmektedir. Görüldüğü gibi insanların toplumdaki konumları, meslekleri, şahsi durumları rüyaların tabirlerini büyük ölçüde etkilemektedir.

4- RÜYA TABİR EDENİN DİKKAT ETMESİ GEREKEN HUSUSLAR

a- Öncelikle tabirci rüyayı dinleyince veya kötü içerikli olması nedeniyle rüyanın tevilini yapmayınca, veya rüyayı yeteri kadar anlamadığında, şu şekilde dua etmesi gerekir: “Hayır sana şer düşmanına, hayır sana gelsin şerden de korunasın.” Tabirci rüyanın sadece göreni ilgilendirdiğini zannederse böyle dua yapar. Rüyanın bütün alemi ilgilendirdiğini zannederse “hayır bize şer düşmanlarımıza, hayır bize gelsin şerden de korunalım” diye dua eder. (İbn Sîrîn, Müntehabu’l-Kelam, 6)

b- Tabir yapmak için en uygun zaman, sabahın en erken saatleridir. Çünkü bu saatlerde tabircinin zihni berrak olur rüyayı gören de rüyasını daha iyi hatırlar. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) “Allah’ım ümmetimin erkencilerine bereket ver” diye dua buyurmuşlardır. (Tirmizî, Buyû’, 6; İbn Mâce, Ticârât, 14; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/154)Şu üç “ıztırar” (mecburiyet, hacet) vaktinde rüya tabir etmemelidir: “Sabah güneş doğduğunda, akşam güneş batımında ve öğleyin zeval vaktinde”. (İmam Nablûsî, Ta’tîru’l-Enâm, 1/6). Tabir bir çeşit kıyastır, zanndır. Uyanıklıkta doğru olarak zuhur ederse, veya doğruluğuna dâir bir alamet bulunursa ancak o zaman tabire itibar edilir. (İbn Sîrîn, Müntehabu’l-Kelam, 6)

c- Tabirci, zâcirden (hakka, doğruya engel olandan) veya müneccimlerin hesaplamalarından yardım istememelidir. Bunların tabirle ilgili sözlerini dinleyip doğrudan sapmamalıdır. (İbn Sîrîn, Müntehabu’l-Kelam, 6)

d- Tabirci müjdeye, uyarıya, ikaza, Dünya veya âhiret için bir menfaate delâlet etmeyen rüyalarla ilgilenmemelidir. Çünkü böyle rüyalar, karışık, anlamsız, boş ve şeytandandır. (İbn Sîrîn, Müntehabu’l-Kelam, 7)

e- Görmediği rüyayı anlatanın rüyasını tabir etmelidir. Böyle bir durumda rüyadaki hayır tabirciye şer de rüyayı anlatanadır. Nitekim Hz. Yusuf hapiste bulunduğu sırada görmedikleri rüyayı görmüş gibi anlatan iki gencin rüyalarını tabir etmiş, onların bu isteklerini geri çevirmemiştir. (İbn Kesîr’e göre, meşhur olan ve çoğunluğun görüşü, “iki gencin gerçekten rüya gördükleridir”. Hz. Yûsuf un rüyaları yorumu hakkında bkz. Yûsuf. 12/36, 41.). Tabirci, kasıtlı olarak rüyayı doğru tabir etmezse, rüyadaki hayır, rüyasının tabirini sorana, şerr de tabirciye aittir. (İmam Nablûsi, Ta’tîru’l-Enâm, I, 6)

f- Rüyaların hepsi için geçerli olan iki vecih vardır. Biri hayra diğeri de şerre delâlet eder. İyi olanlar için en iyi yönü, bozguncular için en çirkin yönüyle tabir edilir. Bazen rüyalarda görülenlerin çok farklı vecihlere ihtimali olur. Yani, birbirine zıt, birbiriyle çelişen, vecihler bulunabilir. Bu gibi rüyalarda bir vecih üzerinde ısrar etmemelidir. Ancak tabirci, rüyanın görüldüğü zaman ve mekan ile ilgili başka deliller görürse bir vecih üzere tabir edebilir. (İbn Sîrîn, Müntehabu’l-Kelam, 9)

