Pırlanta İkliminde Seyahat-51

•Siyaseti Aldatma Sanatı Sanan Zihniyet

•Zulmü Meşrulaştırma Çabası

•Hakiki ve Şeklî Müslümanlık

•Gerçek Liderlerin Göz Yaşartan Hayatları

•Lider Müsveddeleri ve Felâkete Sürüklenen Toplumlar

***

SİYASETİ ALDATMA SANATI SANAN ZİHNİYET

°°°Önsöz°°°

  • Bundan önceki bölümlerde de geçtiği üzere siyaset genel anlamda idare etme sanatıdır.
  • Fakat bu idare, idareye konu olan iş her ne ise, her nasıl olursa olsun o işi yürütme anlamında bir idare olmamalıdır.
  • Gerçek siyaset, Hak adına, doğru vesileler kullanarak, hem Allah’ı razı etmek, hem de insanları memnun etmek niyet ve gayretiyle yapılması gerekenleri yapmaya çalışmaktır, öyle olmalıdır.
  • Yoksa siyaset, kendi hedefine ulaşmak için her şeyi mübah görme, maddî-manevî bütün değerleri ve mukaddesleri kullanma şeklinde bir istismara dönüşür ki bunun ne kadar vahim sonuçlar doğurduğunu özellikle bu süreçte bizzat yaşamış bulunuyoruz.
  • Gerçek siyasetin ne olduğu, nasıl olması gerektiği hem bir millet, hem de milletler açısından şöyle ifade ediliyor Pırlanta penceresinden:

°°°°°°°°°°°

  Günümüzde siyaset denildiğinde sadece siyasî partiler şeklinde organize olmuş ve toplumu idare eden insanların yaptıkları iş anlaşılmaktadır. Fakat ilm-i siyaset sadece devlet yönetimiyle ilgili değildir. Herkesin şahsî, ailevî ve içtimaî hayatında takip etmesi gereken bir idare ve siyaset şekli vardır. Buna riayet edilmediği takdirde huzursuzluk ve çatışmalar ortaya çıkar. Fakat inanan bir gönül için siyaset adına başvurulacak yolların dinin ortaya koyduğu disiplinlere uygun olması gerekir. Dolayısıyla küçük daireden başlamak üzere devlet yönetimine kadar hangi alanda olursa olsun, gayrimeşru icraatların ve Müslüman kimliğine yakışmayacak tavır ve davranışların ilm-i siyaset olarak görülemeyeceğini ifade etmek gerekir.

  Örnek vermek gerekirse devletlerin, devletler muvazenesinde güçlü bir yere sahip olma, sahip olduğu bu gücü devam ettirme, gözünün içine baktırma, onayı alınmadan başkalarına iş yaptırmama gibi bir kısım hedefleri vardır. Şayet onlar bu hedeflerine ulaşmak için farklı bahanelerle dünyanın değişik yerlerindeki yeraltı ve yerüstü zenginliklerini sömürme, nazarî plânda olan düşmanlıkları kendilerine yapılan kat’î bir taarruz gibi göstererek başka ülkelere girme, oranın insanlarını kendi ruh ve mânâ köklerinden uzaklaştırma ve onları benliksiz-kimliksiz hâle getirme gibi yollarla başkalarına zulmediyor, hukuku ihlâl ediyor ve despotluk yapıyorlarsa, buna siyaset denmez. Buna dense dense, insaf ve vicdanını kaybetmiş devlet terörü denir.

  • Kendi konumlarını korumak isteyen bir kısım ülkeler bu tür gayrimeşru siyasetler takip edebileceği gibi, ülke içerisinde yönetimi ele geçirmiş olan bir kısım insanlar da kendi ikbal ve istikballeri adına bu tür hukuksuzluklara girebilirler.

