•Salât-ü Selâm

Salât

SALÂT KELİMESİNİN içerdiği mânâlar

•Namaz

•Dua

•İstiğfar

•Rahmet

Selâm

•Salâtın Hükmü ve Kimlere Söyleneceği

•Salât ve Selâm Getirilecek İnsanlar

Salât ve Selâmın Mahiyeti 

•Biat ve Bağlılık

•Minnettarlık ve Teşekkür

•Rahmete Vesile

•O’nun Duasına Âmîn

•Âmîn-i Daimi

•İştirak-i Umumi

•Saadet-i Ebediye

•Ümmet Olmaya Liyakat Çalışması

•Şefaate Layık Olabilme

Salavât ile ilgili hadisler ve özet şerhleri

Salavat ile ilgili Hissesi Olan Kıssalar

SALÂT

  • SALÂT KELİMESİ Arapça bir kelime olup namaz, dua, mağfiret, istiğfar ve bereket gibi anlam genişliğine sahiptir. (İbn Manzur, Lisanü’l-Arab,14,465)
  • ÂLİMLER, salât kelimesinin bu mânâlara geldiğini biraz da mevzuyla doğrudan alâkalı olan ayetten çıkarmışlardır.
  • Konunun etrafında örgülendiği bu ayette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere hep salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir içtenlikle selâm verin.”(Ahzâb/56)

  • Allah Teâlâ bu ayetiyle Efendimiz’in yüce makam ve mertebesini insanlara haber vermektedir.
  • Hz. Peygamber Hak katında öyle yüksek bir makama sahiptir ki YÜCE ALLAH meleklerin yanında O’nu övmekte, o MELEKLER de Efendimiz’e salât ve selâmda bulunmaktadırlar.
  • MÜMİNLERİN de Peygamber’lerini salât ve selâmla anmaları istenmekle, böylelikle iki âlem olan yer ve gökte Efendimiz anılmış, hayırla yâd edilmiş olmaktadır.

SALÂT KELİMESİNİN İÇERDİĞİ MÂNÂLAR

  • NAMAZ:

Kur’ân’da 100’den fazla yerde geçen bu kelime en çok namaz mânâsında kullanılmıştır. Efendimiz’e yapılan salât ve selâmın İslâm’ın şartlarından birisi olan bu ibadetle herhangi bir ilgisi yoktur.Burada namazın kısaca zikredilmesi, salât kelimesinin sözlük anlamı itibarıyla bu mânâya da gelmesinden dolayıdır.

  • DUA:

Dua salât kelimesiyle doğrudan alâkalı bir mânâ ve kavramdır. Kur’ân-ı Kerim, bu kelimeyi dua anlamında da kullanmaktadır. Örneğin ….

وَصَلِّ عَلَيْهِمْۜ اِنَّ صَلٰوتَكَ سَكَنٌ لَهُمْۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ

“Onlar için dua da et. Çünkü senin onlar lehine duan, onlar için büyük bir huzur ve tatmin kaynağıdır. Allah her şeyi hakkıyla işitir, bilir” (Tevbe/103) ayetindeki salât kelimesi bu mânâdadır.

  • Müminlerin Efendimiz’e salât ve selâmda bulunmaları, ONLARA BAKAN YÖNÜYLE bir ibadet, ALLAH RESÛLÜ’ne BAKAN YANIYLA ise Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine mazhariyeti için ümmetinin yakarış ve niyazı olmaktadır.

SALÂT, Hz. Peygamber’in Allah’ın rahmetine mazhar olabilmesine yönelik duadan ibaret bir ibadettir. MÜSLÜMANLAR, SALAVÂT GETİRİNCE Efendimiz’in bütün hayırlara ve güzelliklere ermesi, Allah katında akla hayale gelmeyen nimetleri elde etmesi için dua ediyor olmaktadırlar. Bu yüzden Müslümanların günlük meşgaleleri içerisinde vakit ayırıp Efendiler Efendisi’ne salât ü selâm okumaları, onu hatırlamaları, sünnetine uymanın yanında ona olan bağlılıklarını bir de böyle ortaya koymaları çok mühimdir.

  • İSTİĞFAR:

SALÂT KELİMESİNİN içerisinde yer alan bir diğer anlam, mağfiret ve istiğfardır. MAĞFİRET, Yüce Allah’ın kullarını gufranına mazhar edip affetmesi; istiğfar da müminlerin Allah Teâlâ’dan bağışlanmayı dilemeleri mânâsına gelmektedir. Üzerinde durulan bu iki konunun, yani DUÂ ile İSTİĞFARIN arasında birbirlerini tamamlama gibi bir özellik bulunmaktadır. DUÂ EDEN İNSAN manevi donanımındaki HAYRA ve GÜZELLİĞE açık olan meyil ve potansiyeline kuvvet verir. İSTİĞFAR EDERKEN DE yine kendi maneviyatına yerleştirilen şerre ve çirkinliğe ait temayüllerinin önüne geçer. Bir başka deyişle DUA, insanı hayra yönlendirirken, İSTİĞFAR da insanı günaha kapalı hâle getirir. Bu iki ibadeti haklarını vererek eda etmek demek, kâmil mümin olma yolunda çok hızlı mesafe alıyor olmak demektir.

MEVZUMUZ OLAN İSTİĞFAR İSE meleklerin Allah Resûlü için yaptıkları salâtla ilgilidir. Ayette geçtiği üzere salât, hem Cenâb-ı Hakk’ın,hem meleklerin ve hem de Müslümanların yaptıkları bir iştir. Onu MÜMİNLER YAPINCA Efendimiz’e hayır duasında bulunuyor olmaları, MELEKLER YAPINCA Hz. Peygamber’in mağfirete mazhariyeti için af talepleri, Yüce ALLAH’IN BİZZAT KENDİSİ YAPTIĞINDA da rahmet mânâsına gelmektedir.

Efendimiz de kendi mağfiretini dilemiş, ismet sıfatını hâiz, günaha karşı tamamen kapalı kalacak kadar güçlü bir iradeye sahip olmasına rağmen, af talebiyle Yüce Allah’a yönelmiştir. Kendisi yaptığı gibi, ümmetine de tavsiye etmiş, “Ben günde yüzde defa Allah’a tevbe ve istiğfar ediyorum. Ey Müminler! Siz de Allah’a tevbe ve istiğfarda bulunun” buyurmuştur. (Buhârî, Deavât, 3 ; Müslim, Zikr , 42)

  • Allah Resûlü’nün kendisi için yaptığı istiğfarın, ümmetine örnek olma yönü vardır.

Günahtan Doğu-Batı arası kadar uzak olan Efendimiz SANKİ GÜNAHLARI VARMIŞ GİBİ Allah Teâlâ’ya teveccüh ediyorsa, günahla her zaman iç içe bulunan BİZLERİN istiğfara ve tevbeye ne kadar muhtaç olduğumuz açıktır. MELEKLER, insanlarla çok alâkalı, onların hayrına olan her şeyi takdir eden bir konumdadırlar. Müminlere dua eden melekler, Efendimiz’e de salât etmekte, onun rahmete ve mağfirete ermesi için niyazda bulunmaktadırlar.

  • RAHMET:

SALÂT kelimesi Yüce ALLAH’A NİSPET EDİLDİĞİNDE rahmet, feyiz, nimet, bereket,övgü gibi anlamlara bürünmektedir.

SALÂT, bu mânâlarla Efendimiz’in hadislerinde de yer almıştır.

Örneğin O, mescide sadaka ve zekât getiren ashabına bazen “Allah’ım ona salât et” diye dua etmiştir.(Buhârî, Deavât, 33)

Rahmet, merhamet etmek, acımak, şefkat etmek, ihsanda bulunmak, korumak mânâlarına gelmektedir. İfadeden anlaşıldığı üzere RAHMET KELİMESİ tanımlanırken aynı zamanda onun neticesi veya gereği de anlatılmaktadır. Yani MERHAMET ETMEK, acıyıp şefkat etmek, merhametli ve şefkatli olan kişiyi harekete geçirir.

  • BİR BAŞKA DEYİŞLE

sadece acımak ve şefkat etmek yetmez.Rahmetin tamamiyeti, bu potansiyelin pratikte tezahürünü ister. Bu noktadan hareketle, Yüce ALLAH’IN MERHAMETİ, sadece acıyıp,şefkat etmekle kalmaz, gereğini de yerine getirir. MERHAMET ETTİĞİ KULLARINA sonsuz ihsanlarda bulunur, seviyelerine göre onları sever, korur,dünya ahiret mutluluk ve huzuru verir. O insan, herhangi birisi değil de Efendimiz ise o zaman ona övgüler yağdırır.

Kuşeyri’ye göre Allah’ın salâtı, insanlar için söz konusu olunca merhamet etmesi, Efendimiz için olduğunda ise ona şeref vermesi, ziyadesiyle ikramda bulunmasıdır. Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Peygamber’e salâtı, onu meleklerin yanında övmesi şeklinde de yorumlanmıştır. (Kadı İyaz,eş-Şifa bi Tarifi Hukuki’l- Mustafa.2,137)

  • İbn Abbas, Allah’ın ve meleklerin Efendimiz’e salâtını, “Allah’ın ve meleklerin Efendimiz’i bereketle kuşatması” şeklinde yorumlamıştır.

