- Amelin Ruhu: İhlâs
- Sürekli Muhasebe
- Asırlardır Tahribe Uğramış Kalenin Tamiri
- Maddî-Mânevî Zevklerden Vazgeçmiş Islahçılar
- Gönül Kapılarının Sırlı Anahtarı : Sevgi
***
AMELİN RUHU: İHLÂS
°°°Önsöz°°°
İhlâsın bir mânâsı da, kişinin olması gerektiği gibi olması ve olduğu gibi görünmesidir. Hz. Mevlâna’nın “ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol” sözü tam da ihlâsı anlatıyor. Fizikî bedeni değerli kılan ruh olduğu gibi, ameli değerli yapan da ihlâstır. Ruh çıktıktan sonra en güzel cesetle en çirkini arasında hiçbir fark kalmıyor, ikisi de aynı muameleyi görüyor. Olduğundan veya olması gerektiğinden farklı görünmeyi yalanın bir çeşidi sayan ihlâs kahramanımız, çok hassas olduğu bu tabiilik ve fıtrilik, yani ihlâs konusunda burada da şunları söylüyor:
°°°°°°°°°°°
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),
أَخْلِصُوا أَعْمَالَكُمْ لِلهِ فَإِنَّ اللهَ لَا يَقْبَلُ مِنَ الْعَمَلِ إِلَّا مَا خَلَصَ لَهُ
“Her zaman amellerinizde Allah’ın rızasını gözetin. Zira Allah, amelin sırf Kendisi için olanını kabul eder.” (Bkz.: ed-Dârakutnî, es-Sünen 1/51) buyurmaktadır.
Allah’a (celle celâluhu) gönül vermiş hakiki bir mü’minin, bütün tavır ve davranışlarında Allah’ın rızasını gözetmesi, bir an bile kendini mülâhazaya almaması, “Ben konuştum, ben yaptım, ben ettim.” dememesi, hatta hayır namına yapıp ettiklerini hafızasından bile silmesi gerekir. Mü’min, bilhassa hak ve hakikate çağırırken, asla gırtlak ağalığı yapmamalı; bir yerde hak ve hakikat adına sohbet edecekse, konuştukları mutlaka gönlünün sesi olmalıdır. Neticeye ulaştığında ise o, yapmış olduğu işlerin, elde ettiği başarıların bir santimini bile kendisine ayırmamalıdır.
Kalbden Vizesiz Ölü Sözler
Elbette böyle bir şuura ulaşma bir anda elde edilecek şey değildir. İnsanın, “Ben, var mıyım, yok muyum?” diyecek ölçüde sürekli kendini silme temrinatı yapıp, zamanla kendini görmeyecek bir keyfiyete ulaşması gerekir. Aksi takdirde, yapılan hayırlı işlerin tesiri çok dar bir daireye münhasır kalacak, doğurgan olmayacaktır. Muvakkaten bir hareketlenme olsa da, yapılan hizmetler kalıcılık vaat etmeyecektir.
Günümüzde camilerde hâfızlar tarafından tilâvet edilen Kur’ân’ların, güzel nağmelerle okunan ezanların, o süslü kametlerin, cemaati farza hazırlama adına okunan İhlâs-ı Şeriflerin onda biri bile, ihtimal, Devr-i Risalet-penahi’de yapılmıyordu. Bugün minarelerden okunan ezanlarla âdeta her yer lerzeye geliyor. Cami kürsülerinde, televizyon ekranlarında sürekli konuşmalar yapılıyor, vaaz u nasihatler ediliyor. Fakat bütün bunlar kalblere tesir etmiyor, gönüllere girmiyor, insanlar saadet asrındaki gibi Allah’a yönlendirilemiyor. Çünkü ağızdan çıkan sözler, kalbden vize almıyor. Eğer bir insan, اَللهُ أَكْبَرُ “Allah büyüktür.” derken bile kendi büyüklüğünden dem tutuyor, belli ses ve nağmelerle kendini ifade ediyorsa; Allah ve Peygamber’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) bahsederken de onları ne kadar iyi anlatabildiğini gösteriyorsa, böylesi bütün bu sözlerinde zımnî olarak yalana giriyor demektir.
