Terzi Ahmet Ağabey

“SADÂKAT ERENLERİ ve NASİPSİZLER”

Fedakar, tertemiz, pırıl pırıl bir gönül insanı… Hizmet yoluna masum duygularıyla baş koymuş yiğit bir gönül sahibi Terzi Ahmet Ağabey… O duru, saf, katışıksız hisleriyle gece gündüz demeden hep sevdasının peşinde koşan hasbi insan… Bu dünyadan bir Terzi Ahmet Ağabey geçti..

✨✨✨✨✨

Muzdarip İnsan, mübarek bir Ramazan gecesinde, sahur için itiyad ettiği saatten oldukça erken bir vakitte odasından çıktı. Işıklandırılmış dünya haritasından etrafa yayılan masmavi aydınlığın altında üç-beş arkadaş namaz kılıyorduk ki salonun kapısını açıp başını duvara dayadı ve orta Anadolu’daki bir ilin ismini vererek “Oradan gelen kimse var mı aranızda?” dedi. Hemen koşup söz konusu şehirde çocuk doktoru (Prof. Dr. İbrahim ERKUL) olan ve oradaki sevgi kahramanlarını çok iyi tanıyan bir misafirimizi çağırdık.

Milletinin ve insanlığın ızdıraplarına ağlamaktan gözlerinin etrafında hüzün halkaları oluşan Dertli Sine, “Şu yaşta, şu boyda, şu kiloda, yüz hatları şöyle, siması böyle…” sözleriyle bir insanı uzun uzun tarif etti, hatta onun yeşil bir takke taktığını dahi belirtti ve misafirimize onu tanıyıp tanımadığını sordu. DOKTOR BEY, epey düşünmesine rağmen tarife uygun birini çıkaramadığını söyleyince, Mahzun Gönül hiçbir şey söylemeden yine her gece en içli yakarışlara ve yanık hıçkırıklara şahitlik eden şirin odasına yöneldi.

Aradan bir hafta geçmemişti ki bir iftar öncesi o gece misafirimiz olan Doktor Bey elinde bir dosya ile çıkageldi. Birkaç gün önce kendisine tarif edilen ve sorulan insanın vasıflarına mutabık gelebilecek ne kadar tanıdığı varsa hepsinin fotoğraflarını sahiplerinden isteyerek toplayıp getirmişti. Uygun bir ânı kollayarak içinde onlarca fotoğraf bulunan dosyayı Hüzün İnsanı’na uzattı. Kutlu bir elin narin dokunuşlarına mazhar fotoğraflar, birer birer o derin bakışlı zatın nazarlarına muhatap oluyordu ki yedinci ya da sekizincisinde “İşte bu, benim aradığım adam işte bu!..” dedi ve ekledi “Bu zat kimdir, Doktor Bey; nasıl birisidir?”

Doktor Bey, merak edilen insanı çok iyi biliyordu; hemen onu anlatmaya başlayacaktı ki birden duraksadı, bir muziplik aklına gelmiş gibi manalı manalı baktı, hafif gülümsedi ve “Hocam, o şahsı size bütün yönleriyle anlatacağım ama Allah aşkına gecenin o vaktinde onu neden sordunuz; tanımadığınız bir insanla niçin bu kadar çok alâkadâr oldunuz?” dedi.

