Malum olduğu üzere insan, malı ve evladı ile meşgul olurken Allah’ı unutabilir; kazandıkça oyalanabilir, biriktirdikçe ağırlaşabilir, “daha vakit var” zannıyla asıl vazifesini erteleyebilir. Oysa ölüm geldiğinde insanın pişmanlığı, daha çok kazanmamış olmak değil, daha çok verememiş, daha çok hayır yapamamış, daha çok salih amel işleyememiş olmak olacaktır. Elmalılı tefsirinde, çok çarpıcı bir noktaya dikkat çeker: Müminin hayatı yalnızca ibadetlerin şekliyle değil, infak ahlakıyla da olgunlaşır. Burada ince bir denge vardır. Kur’an mal kazanmayı yasaklamaz. Evlat sahibi olmayı, aile yükü taşımayı, çalışıp çabalamayı da yasaklamaz. Yasaklanan şey; mal ve evlat endişesinin Allah’ı unutturacak kadar kalbi kuşatmasıdır. Sorun servet değil, servetin kalbe taht kurmasıdır. Sorun evlat değil, evlat bahanesiyle kulluğun ötelenmesidir. Sorun çalışma değil, çalışmanın insanı zikirsiz ve merhametsiz hale getirmesidir.
Elmalılı’nın yorumunda infak sadece bir para transferi değildir; bir izzet terbiyesidir. İnsan, sahip olduğu şeyi sadece kendi zekâsının ve gücünün ürünü olarak değil, Allah’ın verdiği bir rızık olarak görmeye başladığında mal ile ilişkisi değişir. Cimrilik çözülür, korku azalır, emanet bilinci güçlenir. O zaman verme eylemi kayıp değil; arınma, yükselme ve kulluğun derinleşmesi haline gelir. Nice insan vardır ki çok kazanır ama ruhu daralır. Nice insan da vardır ki paylaşmayı bildiği için malı az olsa da kalbi genişler. Kur’an’ın inşa etmek istediği mümin tipi, sadece kendi hayatını büyüten değil; başkasının yükünü hafifleten insandır. Ayetteki en sarsıcı taraf ise zaman vurgusudur: “Ölüm gelmeden önce…” Çünkü insanın en büyük aldanışı, hayrı sürekli sonraya bırakmasıdır. “Biraz daha düzen kurayım… biraz daha rahatlayayım… biraz daha biriktireyim… sonra veririm…” Fakat ölüm, insanın plan takvimine göre gelmez. İşte bu yüzden ayet, infakı geleceğin projesi olmaktan çıkarıp bugünün sorumluluğu haline getirir. (Ayet: Birinize ölüm gelip de: “Rabbim, beni yakın bir süreye kadar erteleseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!” demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan (Allah) için harcayın. – Münâfikûn Sûresi(63) 10. Ayet)
Belki çok klasik olacak ama hatırlamakta ve tekrar etmekte fayda var. Burada hepimizin kendine sorması gereken soru şudur: Ben malımı yönetiyor muyum, yoksa malım beni mi yönetiyor? Evladımı Allah’ın emaneti olarak mı taşıyorum, yoksa onları gerekçe yaparak kulluğumu erteliyor muyum? Kazandığım şey beni Allah’a daha çok yaklaştırıyor mu, yoksa daha çok oyalıyor mu?
Elmalılı’nın bu ayetlerden çıkardığı en güçlü derslerden biri şudur: İnsan, Allah’a sadece ne kazandığıyla değil, ne verdiğiyle de gider. Ölüm döşeğinde pişmanlıkla “Keşke biraz daha süre verilse de sadaka versem ve salihlerden olsam” dememek için, bugün elimizde olanla kulluğumuzu somutlaştırmamız gerekir… Dünyevileşmenin her geçen gün arttığı, yaşam şekli olduğu, mizaçta karakter haline gelerek alışkanlığa dönüşmesi, ve hakikatten uzaklaşmanın getirdiği birikmiş böyle bir kir ancak savaş ve ateş ile temizlenme noktasına gelebilir. Konuya dair Hz. İsa’dan bir atıf vardır: ‘‘…Benden sonra gelen benden daha güçlüdür. Ben O’nun çarıklarını çıkarmaya bile layık değilim. O sizi Kutsal Ruh’la ve ateşle temizleyecek…’’ Çünkü, mesele sadece ekonomik değildir; ruhsaldır, ahlakidir, medeniyetle ilgilidir. Paylaşmanın öldüğü yerde rekabet vahşileşir. Merhametin azaldığı yerde güç kavgası büyür. İnsanlar sadece “ben yiyeyim” diye yaşamaya başladığında toplum çözülür. Aileler dağılır, komşuluk ölür, güven zayıflar, gösteriş artar, haset büyür. Kur’an’ın emri, yalnızca bireysel sevap çağrısı değildir; aynı zamanda toplumsal çürümenin önüne konmuş ilahî bir settir. Ne var ki insanın en büyük yanılgısı, hayrı hep ileri bir tarihe ertelemesidir. Daha iyi bir ay gelsin. Gelir artsın. Şu borç bitsin. Şu iş otursun. Çocuklar biraz büyüsün. Bir düzen kuralım. Bir rahatlayalım. Sonra hayr için bir şeyler veririz. Sonra daha çok ilgileniriz. Sonra daha çok ibadet ederiz. Sonra daha çok paylaşırız. Fakat hayatın en acı gerçeklerinden biri şudur: “Sonra” diye ertelenen birçok hayır, hiç gelmeyen bir zamana havale edilir. Ölümün en ağır tarafı, sadece hayatın bitmesi değildir; ertelenmiş iyiliklerin de kapanmasıdır. Bu açıdan temizlenmede toplumsal/küresel olabilir. Yani bir anlamda temizlenme cebri olma noktasına gelebilir. Kısaca unutulmaması gereken nokta, bazı eksikler bilgiyle tamamlanır, bazıları tecrübeyle. Ama bazı kayıplar vardır ki, ancak vakit geçmeden verilen bir sadaka, yapılan bir iyilik, taşınan bir sorumluluk ve Allah için gösterilen bir fedakârlıkla telafi edilebilir.
Evet, Kur’an’ın bu ayetleri bize tek bir şey öğretmiyor; bizi aynanın karşısına dikiyor. Yani orada görünen şey sadece cüzdanımız değil, karakterimizdir. Sadece gelirimiz değil, niyetimizdir. Sadece birikimimiz değil, Allah ile bağımızdır. Bu noktada ya irademizle arınma ve temizlenmeyi tercih edeceğiz, ya da cebri olarak yeni bir imtihan kapısını açacağız…
Allah muhafaza buyursun, son günlerin hürmetine bizlere varlığı okumayı, zikr içinde olmayı ve hakikat görüp yaşamayı ihsan etsin.