İmanda Derinlik
Böyle bir durum, iman ve Kur’ân hizmetine gönül veren insanlar için çok ciddi bir tehlikedir. Eğer bugüne kadar hep meselenin kenarından köşesinden gidilmiş ve olması gerektiği şekilde bir türlü işin merkezine otağ kurulamamışsa, öncelikle yapılması gereken, içe yönelme ve imanda derinleşme mevzuunda kendimizi rehabiliteye tâbi tutmamızdır. Esasında sahabî ahlâk ve anlayışı da bunu gerektirir. Çünkü onlar, birbirleriyle karşılaştıklarında,
تَعَالَ نُؤْمِنْ سَاعَةً
“Hele gel, seninle bir saat Allah’a iman edelim.” derlerdi. (Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/265.) Yani, “Şu ana kadarki imanımız bir şey ifade ediyordu. Ama bunun, yarın adına bir şey ifade edip etmeyeceğini bilmiyoruz. Bu yüzden onu bir kere daha gözden geçirelim.” Dikkat edilirse, “Yeniden iman edelim.” değil de “Bir saat Allah’a iman edelim.” tabirini kullanmışlardır. Bunun anlamı da tıpkı Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebû Zerr el-Gıfârî’ye (radıyallâhu anh),
جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ
“Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derindir.” tavsiyesinde buyurduğu gibi, her gün yeni bir yolculuğa açılma demektir.
İnsan, yolculuğa çıkacağı zaman, “ne olur ne olmaz” diyerek arabasını gözden geçirdiği, motorundan tekerleğine onun parçalarını kontrole tâbi tuttuğu gibi, Allah karşısındaki sorumluluk ve vazifelerinde de restorasyona ihtiyacı olan yönlerini elden geçirmeli, yeni bir konsantrasyonla imanını bir kere daha yenilemelidir. Çünkü çok derin olan bu hayat deryasına alelâde açılan bir insan, her an batabilir. Halbuki onun önünde berzahla başlayıp Cennet veya Cehennem’le noktalanacak upuzun bir yolculuk vardır. Dolayısıyla insan, ahvalini bilemediği böyle bir yola çıkarken çok iyi hazırlık yapmalıdır. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), hemen akabinde,
وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ
“Azığını tastamam al, şüphesiz menzil pek uzak.” buyurarak upuzun bir yolculuğa işaret etmiştir. İnsanın hazır ettiği azık, onu sırat köprüsünden geçirecek ve Cennet’e girmesine vesile olacak kifayette bulunmalıdır. Zira o, dünya köprüleri gibi değildir. Bir hamlede, bir nefhada bir başından girip öbür başından çıkma imkânı olmayabilir. Bu mevzudaki hadis-i şeriflerin ifadelerine bakılacak olursa o, belki dünya hayatımız kadar uzun bir yolculuk olacaktır. Cennet’e girme, oradan sağ salim geçmeye bağlıdır. İnsan, bu uzun yolculukta ihtiyaç duyacağı azığı edinmenin yanında, kendisine yük olacak her türlü hata ve günahtan da uzak kalmalıdır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu mânâyı da,
وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَئُودٌ
“Sırtındaki yükünü de hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp.” sözüyle ifade etmiştir. Yani insan, sırtında bir sürü hesapla kabre girmemeye, berzaha açılmamaya, mahşere düşmemeye ve sırattaki çengellere takılmamaya bakmalıdır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Ebû Zerr’e yaptığı tavsiyesinde son olarak,
وَأَخْلِصِ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ
“Amelinde ihlâslı ol, sadece O’nu düşün. Zira her şeyi görüp gözeten ve hakkıyla değerlendiren Rabb’in, senin yapıp ettiklerinden haberdardır.” buyurmuştur.
Bunu Hazreti Pîr’in ifadesiyle açıklamak gerekirse şöyle diyebiliriz:
– “Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh, livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket ediniz.” (Bediüzzaman, Lem’alar s.21 (Üçüncü Lem’a, Üçüncü Nükte).) Zira davranışlarınızı kritik edip değerlendiren, onları değerler hanesine kaydeden Zât, sizi her zaman görüyor. Hiçbir davranışınız O’na kapalı değildir. O, her şeyinize nigehbandır. [Dert Mûsikisi/Amelin Ruhu: İhlâs]
***
SÜREKLİ MUHASEBE
°°°Önsöz°°°
Bu dünyaya bir kere geldik, bir daha gelmeyeceğiz. Fakat burada yaptığımız her şeyin karşılığı âhirette ebedî olacak.