✨✨Muhatabının ısrarları karşısında, Hak Eri şunları söyledi: “O gece bir rüya gördüm. Her dönemin en büyüklerinin toplandığı ve her devrin sahiplerinin sırayla söz aldığı bir yerde, konuşma sırası Nur Müellifi’ne gelmişti. O büyük dava adamı, bütün mehabetiyle ayağa kalkıp konuşmaya başlamıştı. Fakat, ses tonundan, AYAKTA ZOR DURUŞUNDAN ve ARADA BİR SENDELEYİŞİNDEN çok hasta olduğu anlaşılıyordu. Ara sıra düşmemek için bir yere tutunma ya da birinin elinden tutma ihtiyacı hisseden IŞIK İNSAN, ne zaman bu niyetle hamle yapsa, işte o resimdeki şahıs bir ok gibi yerinden fırlıyor, o büyük zâta omuz veriyor, onun elinden tutup ayakta durmasına yardım ediyordu. Oysa, zamanımızın en meşhur alimleri, önde gelen dava erleri ve iman hizmetine sahip çıkanların ilkleri de o mecliste bulunuyorlardı. Ne var ki ASRIN SAHİBİ, çok sevip takdir ettiği TALEBELERİNDEN veya HİZMETTE ÖNDE GÖRÜNENLERDEN BİRİNE DEĞİL de fotoğrafı gösterilen o mütevazı zata dayanıyor, sırtını ona veriyor ve onun yardımıyla ayakta kalıyordu. Bu manzarayı görünce “BU ADAM KİM Kİ O YÜCE ALLAH DOSTU YALNIZCA ONDAN GÜÇ ve KUVVET ALIYOR.” dedim kendi kendime. RÜYAMDA, o zatın Hak katında çok makbul bir insan olduğu ve duasının alınması gerektiği şeklinde bir duygu ve düşünce kapladı içimi. Onun, KENDİSİNİ YÜKSELTEN ÖNEMLİ BİR YANININ OLDUĞU ve O ÖZELLİĞİNİN NAZARA VERİLMEK İSTENDİĞİ KANAATİNE VARDIM.

Rüyayı ve kısacık te’vilini dinleyen Doktor Bey’in yanaklarından domur domur rahmet damlaları akıyordu; bir yandan gözyaşlarını silerken diğer taraftan da fotoğraftaki şahsın ismini söyledi ve anlatmaya başladı:

“Hocam, o bizim TERZİ AĞABEY’imizdir. Kendisini belki yirmi senedir tanırım. Onca yıldır hep iman hizmeti için koştuğuna şahidim. Orta hâlli bir insandır, ailesini zar zor geçindirir. Himmet ve burs dediğinizde hemen elini cebine atıp bir şey verecek durumda değildir, fakircedir. Fakat, Hocam, bu ağabeyimizin müthiş zengin bir gönlü vardır. Cânan sohbetlerine, hadis derslerine ve bulunduğu beldedeki hizmetlerin ihtiyaçlarını giderme adına yapılan toplantılara mutlaka katılır. Sizin de tarif ettiğiniz o yeşil takkesi başında, gelip en arkaya oturur. Sessiz sakindir; varlığı ile yokluğu fark edilemez çoğu zaman. Hemen hemen hiç konuşmaz. Ne ki suskunluğu bir yere kadardır. Söz vatan ve millet için yapılacaklara gelip ihtiyaç listesi ortaya konunca bir sessizlik olur salonda. “Ağabeyler, şayet şu kadar burs bulamazsak, bunca talebeye bir sene boyunca nasıl bakarız; şu yurdu tamamlayamazsak, Allah’ın emaneti bu yavruları nereye koyarız?!. Bahtınıza düştük, himmetinize muhtacız!..” sözleri dertli bir gönülden dışa aksedip salonda yankılanınca, evet derin bir sessizlik olur önce.

Herkes susar, herkes başını öne eğer. Konuşanın kalmadığı o an, o zamana değin hiç konuşmayan Terzi Abi dile gelir. Bir arslan gibi kükrer. “Yiğidim, şimdiye kadarki hizmetleri biz mi yaptık sanki. Hangi okulun, hangi yurdun temeli parayla atıldı ki! Parasını önceden hazırlayıp da yaptığımız tek bir yer gösterilebilir mi? Biz temellerde harç yerine gözyaşı, dert, ızdrap ve sancı kullanmadık mı? Darda kalıp dua dua yalvardığımızda inâyet-i ilâhîyeyi yanı başımızda bulmadık mı? Hiç merak etme sen, o bursları da buluruz, o yurdu da tamamlarız. Allah var, tasa yok; Allah var, yeis yok; Allah var, çaresizlik ve meskenet yok!”