Kur’ân-ı Kerim salât kelimesinin çoğulu olan “salavât” kelimesini de rahmet mânâsında kullanmıştır.

ALLAH YOLUNDA DİŞİNİ SIKIP SABREDEN, uğradığı bela ve musibetler karşısında yanlış düşünce ve amele düşmeyen, Hak için mücadele ve mücahede etmekten dur olmayan müminleri tebcil eden Kur’ân, onların Hak katında yüksek mertebe ve mazhariyetleri elde ettiklerini ŞÖYLE İFADE ETMEKTEDİR:

“Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele! Sabırlılar o kimselerdir ki başlarına musîbet geldiğinde, “Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz” derler. İşte Rab’leri tarafından bol mağfiret (salavât) ve rahmete mazhar olanlar onlardır. Doğru yolu bulanlar  da ancak onlardır.” (Bakara/155-157)

  • HÂSILI salât, Yüce Allah’a nispet edilince rahmet,melekler yapınca istiğfar, müminler tarafından söylenince de hayır duası mânâlarına gelen,hem Mabud’un ve hem de abidlerin yerine getirdikleri bir iş ve ibadettir.

SELÂM :

  • SELÂM, selâmet, esenlik, emniyet, güven, teslimiyet ve barış gibi anlamlara sahiptir. Ayrıca hata ve kusurdan uzaklık mânâsı da vardır.(İbn Manzur).

Bunlarla birlikte bir de Yüce Allah’ın isimlerinden bir tanesi de es-Selâm’dır. Konumuzla doğrudan alâkalı olan Ahzâb suresindeki ayette Allah Teâlâ, Rasûlüllah’a salâtı emrettiği gibi selâmı da emretmektedir: “Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere hep salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir içtenlikle selâm verin.” (Ahzâb,56)

SALÂTIN HÜKMÜ ve KİMLERE SÖYLENECEĞİ

  • Salavâtın Hükmü :

Salavâtın FIKHÎ AÇIDAN HÜKMÜNE GELİNCE, herhangi bir zaman ve mekân kaydı olmaksızın ömürde bir defa salât ü selâmda bulunmak FARZDIR.

Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere hep salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir içtenlikle selâm verin”(Ahzâb/56) ayeti müminlere bu emri vermektedir. (Ebu Bekir el-Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, 5, 243; Kadı İyaz , age , 2 , 142.)

Bir mecliste Efendimiz’in adı geçtiğinde EN AZ BİR DEFA salavât getirmek VACİP (İbrahim el-Halebi, Halebi Sağir, 300; Elmalılı, age , 6, 3923,) TEKRARI ise müstehaptır. (El-Halebi, age, 300; Vehbe Zühayli, et-Tefsirü’l-Münir, 22, 102.)

  • BİR BAŞKA İFADEYLE, ibadete müsait her zaman ve mekânda Allah Rasülü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) salavât getirmekte herhangi bir mahzur yoktur. 

SALÂT ve SELÂM GETİRİLECEK İNSANLAR :

Efendimiz’e salât ve selâmda bulunurken bazen O’nun isminin yanında âl, ashâb, evlâd, ezvâc, ahfâd, etbâ gibi kelimeler de kullanılmakta, onlara da salât ve selâmda bulunulmaktadır.

  • Bu kelimelerin ilki olan “âl” kelimesidir. Ondan sonraki kelimeler sırasıyla, Allah Resûlü’nün arkadaşları, evlatları, hanımları, torunları ve O’na tâbi olanlar mânâlarına gelmektedir.
  • Aile mânâsına gelen “âl” kelimesi ile alâkalı farklı görüşler ortaya konmuş olmakla beraber en kuvvetlisi BU ZATLARIN Hz. Fâtıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (radıyallahu anhum ecmaîn) olduklarıdır. Aslında ilk paragrafta geçen ezvâc, evlâd ve ahfâd gibi kelimeler, âl kelimesinin açılımı gibidirler diyebiliriz. Yani Hz. Peygamber’in hanımları, evlatları ve torunları O’nun âli olmaktadırlar.

SALAVÂT GETİRİRKEN her ne kadar Efendimiz’in yakınları ve O’na tâbi olan müminler de zikredilse dahi ALLAH RASÛLÜ OLMAKSIZIN sadece bu zatlara salât ve selâmda bulunulması uygun görülmemiştir.

ÖZETLE SÖYLEYECEK OLURSAK salât ve selâm sadece peygamberlere ve hassaten Efendimiz’e özeldir. Allah Resûlü’nün arkadaşlarına “radıyallahu anh” diyerek “Allah onlardan razı olsun” şeklinde dua etmek uygundur.

SALÂT ve SELÂMIN

MAHİYETİ

Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber’e salât ve selâmda bulunmayı müminlere emretmiştir. Bu emri yerine getirme sorumluluğu altında bulunan müminler de kısa Türkçe’siyle, “Allah’ım! Efendimiz’e Sen salât ve selâmda bulun” diyerek bu işi Allah Teâlâ’ya havale etmişlerdir. Müslümanlar böyle yapmak suretiyle adeta şöyle demek istemektedirler: “Allah’ım! Sen bize Hz.Peygamber’e salât ve selâmda bulunmamızı emrettin. Fakat biz bu işi hakkıyla eda etmekten aciziz. Bizim yerimize Sen O’na salât ve selâmda bulunuver.”

Şimdi salavâtla alâkalı söylenen yorum, yaklaşım ve tespitlere geçebiliriz.

  • BİAT ve BAĞLILIK

Allah Resûlü’ne (s.a.v) salavât getirmek,en başta, ona olan BİATI YENİLEMEK, yinelemek ve bağlılığı bir kere daha ifade ve itiraf etmek demektir. BİAT veya BEY’AT, bağlılık sözü ve yemini etmek demektir.

Hz. Peygamber, Ashabından değişik vesilelerle biat almıştır. Bunların en meşhuru Hudeybiye Anlaşması münasebetiyle yapılan Bey’atü’r-Rıdvan’dır.

AKLINA GELMESE, BU MÂNÂLARI düşünmese de bir MÜMİN SALAVÂT GETİRDİĞİNDE Efendimiz’e bağlılığını, onun getirdiği hakikatlere gönülden iman ettiğini, emirlerine karşı boynunun kıldan ince olduğunu, onun büyüklüğünü ve en yüksek makamlara liyakatini kabul ettiğini deklare etmektedir.

  • Hz. BEDÎÜZZAMAN, salavâtı Efendimiz’e arz edilen bir BİAT yenilemenin yanında bir İTAAT göstergesi olarak anlamıştır.
  • HER BİR SALÂT ve SELÂM, Efendimiz’e olan bağlılığı tazelemek, onun emri altında hayatı örgülemeyi kabullenmek, O’nun getirdiği kanunlara uymak ve Efendimiz’e herhangi bir zarar vermekten Doğu-Batı arası kadar uzak olmayı ifade mânâlarına gelmektedir.

Üstad Hazretleri namaz tesbihatı esnasında “Binler selâm Sana Ya Resûlallah” mânâsına gelen “Elfü elfi salâtin ve elfü elfi selâmin aleyke Ya Resûlallah” derken inkişaf eden bir nükteyi kendisi şöyle ifade etmektedir:

Namaz tesbihatında

أَلْفُ أَلْفِ صَلَاةٍ وَأَلْفُ أَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ

(Sana milyonlarca salât ve selam olsun ya Resûlallah.) cümlesi okunurken açığa çıkan ince bir nükteyi uzaktan uzağa fark ettim. Tamamını yakalayamadım, fakat işaret olarak bir-iki noktasını söyleyeceğim.

Baktım ki, GECE ÂLEMİ, dünyanın yeni açılmış bir MENZİLİ gibidir.

Yatsı namazında o âleme girdim. Hayalin fevkalâde genişlemesinden ve insanın mahiyetinin bütün dünya ile alâkadarlığından, KOCA DÜNYAYI o gecede BİR MENZİL GİBİ gördüm. Canlılar ve insanlar o kadar küçüldüler ki, görünmeyecek dereceye geldiler. Yalnızca o menzili şenlendiren, bir DOST MECLİSİ haline getiren ve nurlandıran Resûl-u Ekrem’in (a.s.v) MÂNEVÎ ŞAHSİYETİ hayalen görünüyordu.

Yeni bir mekâna giren bir insanın oradakilere selam vermesi gibi, içimde “Binlerce selam sana ya Resûlallah!” demek için coşkun bir arzu duydum. Âdeta, sana “Bütün insanlar ve cinler sayısınca selam ediyorum, biatimi tazeliyorum, peygamberliğini kabul ediyorum, getirdiğin kanunlara itaatimi, emirlerine teslimiyetimi ve hürmetsizliğimizden selamet bulacağını selam ile bildiriyorum.” mânalarıyla dünyamın eczaları, şuur sahibi varlıkları olan bütün cinleri ve insanları konuşturup her biri adına bir selam arz ettim. …[Nursî /28.Lem’a]

Allah Resûlü’nü bu âlemin özü ve üsaresi, KÂİNAT kaleminin mürekkebi, VARLIK ağacının hem çekirdeği ve hem de meyvesi olarak gören Bediüzzaman, bu kâinatı bir MENZİLE benzetmekte, Efendimiz’i ise bu menzili nurlandıran bir ışık insan olarak algılamaktadır. NASIL Kİ bir eve girilince o evin sakinlerine selâm verilir, aynen onun gibi Üstad Hazretleri Efendimiz’i, manen, bu kâinat evinin biricik ışık kaynağı olarak görmüş ve bütün kâinat adına dopdolu bir coşkuyla salavât getirmiştir.