Öyleyse akl-ı selimin gereği olarak buradaki en önemli işimizin ahiretimiz adına yatırım yapmak olması gerekir. Her işimizi yaparken oradaki karşılığının ne olacağını hesap ederek yapmak durumundayız. Çünkü aşağıda da ifade edildiği gibi ‘iş çok ciddi.’
Bu bakımdan, ağzımızdan çıkan ve anlam olarak doğru olan sözlerin bile kalbimizin sesi olması gerekiyor. Zira insan ‘Allah’ derken de Allah’tan uzaklaşabilir. Bu arada en çok dikkat edilmesi gereken konulardan birisi, maddî çıkarlar gibi insanların takdir ve teveccühlerini beklemenin de bütün amellerimizi boşa çıkaracağı gerçeğidir.
Aşağıda, bu konularda nelere, ne kadar ve nasıl dikkat etmemiz gerektiği şöyle açıklanıyor:
°°°°°°°°°°°
Dünya hayatında Kulluk […] Meselesinin zühul, gaflet, nisyan ve vurdumduymazlığa tahammülü yoktur. Hak dostlarından Esved İbn Yezid en-Nehaî’nin ifade ettiği gibi,
اَلْأَمْرُ جِدٌّ، اَلْأَمْرُ جِدٌّ
“İş bildiğiniz gibi değil; çok ama çok ciddi!” (Bkz.: Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/103-104; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye 9/12) Yani o, hafife alınacak, karambole havale edilecek, basit ve uluorta bir iş değil. Çünkü akıbetinde sonsuz bir azaba düçar olma veya ondan kurtulma meselesi söz konusudur. Dolayısıyla insanın, namazını, orucunu ve diğer ibadet ü taatini bu bilinçle değerlendirmesi ve sürekli kendisini muhasebe etmesi gerekir.
Bu itibarla, herhangi bir meseleyi anlatırken, “Cenâb-ı Hak doğru konuştursun, doğru ifade ettirsin, sözlerimize tesir lütfeylesin, gönüllerde mâkes buldursun!” demek işin bir yanıdır. Bunun yanında amelin bencillikten kurtarılıp ihlâsla yapılması da ayrı bir buudu. “Allah’ım, bütün sözlerim ağzımdan Senin rızana uygun çıksın.” demeyi de hiçbir zaman ihmal etmemelidir. Farklı bir ifadeyle, Kur’ân’ın Hazreti Musa’nın yakarışıyla talim buyurduğu,
رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي
“Rabbim! Yüreğime genişlik ver, işimi kolaylaştır. Dilimden şu bağı da çöz ki sözümü anlasınlar.” (Tâhâ sûresi, 20/25-28.) duası, vird-i zebanımız olmalıdır. Fakat bununla birlikte, مَعَ رِضَاكَ يَا رَبِّ “Rabbim, Senin rızanla birlikte!” demeyi de ihmal etmemeliyiz.
İhlâs Âbidesi Temsilciler
Biraz daha açacak olursak insanın her zaman, “Deyip ettiklerimi rızanla derinleştir, hoşnutluğunla taçlandır! Teveccühünle, nazarınla, inayetinle, riayetinle onlara sonsuz derinlikler kazandır! Yoksa ben faniyim, ahiret yurduna gittiğim zaman her şey bitecek. Günde elli, yüz defa yapacağım, edeceğim şeyler içinde Sen yoksan ne çıkar, bir anlamı yok!” diyebilecek yürekliliği ortaya koyması gerekir.