Onlar, kendileri bir yana, çocuk ve torunlarının bile geleceğini garanti altına alma adına stoklar yapar, sürekli kendi ekiplerini iş başına getirmeye çalışır, kendilerinden olmayan insanlara hayat hakkı tanımaz ve bir de bütün bu mesâvilerini geniş halk kitlelerine kabul ettirebilme adına bir kısım kılıflar bulurlar. Bazen yalan söyler, bazen iyi niyetten dem vurur, bazen yaptıkları bütün bu zulümleri siyasetin bir gereği olarak sunmaya çalışır, bazen de kendilerini haklı gösterme adına zulmettikleri insanları karalarlar. Fakat her ne kadar dindar görünseler, sürekli dinden, imandan bahsetseler ve Müslümanlığı kimseye bırakmasalar da bu zulümleri yapanlar Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve onun Râşid Halifeler’inin takip ettiği siyasetten fersah fersah uzaktırlar. [Kur’ân ve Sünnet Çizgisinde İlm-i Siyaset/ Yolun Kaderi]

***

ZULMÜ MEŞRULAŞTIRMA ÇABASI

°°°Önsöz°°°

  • Siyasetle iştigal edenlerin en çok aldandıkları hususlardan bazıları, kendilerini siyaseten vazgeçilmez sanmaları, bulundukları konumu korumak zorunda olduklarına, bunun için de çok güçlü olmaları gerektiğine inanmalarıdır.
  • Bu konuda şeytan onlara genellikle sağdan yaklaşarak, bu işleri kendileri için değil mukaddes bir dava için yaptıklarına inandırabilir.
  • Bu kötü niyetin en kolay saklanabildikleri yer ise din ve vatan kavramlardır.
  • Bu şekilde birinci adım yanlış atılınca artık gerisi kolayca gelir.
  • Müellifimiz, bizzat kendi icra ettiği meslek üzerinden verdiği misalden yola çıkarak işi yine devlet siyasetine getiriyor ve şunları söylüyor:

°°°°°°°°°°°

  Meşru ve masum zannedilerek yapılan gayrimeşru işler de vardır.

Diyelim ki birisi bir camide vaizlik yapıyor. Vazifesi bitip kendisi kürsüye veda ettikten sonra oraya bir yakınını getirmek istiyor ve onun vaizlik için liyakati olduğunu düşünüyor. Arkasından da onu bu göreve getirebilme adına bu konudaki kanun ve mevzuatın amir hükümlerini görmezden gelerek kendisine göre bir yol takip ediyor. İşte bu da hiç farkına varmadan gayrimeşru bir yola sapma demektir. Farklı bir ifadeyle meşru gibi görünen bir hedefe ulaşma adına gayrimeşru yolları kullanma demektir. Aynen bunun gibi devlet yönetimini ele geçiren bazı kişiler, halkı soyup soğana çevirirken, kendi kasalarını doldururken, gayrimeşru yollarla elde ettikleri paraları başka ülkelerin bankalarında stoklarken mesela şöyle diyebilirler:

  • Bizim güçlü olmamız lazım. Zira olur da, yarın biz bu imkânları kaybedersek, bir kere daha derlenip toparlanabilelim; mensup olduğumuz hizbi yeniden canlandıralım; parçası olduğumuz organizasyonu yeniden harekete geçirebilelim.”

Bütün bunlar, bu ülkeye ihanet ölçüsünde zarar veren davranışların arkasında yer alan ve masum gibi görünen mülâhazalardır. Masum gibi göründüğünden ötürü de mütedeyyin insanlar bile bu tür yollara başvurabilirler. Fakat bu, düpedüz bir dalâlettir, emanete düpedüz bir hıyanettir. Bu tür yollara tevessül eden insanlar hiç farkına varmadan gelecekte yaşayacakları rezilliklere kendi elleriyle davetiye çıkarmış olurlar.

  • Şayet hem onlar hem de onları destekleyen kitleler bütün bunları umur-u siyasetin bir gereği sayıyor ve bunun ismine ilm-i siyaset diyorlarsa, büyük bir aldanmışlık içindeler demektir.