  • MİNNETTARLIK ve TEŞEKKÜR 

Hz. Üstad’ın aynı ruh hâli üzere iken hissettiği bir diğer husus, salavâtın Efendimiz’e olan MEDYÛNİYET ve BORÇLULUĞUN sembolü, O’na ait TEŞEKKÜRÜN GÖSTERGESİ olmasıdır. O’nun getirdiği nur, ferd ferd her insanın dünyasını nurlandırmakta ve nimetlendirmektedir.

Allah Resûlü’ne salât ve selâm eden müminler bu minnettarlığı ifade ve itiraf sadedinde sanki şunu söylemektedirler: “Senin bu iyiliğine karşı biz mukabele edemiyor, karşılığını hakkıyla veremiyoruz. Bizim yerimize Yüce Yaratıcı’nın rahmet hazinesinden sema ehli adedince rahmetlerin Sana gelmesini diliyor ve hiçbir zaman yetmeyecek olan teşekkürlerimizi Sana arz ediyoruz.”

  • Efendimiz’in getirdiği nur ve hakikat ile eşya gerçek mânâsını bulmuştur. HER BİR VARLIĞIN kıymeti tezahür etmiş, var oluş gayeleri belli olmuş, her şeyde ilâhî maksat tecelli etmiştir.

Yani Allah Resûlü ile bütün taşlar yerine oturmuş, bütün mevcudat hakiki anlamını ifade eder hâle gelmiştir. BUNDAN ÖTÜRÜ Bediüzzaman’a göre canlı cansız her şeyin dili olsaydı onlar bile Efendimiz’e salât ve selâmda bulunacaklar, O’na olan medyûniyetlerini arz edeceklerdi. İŞTE MÜMİNLER BÜTÜN KÂİNAT namına, onların yerine salât ve selâmda bulunmakta, adeta onların adına bu vazifeyi yerine getirmektedirler.

  • Bediüzzaman yine benzer çizgide sözlerini sürdürerek aynı örneği tekrarlar.

BUNA GÖRE kocaman, karanlık, korku verici bir haneye giren insan, bu ürperti verici yerin birisi tarafından aydınlatılması, korku ve ürpertinin giderilmesi neticesinde ne kadar sevinir ve o haneyi ışığa boğan o insana ne kadar minnettar olursa, işte onun çok daha fazlasını, dünyanın mânâ ve hikmetini anlatıp gösteren Allah Resûlü’ne yapması gerektiğini ve bunun en güzel bir yolunun da salavât olduğunu ifade etmektedir. (28.Lem’a)

Evet, Allah Resûlü’ne salât ü selâmda bulunmak, O’nun manevi şahsiyetinin huzurunda bağlılık ve sadakat yemini etmek, yolundan ayrılmama sözü vermek, getirdiği hakikatlerle, en önde temsiliyle Allah rızasına ve ebedi mutluluğa giden yolu gösterdiği için minnettarlık ve teşekkür mânâlarını içermektedir.

Efendimiz insanoğluna Allah’ın en büyük lütfudur. BUNUN BÖYLE OLDUĞUNU BİZZAT Cenâb-ı Hak, “Hiç şüphe yok ki Allah müminlere, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, kendilerini tezkiye eden, kitap ve hikmeti öğreten, kendi içlerinden bir peygamber göndermek suretiyle BÜYÜK BİR LÜTUFTA bulunmuştur…” (Ali İmran/164) diyerek ifade buyurmaktadır.

  • Rahmete Vesile

Hz. Üstad eserlerinde salavâtın anlamı ve neticesi üzerinde durmaktadır. Ona göre salavâtın mânâsı rahmet, neticesi ise Allah Resûlü’ne ulaşmaya bir vesiledir. Salavâtın neticesi olan rahmetin vusûlüne vesiledir.

Hz. Üstad rahmet kelimesini Efendimiz’e nispet etmekte, O’nu “mücessem rahmet” yani rahmetin cisim ve canlı hâli şeklinde tarif etmektedir:

.. Evet, SALÂVATIN MÂNÂSI RAHMETTİR. O canlı, cisimleşmiş rahmete bir rahmet duası hükmündeki salâvat, âlemlere rahmet olan o zâta kavuşmaya vesiledir. ÖYLEYSE âlemlere rahmet olan Resûl-u Ekrem’e kavuşmak için SALAVÂTI KENDİNE VASITA YAP ve o zâtı da (a.s.v) Rahman’ın rahmetine vesile kabul et. Bütün ümmetin, “rahmeten li’l-âlemîn” (Âlemlere rahmet) olan zât (a.s.v) hakkında sonsuz rahmet mânâsıyla salâvat getirmesi, rahmetin ne kadar kıymetli bir ilahî hediye olduğunu ve ne kadar geniş bir daireye sahip bulunduğunu parlak bir şekilde ispat eder. Sözün Özü: Rahmet hazinelerinin en kıymetli pırlantası ve bekçisi Zât-ı Ahmediye (a.s.v) olduğu gibi, birinci anahtarı da

بِسْــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ’dir. Bu hazinelerin kapısını en kolay açan anahtar ise salâvattır. [Sadeleştirilmiş Lem’a] [14.Lem’anın 2. Makamı/6.Sır]

  • SALAVÂTTA RAHMET MÂNÂSI olduğu gibi, âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz’e vuslat için de salavât bir VESİLE, Allah Teâlâ’nın merhametine erebilmek için bir SEBEP ve VASITA olmaktadır.
  • İHTİYAÇ ve ACZİYET içerisindeki insan için en büyük nimet, Yüce Allah’ın rahmetine mazhar olabilmektir. Sonsuz Merhamet Sahibi’nin AF ve ŞEFKATİNE erebilmek için bir rahmet ve Hak katında MAKBUL BİR ŞEFAATÇİYE ihtiyaç vardır.
  • O RAHMET ve ŞEFAATÇİ, Efendimiz’dir (sallallahu aleyhi ve sellem). O ve O’nun sünneti, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz merhametinin en parlak bir örneği, davetçisi ve tanımlayıcısıdır. İşte bu cisimleşmiş rahmet olan Allah Resûlü’ne kavuşmaya vesile ise salavâttır.
  • Allah’ın rahmetini HAZİNEYE BENZETEN Hz. Bediüzzaman, o HAZİNENİN en kıymetli pırlantası, aynı zamanda KAPICISI olarak Efendimiz’i nazarlara vermekte, o hazinenin ANAHTARLARI olarak da BESMELEYE ve SALAVÂTA dikkatleri çekmektedir.

O’’NUN DUÂSINA ÂMİN

Efendiler Efendisi’e (s.a.v) yapılan salavâtlar, O’nun yaptığı bütün duaların Hak Teâlâ tarafından kabulünü dilenmek mânâsına gelmektedir.

  • Bu orijinal yaklaşımı ifade sadedinde Üstad Hazretleri şöyle demektedir:

“Evet münacat-ı Ahmediye (s.a.v) zamanından şimdiye kadar bütün ümmetin bütün salâtları ve salavâtları O’NUN DUÂSINA BİR ÂMÎN-İ DAİMÎ ve bir İŞTİRAK-İ UMUMÎDİR. Hattâ ona GETİRİLEN HER BİR SALAVÂT dahi, onun DUÂSINA BİRER ÂMÎNDİR ve ümmetinin her bir ferdi, her bir namazın içinde ona salât ü selâm getirmek ve kametten sonra Şâfiîlerin ona dua etmesi; onun saadet-i ebediye hususundaki duasına gayet kuvvetli ve umumî bir âmîndir.”(Nursî,Sözler,75)

  • Bu iki paragrafta Hz. Bediüzzaman, Allah Resûlü’nün dualarına âmîn demede devamlılık, genel katılım ve ebedi saadete yönelik bir istek olmak üzere üç hususu vurgulamaktadır:

 

  • Âmîn-i Daimi

Efendimiz’e gönderilen salât ve selâmlar, O’nun Yüce Allah’tan istediği bütün dualara âmîn demenin yanında sürekliliği de kapsamaktadır. Çünkü müminler salât ve selâmı her gün defalarca yapmakta, böylelikle Hz. Peygamber’in yaptığı bütün duaları da adeta tekrarlamış ve onların kabulü için devamlı olarak Yüceler Yücesi’ne yalvarmış olmaktadırlar.

  • İştirak-i Umumi

Salavât, Allah Resûlü’nün dualarına katılmak, O’nun Yüce Dergâh’a yönelişlerine, yalvarıp yakarmalarına ortak olmak, O ellerini gökler ötesine açtığında O’nunla birlikte elleri semalara kaldırmaktır.