g- Rüya, geçmişte yaşanan bir olayla ilgili olabilir. Mesela, geçmişte edâ edilmeyen bir şükrü veya geciktirilen bir tevbeyi, hatırlatmak, için böyle rüyalar gösterilir. Rüya hâlle veya gelecekle ilgili olabilir. Kişinin başına gelecek iyi veya kötü bir durumu haber verir. Ölüm, yağmur, zenginlik, fakirlik, şeref, rezillik, sıkıntı veya rahatlık gibi. (İbn Sîrîn, Müntehabu’l-Kelam, 9)

h- Bazen rüya, onu görene değil de, ikizine, üvey kardeşine, adaşına, soyundan birisine, arkadaşına, komşusuna veya herhangi bir konuda kendisine benzeyen birisine çıkabilir. (İbn Sîrîn, Müntehabu’l-Kelam, 10) Ümmü Fadl Hz. Peygambere geldi ve “Yâ Resûlallah! Rüyamda korkunç bir şey gördüm” dedi. Hz. Peygamber de (s.a.v): “Gördüğün hayırdır” dedi. Ümmü Fadl: “Yâ Resûlallah! Senin cesedinden bir parçanın koptuğunu ve odama konduğunu gördüm”. Hz. Peygamber (s.a.v.) gülerek şöyle dedi: “Fâtıma bir oğlan doğurur. Sen de onu odana alırsın”. Hz. Patıma, oğlu Hasan (ra) ile geldi, Ümmü Fadl onu kucağına aldı. (İbn Mâce, Rüya, 10.)

ı- Rüyada görülen bir şeyin adı, bileşik isim ise rüya bu ismin bir bölümüyle tabir edilebilir. Mesela, birisi rüyada ayva görmüştür. Ayvanın Arapçada karşılığı bileşik isim olan “sefercel” kelimesidir, isimde sefer kelimesi de bulunmaktadır. Dolayısıyla rüya seferle tabir edilebilir. (İbn Sîrîn, Müntehabu’l-Kelam, 13)

j- Tabir mânâ ile de olabilir. Hatta pek çok rüyaların tabiri böyledir. Mesela ütrücce (ağaç kavunu) eğer mal veya evladla tabir edilmez ise münafıklıkla tabir edilir. Çünkü bu meyvenin içi dışına uymamaktadır (kokusu güzel olmasına rağmen tadı acıdır). (İbn Sirin, Müntehabu’l-Kelam, 13)

k- Tabir bazen görülenin zıddı veya tersiyle yapılır. Mesela, ağıt, sevinçle; gülme, hüzünle tabir edilir. Sel, düşmanla; düşman, selle tabir edilir. (İbn Sîrîn, Müntehabu’l-Kelam, 14)

l- Rüyada görülenlerdeki fazla veya eksik ayrıntılar da tabiri etkiler. Mesela, kişi rüyada kolunun kesildiğini, fakat kesilen kolun vücûdundan ayrılmadığını ve eline aldığını görürse, o kişi için kardeş veya evladla tabir edilir. Kesilen kol vücûddan ayrılmış yere düşmüşse, kardeşi veya evladı için musibetle tabir edilir. (İbn Sîrîn, Müntehabu’l-Kelam, 15)

m- Tabirde derinleşmek isteyenler için bilinmesi gereken üç husus vardır. Bunlar: Rüyada esas öğeleri (asılları), bu öğelerin özünü, çeşitlerini, farklılıklarını, hayır ve şerden hangisine ne derecede delâlet ettiğini bilmelidir. Rüyadaki esas temaları birbirleriyle uyuşturmalıdır. Ayıklanması gereken şeyleri ayıklamalıdır. Mesele üzerinde iyice ve dikkatli bir şekilde durmalı rüyanın mahiyetini tam olarak kavramalıdır.

