Sufiler, mutlulukta takılı kalmayı eksiklik saymışlar, mutluluğu yaşamın temel gayesi olarak ele almayı anlamsız bulmuşlardır. Onlara göre mutluluk hallerden ancak bir haldir. O bütün hallerin gelip dayandığı en iyi ve nihai hal değildir. Ondan da geçmek, daha farklı hallere ve makamlara ulaşmak icap eder ki manevi yolculuk devam edebilsin. Günümüzde bütün insanlık mutluluğun peşinden koşmaktayken, Kur’ân-ı Kerim’de ve diğer kutsal metinlerde dünyada mutlu bir yaşama erme hususunda herhangi bir emir yoktur. Ama sabırlı, dürüst, takvalı ve ihlaslı birer insan olmak konusunda birçok emir vardır.
Tasavvufa göre irfan makamı çileli bir hayada kazanılır. Arif, hayır ve nimeti cemal sıfatının, şer ve musibeti celal sıfatının tecellisi bilir. Allah’ın lütfunu da kahrını da hoş karşılar. O, sükûn ile hareketi, huzur ile tasayı en yüksek seviyede kendisinde birleştirmiştir. Bundan dolayı Şiblî, “Ârif bahar gibidir; bir taraftan gök gürler, şimşekler çakar, öbür taraftan çiçekler açar, kuşlar ötüşür” demiştir. Ârif, benliği yok olduğu ve Allah’ta beka bulduğu için kendisini muhavvilü’l-ahvâlin yani halden hale çeviren Allah’ın tasarrufuna bırakmıştır (İbn Kayyim el-Cevziyye). Halil Cibran ifadesiyle: “Güneşi ve sıcaklığı kabul ediyorsak, yağmuru ve şimşeği de kabullenmeliyiz seve seve… İnsanlar nehirler gibidir” der Tolstoy ve şunları söyler: “Her nehir bir yerde daralır bir yerde genişler, bazı noktalarda suyun akışı yavaşlar bazı noktalarda hızlanır, bir yerde daha temiz ve daha soğuktur, başka bir yerde ise daha ılık… İşte insanlar da böyledir. “
Kur’an’da, “Ve rüzgarların tasrifinde akleden bir kavm için ayetler vardır” buyrulur (Câsiye, 5; Bakara, 164). Tasrif; döndürmek, bir şeyi başkalaştırarak türlü şekillere sokmak ve evirip çevirmektir. Ayette geçen ‘sarafallahu’riyha’ Allah, rüzgarı bir yönden diğer yöne çevirdi, anlamına gelir. Rabbimiz rüzgarları bir yönden diğerine çevirdiğinde aynı nitelikteki rüzgar bazen insanlara rahmet, bazen de felaket getirebilmektedir. Estiği yönlerin farklılığına göre karayel, poyraz, lodos, meltem, samyeli gibi farklı isimler alır rüzgar. Bazen üşütür, bazen ısıtır. Mevsimler de durmadan değişir. Gece ve gündüz daima yer değiştirir. Tabiata baktığımızda sürekli halden hale geçişler görürüz. Dünyada tek bir meyve olabilirdi ama binlerce çeşidi var. Meyveler ve bitkiler tek renk olabilirdi ancak her birinin ayrı bir rengi var. Kokuları olmayabilirdi veya her birinin kokusu aynı olabilirdi; ama hepsi değişik. Doğadaki bu çeşitliliğe bakılırsa, insanın başından geçecek hallerin de çeşidi olması pek tabiidir.
Rabbimiz insan hallerini de evirip çevirmektedir. İnsan farklı zamanlarda farklı tecelliler altında yaşar. Efendimiz (sav) şu duayı çok yapardı: “Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi dinin üzerine sabit kıl!” Ve yine Efendimiz sembolik bir anlatımla “Kalpler, Rahman’ın iki parmağı arasındadır. Onları istediği gibi çevirir” buyurmaktadır (Tirmizi, Kader 7). Ayrıca Kur’an ‘Zafer günlerini insanlar arasında nöbetleşe diindürür dururuz” (Âl-i İmran, 140). buyurarak bugün galipken yarın mağlup, bugün muzafferken yarın perişan olmanın, yani hal den hale geçmenin insanın yazgısı olduğunu belirtir. Sevinç de hüzün de farklı tecellilerdir. Biri menfi, diğeri müspet değildir bunların. Biri iyi, diğeri kötü değildir. Biri hayır, öteki şer değildir. Bazen ağlar, bazen de güleriz. Gün olur aynı yuva içerisinde kader birini ağlatırken, diğerini sevindirebilir. Akif’in Farsça’dan çevirdiği bir şiirdeki şu beyitler bunu ne güzel anlatır: “Yâdında mı doğduğun zamanlar? / Sen ağlar idin, gülerdi âlem / Bir öyle ömür geçir ki olsun /Mevtin sana hande halka matem.” (mevt, ölüm; hande, gülüş anlamına gelir) Evet biz doğduğumuzda ağlıyorduk, ama ailemiz sevinçten havalara uçacak gibiydi. Şairin teklifiyse şu; Öyle bir hayat yaşamalıyız ki, vefat ettiğimiz gün, ailemiz bizim için ağlarken, bu kez biz mutluluktan havalara uçabilelim.