İNSAN, dualarında çoğu zaman ne diyeceğini, ne demesi gerektiğini tam olarak bilemez. Bu konuda bilgi edinmedi, bilenlerden yararlanmadı ise dualarını dolu dolu yapamaz.

GERÇEKTEN hakkını vererek, içini doldurarak yapılan duaların çok olduğu söylenemez. İşte tam bu hususa büyükler çok önem vermiş, duanın yenilmez gücünden istifade etmeye çalışmışlardır. Her konuda olduğu gibi bu hususta da Efendimiz (s.a.v) hep önde gitmiş ve ümmetine örnek olmuştur.

  • PIRLANTA MÜELLİFİ, Allah Resûlü’nün dualarının çokluğu ve sürekliliği ile alâkalı olarak, “Allah Resûlü’nün dualarına bakıldığında sanki O başka hiç iş yapmamış, hiç durmadan dua etmiş zannedersiniz” diyerek hayranlığını ifade etmekte sözlerine şu ifadelerle devam etmektedir:

“O’nun dualarında kullandığı kelimeler ve bu dualardaki derinlik de, apayrı ve başkalarının ulaşamayacağı kadar ulvi bir zenginlik arz etmektedir. Şunu hiç tereddüt etmeden söylemeliyim ki, Allah Rasûlü’nün her duası, bir kitap kadar (ihtiva ettiği manâ bakımından) hacimlidir. Nasıl O’na ait sözler , bütün beşerî sözlerden üstündür; O’na ait dualar da bütün insanların yaptıkları, yapacakları beşerî dualardan çok çok derindir. Çünkü, Cenâb-ı Hakk’ı en çok bilen, O’ndan en çok korkan Allah Rasûlü’dür. Öyleyse en derin ve seviyeli duayı da yine O yapacaktır. O’nun duası da bir bitirimdir.” (Sonsuz Nur)

  • Saadet-i Ebediye

İnsanın en muhtaç olduğu, fıtratının ve maneviyatının en çok istediği şey, sonsuz bir hayattır. Maddi-manevi donanımı onun bu dünya için değil, öteler adına var edildiğini göstermektedir. İnsan dünyada yaşarken de aslında bunu küçük ölçekte tatmakta, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanmaktadır. İnsanın asıl vatanı cennetlerdir. İşte Allah Resûlü (s.a.v) dualarının yanında insanoğlunun en çok ihtiyaç hissettiği asıl mekânı olan cennetleri ve ebedi mutluluğu da istemiştir. Müminler salavâtla Hz. Peygamber’i selâmladıklarında O’nun bu duasına da âmîn demekte, O’nun istediğini onlar da istemektedirler.

  • Ümmet Olmaya Liyakat Çalışması

Salavât, Efendimiz’in getirdiklerine karşı O’nun ümmetinden olabilmeye yetebilmek adına Yüce Allah’ın müminlere sağladığı bir lütuf ve kolaylığıdır. Allah Resûlü’nün arkasından gitmede yüksek performans göstermek gerçekten zordur. Hz. Bediüzzaman’ın ifadesiyle yüzde yüz sünnet-i seniyyeye ittiba, ancak hasların haslarına müyesserdir. Elit tabaka bile sünneti tastamam temsilde zorlanmaktadır. Durum böyle olunca diyebiliriz ki müminler SÜNNETE İTTİBADAKİ YETERSİZLİKTEN dolayı meydana gelen BOŞLUĞU salavâtla, Peygamberlerine yaptıkları rahmet dualarıyla kapatmaktadırlar.

  • Şefaate Layık Olabilme

Salavâtın önemli bir buudunu Efendimiz’in (s.a.v) şefaatine mazhar olma yanı teşkil etmektedir. O’nun sünnetine uyup hayatı nurlandırmanın bir bitişik boyutu, Allah Resûlü’ne salât ve selâmda bulunmaktır. MÜMİNLER, Peygamberlerine salavât ettiklerinde, hele bir de bunu duyarak, hissederek yerine getiriyorlarsa bu -Allah bilir de- Efendimiz’in makamı artmasına, bu artışın bir yansıması da O’nun şefaat dairesinin genişlemesine vesile olmaktadır.

  • Bu hususa dikkatleri çeken Pırlanta Müellifi şöyle demektedir:

Ne biliyorsunuz, sizin şuurunda olarak ve gönülden hissederek okuduğunuz bir ezan duası, söylediğiniz bir salât ü selâm bir yönüyle Efendimiz’in oradaki makamının daha bir irtikâsına, daha bir irtifâsına, hatta şefaat dairesinin genişlemesine vesile oluyordur. Dolayısıyla, siz orada yine kendi kurtuluşunuz adına bir yatırım yapıyorsunuz, yine kâr sizin hesabınıza yazılıyor. Eğer Allah Rasûlü’nün şefaat edeceği kimseler, burada kendisini O’na tanıtan, bir nevi adres bırakan, salât ü selâm referanslarıyla O’na müracaat eden kimselerse, O’na karşı ifade ettiğiniz her vefa sözünüzle yine kendi hesabınıza yatırım yapıyorsunuz demektir.”(Ümit Burcu,73)

  • Bu yaklaşımda, bir yönüyle Efendimiz’in MAKAM ve MERTEBESİNİN yükselmesi nazarlara verilirken diğer yönüyle de mümin öteler adına yaptığı YATIRIM ifade edilmektedir.
  • Hz. Peygamber netice de Makam-ı Mahmûd’un sahibidir.
  • Dünyanın olduğu gibi ukbanın da Efendisidir.
  • Böyle yüce bir zata vefayla yaklaşan, yukarıda söylendiği gibi O’na kendisini tanıtıp adres bırakan bir mümin, kendi kurtuluşu adına ortaya bir cehd ve performans koyuyor demektir.

Burada bir hususun altını çizmek istiyoruz. Büyükler hep kendileri gibi davranır, hep büyüklük sergilerler. En başta Yüceler Yücesi Cenâb-ı Hak, Kendisine iman ve salih amelle yönelen insanlara, beklentilerinin çok üstünde karşılık verecek, ebedi cennetlerde onları mesut ve bahtiyar edecektir.

TEVECCÜHE TEVECCÜH etmek, Allah ahlâkıdır. “Anın beni, anayım sizi”(Bakara/152) gibi ayetler bunu anlatmaktadır. HER HÂLİYLE Yüce Allah’ı hatırlatan Efendimiz de başka değildir. O da kendisine vefa ve sadakatle bağlanan, sünnetine uyan, salât ve selâmlarla O’na intisabını her gün defalarca tazeleyen müminleri ötelerde tek başlarına bırakmayacaktır. Hatta -maazallah- onlardan cehenneme girenler de olsa gidip onları oradan çıkartacaktır. İŞTE BÖYLESİNE yüksek bir selahiyet ve konumun sahibi olan Efendiler Efendisine yapılan SALAVÂT bu kadar ÖNEMLİ ve TESİRLİDİR

SALÂT VE SELÂM İLE ALAKÂLI HADİSLER

*Ebu Muhammed Ka’b İbni Ucre’nin (ra) rivayetine göre bir defasında Resûl-i Ekrem’e (s.a.v) “Yâ Resûlallah! Sana nasıl selâm vereceğimizi öğrendik, sana nasıl salavât getireceğiz?” diye sormuşlar “Şöyle deyiniz” diyerek şu cevabı almışlardı: “Allah’ım! İbrahim’in âline rahmet ettiğin gibi Muhammed’e ve âline de rahmet et. Şüphesiz sen övülmeye layık ve yücesin. Allah’ım! İbrahim’in âline hayır ve bereket lutfettiğin gibi Muhammed’e ve âline de hayır ve bereket ihsan et. Şüphesiz sen övülmeye layık ve yücesin.”(Buhârî,Deavât, 32)

  • Bu salavât bizzat Efendimiz (s.a.v) tarafından öğretildiği ve bizzat telaffuz edildiği için en faziletli salât ve selâmlar arasında sayılmıştır.

Bediüzzaman hazretleri salli ve barik dualarıyla alâkalı olarak bazı mütalaalarda bulunmuştur. Onun yaklaşımlarını şöyle özetleyebiliriz: 

* İbrahim (aleyhisselâm), Efendimiz’e (s.a.v) büyüklükte yetişememiş olmakla birlikte onun nesli peygamberlerdir. Allah Resûlü’nün nesli ise evliyadır. Müminlerin her namazda okudukları bu dua kabul olmuş, Efendimiz’in neslinden gelen Cafer Sadık, Abdulkâdir Geylânî, Şâh-ı Nakşibend gibi çok büyük insanlar, peygamberlerin yaptığı vazifeyi yapmışlar ve insanları Hakk’a yönlendirip irşad etmişlerdir. Hadis olarak rivayet edilen bir güzel sözde de ifade edildiği gibi, Muhammed ümmetinin âlimleri, İsrailoğullarının peygamberleri gibi hayatlarını geçirmişlerdir. (Acluni, Keşfü’l-hafa, 2, 83) Bunun böyle olması, asırlardan beri yapılan bu duaların Hak katında kabul edildiğinin en parlak bir göstergesidir.

* Hz. Bediüzzaman, salli ve barik dualarının niçin namazda söylendiği hususuna da değinmiştir. 