Merhum Nurettin Topçu, mevlit, naat ve münacaat okumakla kendilerini ifade eden insanlara “gırtlak ağaları” derdi. Çünkü o, samimiyete çok açık durur ve ihlâsın önemini sürekli vurgulardı. Hazreti Pîr’in bu konudaki duruşu ise baş döndürecek ölçüde şayan-ı takdirdir. O, samimi olmayan, ihlâssız hiçbir şeyi kabullenmek istememiş; kalbinin muhassalası olmayan her şeyi yere çalmış ve üzerinde raks etmiştir. Günümüzde işte böylesine birkaç düzine ihlâs âbidesine ihtiyaç vardır. Zira dünyanın çehresini onlar değiştirecektir. Ücrete, takdire, tebcile bağlı vazife yapanların, muvakkat bir kıpırdanışa vesile olmaları söz konusu olsa da kalıcı herhangi bir şey yaptıkları şimdiye kadar görülmemiştir. Evet, meseleleri dünyeviliğe, takdir ve tebcile, çıkar ve menfaate bağlı götüren insanlar, muvakkaten bir tesir icra etseler bile, şimdiye kadar kalıcı ve ciddi bir şey ortaya koyamadıkları gibi bundan sonra da koyamayacaklardır.
İnsanlığın İftihar Tablosu ve O’nun Râşid Halifeler’inden sonra gelen pek çoklarının İslâm’a birçok hizmetleri olmuştur. Onlar hususiyle belirli dönemlerde gül devrinin birer temsilcisi olarak vazife yapmış, sonra da birer yâd-ı cemil olarak ruhlarının ufkuna uçup gitmişlerdir. Fakat hiçbir zaman Râşid Halifeler’in elde ettiği başarı ve muvaffakiyetleri elde edememişlerdir. Bunun sebebi, Râşid Halifeler’in derinlerden derin o baş döndürücü ihlâs ve samimiyetleridir. Bugün insanlığın şekle, surete, popülizme, takdire, alkışlanmaya, büyük büyük iddialara değil, yeryüzünde hakiki Müslümanlığın ihlâsla yaşanmasına, samimiyetle temsil edilmesine, hâl ile gösterilmesine ihtiyacı vardır. [Dert Mûsikisi/Amelin Ruhu: İhlâs]
***
ASIRLARDIR TAHRİBE UĞRAMIŞ KALENİN TAMİRİ
°°°Önsöz°°°
İnsan bir anda hasta olabilir, hattâ ölebilir. Fakat bir hastanın bir anda iyileştiği, Peygamberlerin vesile olduğu mucizevi durumlar hariç hiç görülmemiştir.
Keza Allah korusun mânen terakki etmiş bir insan, hattâ büyük bir velî, bir anda dinden, imandan çıkabilir. Fakat insan hemen kâmil bir mü’min olamaz. Bu durum sosyal bünyemiz için de böyledir. Orada da iyileşme fertlerden başlar ve ciddî gayretler ortaya konulsa bile zaman alır. Bir de doğru müdahale edilmiş olmak şartıyla.
İşte, kendilerini hak ve hakikatin ihyasına adamış insanların bu konuda nelere dikkat etmeleri gerektiği konusunda, aşağıda şu uyarılar yapılıyor:
°°°°°°°°°°°
Öncelikle belirtmek gerekir ki tesis, ıslah ve tamir, başka bir deyişle yapma, tahribe yani yıkmaya nispetle kat kat zordur. Çünkü yapmak için, bir şeyin bütün eczasının, iç ve dış unsurlarının mevcut olması gerekir. Yıkmak için ise bunlardan sadece birisinin yokluğu yeterlidir. Mesela namazı düşünecek olursanız, onun sahih bir şekilde eda edilebilmesi için, bütün şart ve rükünlerinin tastamam yerine getirilmesi gerekir. Fakat bunlardan tek birisi dahi ihmal edildiği zaman, namaz, namaz olmaktan çıkar. Sözgelimi abdestin bulunmaması veya iftitah tekbirinin alınmaması ya da kıbleye dönülmemesi durumunda, geri kalan bütün şart ve rükünleri yerine getirilse bile namaz geçerli olmaz. Hatta namazın Allah katında makbul olması, kişi için ahirette bir değer ifade etmesi ve kabirde onun enîs ü celîsi olması, namazın iç rükünleri diyebileceğimiz hudû ve huşuuna da riayet edilmesine bağlıdır. Dış şartlarının yanı sıra burada meydana gelecek bir boşluk onun bihakkın eda edilmesine mâni olacaktır. Diğer ibadet ü taatler için de aynı şey geçerlidir.