Çünkü her şeyden önce siyasetin ahlâkî ve dinin prensiplerine uygun olması gerekir. Müslüman bir siyasetçi, idare ve siyaset adına Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun vârislerinin izlediği yolu izlemek zorundadır. İnsanlığın İftihar Tablosu ve O’nun hakiki vârisleri ise hayatlarını ciddi bir helâl-haram hassasiyeti içinde geçirmiş ve asla gayrimeşru alana adım atmamışlardır. Bu açıdan gayenin meşruiyetinin yanında vesilelerin de meşru olması adına kılı kırk yararcasına hassas hareket etmek gerekir. Özellikle zirveleri temsil edenler bu konuda hassas yaşarlarsa, hem çevrelerine güven telkin etmiş hem de başkalarına örnek olmuş olurlar.

Halkın Güveni En Büyük Kredi

Esasında Allah yolunda hizmet eden adanmışların dünyanın dört bir yanında hüsnükabulle karşılanmalarının altında yatan sır da budur. Onlar, istikametten ayrılmadıkları, yaptıkları hizmetleri dünyevî-uhrevî herhangi bir beklentiye bağlamadıkları ve şer’î disiplinlere uygun hareket ettikleri için muvaffak olmuşlardır. Bundan sonra da aynı azim, kararlılık, hassasiyet ve sabırla hareket ettikleri takdirde Cenâb-ı Hak, onlara kalblere giden yolu daha da açacaktır.

  • Şahsen benim yeryüzünde bir dikili taşım bile yok. Olmasını da hiç arzu etmedim. Hatta kendimin değil, kardeşlerimin bile böyle bir imkâna sahip olmaması için dua ettim. Yakınlarımı bir yerlere getirmeyi hiç düşünmedim. Yakınımda duranlara ev edinmemelerini ve zaruri ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde bir hayat standardıyla yaşamalarını tavsiye ettim.

Başkalarına güven telkin etmenin yolu da kanaatimce budur. Siz azıcık kendinizi düşünseniz, halkın nazarında güven erozyonu yaşarsınız. Dünyanın yüz yetmiş ülkesine ulaşmış ve dalıyla budağıyla her yere ser çekmiş olan bu gönüllüler hizmetinden millet elini çektiği zaman, Allah’ın inayeti de kesilir ve yapılan işler akamete uğrar.

Evet, tevfik-i ilâhinin vesilesi, milletin himmetini yanınızda bulundurmaktır. Bu vesileyi yok ettiğiniz zaman Allah’ın tevfiki de kesilir. [Kur’ân ve Sünnet Çizgisinde İlm-i Siyaset/ Yolun Kaderi]

***

HAKİKÎ VE ŞEKLÎ MÜSLÜMANLIK

°°°Önsöz°°°

  • Müslümanlığın bir şekli ve kalıbı, bir de ruhu vardır.
  • Bir bünyede ruh mevcutsa şekil ve kalıp da önemlidir ve değerlidir.
  • Çünkü o ruhun fonksiyonlarının eda edilebilmesi genellikle o şekil, o kalıp yani organlarla mümkün olur.
  • Fakat ruh yoksa ortada sadece bir ceset var demektir. Cesetlere ne yapıldığı, ne yapılması gerektiği ise herkesin malumu. Çünkü böyle yapılmazsa en yakınları dâhil herkesi rahatsız eder ve zarar verir.
  • Yahut da kalıp eskimiş, bozulmuş ve deformasyona uğramışsa, orada olması gereken ruh en çok bundan zarar görür ve acı çeker. İşte o ruh ihlastır, samimiyettir, şekillerin ötesindeki mânâyı duyarak ve hissederek yaşamaktır.
  • Konu gene şahıslar üzerinden başlayıp siyasete getirilerek şöyle devam ediyor Pırlanta açıklamaları:

°°°°°°°°°°°

Müslümanlık sadece şekil ile suretten ve bir kısım formaliteleri yerine getirmekten ibaret değildir. Bilakis Müslümanlık bir gönül işidir. Yani şeklin yanında asıl önemli olan öz ve mânâdır. Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem),

إِنَّ اللهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأَمْوَالِكُمْ وَلٰكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ

Allah Teâlâ, sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, sizi ona göre kıymetlendirmez. Bilakis sizin kalblerinize, davranışlarınızdaki samimiyete bakar ve hakkınızda buna göre hüküm verir.” (Müslim, birr 34; İbn Mâce, zühd 9; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/284, 539.) sözleriyle bu hakikate dikkat çekmiştir.