Ona göre müminler bu duaları okuduklarında insanlık âleminin güneşleri ve yıldızları olan peygamberlerin ve velilerin yolundan gittiklerini, böylelikle de kendilerini sırat-ı müstakim üzere olduklarını hatırlamaktadırlar. (Şualar)

  • BİR BAŞKA DEYİŞLE bu duaları yapmak, İbrahim (aleyhisselâm)’a ve onun neslinden gelen peygamberlere, Efendimiz’e ve O’nun neslinden gelen Hak dostlarına iltihak ve refakatin bir ifade ve itirafı olmaktadır.

Salât ve selâmın duayla olan irtibatıyla alâkalı şu hadisler örnek olarak verilebilir:

  • *Hz. Fadâle bin Ubeyd anlatıyor:

Resûlullah (s.a.v) bir adamın dua esnasında kendisine salât ve selâm getirmediğini görünce “Bu kimse acele etti” buyurdu. Sonra adamı çağırıp şöyle buyurdu:“Sizden biriniz dua edeceği zaman, duaya Allah Teâlâ’ya hamd ve sena ile başlasın, sonra Peygamber’e salâtta bulunsun, sonra da dilediğini istesin.” (Tirmizî, Deavât, 66; Ebû Dâvûd, Salât, 358; Nesâî, Sehv , 48.)

Bu hadis, duanın Hak katında kabulü adına önemli bir bilgi vermektedir. Buna göre duaya başlarken önce Yüce Allah’a hamd, teşekkür ve övgüde bulunulmalı, sonrasında ise Efendimiz’e salât ve selâm edilmelidir. Bunlardan sonra duaya geçilmeli, dünya ve ukba adına talep edilen şeyler için Yüce Dergâh’a niyazda bulunulmalıdır. Duanın sonuna gelindiğinde yine hamdele ve salvele denilen Allah’a hamd, Allah Resûlü’ne salât ve selâmla sonlandırılmalıdır.

  • *Ebû Süleyman ed-Darani, duanın adabıyla alâkalı olarak şöyle demiştir:

• “Allah’tan bir talebin olduğunda önce Resûlullah’a salât okuyarak başla, sonra dilediğin talepte bulun, sonra tekrar Hz. Peygamber’e salât ile sona erdir. Zira Cenâb-ı Hak keremiyle bu iki salâtı kabul eder. İki makbul dua olan iki salât arasında yer alan talebi reddetmek O’nun keremine muvafık düşmez.”

• Hz. Ömer’in rivayet ettiği bir hadislerinde Allah Resûlü (s.a.v),“Dua sema ile arz arasında durur. Bana salât okunmadıkça Allah’a yükselmez”(Tirmizî, Salât, 352) buyurarak aynı hususa dikkatleri çekmiştir. Hadiste Cenâb-ı Hakk’a mekân nispet edilmemekte, Allah’a yükselme tabiri, kabule mazhar olmanın veciz bir ifadesi olmaktadır.

  • *Hz. Abdullah bin Mesud (ra) başından geçen bir hadiseyi şöyle anlatmaktadır:

“Hz. Peygamber, Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer’in bulunduğu bir mekânda ben namaz kılıyordum. Namazı bitirip oturunca Allah’a sena ile duaya başladım, sonra Efendimiz’e salât ve selâmda bulundum. Sonra kendim için dua ettim. Allah Resûlü “İste, veriliyor. İste, veriliyor” buyurdu.(Tirmizî, Cuma, 64)

Hadisten anlaşıldığına göre Efendimiz Hz. Abdullah bin Mesud’un yaptığı duayı duymuş, onun hamd ve salât ile duaya başlamasını takdir ve tasvip etmiştir.

  • *Hz. Ebû Hureyre’den: 

“Kim bana bir defa salât getirirse, Allah ona on salât getirir.” (Müslim, Salât, 70; Nesâî, Sehv 55)

Bu hadis, müminlerin kazanma kuşağında yaşadıklarını, az ve küçük gayretlerle çok ve büyük kazanımlara sahip olduklarını/olabileceklerini gösteren ifadelerden bir tanesidir. Sonsuz Merhamet Sahibi, rahmet ve şefkatinin bir tecellisi olarak yapılan iyiliklerin karşılığını kat kat fazlasıyla vermektedir.

  • *Tirmizî bu hadise bazı ilavelerde bulunmuştur. Enes bin Malik (ra)’ın rivayetine göre Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

“Kim bana bir defa salât getirirse, Allah ona on salât getirir. Onun on hatası silinir, on derece yükseltilir.”(Nesâî , Sehv 55.)

Değinildiği üzere rahmeti sonsuz olan Cenâb-ı Hak, bir tek yapılan salât ve selâma en az on karşılık vermekte, BU HADİSE GÖRE bununla da kalmayıp salavât getiren müminin >>on kusurunu bağışlayıp >>Kendi katından ona on derece lütfetmektedir.

HAYRIN HİÇBİRİNİ ZAYİ ETMEYEN Yüce Allah, Hz. Peygamber’e yapılan salavâta da kat kat mukabelede bulunmakta, böylelikle kullarını bağışlayıp onların yüksek mevkiler kazanmaları için fırsatlar ve bahaneler yaratmaktadır. ZATEN Efendimiz’i göndermek suretiyle insanlığa büyük bir lütufta bulunan Allah Teâlâ,Habibine saygı gösterip salât ve selâmda bulunanlara da mağfiret bahşetmekte, onlara Kendi nezdinde ulu makamlar ihsan etmektedir.

  • *Anlatılan bir olay da müminlere sevinç vermektedir. 

Bir defasında Allah Resûlü (s.a.v) simasında bir müjdeyle ashabının yanına gelip şöyle buyurmuştu: “Bana Cibril geldi ve şu müjdeyi verdi: “Ey Muhammed! Rabb’in diyor ki: “Sana salât eden herkese benim on salât etmem, sana selâm eden herkese de benim on selâm etmem sana yetmez mi?”(Nesâî , Sehv 55)

Ümmetinin her hâliyle alâkadar, onların üzerlerine adeta titreyen Hz. Peygamber, onların kurtuluşu adına aldığı bir müjdeyi haber vermek için yanlarına gelmiştir. Onlar adına sevinmektedir. Zira Kendisinden ziyade ümmeti bu müjdeden istifade edecektir. Bir mümin, tek bir defa Peygamber’ine salât ve selâm getirecek, Yüceler Yücesi Hz. Allah da o böyle yaptığı için o mümin kuluna on salâtta bulunacak, onu rahmetine erdirecektir. İşte Peygamberimiz, müminlerle Yüce Allah arasında böylesine kutlu bir alışverişe vesilelik etmektedir.

  • *Hz. Abdullah bin Mesud (ra)’ın rivayeti şöyledir: 

“Kıyamet günü insanların bana en yakını olanı, bana en çok salavât edendir.” (Tirmizî, Salât 357)

Bu ifade, Efendimiz’e yakınlığa giden yolu işaretlemektedir. Yakınlık mânâsına gelen kurbiyet, ilk çağrışım olarak Allah’a yakınlığı anlatır. Müminler, iman ve salih amelleriyle Cenâb-ı Hakk’a yakınlaşmaya çalışırlar. Farzlar, hemen sonrasında bütünüyle nafileler, Yüce Allah’a yaklaşma ve O’nun sevgisine mazhar olma adına olmazsa olmazlardır.

  • Konuyla alâkalı meşhur hadiste Hz. Peygamber, Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu söylemiştir:

Allah buyuruyor ki: Her kim Benim velilerimden birisine düşmanlık ederse, şüphesiz Ben ona harp ilan ederim. Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili hiçbir şey ile Benim kurbiyetime mazhar olamaz. Bir de kulum Bana nafilelerle yaklaştıkça yaklaşır ve nihayet öyle bir hâle gelir ki artık Ben onu severim. Sevince de onun işiten kulağı,gören gözü, tutup yakalayan eli, yürüyen ayağı olurum. Kulum Benden bir şey isterse istediğini muhakkak ona veririm. Bana sığınırsa onu hıfz ve sıyanetim altına alırım.” (Buhârî , Rikak , 38)

Allah’a yakınlık bu iken Allah Resûlü’ne yakınlık ise aslında yine Yüce Allah’a yakınlığa râcîdir. Daha önce de ifade edildiği gibi Efendimiz, insanı Cenâb-ı Hakk’a vardıran gaye ölçüsünde bir vesiledir. O’na, sünnetine uymak ve salavât getirmekle tutunan müminler Allah’ın izniyle hem Cenâb-ı Hakk’ın ve hem de Hz. Peygamber’in yakınlığına mazhar olacaklardır.

  • Şu mevzuu mühimdir:

Salavât getirirken, dili kalbe eşlik ettirmek, aklı ve hayali dağınıklıktan kurtarmak çok önemlidir. “Allah’ın salât ve selâmı Senin üzerine olsun Ya Resûlallah” derken HAYALEN SAADET ASRI’na gidip Efendimiz’i sağlığında ve MESCİDİNDE ZİYARET EDİYOR GİBİ bir şuurla O’na salât ve selâmda bulunmak, veya zamanda olduğu gibi mekânda farklılığa giderek Allah Resûlü’nün çağları aşıp günümüze, yanımıza kadar geldiğini mülahaza etmek, adeta bizi ziyaret ediyormuşçasına bir bilinçle salât ve selâmda bulunmak, salavâtın mânâsını ruhumuzda duyabilmemiz adına çok mühimdir.