İnşa ve Restorasyon
Aynı bakış açısıyla bir binanın inşa veya restorasyonunu da değerlendirmeye alabilirsiniz. Düşünün ki, sanat dâhilerinden Mimar Sinan (makamı Cennet olsun), Selimiye camiini altı sene gibi bir zamanda inşa etmiştir. Edirne işgalinde Bulgarların top atışlarıyla hasar gören ve farklı yerlerinde çatlak ve gedikler oluşan caminin tekrar aslî hüviyetine döndürülebilmesi için başlatılan restorasyon çalışmaları ise yedi-sekiz yıl sürmüştür. İnsan bünyesi üzerinde de tamir ve tahribin etkisini düşünebilirsiniz. Bazen yiyeceklerle birlikte aldığınız bir zehir, beyninizin nöronlarına kadar sizi tesir altına alabilir, uyku ve uyanıklık zamanınızı birbirine karıştırabilir de onun zararlı etkisinden kurtularak tekrar sağlığınıza kavuşmanız için uzun bir süre tedavi olmanız gerekebilir.
Dip Dalga
Son iki-üç asırdan beri toplumumuz ciddi bir tahribata maruz kalmış, her tarafı âdeta harabeye döndürülmüştür. Bu durumu ifade sadedinde Abdülhak Hamid bir şiirinde şöyle der:
“Eyvah! Ne yer, ne yâr kaldı,
Gönlüm dolu ah u zâr kaldı.”
Ziya Paşa da;
“Eyvah, bu bâzîçede bizler yine yandık,
Zira ki ziyan ortada, bilmem ne kazandık.” der.
Mehmet Âkif ise mevcut tabloyu şu ifadeleriyle resmeder:
“Eyvah! Beş on kâfirin imanına kandık;
Bir uykuya daldık ki Cehennem’de uyandık!”
Evet, dinin gittiği, imanın harap olduğu, değerlerin bir bir yıkıldığı bir toplumun yeniden ayağa kaldırılması ve ıslah edilmesi çok ciddi bir gayrete vâbestedir. Çatlamış, kırılmış, parçalanmış ve mübarek parçaları sağa sola saçılmış olan bu âbidenin yeniden aslî hüviyetine uygun bir şekilde ikame edilebilmesi, maddî-mânevî zevklerinden, şahsî mutluluklarından fedakârlıkta bulunan mefkûre insanlarının cehd ü gayretine bağlıdır. Zira Arapça bir şiirde de geçtiği üzere,
بِقَدْرِ الْكدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي
“Çekilen sıkıntı ölçüsünde seviye elde edilir.” Biraz daha açacak olursak, maddî-manevî muvaffakiyetlere nail olmak, zirveleri tutmak ve zaferleri zaferlerle taçlandırmak, ancak bu konuda gösterilecek ceht ve gayrete ve bu ceht ve gayretin de doğru yerde, doğru istikamette kullanılmasına bağlıdır. Unutulmamalı ki, toplumun ıslahı ve yeniden dirilişi mevzuunda dipten gelmeyen ve dibe bağlı olmayan hiçbir hareket istikbal vaat edici ve kalıcı olamaz. Nice çalımlı şovlarla başlayan hareketler vardır ki üç adım ötede takılıp yollarda kalmış, belleri bükülmüş ve sonra da esefli birer hülya, yıkık birer rüya olarak devrilip gitmişlerdir.
Evet, toplumun ıslahı mevzuunda müsait bir ortamın hazırlanması ve yürünecek yoldaki bir kısım engellerin bertaraf edilmesi adına idareci ve siyasilerin belli ölçüde inisiyatif ve desteği olabilir. Onlar, bu destekleriyle ıslah erlerinin daha hızlı mesafe almalarına vesile olabilirler ve bu yönüyle de takdiri hak ederler. Fakat tamir adına yapılması gereken asıl iş, meselenin dipten ele alınması ve tabana yayılmasıdır. Bu itibarla “vira bismillâh” diyerek işin “elif-bâ”sından başlamalı; toplumun ıslahının fertlerin ıslahından geçtiği bilinmelidir. Topluma ait bütün üniteler ıslah edilmedikçe de toplumun ıslahının mümkün olamayacağı asla unutulmamalıdır. [Dert Mûsikisi/Asırlardır Tahribe Uğramış Kalenin Tamiri]
***
MADDÎ-MÂNEVÎ ZEVKLERDEN VAZGEÇMİŞ ISLAHÇILAR
°°°Önsöz°°°
Bozulmuş bir toplumun ıslahı için, kendisini düşünmeyen, daha doğrusu düşünemeyen, kâr ve zararını bilmeyen insanları bir başkalarının düşünüyor olmaları şarttır.