  • Anadolu’nun saf ve duru sesi Yunus Emre de bir şiirinde;

Dervişlik dedikleri, hırka ile taç değil / Gönlün derviş eyleyen, hırkaya muhtaç değil.

mısralarıyla şekil ve görüntüden ziyade asıl üzerinde durulması gerekli olanın gönül olduğunu vurgulamıştır.

“İç Dışa Bir Çevrilse…”

Bu açıdan Müslümanlıkta önde görünen, gürül gürül onu temsil ettiği iddiasında bulunan nice insan vardır ki, hakikatte onların nezd-i ulûhiyette zerre kadar kıymet-i harbiyeleri yoktur. Evet, onlar bu dünyada Müslümanlık adına ön safta görünseler de ötede perişan ve derbeder bir vaziyette olacaklardır. Buna karşılık, burada kendisine değer atfedilmeyen, arkalarda görünen öyle insanlar da vardır ki, mânevî hayatlarında evliya, asfiya, ebrar ve mukarrabinle at başı gittiklerinden dolayı ötede onların önüne geçmiş oldukları görülecektir. Bu açıdan dış görünüşe, ağızdan çıkan laflara, şekil ve suretlere bakarak insanlar hakkında bir yargıya varmak her zaman için bizi isabetli neticelere götürmeyebilir.

  • Bu hakikate dikkat çeken Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

رُبَّ أَشْعَثَ مَدْفُوعٍ بِالْأَبْوَابِ لَوْ أَقْسَمَ عَلَى اللهِ لَأَبَرَّهُ

“Nice saçı başı dağınık olan, (önemsenmediğinden ötürü) kapı kapı kovulan insanlar vardır ki şayet onlar herhangi bir hususla alâkalı yemin edecek olsalar, Allah onları yeminlerinde yalancı çıkarmaz.” (Müslim, birr 138, cennet 48; Tirmîzî, menâkıb 54.)

 Sakın yanlış anlaşılmasın, bu tür yüce makam ve konumları ihraz edebilmesi için insanın ille de fakir ve hakir görünmesine gerek yoktur. Kalb selâmeti bulunduğu ve konumun hakkı verilebildiği takdirde belirli dünyevî makamlarda bulunan kimseler de Allah’ın izniyle O’nun katında kıymetler üstü kıymete ulaşabilirler.

Bu konuda Hulefa-i Râşidîn efendilerimizden her biri bizim için ne güzel örnektir! [Hakiki ve Şeklî Müslümanlık/ Yolun Kaderi]

***

GERÇEK LİDERLERİN GÖZ YAŞARTAN HAYATLARI

°°°Önsöz°°°

  • Siyasetin zaruri olarak çağrıştırdığı kavramlardan birisi de liderlik mefhumudur.
  • Lidersiz siyasetin olmayacağı bilinen bir husustur.
  • Lider ve toplumla ilgili olarak öteden beri akla gelen sorulardan birisi de şudur:

– Lider mi toplumu yetiştirir, toplum mu lideri çıkarır?

Bu soruda, hem lider açısından, hem de toplum açısından birer gerçeklik payı vardır.

  • Genellikle kaliteli bir toplum iyi liderler çıkarır, kaliteli bir lider de toplumu inşa eder ve dönüştürür.
  • Fakat tarihte yaşanmış bir millet, hattâ insanlık çapındaki büyük değişikliklere baktığımızda, liderin rolü daha önde görünüyor.
  • Peygamberler zaten özel donanımlı ve görevli kişiler olduklarına göre, onların dışındaki liderlere baktığımızda Efendimiz’den hemen sonraki dönem çok çarpıcı görünüyor.
  • Sadece halktan birisi gibi yaşamış olmaları bile, başka hesapları olan kişiler dışında büyük oranda toplumun onlara güvenmesine yetiyor.
  • Hulefâ-i Râşidîn olarak tarihe geçen bu müstesnâ şahsiyetler Pırlantanın bu bölümünde kısaca şöyle ele alınıyor:

°°°°°°°°°°°

Bilindiği gibi, Hazreti Ebû Bekir Efendimiz, maaşından artakalan miktarı bir testi içinde biriktirmiş ve vefatı sırasında bunun kendisinden sonraki halifeye teslim edilmesini istemiştir. Mesele Hazreti Ömer’e intikal ettiğinde o, “Öyle bir hayat yaşadın ki, Müslümanca hayatı bize yaşanmaz hâle getirdin.” demiştir. (İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/186; Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 2/354.)

Müslüman olmadan önce büyük bir servet sahibi olan Hazreti Ebû Bekir Efendimiz, sahip olduğu bütün malı-mülkü Allah yolunda harcamış, sahip olduğu imkânların zerresini dahi kendi hesabına kullanmayı düşünmemiş, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine bahşetmiş olduğu onca geniş imkâna rağmen öbür tarafa giderken dünyevî imkânlar adına elleri boş gitmiştir.

  •   Hazreti Ömer Efendimiz’in hayatı ondan farklı değildir.

O, devlet başkanı olduğu dönemde, halktan orta seviyedeki bir insan ne ile geçiniyorsa kendi maaşının da buna göre belirlenmesini istemiştir. Kıtlığın yaşandığı bir dönemde ise hizmetçisine, halkın en düşük seviyedeki bir ferdinin ne ile geçindiğini sormuş, ekmek ve zeytinyağı olduğunu öğrenince, “Bundan sonra bana da böyle yapmak düşer.” demiştir. (İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/312.) O günün iki süper gücünün hakkından gelen bu büyük halife ahirete giderken ellerini silkelemiş ve dünyadan öyle ayrılmıştır. İşte dünyevî ve uhrevî muvaffakiyetin temel esası böyle bir kıvamdan geçmektedir.

  • Hazreti Osman Efendimiz’in de kendisine göre ayrı bir fazileti vardır.

Benî Ümeyye’den gelen ve büyük bir servete sahip olan Hazreti Osman, Muktedâ-i Küll Rehber-i Ekmel Efendimiz’in (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh), infak talebi karşısında hiç tereddüt etmeden yüzlerce deveyi yüküyle birlikte vermiştir. (Tirmizî, menâkıb 18; el-Buhârî, et-Târîhu’l-kebîr 5/246; et-Tayâlisî, el-Müsned s.164.) O da fevkalâde civanmertliğiyle kendinden önceki iki halifenin faziletini yakalayacak ufka ermiştir.

  • Keza Hazreti Ali Efendimiz,

ömür boyu, eline geçen parayı, yarısını açıktan yarısını da gizli vermek suretiyle infak etmiş; sahip olabileceği onca imkâna rağmen ahirete fakir bir insan olarak yürümüştür.

  Bu yüce kâmetler, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine lütfettiği geniş dairedeki tasarruf haklarını, makam ve pâyeleriyle gelen imkânları asla kendi çıkarları istikametinde kullanmamışlardır.

Onlar, kendileri adına bir menfaat peşinde koşmadıkları gibi, sahip oldukları imkânları oğulları, kızları, yakınları, tayfaları ve taraftarlarına bir şey kazandırmaya vesile de kılmamışlardır. [Hakiki ve Şeklî Müslümanlık/ Yolun Kaderi]

***

LİDER MÜSVEDDELERİ VE FELÂKETE SÜRÜKLENEN TOPLUMLAR

°°°Önsöz°°°

  • Mü’min olmakla Mü’min sıfatları taşımak, kezâ kâfir olmakla kâfir sıfatları taşımak farklı hususlardır.
  • Bediüzzaman Hazretlerinin de dediği gibi; “Öyle ise, her bir Müslümanın her bir sıfatı Müslüman olması lazım olmadığı gibi, her bir kafirin dahi bütün sıfat ve sanatları kafir olmak lazım gelmez.” (Beyanat ve Tenvirler
  • Fakat bu tezat Müslümanlığa tarih boyunca çok zarar vermiş ve hâlâ vermektedir.
  • İnançlarıyla sıfatları farklı olanlar, özellikle önemli konularda ve temsil makamında iseler, onların dine verdikleri, verecekleri zararı en güçlü düşmanlar veremez. 
  • Onlardaki şahsiyet zaafları ve karakter boşlukları, doğrudan inandığı değerlere fatura edilerek o değerler yıpratılmış olur.
  • Bunun çok hazin örneklerini yaşadığımız günümüzde, bir taraftan isim söz konusu etmeksizin bu tiplerden bahsederken, bir taraftan da onları değerlendirmede başka hatalara düşülmemesi gerektiğini şöyle açıklıyor Hocaefendi:

°°°°°°°°°°°

Milletin emanet verdiği imkânları kendi şahısları, eşleri, evlatları vs. için kullanan insanlar küfre düşmüş mü olur? 

Elbette böyle yapan insanlar küfre düşmüş olmazlar. Fakat onların kâfir sıfatlarıyla ittisaf ettiklerinde şüphe yoktur. Hatta beş vakit namaz kılsa, her sene hacca gitse ve oruçlarını tutsalar da bu konudaki zafiyetlerini düzeltmedikleri sürece kâfir sıfatları bir mikrop gibi onların bünyelerinde barınmaya devam edecek, belki de onların tavır ve davranışlarında bir kısım inhirafların ortaya çıkmasına sebep olacaktır.

  • Evet, onlar bünyelerinde tıpkı AİDS virüsü gibi bir virüs barındırdıklarından yanlış düşünecek, yanlış konuşacak, yanlış karar verecek, yanlış icraatta bulunacaklardır. Netice itibarıyla başında bulundukları insanları yanlış politikalarla felâkete sürükleyeceklerdir.

Unutmamak gerekir ki Allah (celle celâluhu), insanlar hakkında onların sahip oldukları sıfatlara göre hüküm verir.

Mesela sadakat sahibi olma, başkalarının ırz ve namusuna karşı hassas davranma, iffeti ve ismetiyle yaşama, kimsenin malına-mülküne göz dikmeme, teavün düsturunu işler hâle getirme, tembelliğe karşı ilan-ı harp etme, zamanı tanzim etme, imkânları rantabl olarak değerlendirme, araştırma ve hakikat aşkıyla varlığı didik didik etme gibi gerek tekvînî gerekse teşriî emirlere ait sıfatlar birer mü’min sıfatıdır. Kim bu sıfatlara sahip olursa, Allah onu muvaffak kılacak; bu sıfatlara sahip olmayanlar ise hem bu dünyada hem de ötede cezalandırılacaktır.

  • Evet, bir insan “dindarım” dese, Müslümanlığı kimseye bırakmasa da, eğer tembel tembel kahvede oturuyor, bu tembelliğine dedikoduyu, gıybeti, iftirayı ilâve ediyor, sadece zanlarla hareket edip başka mü’minler hakkında kötülük düşünüp kötülük konuşuyorsa kâfir sıfatlarla muttasıf bir hayat yaşıyor demektir. 

Bu sıfatlara sahip olan insan ise –muhalfarz– bir hareketiyle gökteki yıldızları yere indirse, yeryüzündekilere bir maytap şenliği yaşatsa, ışık ziyafetleri çektirse bile, Allah katında bunların hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Belki geçici bir süre, bir göz bağcılıkla insanları aldatabilir. Fakat böyle birisi, Allah’la sağlam bir irtibat kurmadığı, mü’mince bir çizgide yürümediği ve peygamberlerin yürüdüğü çizgiyi takip etmediği için yalancı bir ışık gibi parlar ama kısa bir müddet sonra söner gider ve peşinden gidenlere de hüsran yaşatır.

Bugüne kadar niceleri böyle göz bağcılıkla bir süreliğine kitleleri arkalarında sürüklemişlerdir fakat çok geçmeden arkada hiçbir iz bırakmadan çekip gitmişlerdir. [Hakiki ve Şeklî Müslümanlık/ Yolun Kaderi]

Bu yazı 84 kez okundu