Veya bir üçüncü şık olarak, Hz. Peygamber’i Medine’deki mübarek yeşil kubbesinin altında ziyaret ediyor, müvacehe denilen o demir parmaklıkların arkasından bizleri izliyor, sesimizi duyuyor mülahazalarıyla O’na salavât getirmek, O’nun yakınlığını, sevgisini ve dolayısıyla O’na ittibayı netice verecek bir argüman ve bir salih ameldir.

  • Şu hususu vurgulamakta fayda var:

Salavâtın Allah Resûlü’ne yakınlığı netice vermesi, kendisine salât ve selâmda bulunulan Efendimiz’in sünnetine tabi olmakla beraber değerlendirilmelidir. O’nun dediklerini yapmadan sadece O’na salavât getirmek, hadiste ifade edilen neticeyi vermeyecektir.

  • Hadislerde salât ve selâmın Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından alındığı, O’na ulaştırıldığı beyan edilmektedir. Bu hususu ifade eden Nebevi beyanlardan bazıları şunlardır:

a. Abdullah bin Mesud hz rivayet ettiği hadiste Hz. Resûlullah, “Yeryüzünde Allah’ın seyyah melekleri vardır. Onlar ümmetimin selâmını bana ulaştırırlar.”(Nesâî Sehv 46) buyurmuştur.

Bu hadis, Hz. Peygamber’e salât ve selâmı ulaştırma vazifesini seyyah meleklerin üstlendiğini bildirmektedir. Meleklerden bazılarının işi dünyada, hangi zaman ve mekânda olursa olsun, Allah Resûlü’ne yapılan salavâtı O’na ulaştırmak, tabir caizse O’nu bilgilendirmektir.

b. Hz. Ebû Hureyre’nin (ra) rivayeti ise şöyledir: 

“Evlerinizi kabirlere çevirmeyiniz. Kabrimi de bayram yeri hâline çevirmeyiniz. Bana salât ü selâm getiriniz. Zira nerede olursanız olun sizin salât ve selâmınız bana ulaşır.”(Ebu Dâvûd, Menâsik, 97)

Bu hadiste birkaç hususa birden dikkatler çekilmiş, tembihler yapılmıştır. Bunların ilki, evlerin kabirler hâline getirilmemesidir. Bu üslûp, meskenlerin Kur’ân’sız, zikirsiz, ibadetsiz bırakılmamasına yönelik bir ikazdır. Zira Hz. Peygamber, “İçinde Allah’ın zikredildiği ev ile Allah’ın zikredilmediği evin misali ölü ile dirinin misali gibidir.”(Müslim,Müsafirin, 211) buyurmuştur. Gerçekten de içerisinde Allah Teâlâ’ya kulluğun edilmediği, gafletin hâkim olduğu evlerin mezarlardan farkı yoktur.

BAYRAM YERİ ” tabiri, kalabalığı, eğlenceyi ve genelde gafleti çağrıştıran bir ifade tarzı olup hadiste negatif mânâda kullanılmıştır. Hz. Resûlullah (s.a.v) kabrini ziyarete geleceklerin bayrama gider gibi değil de ibret almak, O’nun yüce hatırını yâd etmek,bağlılıklarını arz etmek gibi niyet ve duygularla gelmelerini istemiştir.

Hadisteki mânâ salât ve selâm getirmek için illa Hz. Peygamber’in mübarek kabirlerine gitme diye bir zorunluluğun olmadığı, bilakis nerede olunursa olunsun, getirilen salavâtın Efendimiz’e ulaşacağı hakikatidir. İmkân bulup Medine’ye gidip, Efendimiz’in manevi huzurunda O’na salât ve selâm etmek elbette güzeldir. Her müminin yapmak istediği bir iştir. Fakat buna her zaman imkân bulmak çok zordur. İşte bu zorluk salât ve selâm ibadetine getirilmemiş, aksine zaman ve mekânda bir darlık ve kayıt yapılmayıp önü açık tutulmuştur. Bu bakımdan müminler nerede olurlarsa olsunlar, yaptıkları salât ve selâmın Efendiler Efendisi’ne ulaşacağı, kesinlikle zayi olmayacağı şuuruyla bu ibadeti yerine getirmelidirler.

c.Hz. Ebû Hureyre’nin rivayetinde şöyle buyurulmuştur:

 “Bana selâm veren kimse, ruhum cesedimde olduğu hâlde selâmda bulunmuştur; Ben onun selâmını öylece alırım.” (Ebu Dâvûd, Menâsik, 96; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2/527)

Bizler Allah yolunda vefat edenlerin ölmediğine, şehitlik makamına ulaştıklarına inanırız. Efendimiz de kendine özel bir hayat mertebesinde, bilemediğimiz bir keyfiyette hayatiyetini devam ettirmekte olup Kendisine getirilen salavâtı almakta, kimin söylediğini bilmektedir. Ve inşallah ötelerde o müminleri hatırlayacak, onlara layık oldukları şekilde muamelede bulunacaktır.

d. Evs bin Evs Hazretleri’nin rivayet ettiği hadis şu şekildedir: 

“Günlerinizin en faziletlisi cuma günüdür. Bu sebeple o gün bana çokça salât ü selâm ediniz; zira sizin salât ü selâmlarınız bana arz olunur” buyurunca, Ashab, “Yâ Resûlallah! Vefat ettiğin ve senden hiçbir eser kalmadığı zaman salât ve selâmlarımız sana nasıl arz olunur?” diye sordular. Bunun üzerine Peygamber aleyhisselam: “Allah Teâlâ peygamberlerin bedenlerini çürütmeyi toprağa haram kıldı.” buyurmuştur. (Ebu Dâvûd, Salât, 201)

Bu hadisin NAZARLARA SUNDUĞU HUSUSLAR ise Cuma günü salavâta daha çok zaman ayrılması ve peygamberlerin toprakta çürümemeleridir. YÜCE ALLAH’ın takdir ve dilemesiyle dünyaya Yüce Yaratıcı’nın elçileri olarak gönderilen peygamberlerin dünyadaki yaşamları çok farklı olduğu gibi, dünyadan ayrıldıklarında da durumları çok farklıdır. ONLAR, insanlık âleminin en üst makamında bulunmaktadırlar. Böyle oldukları için de onlarla alâkalı her şey kendilerine göre cereyan etmiştir. İşte bu hadiste bu farklılık ifade edilmiş, toprağa verildiklerinde toprağın onlara hiçbir zarar veremeyeceği beyan edilmiştir.

*Hz. Âişe’den rivayet etmiştir. Efendimiz şöyle buyurmuştur: 

“Allah benim için iki melek görevlendirmiştir. Ben bir Müslümanın yanında anıldığımda bana salavât getirirse mutlaka o iki melek ona “Allah seni bağışlasın” derler. Allah Teâlâ ve diğer melekleri de o iki meleğe cevap olarak “Âmîn” derler. Bir Müslümanın yanında adım zikrolunduğunda da bana salavât getirmezse bu defa da o iki melek “Allah seni bağışlamasın.” der. Yüce Allah ve öteki melekler de o iki meleğe cevaben: “Âmîn” derler.” (Heysemî, Nûreddîn Ali b. Ebûbekr, Mecmeu’z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 10/164-166; Kurtubî, age, 14/233; İbn Kesîr, age, 6/465, 466)

Bu hadiste Efendimiz’in mele-i ala sakinleri katındaki değeri, O’na getirilen salât ve selâmın kıymeti açıkça görülmektedir.

Salât ü Selâm Sınırı Olmayan Bir İbadettir

Hz. Ubey bin Ka’b (ra) bir defasında, “Yâ Rasûlallâh! Ben Sana çok salavât getiriyorum. Acaba bunu ne kadar yapmam gerekir?” diye sormuş, Allah Resûlü “Dilediğin kadar yap.” buyurmuştur. Hz. Ubey duaya ayırdığı vaktinin dörtte birisini salât ü selâma ayırmanın yeterliliğini sorunca yine “Dilediğin kadarını ayır. Ama daha fazla yaparsan senin için daha hayırlı olur.” cevabını almış, “Yarısını?” diye sonunca Efendimiz “Dilediğin kadar yap. Ama daha fazla yaparsan senin için daha hayırlı olur” şeklindeki cevabını tekrarlamıştır. Üçte ikisini sorunca yine aynı cevabı alan Hz. Ubey bunun üzerine “Öyleyse duaya ayırdığım zamanın hepsinde Sana salavât getirsem nasıl olur?” diye sorunca bu defa Hz. Peygamber “O takdirde ALLAH BÜTÜN SIKINTILARINI GİDERİR ve GÜNAHLARINI BAĞIŞLAR.” buyurmuştur. (Tirmizî, Kıyamet, 23)

Hz. Peygamber (s.a.v) böyle söyleyerek adeta salât ve selâmın önünü açmış, onu sınırsızlaştırmıştır. Salavâtın ne kadar yapılırsa o nispette hayırlı olacağını beyan ederek de kazanım ve getirileri itibarıyla darlıktan kurtarmıştır.

