Hocaefendi gerek irşad ve tebliğde gerek derslerde gerekse de insanlarla münasebetlerinde onların yaş ve seviyesine göre hitap eder, konuları ve anlatılacak hususları ona göre belirlerdi. Bu, vaazlarında müşahede edildiği gibi derslerinde ve ikili münasebetlerinde de müşahede edilirdi. Cemal Türk Hocam’ın tespitine göre Hocaefendi İzmir vaazlarına Cibril hadisini takip ederek, ‘iman’ kavramıyla başlamış, peşinden İslam, daha sonra da ahlak kavrmanı ele alarak bir cemaati kademe kademe yetiştirmiştir.
Hocaefendi’nin terbiye anlayışında ‘muhatabı Tanıma’ en önemli prensiplerden biri olarak yer alır. O, bu konuyu ele aldığı bir yerde şöyle buyurur: “Tebliğ insanı, muhatabının durumunu yakından takip etmeli ve onun hatalarına karşı anlayışlı davranmalıdır. Mümine karşı gösterilecek anlayış, mürüvvet; küfür ve ilhad ehline karşı gösterilecek anlayış ise basiret, kiyaset ve dirayet şeklinde olmalıdır.” (İrşad Ekseni, s. 138, Süreyya yayınları) O, bunları kullanarak muhatabının gönlüne ve mantığına hitap eder, anlatmak istediği meselelerin aklen ve kalben kabul edilmesini sağlar.
“Evet, irşad ve tebliğde bulunan kimseler, muhataplarının durumlarını çok iyi bilmeli ve onları kaçırıcı, nefret ettirici tutum ve davranışlardan fevkalade sakınmalıdırlar. Bir kere, tebliğcinin sunduğu şeyler hep kutsi mefhumlardır. Allah’ı, Resûlü’nü, Kitabı’nı ve ahiret gününü insanlara sevdirmek durumunda olan bir insan, herhâlde vazifesinin ne olduğunu bilmeli ve davranışlarını da ona göre ayarlamalıdır. Çünkü muhatabın -Allah korusun- ona karşı duyacağı bir rahatsızlık, sevdirmekle sorumlu olduğu şeylerden nefret edilmesine sebebiyet verebilir. Böyle bir sebebiyet verme, hasaretin en büyüğüdür. Böyle bir sebebiyet verme, bizim şahsi durumumuzdan kaynaklanıyorsa, bunun sorumluluğunu da ötede biz çekeriz.” (İrşad Ekseni, s. 138, Süreyya yayınları) demektedir.
Hocaefendi bir hikâye naklederek bu konu ile ilgili birkaç hususu hatırlatır. O bölümü kitaptaki yerinden takip edebiliriz. “Kırklareli’nde vazife yaparken Fırıncı Ahmet Efendi’den bir hikâye dinlemiştim: Yemeği ağzınıza götürdüğünüzde parmaklarınızı bile yiyebileceğiniz kadar enfes yemekler yapan bir aşçı varmış. Fakat bu aşçı hayatında hiç servis yapmamış. Bir gün garson gelmediği için servis yapma vazifesi ona düşmüş. O da ellerini arkasına koyup, ‘Arkadaş, ün görmüşüm, gün görmüşüm baştan gelsin baklava!’ demiş. Bu bir hikâye olsa da bu kıssanın bize ifade ettiği çok mana var. Evet, sizin sunduğunuz, baklava gibi leziz bir yiyecek olabilir ve siz o baklavayı gönlünüzden kopup gelen bir insanlık ve iyi niyetle sunabilirsiniz. Ancak her şeyin bir sırası bulunduğunu ve karşınızdaki insanların belli alışkanlıklarının olduğunu asla unutmamalısınız. Söylediklerinizin ve yaptıklarınızın zamanlamasını ayarlamanız bu açıdan çok önemlidir. İşte işin önünü-sonunu hesap etme, meseleleri arka planıyla görme, onlara mahruti ve bütüncül bir nazarla bakma ve mebdeden müntehaya hep tenasüb-i illiyet prensibine göre hareket etme basiret dediğimiz o âlî vasfa ait hususlardandır.” (Yaşatma İdeali, s. 221, Süreyya yayınlar)
Eser: GÜLEN AN(I)LAR Hocaefendi’den Güldüren ve Düşündüren Anekdotlar Sayfa: 160-162 Yazar: @NumanYiit9 (Süreyya Yayınları)