Yukarıda sayılan noktalar önemlidir. Tabirciye en ağır gelenler de bunlardır. Çünkü rüyanın temel taşları bunların nelere delâlet ettiği, aralarındaki bağlantıları tespit etmek kolay değildir. Mesela Yusuf sûresi 43. âyette geçen Fir’avn’ın rüyası tabirciler için kavranılması güç bir rüyadır. Rüyadaki “yedi semiz inek ile yedi cılız inek” öğesiyle “yedi yeşil başakla diğer kuru başak” öğesi rüyanın üzerinde durulması gereken esas öğeleridir. Bu öğelerin birbiriyle ilgisi vardır. Birbirlerini desteklemektedirler. Yedi semiz inek bolluk yıllarıdır. Yedi cılız inek ise bu yılları takip edecek kıtlık yıllarıdır. Yedi yeşil başakla, diğer kuru başaklar ve inekler, anlatılmak istenen manayı desteklemektedir. Adeta birbirlerine şâhid olarak gelmişlerdir. (İbn Sîrîn, Müntehabu’l-Kelam, 20-21.)” (Kur’ân-ı Kerim’de Rüya Kavramı, Bünyamin Açıkalın, Yüksek Lisans Tezi, s, 42-50, Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 1996)

HAKİKATE KAPALI RUHLAR RÜYALARI TABİR ETMEMELİDİRLER

… Meselâ siz rüyanızda bir elma görürsünüz. Bu elma mânâ ve misâl aleminde bir hakikati temsil eder. Elma, tatlı söze de delâlet eder. Meselâ, elma gören bir insan, yarın tatlı söz konuşacak ve birinin gönlünü alacak demektir… Ancak, Kur’ân ve Sünnet ışığı altında, ilhâma açık gönüllerin bu türlü şeylerden bahsetmelerinde bir mahzur olmasa bile, hakikate kapalı ruhların böyle şeylerden bahsetmeleri, katiyen doğru değildir. Bunu bir olay ile te’yid etmek gerekir. Bir arkadaş: “Falanın evine, falan büyük zât uçarak gelmiş, evden içeriye girmiş, Ve sonra da çıkıp gitmiş..” dedi. Tabiî böyle güzel görünümlü bir rüyadan herkes memnun, rüyayı gören de, rüyanın, içinde cereyan ettiği ev halkı da… Çünkü başlarına devlet kuşu konmuş gibi bir iltifat sanıyorlardı bu rüyayı. Derken orada bulunan bir zât ürperdi ve dedi ki: “O, cenazeye delâlet eder. Bu daire içinde mühim zâtlardan birisi ölecek demektir.” Aradan az bir zaman geçmişti ki, gelip dediler. “Arkadaşlarımızdan falan kıymetli zât, hiç beklenmedik bir anda, zâhiri esbâb açısından yanlış bir iğne ile birdenbire vefât etti…” Demek ki, misâl âlemine ait tabloların umumi güzelliklerinin yanında belki ondan da evvel, sembollerin ne mânâya geldiğini anlamak ve ona göre çözmek icap edecek. (Asrın Getirdiği Tereddütler, 2/125-126)