  • Salât ü Selâmda Bulunmamak Bedbahtlık Sebebidir

Hz. Ebû Hureyre Allah Resûlü (s.a.v) şu tembihte bulunmuştur: “Yanımda adım zikrolunup da Bana salavât getirmeyenin burnu sürtülsün.” (Tirmizî, Deavât, 101;Ahmet bin Hanbel, Müsned, 2/254)

Hadislerde geçen “burnu sürtülsün” ifadesi, sürüm sürüm olsun, yazıklar olsun, bedbaht olsun gibi mânâlara gelmektedir. Burada bir kınama, hatta bir ikaz ve ihtar vardır.

HİSSESİ OLAN KISSALAR

  • *Salât ü selâmın ahirete yönelik faydasıyla alâkalı olarak şöyle bir olay anlatılmıştır:

Bir kadın Hasan Basri hazretlerine gelir ve kızının vefat ettiğini, kendisinin ise kızını rüyada görmek istediğini söyler. Hasan Basri ona yatsı namazından sonra dört rekat namaz kılmasını, her rekatte Fatiha’yı ve Tekasür suresini okumasını, sonra yatağına uzanıp uyuyuncaya kadar Efendimiz’e salât ve selâmda bulunmasını tavsiye eder. Kadın bu tavsiyeyi yerine getirir ve gerçekten de kızını rüyasında görür. Fakat kızı perişan bir hâldedir. Kendisine ateşten elbiseler giydirilmiş, elleri ayakları ateşten zincirlerle bağlanmıştır. Kadın uyanınca Hasan Basri’ye gelir ve rüyasını anlatır. Hazret, kadına sadaka vermesini, böylelikle inşallah kızının affedilebileceğini söyler. Aynı günün gecesinde Hasan Basri hazretleri de rüyasında bir kadın görür. Bu kadın cennet bahçelerinden bir bahçede gayet rahat ve nimetler içerisindedir. Kadın, Hasan Basri’ye kendisine gelen kadının kızı olduğunu söyler. Hasan Basri, annesinin kendisini çok farklı anlattığını, böyle bir mertebeye nasıl ulaştığını sorar. Kadının cevabı şöyle olur: “Ben ve benim gibi binlercesi, hakikaten annemin sana anlattığı bir hâldeydik. Günlerden bir gün, bizim kabrimize bir zat geldi. Efendimiz’e salât ve selâmda bulunup sevabını bize bağışladı. Allah da onun bu duasını kabul etti. İşte o duadan benim nasibim bu kadar çok oldu.”

  • *Salât ü selâmla alâkalı Delâil adlı eserin sahibi olan İmam Cezûli’nin böyle bir eseri kaleme alma sebebi şu olmuştur:

Hazret bir defasında kuyuya abdest almak için gitmiş, fakat kuyudan suyu çıkartacak bir kap bulamamıştır. Tam o anda yüksekçe bir yerde duran küçük bir kız çocuğunu görmüş, çocuk ona kim olduğunu sorunca o da kendisini tanıtmıştır. Kız çocuğu bu defa ona, “Sen kendisine övgülerde bulunulan, hayırla yâd edilen bir insansın, fakat kuyudan suyu çıkaramıyorsun.” demiş, sonra tükürüğünü kuyuya bırakınca kuyudaki su yükselmiş İmam Cezûli rahatça abdestini almıştır. Hazret buna nasıl nâil olduğunu sorunca küçük kız salavâtı çokça getirmeyle böyle bir keramete erdiğini ifade etmiş, bunun üzerine İmam, mezkûr eserini yazmıştır.

  • *Süfyan-ı Sevrî de başından geçen bir olayı şöyle anlatır:

Tavaf ederken her adımında salavât getiren birisiyle karşılaştım. Ona “Sübhânallah”, “lâ ilâhe illallah” demeyi bırakmış, sadece salât ü selâma yönelmişsin. Bildiğin bir şey mi var, diye sordum. O zat bana kim olduğumu sorunca ben de kendimi tanıttım. Bana, “Eğer sen meşhur birisi olmasaydın sana bu sırrımı vermezdim” dedi ve başından geçenleri anlatmaya başladı: “Babamla beraber hac maksadıyla yola çıkmıştık. Yolun ortasında babam hastalandı. Günler sonra ben başında beklerken de vefat etti. Vefa etti ama yüzü de simsiyah karardı. Ben bir örtüyle yüzünü örttüm. O esnada uyku bastırdı, uyudum. Rüyamda o vakte kadar görmediğim güzellikte, tertemiz giyimli, şahane kokulu birisi babama yaklaştı, örtüyü kaldırdı, eliyle babamın yüzünü sıvazladı. Öyle yapınca babamın yüzü bembeyaz oldu. Ben o zata “Sen kimsin ki şu dar-ı gurbette Allah senin elinle babama böyle bir lütufta bulundu?” dedim.

O zat “Beni tanımadın mı? Ben Kur’ân’ın sahibi, Muhammed bin Abdullah’ım. Babana gelince o vakıa müsrif birisiydi ama Bana çok salavât getirirdi. Hasta olunca Benden yardım istedi, Ben de yardım ettim.” dedi. Uyanınca babamın yüzü bembeyazdı.”

  • *Günümüze ait bir örnek Pırlanta Müellifi kendi başından geçen bir olay :

“Gençlik yılları sayılan dönemi idrak ediyordum. Belki çok kötü bir haberden dolayı ziyadesiyle üzülebilirdim. Bundan dolayı, hekimler istişarelerinin neticesini biraz saklı tuttular; fakat, sonra aralarında konuşurken, bana da duyuracak şekilde seslerini yükselttiler: “Kalçanın alınması lazım, bacağın kesilmesi icap ediyor!” türünden sözler söylediler. Bunları duyunca hiç etkilenmedim diyemem. O şok anında insanın içine birden bire hafif de olsa bir sis, bir duman çöküyor. Sadık u Masduk Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki “Gerçek sabır, bir musibetin gelip çarptığı ilk andaki sabırdır.” Tahammülü zor bir hadiseyle karşılaştığınız zaman “gık” bile demeden ona katlanmanızdır hakiki sabır. Mesela, aniden vurup kolunuzu kopardıkları anda şikayet feryatları yükseltmeden buna katlanabiliyorsanız, siz sabırlı bir insansınız demektir. Yoksa, kadere taşlar attıktan, Cenâb-ı Hakk’ı kullarına şikayet ettikten ve isyana daldıktan bir süre sonra, ağrılarınızın dinmesinin, dostlarınızın gelip teselli etmelerinin ve acınıza ortak olmalarının akabinde başınıza gelene tahammül etmeye karar vermeniz sabrettiğiniz mânâsına gelmez. Hadisenin şok tesiri esnasında, “Allah’tan gelene razıyım!” diyebiliyorsanız, ancak o zaman sabrı anlamış sayılırsınız. İşte, bacağımın kesilmesi gerektiğini öğrendiğim o anda, öyle bir şok yaşadım, hafifçe birkaç adım attım ve kapının sövelerine dayandım. Sonra, “Rabbim, şimdiye kadar iki ayak vermiştin, artık birini alıyorsun, Sana hamdolsun!” dedim. Birden dünyanın yükünün üzerimden kalktığını hissettim. Kim bilir, belki de o esnada -Üstad’ın ifadesiyle- “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder” hakikatinin inşirahını tattım.

O günlerde, Doktor Cevdet Alptekin’e de gittik; kendisi o sıralar bacak kesme vakalarıyla meşhurdu. Bana henüz bir şey dememişti ama hemen yanımızdaki bir adama bacağının kesilmesi gerektiğini söylemişti. Adamcağızın kızı ağlamaya durdu, adam da çok fena bozuldu. Boyacılık yaptığını sonradan öğrendiğim adam nazarlarını kendi bacağına dikti, uzun uzun öyle ayağına baktı. Aynı teklifle karşılaşmamın çok muhtemel olduğu bir anda, o psikolojiyi onunla beraber yaşadım.

  • Bir orada onunla beraber, bir de idama mahkum edilen bir adamın asılması anında diyanet görevlisi olarak vazifelendirildiğim sırada aynı ruh hâletini yaşadım.

Adam ayağına bakıyor, “Bu ayak kesilecek öyle mi?” diyor; şöyle bir dönüyor, kendi kendine konuşuyor, “Ben, bu Ramazan’da oruç da tutmuştum, teravihe de gitmiştim ama” diyerek hezeyan içinde mırıldanıyor. Onun o andaki hislerini duymadan bu sözlerin mânâsını kavrayamazsınız; nasıl çaresizce kıvrandığını anlayamazsınız. Ve nihayet adamın ayağını kestiler, bir müddet sonra onu ayağı kesik bir hâlde boyacılık yaparken gördüm. His ve duygu yoğunluğu açısından dolu dolu geçirdiğim o dönemde bir gün zor güç yürüye yürüye eve geldim. Kardeş apartmanında kalıyorduk. Ramazanın içindeydi; demek ki, vaaza da gidemiyordum. Çocukluğumda dedemden öğrenmiştim; daha mini minnacık olduğum dönemde, başının çok şiddetli ağrıdığı bir vakit, beni yanına çağırmıştı; “Gel, başımı tut ve salât ü selâm oku” demişti.