Terzi Abi, buna benzer sözlerle başladığı konuşmasına vazife taksimi yaparak devam eder; “Siz beş çek-yat verin, gerisini ben bulayım; siz onar burs verin, ben yirmi tane bulayım. Hele biz bir adım atalım, başlayalım; Cenâb-ı Allah elimizden tutacak ve bizi mahcup etmeyecektir.” der ve işin ortada kalmasına mani olur. Hocam, tam yirmi senedir onun hâli hep budur. Hiç “olmaz” dediğini görmedim, “Nasıl yapacağız, gücümüz yeter mi?” dediğine şahit olmadım; hizmet adına olunca en imkânsız görünen teklifler karşısında bile “Yaparız Allah’ın izniyle, O bizi zayi etmez!” sözünden başka bir şey telaffuz ettiğini duymadım.”

Doktor Bey, bunları anlatırken her zaman gözü yaşlı insan çok duygulandı, iç çeke çeke ağladı ve “Demek ki o dostumuz sâdıklardanmış; sıdk makamına ulaşmış. Demek ki Nur Adam’ın ONA DAYANMASI ONUN SIDKINDANMIŞ. Yerinizde olsaydım ziyaret eder, duasını alırdım; diğer arkadaşları da onun gibi sâdık olmaya çağırırdım.” dedi.

EVET, iman hizmeti yalnızca kasa itibarıyla zengin olanların değil, belki güç bela geçinen ama Allah yolunda elindeki bütün imkânları değerlendiren gönül zenginlerinin hizmetidir. Bu yolun olmazsa olmazı, asla makam, para ve imkân değildir; imandır, aşktır, ızdıraptır, derttir. Bazı muhteşem yapılar ve görkemli toplantılar, hizmet adamının lüks arayışından değil, ancak o dilden anlayan muhataplarına da ulaşma arzusundandır. Yoksa, dava adamı mütevazıdır, kanaatkârdır; şatafattan hiç hoşlanmaz, alabildiğine sadedir. Ve en çok hizmet edenler en zenginler, en bilgililer, en tecrübeliler değil, gönlü aşkla en çok yananlardır. Evet evet, hizmetin hakkını verenler, insanlığın acılarıyla yüreği dağlı sâdıklardır.

SÂDIK, söz ve tavırlarıyla beraber duygu, düşünce, tasavvur ve niyetlerinde de doğru olan insandır.

SÂDIK, hak ve hakikate yürekten bağlı kalan, dostlarına karşı hep vefa hisleriyle dolu bulunan, şartlar ne olursa olsun hainlik ve döneklik yapmayan, gönül verdiği kapıdan asla ayrılmayan ve riya, tasannu, maddî-manevî çıkar hesabı gibi kötülüklerden arınarak hâlis bir niyetle Allah yoluna bağlanan insandır.

Gönüllüler Hareketi’nin öyle sâdıkları vardır ki; onlar, hayal, tasavvur, duygu, düşünce, hatta mimiklerine kadar bütün hâl ve tavırları itibarıyla doğruluğa kilitlenmiş, sıdk ve sadâkatte zirveyi tutmuş kahramanlardır. Kendilerine “sıddîk” ünvanı çok yakışan bu kutlular –inşaallah– ötede sıddîkların piri Hazreti Ebu Bekir (radiyallahu anh) gibi büyüklerle beraber haşrolacaklardır.

Sadâkat, ferâgat ve fedakârlıkla ifadesini bulur; sâdık insan, gerektiğinde Hak yoluna kurban olur. Allah’ı ve Rasûlullah’ı kendi isteklerine tercih eden ve İslâm hakikatinin etrafında hâlenenen sahabe efendilerimizin en önemli vasıfları sadâkat olmuştur. İlkler ve onları takip eden salihler, nefsî arzularından ve behimî isteklerinden sıyrılarak, Mevlâ-yı Müteâl’in hoşnutluğu ve Rehber-i Ekmel’in şefaati uğruna sadâkat ve sıddıkiyet yolunu seçmişlerdir. Bundan sonra da dava-yı nübüvvetin varislerini başkalarından ayırt edecek en önemli sıfat sadâkat olacaktır ve i’lâ-yı kelimetullah vazifesi de ancak bu sâdıklar topluluğu ile eda edilebilecektir.

