Meâl
Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla.
1. İncir ve zeytine,
2. Sînâ Dağı’na,
3. Ve bu Emin Beldeye yemin olsun ki,
4. Biz insanı en mükemmel sûrette yarattık.
5. Sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük.
6. Ancak iman edip güzel ve makbul işler yapanlar müstesnadır, onlara ise hiç eksilmeyen ve tükenmeyen bir mükâfat vardır.
7. Bütün bunlardan sonra ey insan, senin mahşere ve hesaba inanmana hangi engel kalabilir?
8. Allah hâkimlerin Hâkimi değil midir?
***
Tin sûresi, Mekke döneminde indirilmiş olup 8 âyettir.
Medenî olduğu hususunda bazı müfessirlerin görüşleri de mevcuttur. Fakat çoğunluk bu sûreyi Mekkî kabul etmişlerdir.
Sûrenin Mekkî olmasının açık alâmeti Mekke için “hâze’l-beledi’l-emîn” (Bu Emin Beldeye yemin olsun ki) denmesidir. Eğer Medîne’de nâzil olsaydı Mekke için kullanılan bu ifade doğru olmazdı.
Sûrede; Tîn, Zeytûn, Tûr-i Sînîn ve Beled-i Emîn’e yemîn edilerek insanın en güzel biçimde yaratıldığı; sonra onun aşağıların aşağısına döndürüldüğü; ancak inanıp güzel işler yapanlara kesintisiz bir mükâfat verileceği bildirilmiştir. Son âyetlerde ise, bu kadar açık delillerden sonra âhiret cezâsının yalanlanamayacağı, zira Allah’ın hüküm verenlerin en güzeli olduğu vurgulanmıştır.
Tefsîr
وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ
1. “İncir ve zeytine yemin olsun ki,”
Müfessirler, âyette zikredilen Tîn ve Zeytûn hakkında başlıca iki görüş ileri sürmüşlerdir.
Birisi:
Bazı tefsirciler demiştir ki; Tîn ve Zeytûn’dan maksat, bu isim ile meşhur olan incir ve zeytin yemişleri veya ağaçlarıdır. Zira lügat itibariyle bilinen bu olduğu gibi
- bir kısım âlimlerden “O, sizin şu inciriniz ve zeytininizdir.” (Kurtubî, Ahkâmu’l-Kur’ân, XX, 110.),
- yahut “O, yenilen incir ve sıkılan zeytindir.” (Kurtubî, Ahkâmu’l-Kur’ân, XX, 110.),
- yahut “O, insanların yediği yemiştir.” (Hâkim, el-Müstedrek, Beyrut ts., II, 528.) tabirleriyle rivâyet edilmiş ve İbn-i Abbas’a da nispet edilmiştir.
Bu görüşte olanlara göre, âyette bir mecaz veya kinâye kastedildiğini gösteren bir karine (ipucu) bulunmayınca, bildiğimiz incir ve zeytin kastedilmiş olur. Fakat bu durumda insan yaratılışının güzelliğini veya çirkinliğini ve sonunun acılığını veya tatlılığını anlatırken, incir ve zeytine yeminle başlamanın ne ilgisi olduğunu da düşünmek gerekeceğinden bu meseleyi şöyle izah etmişlerdir:
İncir ve zeytin, insan hayatı için hem lezzetli bir gıda, hem meyve, hem ilaç, hem ticaret açısından faydaları pek çok olan meyvelerin en güzel ve mübareklerindendir. Böylece incir ve zeytinin, meyvelerin en faydalı ve en mübârekleri olmak itibariyle özel durumlarına yemin edilmiştir.
İkinci görüşe gelince:
Birçok tefsirci de demiştir ki; burada tîn ve zeytûn’dan maksat yemiş değil, Hz. İsa’nın doğduğu ve ikâmet ettiği ve bu isimlerle anılan mübârek yerlerdir. Zira, Allah’ın Hz. Mûsâ’ya hitap ettiği yer olan Tûr-i Sînîn’in, Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamber olarak görevlendirildiği Beled-i Emîn ile beraber zikredilmeleri de bunu gösteren bir delildir. Tefsir âlimi Âlûsî de birçoğunun kabul edip inandığı üzere: “Bunlar, mübârek şerefli yerlere yemindir.” diyerek bu görüşü tercih etmiştir. Bu yerlerin nereleri olduğuna gelince de; birer dağ ismi, birer mescit ismi, birer belde ismi olması hakkında üç görüş zikretmişlerdir.
وَطُورِ سِينِينَ
2. “Sînâ Dağı’na yemin olsun ki,”
Sînîn Dağı’na ki, Hz. Musa’nın Allah ile konuşma şerefine nâil olduğu dağ olup, sin harfinin kesresi veya fethası ve nûnun uzatılmasıyla Tûr-i Sînâ ve Tûr-i Seynâ diye de bilinmiş ve meşhur olmuştur.