RÜYALARDAKİ SEMBOLLERİN NE MÂNÂYA GELDİĞİNİ BİLMEK GEREKİR

“Bazen bir velînin nazarına, uzaktan bir kısım hakikatler gösterilir. Bunlar dün olduğu gibi bugün de olabilir. Velî bazen mesafeyi ayarlayamaz ve hakikati olduğu gibi tespit edemez. Bazen herhangi bir hâdiseyi sembol hâlinde görür ve tevilini bilemez; bilemez de kendine göre tevil yapar. Yaparken de hatasız bir tevil yaptığını zanneder. Halbuki İlâhî maksat başkadır, onların yaptıkları teviller başka… Tıpkı, insanın gördüğü rüyaları gibi… Meselâ, siz rüyada altın-gümüş görür ve zannedersiniz ki, Cenâb-ı Hak bugün size tatlı bir lütufta bulunacak veya maddî ve manevî istifade edecek ve bir şeye mazhar olacaksınız… Halbuki, altın ve gümüşün mânâsı hevây-ı nefis ve nefs-i emmâre bakımından kuvvet kazanma demektir… Keza görseniz ki, Hz. Cebrâil hanenizin penceresinden içeriye giriyor, siz zannedersiniz ki, ruh-u emin ve ruh-u metin hanemize girdiğine göre, evimizde İlâhi esintilerden bir şey olacak. Halbuki âlem-i misâlde böyle bir vak’a ile sembolize edilen hakikatin mânâsı, o evden yüce ruhlu birisinin vefat edip gitmesi demektir. Kezâ.. birisi rüyasında, uygun olmayacak şekilde, herhangi bir insanla buluştuğunu görür. Günaha girdiğini ve gireceğini zanneder. Oysaki, bunun mânâ ve tevili, öteki insana yardımı dokunması şeklindedir. Böyle bir vak’a aynen Harun Reşid’in hanımı Hz. Zübeyde için bahis mevzuudur. Bu mübarek kadın, rüyasında görür ki, Bağdat halkı gelip bununla temas ediyorlar. İffetine, namusuna fevkalâde düşkün olan Zübeyde Hatun titrer ve ürperir. Sonra da bir tabirciye sorar. Tabirci ona: “Sultânım! Öyle bir hayır yapacaksın ki, bütün insanlık âlemi ondan istifade edecek.” Neden sonra Zübeyde Hatun, Harem-i Şerif’e su getirme lütfuna mazhar olur. Şimdi velî, misâl âleminden hakikatler adına aldığı sembollerin gerçek mânâlarını bilmiyorsa, onları tevil edecek ve belki bazılarında da yanılacaktır. Nüve ve çekirdek itibarıyla velînin bahsettiğiyle, işin aslındaki hakikat arasında fark yoktur. Fark, icmâl ve tafsilde (öz ve detaylı anlatım), bizim dilimizle sembollerin dilinin farklılığındadır. Bu farklılığı ortadan kaldırıp, insanlara yanıltmayan mesajlar sunmak sadece peygamberler ve onların has vârislerine müyesser olmuştur. Peygamberler yanılmazlar, yanılırlarsa Allah (cc) hemen düzeltir. Zira, kitlelere imam olduklarından, onların yanılmaları kendilerine münhasır kalmaz; arkalarındakileri de yanıltır. Onların her şeyi objektif ve bütün insanlığı kucaklayıcı, içine alıcı mahiyettedir.

MÜSLÜMAN’IN HAYATINDA RÜYANIN YERİ

Allah Rasûlü (s.a.s.), sahih bir hadîs-i şeriflerinde: “Rüya nübüvvetin kırk altı cüz’ünden bir cüz’dür.” (Buhârî, Ta’bir, 4; İmam Mâlik, Muvatta, 2/956) buyuruyor. Bu, muhteva ve mânâ açısından peygamberliğin, kırk altı derinliğinden, kırk altı parçasından, ifade ettiği kırk altı mânâsından ve içindeki kırk altı esastan biri mânâlarına gelebilir. Alimlerimiz bu hadise şöyle bir açıklama getirmişlerdir: Efendimiz, kendisine peygamberlik gelmeden evvel, nübüvvetle alâkalı meseleleri, altı ay kadar rüyalarında görüp tanımıştı. Buhari’nin tespitiyle, Âişe vâlidemiz, Allah Rasûlü’nün rüyalarını sabah aydınlığı içinde gördüğünü ve ertesi gün de, gördüğü rüyanın ayniyle çıktığını naklediyor. Evet, işte bu rüya faslı tam altı ay sürmüştü.. bu ise bir senenin yarısı demekti.. Peygamberlik de yirmi üç sene sürdüğüne göre, bu altı ay, vahyin nâzil olma süresinin kırk altı parçasından biri sayılabilir. O, bu dönemde, Hira dağında ve Haticetü’l-Kübra vâlidemizin yanında daha çok rüya temrinatıyla peygamberliğe alışıyor ve sonra da, o rüyalar faslının sona ermesiyle vahiy gelmeye başlıyor…