Sadece kendileri için yaşayan insanları gerçek insan seviyesine çıkarabilmek için, hep başkaları için yaşamayı hayatlarının gayesi edinmiş insanlara ihtiyaç vardır. Bu insanların en başında şüphesiz ki Peygamberler gelir. Sonra da derecesine göre onların varisleri.
Bildiğimiz kadarıyla bütün hayatını böyle bir adanmışlık mülâhazasıyla yaşamış bulunan Büyük Fedakâr, büyük bir ıslah projelerinin ancak bunlarla mümkün olacağını şöyle açıklıyor:
°°°°°°°°°°°
Bir tamir ve ıslaha kilitlenmiş insanların yürüdükleri yolda hedefe varabilmeleri için ömür boyu adanmışlık ruhuyla hareket etmeleri gerekir. Zira nice büyük projeler, şahsî veya ailevî çıkarlar araya girdiğinden dolayı akim kalmış, başarılı olamamıştır. Başarılı olma bir yana, o büyük mefkûrenin adı kirletilmiş, kazanma kuşağında kayıplar yaşanmıştır. Zira Hazreti Pîr’in yaklaşımıyla, şayet siyaset, idare veya herhangi bir oluşum yahut organizasyon menfaat üzerinde dönüyorsa, işin içinde canavarlık var demektir. (Bediüzzaman, Sözler s.770 (Lemeât).) Bu durumda o onu karalamaya, o da diğerini karalamaya başlar. Evet, işin içine menfaat girdiğinde, kitleler birbiriyle boğuşmaya başlar, neticede de toplumun terakkisi adına herhangi bir mesafe kat edilemez. Buna mukabil el âlem yol alır, siz de katiyen el âlemin vesayetinden kurtulamazsınız. Vesayetten sıyrılmanın yolu, hiçbir beklentiye girmeden, sırf Allah’ın rızası için ve bu milletin hatırına ömür boyu dur durak demeden çalışmaktır.
Yaşatma ideali taşıyan insanlar, büyük projeler, büyük plânlar peşinde koşmalıdırlar. Bir asır sonra gelecek nesiller için bile plânları, projeleri olmalıdır. Allah, insana dar buutlara sığmayacak ölçüde kabiliyetler verdiğine göre, o bunu çok iyi kullanmasını bilmeli, kendisini dar bir alana hapsederek sahip olduğu istidat ve kabiliyetlerinin kolunu kanadını kırmamalıdır. Ayrıca o, hak yolunda yapmaya çalıştığı iş ve faaliyetler hakkında hiçbir zaman “bu bana yeter” dememeli ve her bir safhada farklı bir kanalla dünyanın dört bir tarafına açılma yollarını aramalıdır.
Yanlış anlaşılmasın, böyle bir açılım düşüncesinin dünyayı işgal etmekle de imparatorluklar yıkıp yerine yeni imparatorluklar kurmakla da hiçbir alâkası yoktur. Bilakis bu açılım mülâhazasındaki esas niyet, dünyadaki farklı milletlerle sağlam, sıkı ve sıcak bir komşuluk münasebeti tesis etmek suretiyle, bir taraftan onlardan alacağımız güzellikleri almak, diğer taraftan da temsil etmeye çalıştığımız hümanizmin de ötesindeki insanî değer ve düşünceleri gönüllere duyurabilmektir. Zira biliyoruz ki, büzüşüp küçülen ve küreselleşen günümüz dünyasında eğer böyle bir dünya komşuluğu oluşturamaz ve herkesle içli dışlı olamazsak; yeryüzü yaşanmaz bir Cehennem’e dönüşecektir. Vahşete kilitlenmiş, bütün projelerini insanları öldürmek ve öldürdükleri insanların yerini almak üzerine kuran, insanları birbiriyle boğuşturmak suretiyle tiranlıklarını sürdürmek isteyen zalimlerin hâkimiyeti devam edecektir. Fakat unutmamak gerekir ki bu yaşlı dünyanın, kin ve nefrete kilitlenmiş böyle bir düşmanlığa ve bu düşmanlığın tabiî sonucu olan yok edici silahlara artık tahammülü yoktur. Sevgi, hoşgörü ve diyalog köprüleriyle nefret dalgalarının önüne geçilemediği takdirde bütün insanlığı içine alacak korkunç hâdiselerin yaşanması, beşeriyetin başına kıyametin kopması kaçınılmaz olacaktır.