Bu dağ, Akabe ile Mısır arasında Tih yakınlarındadır. Sînin, bereketli demektir. Bu dağ hakkında değişik görüşler ileri sürülmüşse de, büyük müfessir İbn-i Cerîr et-Taberî demiştir ki; bu görüşlerden doğru olanı, “Tûr-i Sînîn, bildiğimiz dağdır.” diyenlerin görüşüdür.
وَهَذَا الْبَلَدِ اْلأَمِينِ
3. “Ve bu Emin Beldeye yemin olsun ki,”
Yani, Ey Muhammed! Bu bulunduğun, doğup büyüdüğün, peygamber olarak gönderildiğin, kudret, ululuk ve saygı hitabıyla emniyete erdiğin, emin yani güvenli vasfıyla tanınan beldeye de yemin olsun. Tefsirciler buna ittifakla Mekke demişlerdir.
el-Beledü’l-Emîn, güvenli ülke, güvenli kent demektir. Hz. İbrâhim zamanından beri burası bütün Araplarca saygı gösterilmesi gereken, dokunulmaz bölge olarak kabul edilmiştir. Burada kimse kimseye saldıramaz, buranın avı avlanmaz, ağacı-otu koparılmaz. Çölde haydutlar cirit atarken bu bölge, herkesin can güvenliği bulunan bir şehir olmuştur.
Bu belde Allah tarafından emin kılındığı gibi ayrıca inananlara bir uyarı da vardır; yani siz bu mübarek beldenin emniyetini sağlayınız. Yapılması gereken ne ise onu yaparak bu Emin Belde’nin emniyetinin devamını temin ediniz demektir.
لَقَدْ خَلَقْنَا اْلإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
4. “Biz insanı en mükemmel sûrette yarattık.”
Yani insan cinsini maddî ve manevî olarak, en güzel biçimde yarattık. Yani insan; şekli güzel, boyu düzgün, uzuvları birbirine uygun; bilgi, anlayış, akıl erdirme, iyi ve kötüyü ayırma, konuşma ve edep sıfatları ile donatılmış olarak yaratılmıştır.
Gerek fizikî ve cismanî bakımdan, gerek ahlâk ve maneviyat itibariyle ruhanî bakımdan insan en güzel bir biçimde yaratılmıştır. İnsan doğduğunda bu olgunlukta olarak değil, fakat bu kıvama, bu olgunluğa, bu güzelliğe doğru ilerleme kabiliyeti verilmek mânâsına en güzel biçimde yaratılmıştır.
ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ
5. “Sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük.”
Kendisini en güzel biçimde yaratmamızın gereğini yerine getirmediği için, onun derecesini aşağıların aşağısına indirdik, sefillerin en sefili yaptık. Yahut, “Onu, o güzel biçimden döndürüp de maddî ve manevî olarak kötülenmiş en sefil bir halde Cehennem’e veya Cehennem’in en aşağı tabakasına doğru ittik.”
Bir diğer mânâya göre ise:
Onu yaşlı duruma dönüştürdük, şeklindedir. Zira en güzel biçimde yaratılan insan, gittikçe güzelleşir, güçlenir, olgunluğunun doruğuna ulaşır. Fakat bedenî olgunluk doruğuna ulaştıktan sonra baş aşağı döner. Gerileme başlar. Gücü azalır, yüzü buruşur, derileri sarkar, o derece güçsüz bir duruma gelir ki artık hayat çekilmez olur. Hac sûresi’nin beşinci âyetinde de bazı insanların, güçlendikten sonra erzel-i ömre (perişan bir duruma) çevrildiği, aklî yeteneğinin de zayıflamasıyla hiçbir şey bilmez olduğu bildirilmiştir. (Bkz., Hac, 22/5.)
Bu manaya göre acaba îman edenler de aynı duruma düşerler mi diye bir soru akla gelebilir? Evet îman edenlerin de bedenleri aynı duruma düşer ama, bedenleri zayıflamakla onlar gerilemezler, manen güçlenirler, ruhları bu hayattan sonra kesintisiz sevâba erer. Ama inanmayanlar, bedenî güçlerini kaybedince bu dünyâdan ayrılıp gittikleri gibi âhirette de cezâ göreceklerdir. Yani inanmayanlar maddeten ve mânen gittikçe gerilerken, inananlar maddeten, cismen geriler ama, mânen olgunlaşırlar.
- Mevdudî’ye göre ise âyetin açıklaması şöyledir:
Bir insan en güzel şekilde yaratıldıktan sonra cismanî ve zihnî kuvvetlerini kötülük için kullanıyorsa o zaman Allah da ona ancak kötülük yolunda başarı verir. Bundan dolayı o insan alçak duruma düşer ve öyle bir noktaya ulaşır ki, hiç bir yaratık ahlâk bakımından o kadar aşağıya düşmez. Bu insan toplumunda açıkça görülebilecek bir gerçektir. Hırs, tamah, bencillik, şehvet düşkünlüğü, hayâsızlık, esrarkeşlik, alçaklık, gazâp ve benzeri diğer davranışlar sebebiyle insan, ahlâkî bakımdan gerçekten en alt seviyeye düşer. Fakat bu düşüş insanın kendi yaptığı işler sebebiyledir. Yani bu son söylediğimiz mânâ ve önceki mânâların hepsinde insanın bizzat kendisinin iradesi söz konusudur. Yoksa Allah en güzel bir şekilde yarattığı insanı durup dururken aşağıların aşağısına düşürmez.
إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ
6. “Ancak, iman edip güzel ve makbul işler yapanlar müstesnadır, onlara ise hiç eksilmeyen ve tükenmeyen bir mükâfat vardır.”
Yüce Allah’ın en güzel biçimde yaratmasının gereğini yerine getiren insanların derecesi, aşağıların aşağısına indirilmez, onlar sefillerin en sefili yapılmaz. Çünkü onlar, Allah’ın emirlerine uyarak ve rızasını kazanmak için iman edip güzel ve makbul işler yaparlar. İşte onlar için öyle bir mükâfat vardır ki kesilmez, tükenmez veya başa kakılmaz, başa kakılmadan sonsuza kadar devam eder.
فَمَا يُكَذِّبُكَ بَعْدُ بِالدِّينِ
7. “Bütün bunlardan sonra ey insan, senin mahşere ve hesaba inanmana hangi engel kalabilir?”
Âyetteki اَلدِّينُ “dîn” kelimesi, İslâm dini manasında olabileceği gibi, âhiret günü anlamında da olabilir. Fakat bu âyette âhiret günü anlamında cezâ demektir. Zira “dîn” kelimesi; “Karşılığını verdi.” anlamına gelen دَانَ (dâne) fiilinden türemiştir. “Yaptığının karşılığı sana verilir.’ (Buhârî, Tefsîri Sûre 1.) manasına gelen كَمَا تَدِينُ تُدَانُ hadisinde de bu mânâda kullanılmıştır.
Âyetteki bu hitap, üçüncü şahıstan ikinci şahsa dönme üslûbuyla insana yapılmış bir hitaptır.
Yani: Ey o en güzel biçimde yaratılmış ve sonra aşağıların aşağısına çevrilme tehlikesiyle karşı karşıya bırakılmış olan insan! Bu hakikat, bu mükâfat ve ceza böyle sabit ve dünyada bile görülüp dururken ve sende bu en güzel biçimde yaratılma varken, senin yalanlamana sebep ne? Bu açıklama ve apaçık delillerden sonra, hesap gününü yalanlamaya seni iten nedir?
- Veya başka bir tefsîre göre:
Ey insan! İnsan toplumunda açıkça görülmektedir ki, en güzel şekilde yaratılmış olan insanlardan bir güruh, ahlakî bakımdan en alçak seviyeye düşer ve diğer bir güruh da iman ve amel-i salih dolayısıyla bu düşüşten kurtulur. Kendisinden beklenen “en güzel yaratılış” üzerinde kâim olur. Bundan sonra ceza ve mükafatı nasıl yalanlayabilirsiniz? Gerçekten bu iki tip insanın sonunun aynı olacağını aklınız kabul ediyor mu? Esfel-i sâfilîn’e düşenlere hiçbir ceza verilmemesi adalete uygun mudur?
أَلَيْسَ اللّٰهُ بِأَحْكَمِ الْحَاكِمِينَ
8. “Allah hâkimlerin Hâkimi değil midir?”
Hãkimler, hükümdarlar, isyan edenlere cezâ; itaat edenlere, iş görenlere mükâfat ve ödül verir de, onların hepsinin üzerinde hâkim olan Yüce Allah hükmünü yerine getirmez, cezâ ve ödül vermez, dinini yürütmez olur mu? Elbette olmaz. Hiç kuşku yok ki, insanı o en güzel biçimde yaratan Allah, hâkimlerin hâkimidir. Güzel ile çirkini, yalancı ile doğru söyleyeni ayıracak, iman edip samimiyet ve ihlâsla güzel güzel ameller yapan mü’minlere mükâfat verecek; kâfirleri, dinsizleri de aşağıların aşağısına yuvarlayacaktır.
UYARI
Tirmizî, Ebû Dâvûd ve İbn-i Merdûye Ebû Hureyre’den Sevgili Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle dediğini rivâyet etmişlerdir:
Ve’t-Tîni sûresini okuyup da:
أَلَيْسَ اللّٰهُ بِأَحْكَمِ الْحَاكِمِينَ
âyetine gelen ve o âyeti de okuyan kimse
بَلَى وَ أنَا عَلَى ذَلِكَ مِنَ الشَّاهِدِينَ
Belâ, ve ene alâ zêlike mine’ş-şâhidîn “Evet, ben de ona şahitlerdenim.” desin buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Salât 150; Tirmizî, Tefsîru Sûre 95)
Kaynak:
Kısa Sûrelerin Tefsîri Işık Yayınları