Sâdık mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın rızasını ve Gönüller Sultanı’nın bir anlık bakışını cihanlara bedel bilir; onun nazarında, Allah’a ve Rasûlü’ne yaklaştırmayan şeylerin hiçbir kıymeti yoktur. O, zâhiren sessizdir, durgundur ama derunu ummanlar gibidir, aşk u heyecanla fokur fokur kaynıyordur. Hakkında methiyeler yazılmasını, kendisinin nazara verilmesini ve hayattan kâm almayı hiç arzulamaz; şahsî hesaplardan uzaktır, beklentsizdir; çünkü o, davaya adanmıştır. Onun tek derdi i’lâ-yı kelimetullah vazifesi ve ümmet-i Muhammedin selametidir; O hep mü’minleri düşünür, onlarla sevinir, onlarla hüzünlenir. Zaten, onu büyüten ve yücelten de işte bu sadâkatidir.

Rivayet edildiğine göre;

Cüneyd-i Bağdadî hazretleri kendi zamanındaki Allah’ın en sevgili kulunu tanımak ve onun duasını almak için günlerce Cenâb-ı Hakk’a yalvarır“Allah’ım bu devirde, Senin indinde en makbul insan kim ise onu bana bildir de gidip duasını alayım, elini öpüp himmetine nâil olayım.” der.

Dua ettiği gece gördüğü rüyasında ona, “Demirci Ahmet Efendi devrin kutbudur; ona git, onun duasını al.” denilir. O da kalkıp tarif edilen dükkana gider ve Demirci Ahmed Efendi’yi birkaç gün uzaktan seyreder. Seyreder ama onun tavır ve hareketlerinde herhangi bir mü’minin hâlinden farklı bir husus göremez. Sonunda bütün cesaretini toplayıp demircinin yanına varır ve “Efendi, benden gizleme, bu dönemin sahibi sensin. Bu mertebeyi nasıl kazandın, anlat bana!” ricasında bulunur.

Demirci Ahmed’in cevabı şöyle olur: “Yahu bırak Allah aşkına, ben zavallı bir demirciyim; kutup kim, ben kimim; velâyet nerede, ben neredeyim? Farz ibadetlerimi aksatmamaya çalışan normal bir Müslümanım ben. Fakat, illâ da ben de bir keramet arayacaksan şunu anlatayım: Her sabah, namazdan sonra dükkana gelir, ateşi yakar, örsümü çekicimi hazırlar, döveceğim demire şekil vermemi sağlayacak kıvama gelmesi için ateşin olgunlaşmasını beklerim. Akabinde, o ateşin karşısında akşama kadar çekiç sallarım. Hep ateşe bakınca bazen alevler gözümde çok büyür de birden Cehennemi hatırlarım. Daha sonra, dinin ruhundan uzak eşimi, kendini şeytana kaptırmış kızımı, cami yolu bilmeyen oğlumu ve dalalete sürüklenen insanlığı düşünür, Cehennem alevlerinin onları da çepeçevre sardığını tahayyül eder ve dehşete düşerim.

Gayr-i ihtiyari “Allahümmerham ümmete Muhammedin – Allahım, Rasûl-ü Ekrem Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ümmetine acı, merhamet et onlara!” demeye ve ağlamaya başlarım. Bu duayı gözyaşları içinde defalarca söylerken kendimden geçerim.

Bu sözü öyle çok tekrar eder ve insanlığın ızdırabıyla öyle kıvrım kıvrım kıvranırım ki ne kadar zaman geçer bilemem. Fakat, kendime geldiğim an, bir de bakarım ki şekil vermeye çalıştığım demirin erimeye yüz tutmuş sıcak tarafını elime almışım, soğuk ucunu dövüyorum; kızgın demiri avuçlamışım ama acı duymuyorum ve hiç farkında değilim. Ümmetin acısı bana o sıcaklığı hissettirmez; ateş karşısında milletin düçar olacağı hâli düşünmek, unutturur elimdeki koru ve tesirsiz kılar onu.”

Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri bunları dinleyince, gözlerinden yaşlar süzüle süzüle der ki “İşte şimdi senin neden bu devrin en büyüğü olduğunu anladım. Biz dua ederken hep kendimizi düşünüyor, “nefsî nefsî” diye inliyor ve “bana bana” deyip duruyoruz; fakat, sen Peygamberimiz gibi “ümmetî ümmetî” diye ağlıyor ve bütün insanlığın dertleriyle iki büklüm oluyorsun. Bizimki olsa olsa velayetin sesi-soluğu olur; senin duan ise nübüvvet şualarından nasiplenmektedir. Çünkü, sen bu hâlinle dava-yı nübüvvetin vârisi olduğunu ortaya koyuyorsun.”

Gerçi, bu anlattığım hikaye bir menkıbedir; fakat, menkıbelerde asıldan ziyade fasıla bakmak gerektiği de bir gerçektir. Aslında, vicdan kulağıyla dinlenen, insaf nazarıyla değerlendirilen her hadisede insan için ibretler vardır. Ayrıca, Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri de çok büyük bir insandır; o da hep “ümmet” diye inlemiş, sürekli milletini düşünmüş ve bir sadâkat temsilcisi olmuştur. Naklettiğim sözleri ise, onun fevkâlade mahviyetinin, yüksek karakterinin ve seçkin tabiatının bir remzidir.

Evet, SÂDIK BİR KUL, dünyada kalmayı ve yaşamayı, sırf hakkı tutup kaldırmak ve Allah’ın rızâsına mazhar olmak için arzu eder; her zaman nefsinin eksik ve kusurlarını görür, dünyanın cazibedâr güzellikleri karşısında ‘pes’ etmez, dünyevî endişelerle yön değiştirmez; sıdkı tamamen bir vicdan mârifeti hâline getirir, her hâl ve her tavrında sadâkate kilitlenir. Öyle ki onun kalbi daima din-i mübin ve mü’minler için atar; o, her an dava şuuruyla oturup kalkar ve dualarında bile her şeyden önce mukaddes mefkuresini alâkadâr eden istekleri sıralar.

Hak Dostu:

“Hac, farz bir ibadettir; imkânı olan mutlaka bu vazifesini eda etmelidir. Ne var ki bu devirde, hakiki inanmış bir gönül sadece kendisi için hacca gitmez. Haccınızı şahsîlikten çıkarıp “ümmetin haccı” hâline getirebilecekseniz gidin oralara. Bugün, ümmet-i Muhammed gariptir, dertlidir ve ızdıraplar içindedir. Ümmet-i Muhammed için hac yapacak, o kutsal mekanları “Ümmet ümmet” iniltileriyle daha bir ısıtacak gönüllere ihtiyaç vardır. O mukaddes topraklar, “Allahümme feracen ve mehracen liümmeti Muhammedin” deyip ağlayacak, etrafındakilere de insanlık için gözyaşı dökme iştiyakı mayalayacak sinelere muhtaçtır.”

Sözün özü; iman hizmeti, sadece imkânları geniş olanların değil, gönül zenginliğine ulaşmış sâdıkların hizmetidir. Davanın harcı para-pul, makam-mansıp değil, aşk u şevk, derd ü ızdıraptır. SÂDIK İNSAN, her zaman mefkuresini öne çıkaran ve onu her şeye tercih eden kahramandır. Böyle bir bahtiyarın gönlü hep fedakârlık ve ferâgat duygularıyla meşbûdur. Dolayısıyla, onun duaları da ümmet-i Muhammed, millet ve ehl-i hizmet televvünlüdür. [Eser: Yanık Yürekler”]

***

“NASİPSİZLER”

  • Hadis olduğu söylenen ama kaynağı gösterilmeyen şu mealde bir söz vardır: “YAPIP ETTİKLERİ KARŞISINDA ALLAH’ın RIZASINDAN BAŞKA BEKLENTİLERE GİRENLERE Cenâb-ı Hak ÜÇ ŞEY VERİR; onları ÜÇ ŞEYDEN de MAHRUM BIRAKIR. O insanlar, sürekli Hak dostlarıyla karşılaşır, daima salih kimselerle beraber olurlar; fakat, o hayırlı kullardan hiç istifade edemezler. Salih amellere, hayırlı işlere muvaffak olurlar; ama, ihlastan nasipsizdirler. El attıkları her işte zâhiren bir hikmet görünür; ne var ki Allah onları “sıdk”tan yoksun kılar.”