Rüyanın bir diğer yanını Efendimiz şöyle anlatır: “Âhirzamanda en sâdık olan şeyler rüyalardır.” (Buhârî, Ta’bir, 26; Müslim, Rüya, 8) Neden? Zira rüyaların arkasındaki gerçek, yani peygamberlik artık yok, hatta bir yönüyle velâyet-i kübra da yok, doğrudan doğruya Efendimiz’le zaman üstü bir noktada görüşme ve emir alma da yok. Mesela bir İmam Rabbanî, İmam-ı Şazelî, Şah-ı Geylanî, Ahmet Rufaî, Bediüzzaman yok. Bizler hepimiz ümmî insanlarız. Bu açıdan hakikat âleminde, peygamberliğin aydınlığından alınacak şeyleri doğrudan doğruya elimizi uzatıp alamıyor, zaman üstü olamıyor, peygamberlerle belli kuşakta buluşamıyoruz. Halbuki Cüneyd-i Bağdadî “Ben doğrudan doğruya görüştüm, bana rüyamda şunları söyledi” veya “açıktan açığa bana şu emri verdi” diyor. İşte bizler bütün bunlardan mahrumuz. Durum böyle olunca, bunca günah, bunca karışıklık içinde Allah bize olan lütuflarını rüyalar yoluyla lütfediyor veya bazı saf gönüller sayesinde “yakazalar” (uyku ile uyanıklık arasında görülen şeyler) vasıtasıyla içimize akıtıyor, başta Efendimiz olmak üzere birçok Sahabe, evliyâ ve mukarrabinle görüştürüp buluşturuyor. Onun için Efendimiz (s.a.s.) buyuruyor ki, “Âhirzamanda en doğru çıkan şeylerden biri de rüyalardır.” (Buhârî, Ta’bir, 5; İmam Mâlik, Muvatta, Rüya, 3)

Allah Rasûlü, bu rüyalara mübeşşirat diyor. Mübeşşirat; muştu, bişâret ve müjde ifade eden şeylere denir. Meselâ, siz bir gün rüyada görüyorsunuz ki Efendimiz geliyor ve sizin kakül-ü gülberlerinizden tutarak, alnınızdan öpüyor.. öpüyor ve: “Ohh sizler cennet kokuyorsunuz” diyor. Siz “Neden ya Rasulallah?” diyorsunuz, O da, “Tam gönlüme göre hizmet ediyorsunuz” buyuruyor. Şimdi böyle bir şeye ihtiyacınız var mı, yok mu? Bunca handikap karşısında, sokakların lağım kanalı gibi aktığı, bazı kanalların evimize değişik kanallar adı altında eracif döktüğü bir dönemde, eraciften sıyrılma, doğruyu bulma ve doğrunun zorluğuna rağmen onu yaşama… evet bütün bunlar çok zor şeyler. İşte bu çok zor şeyler karşısında Allah (cc) müjdelerle sizi teşvik ve takdir ediyor olabilir. Bir başka misal; nasıl ana-babalar çocuklarının istemediği veya zorla kabul ettikleri bir işi onlara yaptırmak istediklerinde şekerleme, çikolata vs. ile onları teşvik ederler; yani onlara avans vererek dediklerini yaptırırlar; aynen öyle de, inançsızlığın bütün üniteleri ile hayata hakim olduğu bir dönemde dine hizmet edenlere Cenab-ı Hak, şekerleme türünden müjdeler ile onları teşvik edebilir.