Bu itibarla biz tamiri, ıslahı, kardeşliği ve yaşatmayı seçmeliyiz. Bu uğurda icabında ölüm tehditleriyle karşı karşıya kalsak bile onu tevekkülle karşılamalı, dış yüzü ekşi hâdiselerin üzerine tebessümle gitmesini bilmeliyiz. İnsanlığın kurtuluşu adına gerektiğinde hayatın zevk ve lezzetlerinden feragat etmeyi bilmeliyiz. Ayrıca, hizmet edebilme adına Cenâb-ı Hakk’ın bahşettiği farklı imkânları kesinlikle dünyevî herhangi bir menfaate bağlamamalıyız. Zira koca bir dünyayı yeniden ihya etmeyi vazife edinmiş insanların şahsî çıkarları adına hareket etmeleri, insanî kıymetle telif edilemeyecek ölçüde sevimsiz ve çirkin bir tavırdır.
Denilebilir ki, bu uğurda Cennet’le meşgul olmayı bile mefkûremiz adına saygısızlık görmeliyiz. Ne yapıp edip günümüz nesillerinde bu duyguyu uyarmaya çalışmalıyız. Çünkü dünyanın çehresini değiştirecek olanlar, bu duygu ve düşüncenin mümessili güzide insanlar olacaktır. [Dert Mûsikisi/Asırlardır Tahribe Uğramış Kalenin Tamiri]
***
GÖNÜL KAPILARININ SIRLI ANAHTARI: SEVGİ
°°°Önsöz°°°
Izdırabın panzehiri yine ızdıraptır. Her türlü dertten kurtulmanın yolu yine dertten geçiyor. Birilerinin acısını ve ızdırabını dindirebilmek için bir başkalarının onlar için acı ve ızdırap çekmeleri gerekiyor.
Normalde dert ve acı istenmez. Tam tersine her canlı ondan kaçar. Fakat bir insanın bir ideali, herşeyden fazla değer verdiği bir gayesi varsa o zaman acı ve ızdırap istenir hale gelir. Çünkü bu işin sermayesi budur. İnsan, yokluğundan acı çekmediği bir varlık, bir kişi veya bir değer için, ona ulaşmak için, onu elde etmek için çalışmaz, gayret etmez.
Dünyada insanlara dert olan ne varsa dertsizlikten kaynaklandığı gibi, bu dertlerden kurtulmak için ise yine dert ve dertli lazımdır. Kendisini tanıdığımız günden beri bu milletin ve bütün ümmet-i Muhammed’in dertlerini yüreğinde hisseden asrın büyük dertlisi bizi de dertlenmeye davet ediyor ve şunları söylüyor:
°°°°°°°°°°°
Izdırap da ıslah ve tamir adına proje üretebilme ve üretilen projeleri gerçekleştirme mevzuunda çok önemli dinamiklerden biridir. Bunu elde eden insan, Allah’ın izni ve inayetiyle, tamir adına umduğu şeyleri elde etme adına mahrumiyet yaşamayacaktır. Bu açıdan gelin hepimiz Allah’tan biraz ızdırap dilenelim. Milleti düşünme ızdırabı.. boyunduruğu yere konmuş İslâm âlemini düşünme ızdırabı.. “Allah’ım içimize kıvılcımlar gibi ızdırap at!” diye yalvaralım. Otururken, kalkarken, yatarken, yürürken vs. hep insanlığın problemlerini düşünelim ve bunlar için çözümler arayalım.