Allah’a sonsuz hamd ederiz ki O bizleri salih kimselerle tanıştırdı, onlarla aynı ideali paylaşma, maddî-mânevî aynı havayı teneffüs etme imkânı verdi. Kendimiz gül olamasak da hep çiçek bahçesinde, güller arasında, bülbül nağmeleri eşliğinde yaşadık. Başkaları Bişr’in, Fudayl’ın sadece menkıbeleriyle yetinirken, Rahman u Rahîm bize hayatı bütünüyle destan olmuş kahramanları görme, tanıma lütfu bahşetti. Cenâb-ı Hak, bu devri de kısır bırakmadı, selim kalbli salih kullar gönderdi, onlarla asrın çehresindeki karanlıkları giderdi ve bize onlardan istifade etme imkânları verdi. Özellikle de KUDSÎ BİR İDEALE DİLBESTE BAHTİYARLAR, vicdan gözüyle etraflarına bakarlarsa, mutlaka bu sözlerime hak verecek ve kendilerinin bir “VELİLER KERVANI” içinde yol aldıklarını göreceklerdir.

Evet, Allah Teâlâ bize en kıymetli ihsanları arasında kendilerinden istifade edeceğimiz Hak dostlarını tanıma nimetini de verdi.. SALİH BİR DAİREDE, salih amellere teşvik eden bir atmosferde, hakîmâne gidişat üzere bir hayat bahşetti.. bahşetti ama acaba biz o nimetlerin kadr u kıymetini bilebildik ve bu fırsatı iyi değerlendirebildik mi? Gönül erlerinden istifade ettik, hayırlı hizmetlerimizi ihlasla bezedik, hikmetli işlerimizi sıdkla kemale erdirdik mi? Yoksa bizim hayatımızda, Allah dostlarını tanıma nimeti ile onlardan istifade edememe nıkmeti iç içe mi? Sürekli, hayırlı işler ortaya koyuyor görünmeyle ihlastan mahrum bulunma el ele mi? Bir hikmet insanı tablosu sergileme, fakat sıdk u sadakatten nasipsiz kalma yan yana mı?

Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) bir hadis-i şeriflerinde; “Allah’ın benimle gönderdiği ilim ve hidâyetin misali, bir araziye düşen yağmur gibidir. Bazı araziler vardır, tabiatı güzeldir, suyu kabul eder; bol bitki ve ot yetiştirir. Bir kısım arazi de vardır, münbit değildir, ot bitirmez, ama suyu tutar. Onun tuttuğu su ile Cenâb-ı Hak insanları yararlandırır: Bu sudan kendileri içerler, hayvanlarını sularlar ve ziraat yaparlar. Diğer bir arazi çeşidi de vardır ki ona da yağmur isabet eder; ama o ne su tutar ne de ot bitirir.” buyururlar ve birinci araziyle, Allah’ın dininde ilim sâhibi kılınanı ima ederler; böylesini Allah, elçisiyle göndermiş olduğu hidâyetten faydalandırır da o hem öğrenir hem başkalarına öğretir. Temsildeki diğer iki gruba gelince; BİRİ, dini kabul ediyor görünse, sözlerinden başkalarının istifadesi mümkün olsa da kendisi nasipsiz kimseler; DİĞERİ DE Rasûl-ü Ekrem’in yoluna hiç iltifat etmeyen, Nebi ile gelen hidâyete bütün bütün sırt çevirenlerdir.

Evet, BAZILARI çiğ taneleriyle bile gönül kâselerini doldurabilirken, kimileri de sağnak sağnak yağan rahmet yağmurları altında dahi kuraklık yaşarlar. BAZILARI bir kediden dahi ibret alıp, onun vesilesiyle hidayeti bulurken, kimileri de Nebi rahlesinde bile nasipsiz kalırlar.. kalırlar da Esved el-Ansî olur, Müseyleme olur, Tuleyha olurlar. Zira, birinciler, Allah rızasından başka derdi olmayan beklentisizlerdir. İkinciler ise, sürekli şahsî hayatı adına yatırım peşinde olan nefiszedeler.. ilkler, nefsini kusurlu ve aldatıcı gören, kendini hep muhtaç bilen, düşüp yolda kalmamak için inâyet-i ilâhiyeye sığınan müttakilerdir; sonrakiler ise, nefs-i emmârenin tutsağı, şan-şöhret müptelası, en önde olma sevdalısı kibirliler..

İkinciler de zaman zaman salih amele muvaffak olabilir; hayırlı işlerde bulunabilirler. Ne var ki Allah indinde makbul bir iş; doğru, samimi, katışıksız, dupduru, riyâdan uzak olmalıdır. O işe teşebbüs eden şahıs da gönül safveti ve fikir istikametini yakalamalı, kalbini bulandıracak şeylere karşı kapalı yaşamalı, Allah’la münasebetlerinde dünyevî garazlardan uzak kalmalı ve tam bir sadâkatle kullukta bulunmalıdır.

Bâyezid-i Bistâmî Hazretleri:

“Bütün iç dinamizmimi kullanarak Mevlâ-yı Müteâl’e tam otuz sene ibadet ettim. Sonra gaybdan: ‘Ey Bâyezid, Cenâb-ı Hakk’ın hazineleri ibadetlerle doludur. Eğer gayen O’na ulaşmaksa, Hak kapısında kendini küçük gör ve amelinde ihlâslı ol!’ sesini duydum ve tembihini aldım…” der.

Evet, çok iş yapmaktan ziyade az da olsa ihlaslı yapmak esastır. Ortaya konulan amellere “hizmet” boyası çalacak olan iksir ihlastır. İhlas; vazife ve sorumlulukları Allah emrettiği için yerine getirmek, yerine getirirken de sadece O’nun hoşnutluğunu hedeflemektir. Ferdin, ibadet ü taatinde, Cenâb-ı Hakk’ın emir, istek ve ihsanlarının dışında her şeye karşı kapanması.. abd ve Ma’bud münasebetlerinde sır tutucu olması.. yaptığı şeyleri Hakk’ın teftişine arz mülâhazasıyla yapması onun bütün işlerini değerli kılacak ve bu niyet, âdetleri dahi ibadete çevirecektir. Doğru bir niyetle eda edilmeyen namaz jimnastik, niyetsiz oruç perhiz, gayesinden uzak hac turistik bir gezi olduğu gibi ihlassız ameller de sadece kuru, bereketsiz, nesepsiz fiillerden ibarettir.

Kur’ân-ı Kerim, Bakara Suresi 264. ayette, riya ve süm’ayla (gösterme ve duyurma maksadıyla) İNFAK eden ve sadaka verenlerin kalblerini bir kayaya benzetir. Ayette, riya ile kaplı bu kaskatı kalb, “…toprakla örtülü bir kaya…” ile temsil edilir. Hafif bir toprak tarafından üzeri örtülmüş, bitkiden ve yumuşaklıktan yoksun bir taş, “…Sağanak hâlinde bir yağmura tutulunca çırılçıplak kalır…” Üzerine boşalan suyu bünyesinde tutup onunla etrafını yeşertmeye, bitki yetiştirmeye ve meyve vermeye hiç kabiliyeti olmadığı gibi, şiddetli bir yağmurla üstündeki hafif toprak örtüsünü de kaybeder ve cascavlak kalır, katılığı ve kasaveti ortaya çıkar.

Malını insanlara gösteriş yapmak için infak eden kimsenin kalbi de o kaya gibi kaskatıdır; onun da üzerine sağanak hâlinde düşen rahmet damlalarını tutup onunla etrafını yeşertmeye ve meyve yetiştirmeye istidadı yoktur. Bu katılığı riya sayesinde gözlerden gizlense bile, mürâî o amelinin bereketini burada göremeyeceği gibi ötede de hiçbir sevap elde edemeyecektir; çünkü o hâlis niyet ve ihlas gibi bir âb-ı hayattan mahrumdur. Aslında, başkalarının yardımına koşmak ve infakla onları mutlu kılmak mü’min bir gönülde imanın kuvvetlenmesine vesile olur. Fakat, riyakâr, o manevi atmosferden istifade edemez, aynı tadı alamaz ve semeredâr olamaz. Rahmet başından aşağı yağıp durmasına rağmen, mürâî, bu mazhariyeti yeni hizmetlere vesile kılamaz; eninde sonunda, burada olmazsa ötede riyası da ortaya çıkar ve ihlassızlığından dolayı iflas etmiş bir insan olarak cascavlak kalıverir.

Diğer taraftan, Kur’ân, iman ile onarılmış, sevgiyle yücelmiş, hayırda sabitleşmiş, malını “Allah rızası için” ve iman eksenli güven duygusuyla infak eden bir kalbi de tasvir etmektedir. RİYA İLE ÖRTÜLÜ KATI KALBİ, üzerinde topraktan bir örtü bulunan kaya temsil ederken, MÜ’MİN KALBİ de bir bahçe temsil etmektedir. Bu bahçe, üzerinde bir avuç toprak bulunan kayaya karşılık, münbit ve derincedir. Şiddetli bir yağmur, oradaki hafif toprak örtüsünü alıp götürse de buradaki verimli toprağa zarar veremez. Üstelik yağmur, bu toprağı canlandırır, verimini artırır, yeşertir.. ve bol yağmur alan bu mübarek bahçe iki kat ürün verir. Verimli bir toprak için, bol yağmur olmasa bile, hafif bir “çisinti” hatta daha azı da yeterlidir.

AYRICA, ihlastan nasipsiz kimselerden de hikmetlice işler sudur edebilir. Onlar da faydalı ilim ve salih amel beraberliği diyebileceğimiz “hikmet”e muvakkaten mazhar olabilirler.. bir süre, varlık ve hâdiseleri, bir meşher gibi temâşâ edebilir, bir kitap gibi okuyabilir; fizik ve metafizik dünyalardaki sırlı münasebetleri çözmeye çalışabilirler.

Her meselede yerli yerince davranabilir ve her şeyi yerli yerince kullanabilirler. Fakat, hikmete derinlik kazandıran ve onu kıymetlendiren unsur “sıdk”tır; sıdktan nasipsiz insanların en güzel görünen işleri bile netice itibarıyla akîm kalmaya mahkumdur.

Doğru düşünce, doğru söz, doğru davranış manalarını ihtiva eden sıdk; kulun her çeşit yalana karşı kapanıp, hayatını doğruluğa göre planlaması, sadâkatin emin bir temsilcisi olması, dost ve arkadaş çevresi itibariyle hep doğruluk aramasıdır.

SIDK; ferdin, amel ve davranış bütünlüğünü koruyup, gizli-açık iç ve dış ayrılığına düşmemesi, düşünce ve davranış mutâbakatını yakalayabilmek için hâlden hâle girmesi ve kıvrım kıvrım kıvranmasıdır.

SADIK OLMAYANLAR çok hikmetli işler de yapsalar, onların bereketini göremezler; zira karşılık bekler, hak iddia eder, başarıları kendilerine verir ve şımarırlar. Evet, hikmet, ancak sıdkla asıl değerine ulaşır.

Öyleyse, SALİH KULLAR ARASINDA, hayırlı işler arkasında bulunma ve hikmete sarılmayla beraber istifadeye açık, ihlasa kilitli ve sadık insanlar olma adına da sürekli Allah’a yalvarmalı ve bu hususta gayret göstermeliyiz. Yoksa, Allah muhafaza, Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend’indeki meşhur beyit, salih bir dairede bulunmamıza rağmen, bizim için de geçerli olabilir:

“Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez
Bâran yerine dürr ü güher yağsa semadan”

(Nasipsizin bahçesine yine de bir damlası düşmez
Yağmur yerine inci ve mücevher yağsa semadan.)

[Eser: Yanık Yürekler”]

Bu yazı 57 kez okundu