Hüzün olumsuz bir hal veya tecelli değildir. Hüzün ruhun gıdasıdır. Hüznün olumsuzlanması ilahi değil geleneksel bir yorumdur. Sevinç de hüzün de Cenab-ı Hakk’ın farklı birer tecellisi olmaları hasebiyle birinin diğerine üstünlüğünden söz edilemez. İlla olacak olsa, hüznün bir üstünlüğü olabilir. Hadislerde Kur’an’ın hüzünlü bir ortamda indiği belirtilmiştir (İbn Mace, İkame, 176). ”Kuran’ı hüzünle okuyun” buyurur Hüzün peygamberi olan Efendimiz… İnsanları hüzünlendiren sıkıntıların günahlarına kefaret olacağı (Müsned, VI, 157), Allah’ın musibetler sebebiyle yaş döken gözleri, hüzünlenen kalpleri azaba uğratmayacağı ifade edilmiştir (Buhari, Cenaiz 45, Merda l; Müslim, Cenâiz 12, Birr 52).
Hüzün patolojik bir hal değil, bir sanattır. Herevi hüzün duymamayı da bir hüzün sebebi sayar. Zira ona göre hüzün, kulun ilahi mazhariyetlere yönelik istek ve arayışının bir ifadesidir. Şu halde üzüntü çekmeyip rahat içinde olmak bir eksikliktir. Bu yüzden sûfî üzülemediği için de üzülür; ağlayamadığı için de ağlar (İbn Kayyim el-Cevziyye, 1, 546).
Yine hüzün, sûfîyi içinde bulunduğu durum hakkında sürekli düşünmesini ve kendini yetersiz görmesini sağlayan yapıcı bir şuur hali, nefsi temizlemenin ve daha yüksek makamlara doğru geliştirmenin bir aracıdır. “Hüzün sahibinin bir ayda kat ettiği yolu hüzün çekmeyen bir yılda kat eder” sözü (Hasan Şerkâvi, s. 122-123) bu hususa işaret etmektedir. Bu sebepledir ki, Herevi, hüznü havf, işfak, huşû, zühd, vera’ gibi aynı mahiyetteki tasavvufî erdemlerin başında göstermiştir. Nitekim Ebû Nuaym, büyük sûfî Hasan-ı Basrî’yi ‘korku ve hüzünle dost olmuş, kaygı ve kederle kaynaşmış, uyku ve istirahati yitirmiş’ şeklindeki nite lemelerle tanıtır (Hilye, ıı, 131-132).
Şu halde hüzün psikolojik bir arıza değil mümini muhasebe, tövbe gibi ahlaki makamlardan geçirerek salih amellere götüren yapıcı bir bilinç halidir. Bu sebeple Hasan-ı Basrî, ”Mümini dini konusunda ancak korku ve hüzün rahatlatabilir” der. Kur’an’ı doğru okumuş ve ona iman etmiş bir kimsenin mutlaka hüznünün artacağını, haşyetinin şiddetleneceğini ve gözyaşlarının çoğalacağını belirtir (Ali Sami en-Neşşâr, III, 134). Yine Hasan-ı Basri, öldükten sonra kendisini rüyada son derece sevinçli ve mutlu gören ve bunun sebebini soran Ma lik b. Dinar’a, bir insanın dünya hayatında hüznü ne kadar sürekli olursa ahirette de sevincinin o kadar sürekli olacağını söylemiştir (İbnü’l-Cevzî, s. 19).
Dünyada ‘hüzün’ ve ‘sevinç’, nefse göre nitelenmişlerdir; bu duyguların akla, ruha ve kalbe göre hükümleri farklıdır. Gelenekler, nefsin mahrumiyetlerini ‘acı’ olarak niteler. Bu yalnızca bir yorumdur. İnsanlık tarihi binlerce yıldır bir şeye acı dediğinden, şimdi biz de bu durumları acı olarak yorumluyoruz. Ölümü, ayrılığı, ağlamayı ‘acı’ diye vasıflandırmak insanın genlerine işlemiş durumdadır. Belki de ağlayan insanlar, ağlamayanlara nispetle daha çok haz içerisindeler. Ağlama hazzı… Ama bu haz nefiste değil, ruhta ve kalpte yaşanır. Ağlamanın negatif bir durum olduğunu söyleyen geleneksel aktarımdır. Efendimiz (sav) ise “Yaşarmayan gözden Allaha sığınırım” diye dua buyurmuşlardır. Âdeta şeytanın şerrinden Allah’a sığınır gibi. “Bildiklerimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız” sözleriyle bilme ve gözyaşı arasındaki bağı gösteren de yine O’dur (sav) (Tirmizi, Zühd, 9). Ağlamak negatif bir fiil değildir. Onu olumsuz yapan, insanın neye ve niçin ağladığıdır. Mevlana der ki, ‘Acizin ağlaması, ruhsuz kişinin ağlamasından farklıdır. Yakup’un Yusuf için ağlayışı, Yusuf ‘u kuyuya atan kardeşlerin ağlayışı ile bir midir?” (Mesnevi, Cilt 5).
Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu