•Sünnetin Önemi ve Duha-Evvâbîn Namazları

□PIRLANTA UFKUNDAN

Kur’ân ve Hadislerde Sünnetin Önemi

□Risale-i Nûr Külliyatında Sünnet-i Seniyye 

□Duhâ (Kuşluk) Namazı

•Duhâ Namazının Fazileti

•Duhâ Namazının Vakti

•Duhâ Namazı Kaç Rekât Kılınabilir?

•Kuşluk Namazının Bir Adı da Evvâbîn Namazıdır

•Kuşluk Namazının Müdavimleri

□Gafleti Yırtan Namaz: Evvâbîn

•Evvâbînin Anlamı

•Kur’ân ve Sünnet’te Evvâbîn Namazı

•Evvâbîn Namazının Zamanı

•Rekât Sayısı

***

PIRLANTA UFKUNDAN KUR’AN VE HADİSLERDE SÜNNETİN ÖNEMİ

Sünnet, Kur’ân-ı Kerim’le birlikte İslâm’ın iki temel direğinden biridir ve sünnet olmadan, hadis olmadan İslâm düşünülemez. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) söz, fiil ve takrîrlerinden oluşan sünnet, daha Efendimiz zamanında zihinlere, hafızalara ve kalblere nakşolmuş, ayrıca yazıya da geçmiştir.

Sahabe-i kiram, büyük bir titizlikle sünnete uymuş, hayatını sünnete göre tanzim etmiş, sünneti muhafaza etmiş ve hiçbir fazlalık ve eksikliğe meydan vermeden tâbiîn-i izâma nakletmiştir. Dönemlerindeki fitne ateşleri sebebiyle hayatlarını zühd ve takva üzerinde İslâm’a ve İslâm’ın iki temeli olan Kur’ân ve Sünnete adayan tâbiînin, sayıları binleri aşan dev imamları, Kur’ân gibi Sünnete de sahip çıkmış ve karıştırmadan, bulandırmadan onu, kendilerinden sonraki nesle intikal ettirmişlerdir.

Bu üç nesil, yani sahabe, tâbiîn ve tebe‑i tâbiîn, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek ifadeleriyle, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra gelecek insanların en hayırlılarını teşkil etmektedirler.[Buhârî, fedâilü’l-ashab 1; Müslim, fedâilü’s-sahabe 210-212.]

•Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyorlar; ravi-i hadis de, Câbir b. Abdillah:

 فَإِنَّ خَيْرَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللّٰهِ وَخَيْرُ الْهَدْىِ هَدْىُ مُحَمَّدٍ، وَشَرُّ اْلأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا وَكُلُّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ

“Sözlerin en hayırlısı, Allah’ın kitabı Kur’ân’dır; tutulup gidilecek yolların en hayırlısı da Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yoludur, sünnetidir. İşlerin en şerlisi, sünnete muhalif olarak, sonradan ortaya çıkarılanlardır. Her bid’at da dalâlettir.” [Müslim, cuma 43; Nesâî, iydeyn 22; İbn Mâce, mukaddime 7.]

  • • Ve işte bu mevzuda hayatbahş olan birkaç ışıktan işaret:

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyorlar:

كُلُّ أُمَّتِي يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ إِلاَّ مَنْ أَبَى. قَالُوا يَا رَسُولَ اللّٰهِ وَمَنْ يَأْبَى؟ قَالَ: مَنْ أَطَاعَنِي دَخَلَ الْجَنَّةَ وَمَنْ عَصَانِي فَقَدْ أَبَى

“Ümmetimden herkes Cennet’e girecektir, girmemekte direten müstesna.” “Girmemekte direten kimdir yâ Resûlal­lah?” diye sordular. Allah Resûlü şu cevabı verdiler: “Bana itaat eden Cennet’e girer; bana isyan edense Cennet’e girmemekte inat ediyor demektir.” [Buhârî, i’tisâm 2; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/361.]

  • •Ve yine Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor:

إِنَّمَا مَثَلِي وَمَثَلُ أُمَّتِي كَمَثَلِ رَجُلٍ اِسْتَوْقَدً نَاراً فَجَعَلَتِ الدَّوَابُّ وَالْفِرَاشُ يَقَعْنَ فِيهَا، فَأَنَا آخِذٌ بِحُجَزِكمْ وَأَنْتُمْ تَقَحَّمُونَ فِيهَا

“Benimle ümmetimin misali ateş yakan adamın misali gibidir ki; hayvanlar ve kelebekler ateşin içine düşmeye başlarlar. Ben (ateşe düşmemeniz için) eteklerinizden tutuyorum; sizse onun içine atılıyorsunuz.” [Buhârî, rikâk 26; Müslim, fedâil 17-18.]

  • •Ve yine Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor:

لاَ أُلْفِيَنَّ أَحَدَكُمْ مُتَّكِئاً عَلَى أَرِيكَتِهِ يَأْتِيهِ اْلأَمْرُ مِنْ أَمْرِي مِمَّا أَمَرْتُ بِهِ أَوْ نَهَيْتُ عَنْهُ فَيَقُولُ لاَ نَدْرِي، مَا وَجَدْنَا فِي كِتَابِ اللّٰهِ اتَّبَعْنَاهُ

“Sakın herhangi birinizi koltuğuna gerilip oturmuş ve kendisine emir veya nehiylerimden biri gelir de ‘Biz, onu bilmeyiz; (Allah’ın kitabı var. Sünnet diye bir şey bilmeyiz.) Kitabullah’ta ne varsa, ona uyarız.’ diyor olarak bulmayayım (dediğini duymayayım.)” [Tirmizî, ilim 10; Ebû Dâvûd, sünnet 5; İbn Mâce, mukaddime 2.]

Ebû Dâvûd’un rivayetinde, yukarıdaki hadisin üstünde şunu da görüyoruz:

 أَلاَ إِنِّي أُوتِيتُ الْكِتَابَ وَمِثْلَهُ مَعَهُ

 “Dikkat edin! Şüphesiz bana Kitab verildi ve Kitab’la beraber onun bir misli daha verildi.” Yani bana sünnet de verildi.

  • •Ve yine Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor:

فَإِنَّهُ مَنْ يَعِشْ مِنْكُمْ بَعْدِي فَسَيَرَى اخْتِلاَفاً كَثِيراً، فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيَّينَ تَمَسَّكُوا بِهَا وَعَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ، وَإِيَّاكُمْ وَمُحْدَثَاتِ اْلأُمُورِ، فَإِنَّ كُلَُّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ وَكُلُّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ

“Benden sonra yaşayanlar, pek çok ihtilâf ve herc ü merc görecekler. Size sünnetimi ve doğruya götüren Râşid Halifelerin yolunu, sünnetini tavsiye ederim. Siz ona sımsıkı sarılın! Dişlerinizle sımsıkı tutunun sünnetime ve râşid halifelerin sünnetine! Sakının; sonradan çıkma işlerden sakının! Çünkü, her sonradan çıkma, bid’at, her bid’at da dalâlettir.” [Tirmizî, ilim 16; Ebû Dâvûd, sünnet 5; İbn Mâce, mukaddime 6.]

•Ve bazılarınca İbn Mâce’nin yerine Kütüb-ü Sitte’ye dahil edilen İmam Malik’in Muvatta’ında da Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), şöyle buyurmaktadır:

تَرَكْتُ فِيكُمْ أَمْرَيْنِ لَنْ تَضِلُّوا مَا تمَسََّكْتُمْ بِهِمَا: كِتَابَ اللّٰهِ وَسُنَّةَ نَبِيِّهِ

“Size iki şey bırakıyorum ki, onlara tutunduğunuz müddetçe asla dalâlete düşmezsiniz: Allah’ın kitabı ve Peygamberi’nin sünneti.”[Muvatta, kader 3.]

Sünnet, Allah’ın nazarında ve Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) nazarında budur. Hakikat bu iken, müsteşriklerin peşinde gidenlere, on dört asır Müslümanlara yol göstermiş, maden-i hakikat olmuş, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Allah’a ulaştıran bir köprü vazifesi görmüş ve Kur’ân-ı Kerim gibi nesilden nesile, sözle ve yazıyla intikal ede ede bugünlere gelmiş bulunan Resûlullah’ın sünnet-i seniyyesine leke bulaştırmaya çalışanlara, Arapça bile bilmeden sadece Kur’ân mealleriyle her meseleyi halledeceklerini zannedenlere, Allah’ın kitabında sorulduğu gibi sormak istiyoruz:

 فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ

 “Nereye gidiyorsunuz?!” [ Tekvîr sûresi, 81/26.]

[Sonsuz Nûr]

***

RİSÂLE-İ NÛR KÜLLİYATINDA SÜNNET-İ SENİYYE

Risale-i Nûr Külliyatında İnsanlığın iftihar tablosunun sünnet-i seniyyesine tabi olmanın kıymetini ifade eden bölümlerden birkaç paragraf şu şekildedir.

1. Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevî istersen ve her bir dakika-yı ömrünü bir ömür kadar faydalı görmek istersen ve âdetini ibadete ve gafletini huzura kalbetmeyi seversen, sünnet-i seniyyeye ittiba et. [Sözler, Yirmi Dördüncü Söz (5. Dal, 3. Meyve)]

2. Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) ferman etmiş:

 مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِي عِنْدَ فَسَادِ أُمَّتِي فَلَهُ أَجْرُ مِائَةِ شَهِيدٍ

[Yani, “Fesâd-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevâbını kazanabilir.”]{et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 5/315; İbn-i Adiyy, el-Kâmil 2/327; el-Beyhakî, ez-Zühd s.118.}

Evet Sünnet-i seniyyeye ittibâ, mutlaka gayet kıymettardır. HUSUSAN bid’aların istilâsı zamanında sünnet-i seniyyeye ittibâ etmek daha ziyâde kıymettardır. HUSUSAN fesâd-ı ümmet (Ümmetin dinen ve ahlaken bozulması) zamanında sünnet-i seniyyenin küçük bir âdâbına mürâat etmek, ehemmiyetli bir takvâyı ve kuvvetli bir îmânı ihsâs ediyor. DOĞRUDAN DOĞRUYA Sünnete ittibâ etmek, Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm)’ı hatıra getiriyor. O ihtârdan, o hâtıra, bir huzur-u ilâhî hâtırasına inkılâp eder. Hatta en küçük bir muâmelede, hatta yemek, içmek ve yatmak âdâbında sünnet-i seniyyeyi mürâat ettiği dakikada, o âdi muâmele ve o fıtrî amel, sevâplı bir ibâdet ve şer’î bir hareket oluyor. Çünkü o âdi hareketiyle Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm)’a ittibâını düşünüyor ve şeriatın bir edebi olduğunu tasavvur eder ve şeriat sahibi O olduğu hatırına gelir. Ve O’ndan Şâri-i Hakikî olan Cenâb-ı Hakk’a kalbi müteveccih olur. Bir nevi huzur ve ibâdet kazanır. İşte, bu SIRRA BİNÂEN Sünnet-i seniyyeye ittibâı kendine âdet eden, âdâtını ibâdete çevirir, bütün ömrünü semeredâr ve sevâbdâr yapabilir. [Lem’alar, On Birinci Lem’a (1. Nükte), s. 63-64]

3. İmam Rabbânî Ahmed-i Fârukî (kuddise sirruh) demiş ki: “Ben seyr-i rûhânîde kat-ı merâtip ederken, tabakât-ı evliyâ içinde en parlak, en haşmetli, en letâfetli, en emniyetli; Sünnet-i seniyyeye ittibâı, esas-ı tarîkat ittihâz edenleri gördüm. Hatta o tabakanın âmî evliyâları, sâir tabakâtın has velilerinden daha muhteşem görünüyordu.”(İmâm Rabbânî, el-Mektûbât, 1/240 (260.Mektup).) Evet Müceddid-i Elf-i Sâni İmam Rabbânî (kuddise sirruh) hak söylüyor. Sünnet-i seniyyeyi esas tutan, HABİBULLAH’ın ZILLİ ALTINDA makam-ı mahbûbiyete mazhardır. [Lem’alar, On Birinci Lem’a (2. Nükte)]

4. Sünnet-i seniyyenin meseleleri, hatta KÜÇÜK ÂDÂBLARI, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümâtlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum. Hem o seyahat-i rûhiyede çok tazyikat altında gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, sünnet-i seniyyenin o vaziyete temas eden meselelerine ittibâ ettikçe, BENİM BÜTÜN AĞIRLIKLARIMI ALIYOR gibi bir hiffet buluyordum. Bir teslimiyetle tereddütlerden ve vesveselerden, yani, “Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?” diye endişelerden kurtuluyordum.[Lem’alar, On Birinci Lem’a (3. Nükte)]

5.

 قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ

(“De ki; Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmran Sûresi, 3/31).) âyet-i azîmesi, ittibâ-yı Sünnet ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat’î bir sûrette ilân ediyor… Şu âyet-i kerîme der ki: “Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa, Habibullah’a ittibâ edilecek. İttibâ edilmezse, netice veriyor ki, Allah’a muhabbetiniz yoktur.”

Muhabbetullah varsa, netice verir ki, Habibullah’ın Sünnet-i seniyyesine ittibâı intâc eder.

Evet, Cenâb-ı Hakk’a îmân eden, elbette O’na itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakîmi ve en kısası, bilâ-şüphe Habibullah’ın gösterdiği ve takip ettiği yoldur. [Lem’alar, On Birinci Lem’a (5. Nükte)]

6.

 قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ

(“De ki; Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmran Sûresi, 3/31).) âyetinde i’câzlı bir îcâz vardır. Çünkü çok cümleler, bu üç cümlenin içinde dercedilmiştir. Şöyle ki: Şu âyet diyor ki: Allah’a (celle celâlüh) îmânınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah’ın sevdiği Zât’a benzemelisiniz. O’na benzemek ise, O’na ittibâ etmektir. Ne vakit O’na ittibâ etseniz, Allah da sizi sevecek. Zâten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.” [Lem’alar, On Birinci Lem’a (10. Nükte)]

7. İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî (radiyallâhu anh) diyor ki: “Ben seyr-i sülûk-u rûhânîde görüyordum ki: Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm)’dan mervî olan kelimât nurludur, Sünnet-i seniyye şuâı ile parlıyor. O’ndan mervî olmayan parlak ve kuvvetli virdleri ve hâlleri gördüğüm vakit, üstünde o nur yoktu. Bu kısmın en parlağı, evvelkinin en azına mukâbil gelmiyordu. Bundan anladım ki; sünnet-i seniyyenin şuâı, bir iksirdir. Hem o Sünnet, nur isteyenlere kâfidir, hâriçte nur aramaya ihtiyaç yoktur.” İşte böyle hakikat ve Şeriat’ın bir kahramanı olan bir zâtın bu hükmü gösteriyor ki, Sünnet-i seniyye, saâdet-i dâreynin temel taşıdır ve kemâlâtın madeni ve menbaıdır. [Lem’alar, On Birinci Lem’a (9. Nükte)]

***

Sünnet-i seniyyenin kıymetini ifade buyuran bu hakikatlerden sonra KULLUK hayatımızda iki önemli ibadete dikkat çekmek istiyoruz..Maddî ve Mânevî olarak pekçok kıymet ifade eden iki ibadet..Duhâ ve Evvabin namazları 

DUHÂ (Kuşluk) NAMAZI

“Duhâ” ve “evvâbîn” namazları gibi diğer nafile namazlar farz namazlardan kalan eksik ve gediklerimize sargı vazifesi görecek, onları tamamlayacaktır.Allah (celle celâluhû) farzlardaki boşluklarımızı nafilelerle dolduracaktır. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), beş vakit namazdaki sünnetlerin yanı sıra günün ve gecenin belli vakitlerinde nafile namaz kılarak ibadet hayatını süslemiştir. O, Allah’a kulluğu en güzel şekilde temsil etmiştir. O’nun kıldığı nafile namazlardan birisi de duhâ (kuşluk) namazıdır.

Arapçada güneşin yeryüzünü aydınlatması veya gün aydınlığı mânâlarına gelen “ضحى” (duhâ), “kuşluk vakti” demektir.

Kurban edilecek hayvanlara da genellikle kuşluk vaktinde kesildikleri için “udhiye” yahut “edhâ” denilmiştir.

“Yevmu’l-edhâ” ise, kurban bayramının birinci günü mânâsına gelir. Bayram namazı da kuşluk vaktinde eda edilmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’in 93. sûresi “Duhâ Sûresi”dir. Bu sûre, “Duhâ (Kuşluk) vaktine andolsun …” mealindeki âyetle başlar. Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’de zaman, mekân ve nimetlere yemin etmiştir. Kuşluk vakti de yemin edilen şeyler arasındadır. Yeminle zikredilen bu hususların dikkat ve ihtimamla karşılanması gerekir.

Duhâ Namazının Fazileti

Sabah ile öğle vakti arasında günün geniş bir kısmını içine alan kuşluk vakti, ömür sermayesinin önemli bir kısmını teşkil eder. Bu vakit, insanların günlük işlere daldıkları ve yoğun mesailere koyuldukları zaman diliminde yer alır. Hususiyle fertlerin dünyevîleştiği, yoğun işlere ve meşgalelere yöneldikleri esnada, Yüce Yaratıcı’yı (celle celâlühü) hatırlayarak kuşluk namazı kılmak, gündüzü nafile ibadetle ihyâ yönünden büyük bir kazançtır.

Farz ya da vacip ibadetler, kulların zorunlu olarak yapmaları gereken amellerdir.

Farzların dışında bir de insanların iradesine bırakılan nafile ibadetler vardır ki, bunları edâ etmek, büyük hayırlara vesile olur. Bu nafile ibadetler, Allah’a karşı şükür ve hamd vazifesini yerine getirmek, O’nun rızasını kazanmak ve O’na yakın bir kul olmak için önem arz eder. Bir kudsî hadîste Cenâb-ı Allah şöyle buyurur:

“Kulum nafilelerle bana yaklaşır. Sonunda Ben onu severim ve onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Kulum benden bir şey dileyecek olursa, mutlaka onu veririm. Bana sığınacak olursa, şüphesiz onu himayeme alırım. (Buharî, Rikâk 38)

Nafile ibadetlerden olan kuşluk namazının Allah’ın rızasını ve kurbiyetini kazanmada, kalb, vicdan ve ruhu mânen takviye etmede önemi büyüktür. Ebû Zerr (ra) ve Ebudderdâ (ra), Peygamber Efendimiz’den (sallallahü aleyhi ve sellem) rivayet ettikleri bir hadîs-i kudsîde bu hususu şöyle haber verirler: “Yüce Allah buyurdu ki: ‘Ey Âdemoğlu! Günün evvelinde Benim (rızam) için dört rekât namaz kıl, Ben de günün sonuna kadar seni gözeteyim.’” (Tirmizî, Salât 346; Sahîhu İbn Hibban, XI, 36).

Kuşluk vaktinde kılınan nafile namazın bir hususiyeti de bazı günahların affına vesile olmasıdır. Bu konuda Ebû Hureyre ve Ebû Zer Hazretlerinden nakledilen rivayette Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Her kim iki rekât duhâ namazı kılmaya devam ederse, Allah o kimsenin günahlarını denizin köpükleri kadar çok da olsa affeder.” (Tirmizî, Salât 346).

Kuşluk namazını edâ edenler için bir başka müjdeyi Ebû Hureyre (ra), Efendimiz’den (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle rivayet eder: “Cennette bir kapı vardır ki ona duhâ kapısı denir. Kıyamet günü bir münâdi şöyle nida eder: Duhâ namazına devam eden kimseler nerede? İşte bu sizin kapınızdır, haydi Allah’ın rahmetiyle bu kapıdan içeriye girin.” (Taberanî, el-Mu’cemu’l-kebîr, XX, 30).

Ebudderda (r.a.), bu husustaki bir başka fazileti şöyle nakleder:

Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “KİM kuşluk namazını iki rekât kılarsa, o kimse gafillerden olmaz (yazılmaz). KİM dört rekât kılarsa, âbidlerden (ibadet edenlerden) yazılır. KİM altı rekât kılarsa o gün ona yeter. KİM sekiz rekât kılarsa, Allah onu çok kunut eden (kânitîn) kimselerden yazar. KİM on iki rekât kılarsa, Allah ona Cennet’te bir köşk bina eder.” (Taberani, el-Mu’cemu’l-evsat, I,182)

Kaydedilen bir başka rivayette de duhâ namazının ayrı bir faziletine dikkat çekilmektedir:

Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir mevkiye askerî birlik göndermiş, onlar da umulandan çok daha önce ganimetlerle dönmüşlerdi. Gazilerin kısa sürede böylesine bol ganimetle dönmelerini gıptayla karşılayanlar olmuştu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları teselli etmek için şöyle buyurdu: “Size bunlardan daha yakınınızda olan, ganimet bakımından daha çok ve daha tez eve döndüren bir amelden haber vereyim mi? Sabahleyin duhâ namazını kılmak üzere namazgâha yönelen kimse, hem daha yakın bir gazvede bulunmuş, hem daha çok ganimet almış, hem de daha tez evine dönmüş olur.” (Müsned, II, 175; Sahîhu İbn Hibban, VI, 276)

Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), insan bedeninde üç yüz altmış eklemin bulunduğunu ve bunlar için günlük sadaka terettüp ettiğini beyan buyurmaktadır. Allah’a hamd ve senâyı çokça yapmayı, başkalarına yardım ve iyilikleri çoğaltmayı; bunları yapamıyorsa hiç olmazsa iki rekât duhâ namazı kılmak suretiyle şükrünü eda etmeyi tavsiye buyurmaktadır (Müslim, Zekât, 54; Ebu Dâvud, Edeb 172; Müsned, 459)

Bu hususu destekleyen bir hadîs-i şerîf ise şöyledir: “Her gün sizin her ekleminiz için bir sadaka gerekir. Binaenaleyh her tesbih sadakadır, her hamd sadakadır, her tekbir sadakadır, iyiliği emretmek sadakadır, kötülükten sakındırmak sadakadır. Bütün bunlara kişinin kuşluk vakti kılacağı iki rekât duhâ namazı kâfi gelir.” (Buharî, Sulh 11; Müslim, Salâtu’l-musafirîn, 84)

Duhâ Namazının Vakti

Kuşluk vakti geniştir. Doğan güneşin bir miktar yükselmesinden -yani kerahet vaktinin çıkmasından- itibaren başlar, öğle vaktine yaklaşıldığında -yani kerahet vaktinin girmesiyle- sona erer. Bu zaman aralığında duhâ namazı kılınabilir. Ancak efdal olanı; güneş ışıklarının kuvvetli düşmesiyle ortalığın ısındığı vakitten itibaren kılınanıdır. Buna güneşin doğuşundan iki saat sonrası da diyebiliriz. Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîflerinde efdal olan vakti şöyle bildirmiştir: “Duhâ namazı, deve yavrusunun ayaklarının ısınan zeminden yanmaya başladığı zaman kılınmalıdır.” (Müslim, Salâtu’l-musâfirîn, 143.)

Bir beldede güneşin doğuşundan 45–50 dakika kadar sonra, kerahet vakti çıkar, kuşluk vakti girer.

Esasen güneşin doğu cihetinden doğup yükselmesi ve ortalığı iyice aydınlatması anlamına gelen “işrâk vakti”, aynı zamanda kuşluk vaktinin de başlangıcı olmaktadır. Hadîslerde İşrâk vaktine mahsus tavsiye edilen nafile namaz yoktur. Bu vakitte kılınan namaz da duhâ (kuşluk) namazı hükmündedir.

Duhâ Namazı Kaç Rekât Kılınabilir?

Nafile ibadetlerde belli bir rekât sınırlaması yoktur. Aynı şekilde duhâ namazı için de herhangi bir tahdit konulmamıştır. Diğer nafile namazlar gibi en az iki rekât olmak kaydıyla dört, altı, sekiz ve daha ziyade kılınabilir. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) kimi zaman iki, kimi zaman dört, kimi zaman da sekiz rekât kılmıştır. Duhâ namazının ilk müdavimleri olan sahabîlerin iki ya da dört rekât kıldıklarına dâir nakiller mevcuttur.

Hz. Aişe (r.anhâ) bir rivayette şöyle demektedir: “Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kuşluk namazını ikişer ikişer olmak üzere toplam dört rekât kılardı. Bazen bunu dilediği kadar artırırdı.” (Müslim, Salatu’l-musafirîn 78).

Yine Aişe Validemiz bir başka rivayette şöyle demektedir: “Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) benim hanemde dört rekât kuşluk namazı kıldı.” (Müsned, VI, 74).

Bu rivayetleri delil olarak kaydeden kimi âlimler, duhâ namazının dört rekât kılınmasını tavsiye etmektedirler (Hâşiyetu’t-Tahtavî, s. 321).

Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatının son dönemlerinde kuşluk vaktinde bazen sekiz rekât nafile namaz kılmıştır. Ancak Hz. Aişe (r.anhâ), Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) hastalık ya da rahatsızlık gibi sebeplerden ötürü geceleyin kılmaya güç yetiremediği teheccüd namazını, gün içinde kuşluk vaktinde uzun uzadıya sekiz rekât kıldığını nakletmiştir. Zîrâ Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), teheccüd namazını her gece edâ etmeye itina gösterirdi. Ancak yolculuk yahut rahatsızlık gibi sebepler dolayısıyla geceleyin kılamadığı teheccüd namazına bedel kuşluk vaktinde namaz kılardı.

Hz. Aişe’nin yanı sıra Hz. Hafsa Validemiz de Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve selem) vefatına yakın dönemde, rahatsız olduğu gecenin gündüzünde teheccüd namazını hanımlarının hânesinde kuşluk vaktinde sekiz rekât kıldığını nakletmiştir. Bazen bu namazları on iki rekât kıldığı da olmuştur (Buhârî, Teheccüd, 31).

Hattâ namazın kıyam ve kıraatini, gece namazındaki gibi uzun yapar; ayakta durmaya takat getiremeyince oturarak eda ederdi (Sahîhu İbn Hibban, XI, 38; XI, 36).

Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’yi fethettiği gün amcası Ebû Tâlib’in kızı Ümmü Hânî’nin evine misafir olmuştu. Orada kuşluk vaktinde uzun uzadıya sekiz rekât namaz kılmıştı. Her ne kadar Ümmü Hânî’den nakledilen rivayetlerde bunun kuşluk namazı olduğu ifade edilmekte ise de, Peygamber hanımlarının bildirdiği rivayetlerden de anlaşıldığı üzere, sekiz rekâtlık bu namaz, Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) gece eda edemediği teheccüd namazıdır. Binaenaleyh, teheccüd namazını âdet haline getirenler, vaktinde kılmaya muktedir olamadıkları zaman bu ibadeti kuşluk vaktinde telâfi edebilirler.

Bu konuyla ilgili bir başka rivayeti Ka’b b. Mâlik (r.a.) şöyle nakleder:

“Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir yolculuktan döndüğünde Medine’ye genellikle kuşluk vakti girerdi. Şehre girince ilk önce mescide uğrar, iki rekât duhâ namazı kılardı. Sonra da mescitte bir müddet oturur ve ashabıyla sohbet ederdi.” (Ebû Davud, Cihad, 161) Bazı âlimler bunu seferden yahut gazveden dönüşte kılınan şükür namazı olarak da nitelendirmişlerdir.

Kuşluk Namazının Bir Adı da Evvâbîn Namazıdır

Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), kuşluk namazını, “Allah’a yönelen ve O’na tövbe eden kimselerin namazı” anlamına gelen “Salâtu’l-Evvâbîn” olarak vasıflandırmıştır. Günah işlediği zaman hemen Allah’a yönelen, günahlarından pişmanlık duyarak tövbe ve istiğfar eden, hayırlı işlerle hayatını süsleyen kimse “evvâb”dır. Evvâb ve evvâbîn kelimeleri, Kur’ân-ı Kerîm’de Peygamberlerin ve müminlerin vasıfları arasında zikredilmektedir. (Bkz. İsrâ Sûresi, 25; Sâd Sûresi 17, 19, 30, 44; Kâf Sûresi, 32).

Ebu Hureyre (ra) bu hususta Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder: “Duhâ namazını kılmaya ancak evvâblar (Allah’a yönelen, çokça tevbe eden kimseler) devam ederler. Zîrâ kuşluk namazı, evvâbîn namazıdır.” (Müstedrek, I, 314; Sahîhu İbn Huzeyme, I, 133)

Bu hususta sahabeden Zeyd b. Erkam’ın (ra) kuşluk namazını erken kılan bazı kimseleri gördüğü ve şöyle dediği rivayet edilmektedir: Şüphesiz bunlar da bilirler ki, kuşluk namazını sonraki bir saatte kılmak daha sevaptır. Zira Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Evvâb kimselerin namazı, deve yavrularının ayağının sıcak kumdan yanmaya başladığı zaman eda edilir.” (Müslim, Salâtu’l-musâfirîn, 143)

Halk arasında bilindiği şekliyle evvâbîn namazı, akşam namazından sonra kılınan nafile namazın bir adıdır. Bu hususa işaret eden bazı rivayetler mevcuttur. Diğer bir kısım rivayetlerde ise, kuşluk vakti kılınan namaza da evvâbîn namazı denilmektedir. İster günün başında, isterse gecenin başında kılınan her iki nafile ibadet için “Allah’a yönelen kimselerin namazı” anlamında evvâbîn namazı denilmesinde mahzur yoktur. Kimi âlimler, duhâ namazına evvâbîn namazı demeyi tercih ederken kimisi de hem kuşluk için hem de akşam namazından sonra kılınan nafile namaz için “evvâbîn” ifadesini kullanmaktadır.

Kuşluk Namazının Müdavimleri

Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) kuşluk namazını kılmaya devam etmiş, fazileti hususunda ashabını da bilgilendirerek bu nafile ibadetin günlük hayatta yerleşmesi için teşvikte bulunmuştur.

Kuşluk namazının müdavimleri arasında Peygamber Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) başta hanımları ve hâne halkı olmak üzere yakınındakiler, ilim ve faziletle meşgul olan Ashab-ı Suffe ve diğer sahabiler gelmektedir. Onlar, Efendiler Efendisi’nden gördükleri üzere kuşluk namazını kılmaya itina göstermişlerdir (Müsned, VI, 105).

Suffe Ashabı’nın önde gelenlerinden ve kuşluk namazının müdavimlerinden Ebû Hureyre (ra) şöyle demiştir:

“Halilim Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana şu üç şeyi tavsiye buyurmuştur ki, bu tavsiyelerini hayatım boyunca asla terk etmem. Bunlar; her ayda üç gün oruç tutmak, günde iki rekât duhâ namazı kılmak, gece yatmadan önce vitir namazını edâ etmektir.” (Buharî, Teheccüd 3; Müslim, Salâtu’l-musafirîn, 85)

Hz. Aişe (r.anhâ) bu ibadeti eda etme hususunda şöyle demektedir:

“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) her ne zaman duhâ namazı kılarsa, mutlaka ben de beraberinde kılmaktaydım.” (Buharî, Teheccüd 32; Müslim, Salâtu’l-musafirîn, 75)

Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatından sonra Hz. Aişe’ye bir şeyler sormak üzere hanesine gelenler, çok defa onu duhâ namazı kılarken görmüşlerdir. Ona bu namazın mahiyetini sorduklarında, Efendimiz’in kıldığı gibi duhâ namazı kılmakta olduğunu söylemiştir. (Müsned, VI, 106, 125).

Bir defasında Hz. Aişe (r.anha) huzuruna gelen insanlara şu tavsiyede bulunmuştur:

“Şayet benim önüme ebeveynim diriltilip getirilseler bile, bu duhâ namazını asla terk etmem.” (Muvatta’, Salâtu’d-duhâ 325)

Ashab-ı Suffe’den Ebû Ümame (ra) şu hatırayı nakleder:

Bir defasında Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) sabahleyin mescitte oturuyordu. Derken Suffe ehlinden Ebû Zerr (ra) içeri girdi. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ona bu sabah nafile namaz kılıp kılmadığını sordu. Ebû Zerr (ra) henüz kılmadığını ifade edince ona namaz kılmasını emretti. Ebû Zerr de dört rekât duha namazı kıldı. (Müsned, V, 265)

  • Konuyla ilgili rivayetlerde, Ashab-ı Kirâm’dan Seleme b. Ekva’, Ebu’d-Derdâ, Enes b. Mâlik ve daha birçok sahabenin duhâ namazının müdavimlerinden olduğu kaydedilmektedir. (Buharî, Tevhid 36; Müsned, VI, 445; Sahîhu İbn Hibban, VIII, 20)

Medine’de ikamet eden Sahabe-i Kirâm’ın yanı sıra Kubâ halkı da Peygamber Efendimiz’den (sallallahü aleyhi ve sellem) gördükleri üzere duhâ namazını kılmaya özen göstermişlerdir. Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) genellikle perşembe günleri kuşluk vakti Kubâ Mescidi’ne gider, halkla görüşme yapardı. Onlar da kendilerini mescitte karşılarlardı (Müsned, IV, 366).

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber bulunan Zeyd b. Erkam (ra), Resûlullah’ın kuşluk vakti Kubâ Mescidi’ni teşrif edince orada duhâ namazı kılan kimseleri gördüğünü ve şöyle buyurduğunu nakleder: “Evvâbîn namazı, deve yavrusunun ayağının yanmaya başladığı vakittedir.” (Sahîhu İbn Huzeyme, IV, 461)

İbn Abbas (r.a.), Peygamber Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Ben iki rekât duhâ namazı ve vitir namazı kılmakla emrolundum. Ancak bu namazlar sizin üzerinize farz değildir.” (Müsned, I, 232).

Peygamber Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) duhâ namazının farz derecesinde zorunlu bir ibadet olmadığını bildirmek üzere bazen bu nafile ibadeti terk ettiği de olmuştur. Nitekim Ebû Saîd el-Hudrî (ra) şöyle demiştir: “Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) çoğu gün duhâ namazı kılmaya devam ederdi ki, biz galiba onu hiçbir gün terk etmeyecek derdik. Bazı günler de kılmadığı olurdu ki, biz galiba onu bir daha kılmayacak derdik.” (Müsned, III, 36)

Esasen Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) kuşluk namazını bazen terk etmesinin bir hikmeti, insanların onu farz ya da vacip zannetmemeleri içindir. Nitekim Hz. Aişe şöyle demiştir: “Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kuşluk namazını her defasında kılmamış, bazen terk etmiştir. Zîrâ O, çok sevdiği ve devamlı yapmayı arzu ettiği bir kısım amellerin insanlar tarafından sürekli yapılması neticesinde onlara farz kılınacağı endişesiyle onları kimi zaman terk ederdi.” (Muvatta’, Salâtu’d-duhâ, 324)

Gündüzün ilk saatleri, rızık arama, geçim telâşı için koşuşturma, eğitim, öğretim ve günlük işleri takip etmek üzere dünyevî işlere koyulma zamanıdır. Kuşluk vakti gibi tam meşguliyetin yoğun olduğu bir zaman diliminde, duhâ namazı kılmanın teşvik edilmesi, dünya işlerine dalıp gitmenin bir ölçüde önüne geçilmesi ve dünya tutkusuna karşı bir tür panzehir olması içindir. Bir nebze de olsa duhâ namazıyla ukbâyı hatırlamak, halk içinde Hak’la beraber olmak mümkündür. [Yeni Ümit Dergisi]

***

GAFLETİ YIRTAN NAMAZ: EVVÂBÎN

 Namaz müminin miracı, mirac yolunda ışığı-burağı.. yollardaki inanmış gönüllerin sefinesi-peyki-uçağı.. kurbet ve vuslat yolcusunun ötelere en yakın karargâhı, en son otağı, gaye ile hemhudut en büyük vesilelerden biridir. Efendimiz (sas) kudsî bir hadîslerinde, farz ibadetlere ek olarak, mü’mini daha çok Allah’a yaklaştıracak ve sevgisine mazhar kılacak birtakım nafile ibadetler de bulunduğuna işaret etmiştir. O (sas) şöyle buyuruyor:

“Allah buyurdu: Kim veli bir kuluma düşmanlık ederse, ben de ona savaş açarım. Kulum bana, kendisine farz kıldığım ibadetlerden daha sevimli bir şeyle yaklaşmaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Nihâyet onu severim. Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Diliyle de her ne isterse muhakkak onları kendisine ihsan ederim.Bana sığınmak isteyince de onu korurum…”(Buharî, Rikâk, 38.)

Nafileler, farzları eksiksiz, daha büyük bir iştiyak ve huşu ile yerine getirmek, varsa eksikliklerini gidermek ve kâr hanesini zenginleştirmek üzere yapılan ek/ziyade ibadetlerdir.(Rağıp el-İsfahanî, el-Müfredat fi Garibi’l-Kur’ân, 766.) Farzlar belli olduğundan, sayısını arttırmak mümkün değildir. Ama nafile ibadetlerin bir kısmı için sınır konmuş olsa da (mesela sabah namazının sünneti iki rekâttır, arttırılamaz), bazıları için sınır konmamıştır (meselâ nafile kurbanın sayısı gibi). Öyle ise, vakti ve durumu müsait olup ibadetle şahlanmak isteyen herkes, istediği kadar ikinci kategoriye giren nafile ibadetle meşgul olabilir.

Kulu Allah’a yaklaştıracak çok sayıda nafile ibadet veya taattan söz etmek mümkündür. Hattâ yeme içme gibi sıradan işlerimiz bile, niyetimize göre, bir nevi ibadete dönüşür ve birer Allah’a yakınlık vesilesi olabilir. Detayları ilgili eserlere havale ederek, bu tür nafile ibadetlerden olan ve akşamla yatsı arasında kılınan evvâbîn namazından söz etmek istiyoruz.

Evvâbînin Anlamı

Adı geçen namazı anlatmaya geçmeden önce, evvâb kelimesinin çoğulu olan evvâbînin anlamı üzerinde durmak istiyoruz.

•Lügatlerde rucu eden, dönen mânâsına gelen bu kelime Kur’ân ve hadîste de geçtiği için, tefsir ve hadîs şerhlerinde genişçe incelenmiş ve şu anlamlarda kullanıldığı belirtilmiştir:

•Evvâbîn,

a. Her günahtan sonra tevbe eden, yeni bir günah işlediğinde hemen yine tevbe eden ve günahlarını unutmayan,

b. Allah’ı çok tesbih eden,

c. Her işinde Allah’a itaat eden,

d. Kimsenin olmadığı yerlerde günahını itiraf edip tevbe ve istiğfar eden,

e. Çok merhametli olan,

f. Çok namaz kılan kimselerdir.

Kur’ân’da ‘Evvâb’, Hz. Süleyman, Hz. Davud ve Hz. Eyyüb (aleyhimusselâm) gibi peygamberlerin bir vasfı olarak zikredilir. Malum ilk iki peygamber, mezelle-i akdam olan onca zenginlik, imkân ve mülklerine rağmen her işlerinde Allah’ın marziyatını aramış, adaletten ayrılmamış, tevazuu elden bırakmamış, şükretmiş ve evvâb kelimesinin anlamında ifade edilen engin bir ibadet hayatı yaşamışlardır. Hz. Eyyüb (as) ise, altından kalkılması çok güç olan çeşitli imtihanlardan geçmiş ancak sabrederek sadece Rabb’ın rızasını aramıştır. Kim bilir belki evvâb vasfı bu hâllerinin bir neticesiydi. Evbe kelimesine, özellikle tasavvuf ehli tarafından tevbenin zirvesi gibi bir anlam verilmiş ve konu şu şekilde izah edilmiştir:

“Cezaya maruz kalma endişesiyle Hakk’a sığınma bir tevbe; makam ve derecâtı muhafaza arzusuyla O’nda fânî olma bir inabe, O’ndan başka her şeye kapanma da bir evbedir.

•BİRİNCİSİ, bütün müminlerin hâlidir ve وَتُوبُوا إِلَى اللّٰهِ جَمِيعًا أَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ “Ey iman edenler, hepiniz inhiraflardan vazgeçip Allah’a sığının.” âyetinde dile getirilmiştir (Nur, 24/31).

•İKİNCİSİ evliya ve mukkarrebînin vasfıdır; kâmetleri de, mebde’ itibarıyla

وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ

“Rabbinize inâbe ediniz.” (Zümer, 39/54), müntehâ itibarıyla da:

 وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ

 “Cenâb-ı Hakk’a saygı dolu bir kalble geldi”dir. (Kâf, 50/33)

•ÜÇÜNCÜSÜ enbiyâ ve mürselînin hususiyetleridir.

Şiârları da نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ “O ne güzel kuldur. Çünkü o her zaman (Allah’a) rücûdaydı.” (Sâd, 38/30, 44) şeklindeki İlâhî takdîr ve iltifattır. Her nerede olursa olsun, maiyyet-i ilâhiyede bulunduğu şuurunu bir nebze bile kaybetmeyenler için tevbe yoktur. Onlardan sâdır olan tevbe mânâsındaki sözler ya inâbe veya evbe mânâlarını ifade etmektedir.

Hz. Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın, “Günde yetmiş veya yüz defa istiğfar ederim.”(Buhârî, Deavât, 3; Müslim, Zikir, 41, 42) sözlerini başka türlü anlamak da mümkün değildir.”(Kalbin Zümrüt Tepeleri I, 18–24.)

Kur’ân ve Sünnet’te Evvâbîn Namazı

Evvâbîn namazının anlatıldığı tefsir ve hadîs kaynaklarında bazı âyetlerden bu namaza işaretler olduğu beyan edilerek şu misâller verilmektedir:

a. Hz. Enes b. Malik (ra), “Bizim âyetlerimize ancak o kimseler inanır ki kendilerine o âyetler hatırlatıldığında, derslerini hemen alır, secdeye kapanır, Rablerine hamd, O’nu takdis ve tenzih ederler, asla kibirlenmezler. Yataklarından kalkar, cezalandırmasından endişe içinde, rahmetinden de ümitli olarak Rablerine dua edip yalvarırlar ve kendilerine nasip ettiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.” (Secde, 32/15–16) âyetinde geçen

تَتَجَافَى جَنُوبُهُمْ عَنْ الْمَضَاجِعِ

 “yataklarından uzaklaşırlar/uyanık kalırlar” kısmının evvâbîn namazını kılanlara işaret ettiğini belirtir ve sözlerine şöyle devam eder:

“Bu âyet akşamla yatsı arasını namazla geçiren Ensardan bir grup hakkında nazil oldu.”

Başka bir yerde, “Bu âyet biz Ensar hakkında nazil oldu; zîrâ bizler akşam namazını kıldıktan sonra evlerimize gitmez, yatsıyı Allah Resûlü ile kılmak için bekler ve bu arada namaz kılardık.” der.

Beyhakî Sünenü’l-Kübra’sında bu görüşü Hz. Enes’in yanı sıra Hz. İbn Abbas, Ebû Hazım ve Muhammed b. Münkedir’e de isnad eder.{Ebû Davud,Tetevvu’,22; Beyhakî, Sünenü’l-Kübra, III,19; Vahidî, Esbabu’n-Nüzûl, 404.} Bilindiği gibi sahabeden, bu âyetin teheccüd namazına işaret olduğu da rivâyet edilmiştir.

  • b. Tâbiînden İbn Müleyke anlatıyor:

Hz. Abdullah b. Zübeyr’e ‘Muhakkak ki geceleyin kalkıp ibadet etmek daha tesirlidir’ (Müzzemmil, 73/6) âyetini sordum, bana, ‘Gecenin başlangıcı olan akşam namazından sonraki vakittir.’ dedi. İbn Abbas’a sordum o da aynı şeyi söyledi.(Beyhakî, Sünenü’l-Kübra, III, 19)

Hz. Enes bu vakitte namaz kılar ve ‘Bu ne namazıdır?’ şeklinde soranlara bu âyeti okuyarak cevap verirdi.(Neylü’l-Evtar, IV, 336.)

İmam Gazzalî de gecenin ilk virdinin evvâbîn namazı olduğunu belirtir ve bu âyete işaret ederek “Zîrâ gecenin kıyamı/ihyası/ilk virdi bu zaman dilimiyle başlar.” der.

Ayrıca وَمِنْ آنَاء اللَّيْلِ فَسَبِّحْ “Gecenin bazı vakitlerinde tesbih et.’ (Tâhâ, 20/130) âyetinde geçen vakitlerden birisinin de akşam namazından sonraki vakit olduğunu söyler.(Gazzalî, İhya, I, 342.)

c. Süfyan-i Sevrî’ye, “Ehl-i kitabın hepsi bir değildir. Onların içinde öyle dosdoğru bir cemaat vardır ki, gece saatlerinde Allah’ın âyetlerini okuyarak secdeye kapanırlar” (Âl-i İmrân, 3/113) âyetinde işaret edilen kişilerin hangi özellikleri olduğu sorulunca, bu kişilerin akşam ve yatsı namazları arasında ibadet ettiklerinin kendisine ulaştığını söyler. [Beyhakî, Sünenü’l-Kübra, III, 19.]

d. Yine Hz. Enes (ra), كَانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ “Onlar geceleri az uyurlardı.” (Zâriyât, 51/17) âyeti hakkında, “Onlar akşam ile yatsı namazları arasında uyumaz, namaz kılarlardı.” tefsirini yapmaktadır. İrakî Tirmizî’nin şerhinde bu âyetin akşamla yatsı arasında namaz kılanlar hakkında nazil olduğunu sahih bir senedle rivâyet eder.1111. Neylü’l-Evtar, IV, 336.

e. Abdullah b. Ömer (ra), Efendimiz’in (sas) “Kim akşamla yatsı namazları arasında altı rekât namaz kılarsa evvâbînden yazılır.” buyurduğunu söyler ve şu âyeti delil olarak okurdu:

 إنَّهُ كَانَ لِلْأَوَّابِينَ غَفُورًا

“O evvâbîne karşı çok affedicidir.”[El-Bahru’r-Raik, IV, 234.]

f. İmam Gazzalî, فَلاَ أُقْسِمُ بِالشَّفَقِ “şafak vaktinin hakkı için” (İnşikak, 84/16) âyetini açıklarken şu izahı yapar: “Güneş batınca akşam namazını kılmalı ve akşamla yatsı arasını ihyâ ile meşgul olmalı. Şafak {Şafak dilimizde, güneş doğmadan az önce beliren aydınlığa da denir.}, yani ufuktaki kızıllık kaybolunca, gecenin bu ilk virdinin zamanı biter ve yatsı namazının vakti girer. Nitekim Allah bu vakte yemin etmiştir. Bu gecenin ilk ihyâsı/ilk virdidir ve kılınan namaza evvâbîn namazı denilir.”[Gazzalî, İhya, I, 342.]

Yukarıda zikredilen âyetlerin bazılarının tefsirinde, Arap cahiliye âdetlerinden birinin akşamla yatsı arasında uyumak olduğu, hattâ diledikleri her vakitte uyudukları ve İslâm’ın buna sınır getirdiği vurgulanarak, âyetlerde geçen gecenin bir diliminin bu vakte işaret ettiği belirtilmekte ve Efendimiz’in (sas) buna gaflet vakti dediği kaydedilmektedir. {Kurtubî, XIV, 101.}

Cahiliye döneminde var olan bu vakitte uyuma âdeti bilinmeden de konu yeterince anlaşılmayabilir. Bu âyetlerin bir kısmının teheccüd namazı için de delil olarak zikredildiğini belirtmek gerekir. Bir âyetin birden fazla hususa işaret edebileceğini ise usûl ilminden haberdar olanlar bilirler.

  • Sahih hadîs kaynaklarında evvâbîn namazı ile ilgili Efendimiz’in (sas) söz ve tatbikatını aktaran hadîs-i şerîfler bulunduğu gibi bu namazla ilgili sahabe tatbikatını anlatan çok sayıda malumat da bulunmaktadır. Bunlardan birkaçını zikretmek istiyoruz.

g. Hz. Ebû Hüreyre’den Efendimiz’in (sas) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: 

مَنْ صَلَّى بَعْدَ الْمَغْرِبِ سِتَّ رَكَعَاتٍ لَمْ يَتَكَلَّمْ فِيمَا بَيْنَهُنَّ بِسُوءٍ عُدِلْنَ لَهُ بِعِبَادَةِ ثِنْتَيْ عَشْرَةَ سَنَةً

 “Kim akşam namazından sonra, aralarında kötü bir şey konuşmadan altı rekât (nafile) namaz kılarsa bu ibadeti on iki senelik (nafile) ibadet sevabına bedeldir.” [Tirmizî, Mevakît, 204; İbn Mace, İkame, 113.]

h. Hz. Aişe validemiz Efendimiz’in şöyle buyurduğunu bize aktarıyor: 

مَنْ صَلَّى بَعْدَ الْمَغْرِبِ عِشْرِينَ رَكْعَةً بَنَى اللَّهُ لَهُ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ

“Kim akşam namazından sonra yirmi rekât (nafile) namaz kılarsa Allah ona Cennette bir köşk bina eder.” [Tirmizî, Mevakît, 204; Ebû Ya’la, Müsned, X, 205.]

j. Hz. Huzeyfe anlatıyor: “Allah Resulü’ne gelip onunla beraber akşam namazını kıldım. Kendisi yatsıya kadar namaz kılmaya devam etti.”[İbn Hanbel, Müsned, V, 392.]

k. Hz. Ammar b. Yâsir akşam namazından sonra altı rekât namaz kılınca yanındakiler bu namazı sordular, o şu cevabı verdi: “Ben sevgili dostum Allah Resulü’nü gördüm akşam namazından sonra altı rekât kıldı.” ve şunu ekledi “Kim akşam namazından sonra altı rekât kılarsa, denizköpüğü kadar günahı olsa bile affolur.” [Ebû Nuaym el-İsfahanî, Ma’rifetu’s-Sahabe, XIV, 486.]

l. Hz. Abdullah b. Ömer şöyle derdi: 

مَنْ صَلَّى أَرْبَعًا بَعْدَ الْمَغْرِبِ كَانَ كَالْمُعَقِّبِ غَزْوَةً بَعْدَ غَزْوَةٍ

“Kim akşam namazından sonra dört rekât namaz kılarsa gazve üstüne gazveye çıkmış gibi olur.” [İbn Ebî Şeybe, Musannaf, II, 103.]

m. Hz. Enes akşamla yatsı arasında namaz kılar ve ‘muhakkak ki geceleyin kalkıp ibadet etmek daha tesirlidir’ (Müzzemmil, 73/6) âyetine işaret ederek “bu, gecenin ilk ihyâsı/ilk virdidir” derdi.[İbn Ebî Şeybe, Musannaf, II, 102.]

n. Akşamla yatsı arasında Hz. Abdullah b. Mes’ud’un yanına her girildiğinde namazla meşgul olduğu görülürdü. O bu durumu izah sadedinde şöyle derdi: هِيَ سَاعَةُ غَفْلَةٍ “o gaflet zamanıdır.”[İbn Ebî Şeybe, Musannaf, II, 102.]

o. Hz. Selman-ı Farisî, Efendimiz (sas)’den naklen şunları aktarıyor:

عَلَيْكُمْ بِالصَّلَاةِ بَيْنَ الْمَغْرِبِ وَالْعِشَاءِ فَإِنَّهَا تَذْهَبُ بِمُلَاغَاةِ النَّهَارِ وَتُهَذِّبُ آخِرَهُ 

“Akşamla yatsı arasındaki namaza dikkat edin, zîrâ bu namaz gün içinde eğlenme ve yanlış işlere bulaşmadan ötürü oluşan mânevî kirleri giderir ve günün sonunu güzelleştirir.” [Abdurrezzak, Musannaf, III, 44; Kenzu’l-Ummal, VII, 387.]