Böyle bir dönemde, yani sokakların çirkefliğinden dolayı çoklarının damarlarındaki kanın, şehvet adına galeyâna geldiği bir dönemde inananların böyle teşvik almaları rahmetin bir göstergesi olsa gerek. İşin doğrusu aksi halde, bu çetin yollarda uzun boylu yürümek çok zordur. Fakat bütün bunlara rağmen, biz rüya insanı değiliz. Çünkü çocuğa her zaman şekerleme verilmez, zira şeker dişleri çürütür. Halbuki insanın sıhhatli, dengeli ve temkinli beslenmesi şarttır. Aksi halde, “Şekerde güç vardır, beynimiz glikozla besleniyor…” vs. der, yemeye devam ederseniz, ömür boyu sürecek hastalıklarla karşı karşıya kalabilirsiniz. İşte aynen bunun gibi, sizler de her şeyi rüyalara bağlar ve rüyalardan dışarıya çıkamazsanız; bir rüya adamı olarak kalır gidersiniz. “Yakaza” dediğimiz husus da aynen bunun gibidir. Mesela, ben yakazaya inanan biriyim. Bir gün, bir yerde bir zatla, gençlik dönemlerinde, hem de teşvike çok ihtiyacım olduğu bir anda, o zat birden heyecanlandı, donuklaştı ve bana, “Üstad’la falan ve filan şu anda buraya geldi” dedi. Ne dediklerini sorunca, onların mesajını söyledi. Belki ben buna inandım veya inanmadım; ama işin doğrusu böyle bir müjde irademe fer verdi. Ancak bunlar Kitap ve Sünnet gibi dinin gerçek kaynakları yanında delil sayılabilecek kriter ve kurallar değildir. Mesela, -farz-ı muhal- yakazaten Efendimiz burada bana gelse dese ki: “Sana bir tavsiyem var”, ben de: “Emrin başım-gözüm üstüne, nedir ya Rasulallah!” derim. “Bak, dün konuştun, bugün de konuştun; ama yarın konuşma, bu işte hayır yok” dese ben biraz düşünürüm. Hem de O’ndan aldığım kriterleri kullanarak bu mevzuda yakazeten verilen emri dinlemek lazım mı, değil mi? İşte bunu düşünürüm. Şimdi benim burada konuşmam mubah bir şeydir. Konuşsam da olur, konuşmasam da. Fakat Allah Rasulü din-i mübin-i İslâm’ı tebliğ etmeyi bir mükellefiyet olarak, bilen insanların sırtına yüklemiyor mu? Yine O uyulması ve hüccet alınması gereken sözlerin kendi sözleri olduğunu söylemiyor mu? Öyleyse burada ben, yakazada söyleyen Allah Rasülü’nü değil de dün hayatta iken, peygamber olarak konuşan Rasulullah’ı dinler, tebliğ ve irşad faaliyetine devam ederim. Evet, Nebiler Serveri’ne ta’zimde bulunma, saygı gösterme başka bir mesele, O’nu hüccet ve delil olarak kabul etme, hayatı ve peygamberliği itibariyle O’na uymak başka bir meseledir. Yoksa, gerek rüyâ ve yakazalar, gerekse cinleri, şeytanları kullanma yolu ile -hafizanallah- bazı ahvalde inananlar, doğru yoldan sapabilir; sapabilir ve kazanma kuşağında kaybedebilirler. Mesela, Gulam Ahmed, böyle bir handikapın içine düşmüş ve kaybetmiştir. O yogizmde ve Hinduizmde, ruha kendi gücünü kazandırma konusunda ileri seviyede biri olduğundan, Müslümanlığın üstünlüğünü bu yolla ortaya koyma yolunu tutmuş ve dilini gırtlağına sokup altı ay bir şey yemeden durmaya çalışmıştır. Güya o, bununla Brahmanlara, Budistlere karşı İslâm’ın üstünlüğünü ortaya koymaya çalışmıştır.. çalışmış ve böyle bir yola girmiştir. Rica ederim İslâm’ı anlatmanın yolu bu mudur? Ve neticede Gulam Ahmed sırasıyla “mehdiyim, imam-ı muntazarım, peygamberim” demiş ve en son hulul ve ittihada inanarak “ben Allah’ım” demiştir. İşte, cinleri, şeytanları kullanma insanı doğru yoldan çıkartacak böyle bir inhiraftır. Evet, bu tür meseleleri yani rüyalarla amel etme, yakazalara güvenme, cinleri kullanma.. hep böyle çok masumane, Müslümanlık duygu ve düşünceleri içinde başlar.. başlar ama bir de bakarsınız ki şirazeden çıkmışsınız.

Şimdi konuyu çoklarının dilbeste olduğu bir misal ile biraz daha açayım: Bize düşen şey Kitab’a ve Sünnet’e uymaktır. Mesela siz göklerde gezip dolaşsanız, zamanüstülük içinde Efendimiz’le buluşsanız, Cenab-ı Hakk’ın değişik şekilde tecellileri ile baş başa kalsanız.. işte bütün bunlar, Sünnet’i yaşamanın yanında ceviz kabuğu kadar yer doldurmaz.  O halde saf Müslüman olarak kalalım, zeminde yürüyelim. “Rütbeli olmak değil, nefer olmak daha iyidir” diyelim ve insanlardan bir insan olalım. Hz. Ömer Efendimiz kendisine: “Sen Peygamberi memnun ettin. Ebu Bekir’i memnun ettin. Cennete gireceksin ve firdevsler senin otağın olacak” diyenlere acı tebessümle bakar, “Şu dünyaya girdiğim gibi çıksam çok memnun olacağım” der. Ben de, şahsen bunu bulsam çok memnun olurum. Sizler tertemiz duygularla yaşar, kılı kırk yararcasına “Kitap ve Sünnet” derseniz, “Şeriat-ı garrâ”nın elmas düsturlarını, akyolun prensiplerini hayat düsturu yapar yaşarsanız, Allah da sizi boş bırakmaz, velilere lütfettiğini lütfeder. Sizin bundan sonra din adına söylenen şeylerin dışında artık alacağınız fazla bir şey kalmamıştır. Gördüğünüz rüya ve yakazalar, şevkinize medar olabilecek şekilde sizi şahlandırıyorsa onunla iktifa etmelisiniz.

RÜYA İLE AMEL EDİLİR Mİ?

“Rüya, hadisin ifadesiyle “mübeşşirat”tandır. (Buhârî, Ta’bir, 5; Muvatta, Rüya, 3) Yani o bir muştular kaynağıdır. Allah (cc) rüyalarla bize müjdeler verir. Buna, kendi adımıza “şekerleme kabilinden ihsanlar, lütuflar” diyebiliriz.  Elbette rüyanın da bir hakikati var. Ancak biz burada, rüyadan ziyade, rüya ile amel edilip edilemeyeceği hususu üzerinde durmak istiyoruz. Ayrıca, rüya ile beraber melekûta açılan diğer kapılara da yine bu çerçeve içinde işaret etmenin yararlı olacağına inanıyoruz. İnsanın mükellefiyetlerini ifa edeceği saha “yakaza” dediğimiz uyanıklık hâlinin devam ettiği zaman ve mekânla kayıtlıdır. Yani uyku ve baygınlık hâli gibi durumlar, mükellefiyet dışı bırakılmışlardır. Bu itibarla da, bunların, ne emredici ne de emir alıcı olarak hükümlere esas sayılabilecek yanları yoktur. Bu cümleden olarak bir insan, rüyasında kelime-i küfür söylese dinden çıkmaz ve baygınlık hâlinde, dinin bütün mükellefiyetlerinden muaf tutulur. Meseleye bu zâviyeden baktığımızda; ister müsbet, ister menfî mânâda, rüyalarla gelen müjde veya ikazların objektif bir değer ifade ettikleri söylenemez. Bu yönüyle de onların bağlayıcı birer delil veya bürhan kabul edilmeleri mümkün değildir. Ancak, şer-i şerife muvafık ve mülayim olan meselelerde rüyaların o rüyayı görene özel bir mesaj ifade etmesi -tabiî Kitap ve Sünnet’le çatışmaması bir ön şarttır- söz konusu olabilir. Aksi haldeki rüyaların, bizâtihî hiçbir değeri yoktur. Diyelim ki, üzerine hac farz olan bir insan, bütün şartlar mevcut iken, sırf gördüğü bir rüyayı, hacca gitmemesi gerektiğine bir işaret şeklinde yorumlayarak, bu vecibeyi îfâdan vazgeçmesi kesinlikle doğru değildir ve onun gördüğü bu rüya, onun için asla şer’î bir mesnet sayılmaz. Çünkü haccın farziyeti Kitap ve Sünnet’le tespit edilmiştir.. ve durumu bu şartlara uygun herkes mutlaka hac farizasını yerine getirme mecburiyetindedir. Ayrıca bu konuda mazeret kabul edilebilecek hususlar da, yine Kur’ân ve Sünnet’in bir uzantısı sayılan fıkıh kitaplarında tespit edilmiştir. Bir insan bir değil yüz defa, bunun aksine rüya görse, yine fıkıh kitaplarında tespit edilen hükümler doğrultusunda amel etmek mecburiyetindedir.