Demek ki, Allah Rasûlü’ne salât ü selâm sayesinde ağrısının dineceğine inanıyordu. Dedemin o hâlini hatırladım. Gece, sahurdan evvel kalktım; bir kaba zeytinyağı koydum, salât ü selâm okuyarak, zeytinyağı sürdüğüm bacağımı bir güzel ovdum.

Cenâb-ı Hakk’a şu sözlerle teveccühte bulundum:

مَوْلاَيَ صَلِّ وَ سَلِّمْ دَاِئمًا أَبَدًا

عَلٰى حَبِيبِكَ خَيْرِ الْخَلْقِ كُلِّهِمِ

هُوَ الْحَبِيبُ الَّذِي تُرْجَى شَفَاعَتُهُ

لِكُلِّ هَوْلٍ مٍنَ الْاَهْوَالِ مُقْتَحِمِ

Ey Yüce Rabbim, Sahibim ve Efendim! Bütün yaratıkların hayırlısı olan Habîbin Muhammed’e sürekli sonsuz salât ü selâm eyle! Zira, Senin Habîb’in, içimize endişe salan bütün musibetler ve katlanmak zorunda olduğumuz bütün korkular karşısında şefâatını umduğumuz yegâne Zattır.

Bu satırları defalarca okuduktan sonra da şu mısraı çokça tekrar ettim:

لَوْ نَاسَبَتْ قَدْرَهُ اٰيَاتُهُ عِظَمًا

أَحْيَا اسْمُهُ حِينَ يُدْعَى دَارِسَ الرِّمَمِ

“Mucizeleri O’nun kadr u kıymetine denk büyüklükte cereyan etseydi, mübarek ismi anılınca çürümüş kemikler bile cana gelirdi.” mealindeki bu sözün gönlümde tutuşturduğu mülahazalarla Şefkat Peygamberi’nin himmetine ve onun şefaatiyle Rabb-i Rahim’in merhametine sığındım.

“Yapısı bozulmuş bir uzuv ya da ölmeye yüz tutmuş bazı hücreler ne ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun adı hürmetine Allah Teâlâ çürümüş kemikleri dahi ihya edebilir.” düşüncesiyle, Rasul-ü Ekrem’in (a.s.v) ruhaniyatından bir iltimas talebinde bulundum.

Buna birkaç gece devam ettim. Bir hafta geçti ya da geçmedi ağrılarım yavaş yavaş azaldı ve nihayet sona erdi. Rahmeti Sonsuz’a şükürler olsun, o gün bugündür bacağımla alâkalı öyle bir problem yaşamadım.” (O.Şimşek, İbretlik Hatıralar)

Bütün bunlar doğrudur, haktır. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de örnekte de geçtiği üzere benzer olaylar meydana gelebilir. Efendimiz’in adı üzerlerine okunduğu zaman ölüler bile dirilir. O’nun yüzü suyu hürmetine hastalar şifa, dertliler deva bulur, sıkıntılar gider, problemler çözülür, ihtiyaçlar giderilir, istenilen şeylere nâil olunur, hayat bereketlenir, gönül kirden nifaktan arınır, sular çağlar, toprak canlanır, rızık elde etmek kolaylaşır, dünyada mesut yaşanır, kabir, mahşer, sırat onunla nurlanıp aydınlanır, ahirette saadetlere mazhar olunur.

  • Salatan Tüncînâ ve Esrârı

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى سَـيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلاَةً تُنْجِينَا بِهَا مِنْ جَمِيعِ اْلأَهْوَالِ وَاْلاٰفَاتِ، وَتَقْضِي لَنَا بِهَا جَمِيعَ الْحَاجَاتِ، وَتُطَهِّرُنَا بِهَا مِنْ جَمِيعِ السَّيِّئَاتِ، وَتَرْفَعُنَا بِهَا عِنْدَكَ أَعْلَى الدَّرَجَاتِ، وَتُبَلِّغُنَا بِهَا أَقْصَى الْغَايَاتِ مِنْ جَمِيعِ الْخَيْرَاتِ فِي الْحَيَاةِ وَبَعْدَ الْمَمَاتِ، اَمِينَ يَا. مُجِيبَ الدَّعَوَاتِ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Allahım! Efendimiz Hz. Muhammed’e ve Efendimiz Hz. Muhammed’in âile fertlerine salât et. Bu salât ile bizi bütün korkulardan ve âfetlerden koru, onunla bütün ihtiyaçlarımızı gider, bizi bütün günahlardan temizle. O salâtla bizi katında en yüce derecelere çıkar, hayatta ve ölümden sonra bütün hayırlar adına en ileri hedeflere bizi ulaştır. Ey duâlara icâbet eden, bizim bu duâmızı da kabul et! Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” [Cezûlî, Delâilü’l-Hayrât, Salah Bilici Kitapevi, İstanbul 1968, s.74.]

  • Bu Salât-ı Şerîfe’nin büyük önemi ve sevabı vardır. Bu salâtı sürekli okuyanın, belalardan emin, arzularının kolay, rızkının da bereketli olacağı ümit edilir. Bu salât, gelecek musibetlere de perde olabilir. […]
  • Bu salât ile ilgili şöyle bir olay anlatılır:

“Mâneviyât büyüklerinden Ebû Mûsâ ed-Darîr, fırtınalı bir havada gemide imiş. Müthiş bir fırtına gemiyi batıracağı sırada Peygamber Efendimizin rûhundan yardım istemiş:-Yâ Resulallah! Gemimiz batacak, içindeki bunca masumlar boğulup ölecekler. Lütfen bize bir kurtuluş çaresi göster! demiş.

O sırada kulağına şöyle bir ses gelmiş:

– Ey Ebû Mûsâ! Tüncînâ duasını okuyun! Yani, “kurtaran dua”yı okuyun, kurtaran duayı…

Demiş ki:

– Yâ Resulallah, bu Tüncînâ duası hangisidir, biz bilmiyoruz?

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Salâten Tüncînâ’yı okumuş, bunu okuyun, diye tenbih buyurmuş. Gemideki yolcular hep birlikte bunu Ebû Mûsâ’dan öğrenip okumuşlar, fırtına dinmiş, sağ sâlim karaya ayak basmışlar.” [Abdurrahman Safuri, Nüzhetü’l-mecalis ve müntehabü’n-nefâis, Beyrut trs., 257-277.]

  • Bu salât ü selâmla alâkalı olarak Hasan bin Ali el-Esvânî,

“Kim, önemli bir işi veya bir sıkıntısı münasebetiyle bu salavâtı 1000 defa okursa, Allah Teâlâ onun sıkıntılarını giderir, arzu ettiklerine ulaştırır.” demiştir. Yine 1000 defa yapıldığında felç olanlara şifa vesilesi olacağı, veba ve benzeri bulaşıcı hastalıklar zamanında okuyanın bir nevi karantina altına girip bu tür hastalıklardan emin ve emniyet içerisinde kalacağı rivayet edilmiştir. 1000 defadan fazla okumanın deniz yolculuğunda Allah’ın izniyle batmaya mani olacağı ve 500 defa söylenmesi durumunda zenginliğe nâil olunacağına dair de haber ve müjdeler bulunmaktadır. Bunlar müşahede ve tecrübeyle sabittir.[ Yusuf bin İsmail en-Nebhânî, Efdalü’s-Salât alâ Seyyidi’s-Sâdât, 77.]

Bu duanın bu gibi özelliklerinden dolayıdır ki, biz de, duaların kabul edildiği bir an olan, farz namazlarımızdan sonra bu duayı okuyabiliriz. Gerçekten de bu salât ü selâma devam edilmesi durumunda Allah’ın izniyle belalardan emin olunacağı, musibetlere perde olacağı, maksatların hasıl olacağına dair kuvvetli bir inanç vardır. Bazı yaşanmış hadiseler bu inancı destekler niteliktedir. [Kaynak Eser: Namazı Anlayarak Kılmak / Rahmet Hazinesinin Anahtarı Efendiler Efendisine Salât ve Selâm ]

***

İki önemli tavsiye:

•(️1) – Şahsi veya umumi hizmetlerinizde bir duraksama, kilitlenme, kıtlık, kısırlık ve kuraklık varsa İSTİĞFAR SEFERBERLİĞİ” başlatabilirsiniz. (İnayet kesintisi)

•(️2) – Yok her şey yolunda gidiyor fakat netice istediğiniz gibi olmuyorsa “SALAVAT SEFERBERLİĞİ” başlatabilirsiniz. (Bereket kesintisi)

(***)

  • İstifade Edilen Kaynaklar

•Hak Dini Kuran Dili Tefsiri 

•Kütüb-ü Sitte Hadis Ansiklopesi

•Risâle-i Nûr Külliyatı

•Pırlanta Serisi

•Rahmet Hazinesinin Anahtarı Efendiler Efendisine Salat ve Selam

•Vehbe Zühayli, et-Tefsirü’l-Münir

•O.Şimşek, İbretlik Hatıralar

Bu yazı 69 kez okundu