Her ne kadar din kolaylık ilkesi üzerine müesses olsa da beyin mimarlarının bu konudaki vazifeleri çok ağırdır. Şâir-i şehîrin ifadesiyle onların öz beyinlerini burunlarından kusarcasına bir performans ortaya koymaları icap eder. Çünkü gözlerinin içine bakan, onlara kulak veren ve biraz da kitle psikolojisiyle hareket eden pek çok insan vardır. Dolayısıyla böylelerinin, yaşamadan daha çok yaşatmayı düşünmeleri ve hayatlarını bu ideal ekseninde örgülemeleri gerekir. Bu konuda çıta çok yüksek tutulmalı, mesele bütün bir insanlık meselesi olarak ele alınmalıdır. Eğer küreselleşen bir dünyada, her yerde mefkûreniz adına bir ocak tüttüremezseniz, olmak istediğiniz yerde de olamaz ve arzuladığınız tamiri gerçekleştiremezsiniz. Olmanız gerekli olan yeri bile size haram kılarlar. Bu açıdan milletimiz, bir dünya milleti hâlinde hareket etme mecburiyetindedir.
Bunu yaparken kesinlikle yumuşaklıktan ve mülâyemetten ayrılmamalı, sevgi diliyle gönüllere girilmelidir. Çünkü sevgi dili, öyle sırlı bir anahtardır ki onunla açılamayacak hiçbir paslı kilit yoktur. Bu dili doğru kullanabildiğiniz takdirde bütün kapıları açabilir, bütün mütemerrit sinelere girebilirsiniz. Bir Türk atasözünde de ifade edildiği üzere, tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkarır. Neyzenin el hareketleri veya çıkardığı ses kobraları bile oynattığına göre, zannediyorum ruhanî tavır ve davranışlar bir kısım düşmanlık duygularını eritecek; Kur’ân’ın ifade buyurduğu üzere, sizin düşman gibi gördüğünüz insanlar dahi size sinelerini açmaya başlayacak (Bkz.: Fussilet sûresi, 41/34.) ve “Biz de sizi bekliyorduk.” diyeceklerdir.
Verdikleri, Vereceklerinin En İnandırıcı Referansı
Her ne kadar günümüz nesilleri meselenin yeterince farkında olmasa da, inanmış gönüllerin ortaya koyacakları bu tamir işi aynı zamanda bütün yeryüzünün tamiri demektir. Nitekim bundan yaklaşık otuz sene evvel de o günün insanları, dünyanın değişik yerlerine açılan muhabbet fedailerinin bir gün dünyaya bir şeyler söyler hâle geleceklerini anlayamamışlardı. Fakat bugün insaflı kimseler, dünyanın yaklaşık yüz yetmiş ülkesine giden ve oralarda fahri birer elçi gibi görev yapan insanların hizmetlerini takdirle karşılıyor ve alkışlıyorlar. Dolayısıyla bundan yirmi beş-otuz sene sonrası da şimdiden görülemeyebilir. İşin bidayetindeki saffet ve samimiyet muhafaza edilir, kıvam korunur, beklentisizlik ve adanmışlık ruhu devam ettirilebilirse bütün yeryüzü çapında yepyeni bir dirilişin yaşanması mukadderdir.
Hem unutmamak gerekir ki Allah’ın (celle celâluhu), geçmişte asırlarca değişik ellere yaptırdığı bir kısım hizmetler ve ihsan ettiği başarılar gelecekte yaptıracağı hizmetlerin ve nasip edeceği başarıların da en inandırıcı referansıdır. Dün olan şeylerin bugün bir kere daha olmasının önünde hiçbir engel yoktur.
Önemli olan, sahabe efendilerimizin gösterdiği performansa benzer bir performans gösterebilmek, sergiledikleri kıvamı ortaya koyabilmek; hiç eskimeden, partallaşmadan ve donuklaşmadan her zaman aktif ve canlı kalabilmek, sürekli projeler üretebilmek ve bu projeleri de realize etme adına eldeki bütün imkânları kullanabilmektir. [Dert Mûsikisi/Asırlardır Tahribe Uğramış Kalenin Tamiri]
️️️