Hele rüyaları başkalarını ilzam etmede kullanmak çok büyük bir hata ve açıkça dinin nasslarıyla savaş demektir. Bununla beraber, rüyaların mubah meselelerde, rüyayı görene has kalmak şartıyla, yönlendirici bir fonksiyonunun olduğu da her zaman kabul edilebilir. Yine de bunun, Kur’ân ve Sünnet’te içtihad edilerek çıkarılmış bir hüküm ölçüsünde ağırlığının olduğu söylenemez. Ben şahsen rüyalarla amel hususunda söylediğim bu kanaate, melekût âlemiyle irtibata geçirici diğer yolları da katmak isterim. Meselâ; bir insan, temessülen Efendimiz’le görüşebilir. Farz-ı muhal, bu görüşme esnasında Efendimiz’den ona söylenenler eğer şer’î ölçülere muhâlif ise, o insan kesinlikle şer’î ölçülere ters düşen o ifadeleri tatbik edemez ve Efendimiz’le görüşmesini kendisi için delil ve hüccet sayamaz. Efendimiz misalini bilhassa arz ediyorum ki, diğerleri için de bir ölçü olabilsin. Yani insan temessül etmiş şekilleriyle nebileri de görse, velileri de görse hüküm değişmez. Söylenenler şer’î ölçülere tatbik edilir ve davranışlar ona göre ayarlanır. Diğer taraftan melekût âlemiyle irtibatını cinler vasıtasıyla da temin edenler vardır. Şunu kesin ve net bir dille ifade edeyim ki; bu yol, hiç mi hiç yol değildir. Zira, cinler insanlara kıyasla, istidât ve kabiliyet bakımından çok daha düşük varlıklardır. Bunların söylediklerinin her zaman yüzde doksan dokuzunun yalan olma ihtimali söz konusudur. Bu sebeple de onlara dayandırılarak alınacak kararlar da yüzde doksan dokuz nispetinde hep yanlış demektir.

Günümüzde medyumluk moda hâline gelmiş gibidir. Aslında medyumlar kendileri himmete muhtaç insanlardır. Onlardan fayda ummak, insanın kendi kendisini aldatmasından başka bir şey değildir.  Cinler çeşitli şekil ve kılıkta görünebilme kabiliyetine sahiptirler. Bu sebeple de, bazı insanları kandırmaları her zaman söz konusudur. Nitekim bu yolla onlar, pek çok insanı kandırıp iğfal etmişlerdir. Hatta bazılarını o denli kandırmışlardır ki; bu zavallılar kendilerini mehdi, hatta peygamber zannetmişlerdir… Bu konuya, velayet yolundaki vartaları da ilave etmek mümkündür. Bütün bunlar ve bunlara benzer gerekçelerden dolayı, sorunun cevabını şöyle özetlemek mümkündür:  Gerek rüyalar, gerekse başka yollarla melekût âlemine açılmalar neticesi elde edilen bilgiler veya yorumlanan müşahedeler, insanı ilzam edecek ve bağlayacak değerde hükümler değildirler. Hele şer’î ölçülerle çatışma durumu varsa, kesinlikle onlara itibar edilemez ve bir Müslüman için böyle bir tercih de asla söz konusu olmamalıdır.” (Zaman Gazetesi, Akademi, 10 Haziran 2005)

Kaynak:

Kütüb-ü Sitte Hadis Ansiklopedisi
Pırlanta Kitap Serisi
Rüya Tabirleri Yusuf Budak – Ali Belbağı (Gül Yurdu Yayınları)

Bu yazı 30 kez okundu