ö. Efendimiz’in (sas) azatlılarından Hz. Ubeyd’e, Efendimiz’in farz namazlar dışında bir namaz kılmayı emredip etmediği sorulduğunda, “Evet, akşamla yatsı arasında namaz kılmamızı emrederdi.” cevabını verdi.[İbn Hanbel, Müsned, V, 431.]

Zikredilenlerin hâricinde, özellikle günlük virdleri detaylı bir şekilde ele alan İhyâ gibi eserlerde konuyla ilgili çok sayıda haber ve tatbikatın aktarıldığını belirtip bu kadarla iktifa etmek istiyoruz.

Evvâbîn Namazının Zamanı

Sahih-i Müslim ve Müsned başta olmak üzere, bazı hadîs kaynaklarında Efendimiz’in (sas) kuşluk namazına da evvâbîn dediği rivâyet edilmektedir.{Müslim, Müsafirîn, 143; Müsned, IV, 366.} Ancak ulema kuşluk namazına duhâ; akşamla yatsı arasında kılınan namaza ise evvâbîn namazı demişler ve durum bu şekilde iştihar etmiştir. Ayrıca ikisine de evvâbîn denilebileceği kaydedilmiştir. Hattâ Abdurrezzak’ın Musannaf’ında şu rivâyet de vardır: “Kim sabahın sünnetini kılar sonra da cemaatle sabahın farzını eda ederse, o günkü namazı evvâbînin namazından sayılır, kendisi de muttakiler zümresine dâhil olur.”{Abdurrezzak,Musannaf, III, 58.}

İlgili eserlerde evvâbîn namazı daha çok ‘akşamla yatsı arasında kılınan namaz’ olarak geçmektedir ve bu konuda ümmetin kabulü vardır. Bu zaman diliminin gaflet zamanı olduğu, cahiliye döneminde hem müşriklerin hem de Yahudilerin bu zamanda uyudukları ve Efendimiz’in (sas) bu saatlerde uyumayı yasakladığı da aktarılmaktadır.

Hz. Enes (ra), bu vakitte uyumayı soran kişiye, “Yanları yataklardan uzaklaşır (uyumayıp ibadet için kalkarlar.)” (Secde, 32/16) âyetinin bu zamana işaret ettiğini belirterek, uyumanın uygun olmadığını belirtmiş ve Efendimiz’in yatsıdan önce yatmayı yasakladığını belirtmiştir.{İbn Ebî Şeybe, Musannaf, II, 230.}

Hz. Abdullah b. Abbas وَدَخَلَ الْمَدِينَةَ عَلَى حِينِ غَفْلَةٍ مِنْ أَهْلِهَا “(Mûsa), bir gün, halkın habersiz olduğu (gaflet içinde olduğu) bir sırada şehre girdi.” (Kasas, 28/15) âyetinde geçen gaflet zamanının, akşamla yatsı arasındaki zaman olduğunu belirtmektedir.{İbn Ebî Hatim, Tefsir, LI, 341}

Hz. Amr b. Âs ise, “evvâbîn namazı akşamla yatsı arasındaki boşluktadır, ta halk yatsıya yönelinceye kadar.” demiştir. {Kurtubî, XIV, 101}

Akşamla yatsı arasına hem evvâbîn hem de gaflet zamanı denilmesinin hikmeti şu olabilir:

Nefis gün boyu yaşadığı yorgunluk, işlediği günahların kasveti ve yenilen akşam yemeğinin ağırlığından ötürü dinlenmeye, kendini salmaya ve bu saatleri gaflet içinde geçirmeye meyyal olduğundan gaflet zamanıdır. Diğer taraftan nefsin isteklerine baş kaldırıp, gün boyu yapılan hataların açtığı yaraları sarmaya, gecenin ilk virdini canlı geçirmeye, günlük manevî hâsılatın leh ve aleyhteki hesabını yapmaya yönelen ve bu arada çokça istiğfar edenler ise evvâbîn zümresindendirler. Zîrâ nefsin arzularından yüz çevirip Rabb’in isteklerine rucû etmişlerdir.

Rekât Sayısı

Teravih ve teheccüd namazı dâhil, nafile namazların hemen hepsinin rekât sayısı konusunda Efendimiz’den (sas) farklı birkaç uygulama rivâyet edilmiştir. Rahmet Peygamberi’nin rahmetinin tezahür ettiği hususlardan birisi de bu olmalıdır. Zîrâ nafile ibadetler, farzlar gibi olmayıp bir nevi ihtiyarîdir ve kişinin hâl ve durumuna göre bunları az veya çok eda etmesi mümkündür. Nafileler için alt sınır, söz konusu ibadetin ibadet sayılmasını sağlayacak bir miktarda olmasıdır denilebilir. Meselâ namaz için bu iki rekâttır. {İmam Şafiî gibi müctehidîn-i izamdan bazı zevatın, Efendimizin uygulamalarına dayanarak namazın en azının bir rekât olduğunu belirttiklerini kaydetmeliyiz. Ancak bu görüş sadece vitir namazı için uygulanmaktadır. Diğer hiçbir namaz sadece bir rekât olarak kılınmamaktadır.} Onun için bütün nafile namazların en azı iki rekâttır. Evvâbîn için de bu miktar en alt sınırdır, denilebilir.

Konuyla ilgili yukarıda birkaçını verdiğimiz rivâyetlerde farklı rakamlar bulunmaktadır.

Meselâ Hz. Ebû Hüreyre ile Hz. Ammar b. Yâsir altı rekât olduğunu rivâyet etmişlerdir. Ancak rivâyet edilen metinde ‘akşam namazından sonra’ ifadesi olduğundan bu rakama akşamın son sünnetinin dâhil edildiği, dolayısıyla evvâbînin dört rekât olduğu izahı yapılmıştır.

Hz. Aişe Validemiz’den rivâyet edilen yirmi rakamına, yatsının ilk sünneti hâriç, akşam ve yatsı namazlarının toplamıdır denilmiştir. Buna evvâbînin dört rekâtı dâhildir. Nitekim Hz. Abdullah b. Ömer’e göre de evvâbîn dört rekâttır.

Sonuç olarak şu denilebilir:

Yukarıda da işaret edildiği gibi nafile bir ibadet olan evvâbînin en azı iki rekât olmakla beraber, rivâyetler en uygun rakamın dört olduğu noktasında birleşmektedir. Hanefilerin görüşü de bu yöndedir. [Geniş bilgi için bkz: Bedaiu’s-Sana’i, III, 130; Bahru’r-Raik, IV, 249; Mecme’u’l-Enhur, I, 411.] [(Yeni Ümit Dergisi/Prof. Dr. Abdulhakim Yüce)]

İstifade edilen Kaynaklar 

•KUR’AN-I HAKÎM’İN AÇIKLAMALI MEALİ

•Kütüb-ü Sitte Hadis Ansiklopedisi

•Risale-i Nûr Külliyatı

•Pırlanta Serisi

•Yeni Ümit Dergisi

Bu yazı 78 kez okundu