Cehennem Ateşi Görmeyecek İki Göz

Uyûn-u sâhire lugat mânâsı itibarıyla uyku bilmeyen ve her zaman uyanık duran gözler demektir. Bu tabir, sınır boylarında, sızmalara karşı titiz bir şekilde ve uyanık bir vaziyette pürdikkat nöbet bekleyen er oğlu erler için kullanılır. Onlar “Aman ülkeme, dinime, neslime, nefsime, geleceğime, toprağıma, bayrağıma… bir zarar gelmesin!” diye gözlerini kırpmaksızın sabaha kadar nöbet tutarlar. Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu uyûn-u sâhireyi şöyle müjdelemiştir:

عَيْنَانِ لَا تَمَسُّهُمَا النَّارُ عَيْنٌ بَكَتْ مِنْ خَشْيَةِ اللهِ وَعَيْنٌ بَاتَتْ تَحْرُسُ فِي سَبِيلِ اللهِ

İki göz vardır ki Cehennem ateşi görmez: Allah korkusundan ağlayan göz ve bir de harp meydanları ve cephelerde nöbet tutan askerin gözü.” (Tirmizî, Fezâilü’l-cihâd 12, Ebû Ya’lâ, el-Müsned 7/307)

Efendimiz’in bu ifadeleri o günün şartlarında sınırları bekleyen bir insan için hakikaten önemli bir avans ve mükâfattır. Böyle bir iltifat karşısında o insanlar ülkelerini ve dinlerini koruma adına gözlerini kırpmadan beklemişlerdir. Fakat günümüzde dinimize, gençliğimize, ülkemize, ülkümüze yönelik tehlikeler daha farklı bir boyut kazanmıştır. Asrımızda, bir çaşıt (casus) gibi içimize girmiş öyle tehdit ve tehlikeler vardır ki, âdeta onlarla iç içe yaşıyoruz. Evet, dinimize, diyanetimize, mâziden tevârüs ettiğimiz değerlerimize yönelik öyle projeler, alternatif planlar nifak perdesi altında içimize girmiştir ki, her an çok ciddî tahribatla karşı karşıya bulunuyoruz. Bütün bunlara karşı sürekli ızdırap hâlinde olma, “Amanın, ülkemiz, ülkümüz, milletimiz, dinimiz, diyanetimiz bir kere daha payimal olmasın!” deyip inleme, “Ruhumuzun âbidesi bir kere daha yerle bir edilmesin!” mülâhazasıyla gözünü kırpmadan hep teyakkuz hâlinde bulunma, sınır boylarında nöbet bekleyen uyanık gözler gibi, uyûn-u sâhire kategorisi içine girer. Bu gözler, sürekli dikkat ve temkin hâlinde bulunduklarından nereden bir tehlike gelecekse onu çok erkenden görüp önlemeye çalışır, muhtemel tehlikeleri engellemek için o eski kaleler gibi bir sur değil, alternatif pek çok surlar oluştururlar. Evet, onlar tehlikelere karşı öyle surlar inşa ederler ki, hücum edenler birini yıktıklarında diğer bir sur karşılarına çıkar, onu da yıkacak olurlarsa bir başka aşılmaz surla karşılaşırlar. (Yenilenme Cehdi: Mukaddes Değerler
ve Uyku Bilmeyen Gözler)

Evet Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu hadislerinde iki cihadı bir arada zikreder. Sınır boylarında veya harb meydanlarında en tehlikeli anlarda nöbet tutarak uykuyu terkeden insanın cihadı, maddî cihaddır. Bu cihadı yapan insanın gözü Cehennem ateşine maruz kalmayacaktır. Bir de manevî ve büyük cihadı yerine getiren göz vardır ki, o da Allah korkusundan ağlayan gözdür. Evet, bu her iki göz, Cehennemi ve onun azabını görmeyecektir. Memeden çıkan sütün tekrar geriye dönmesi nasıl muhal iseAllah korkusundan ağlayan gözün Cehennem’e girmesi de o derece muhaldir. Allah yolunda üstü başı toz toprak içinde kalan bir insanın durumu da bundan farklı değildir. Çünkü Allah Resûlü, bu toz ve toprağın Cehennem ateşiyle asla bir araya gelmeyeceği mevzûunda birçok beyanda bulunmuşlardır. Allah korkusuyla ürperip ağlayan göz, düşmanın geleceği yerleri gözetleyen, nöbet bekleyen, rabıta yapan, memleketin başına gelecek felâketler karşısında göğsünü siper eden, müesseseler kuran, yaşatma zevkiyle yaşama hazzından uzak kalan insanların gözleri, Cehennem ateşini görmeyecektir.

Bu itibarladır ki cihadı, millete bir şey anlatma iddiasıyla sağda solda diyalektik yapmaktan ibaret görenler, şayet anlattıklarını ne ölçüde tatbik ettiklerini kontrol etmiyorlarsa bu takdirde sadece vakit öldürüyor ve bir de kendilerini aldatıyorlar demektir. İçlerini zabt u rabt altına alamamış, riyanın burnunu kıramamış, fahrı ayaklarının altında ezememiş, başkalarına iş buyurmayı ve gösteriş yapmayı omuzlarından silkip atamamış insanların yaptığı dış müdahaleler, huzursuzluk kaynağı olma ve gürültü çıkarmaktan başka bir mana ifade etmeyecektir. Öte yandan, meseleyi yalnız ma’nevî cihad şeklinde ele alıp “kendi kavgamı vermeden, başkalarıyla uğraşmam doğru olmaz” diyerek bir köşeye çekilenler, çekilip nefsine derece kazandırmayı her şeyin üstünde  görenler ve dışa karşı verilen kavgaya iştirak etmeyenler ise -en hafif ifadeyle- islâm’ı yogileştirme gayretine düşmüşler demektir.

Bu ikinci gruptakilerin bazılarında şöyle bir düşünce hakimdir: Koyunu kendi ayağından, keçiyi de yine kendi ayağından asarlar. Nefsini kurtaramayan, başkasını da kurtaramaz. Öyleyse insan, önce kendini kurtarmaya bakmalıdır. Oysa böyle düşünen kimseler, her şeyden önce bilmelidirler ki insan, nefsini kurtardığını zannettiği gün, kendini girdapların en içinden çıkılmazına kaptırmış sayılır. Aslında, kim kendinikurtardığını söyleyebilir ki? Kur’ân, Yakîn sana gelinceye kadar Rabbine kulluk et” (Hicr Sûresi, 99) buyurmaktadır. Yani kimse, perde açılıp da öbür âlemden “artık buyur” deninceye kadar, kulluk manasına dahil hiçbir fiilden uzak kalamaz. İnsan, ömrünün  son nefesine kadar kullukla mükelleftir. Bu durumda, mükellefiyetleri devam eden bir insanın kendini kurtardığını söylemesi nasıl mümkün olabilir ki..! Öyleyse, insanın nefsiyle cedelleşmesi, içindeki fena huylarla yaka paça olması ve kendini ıslaha çalışması, hayatının sonuna kadar devam edecektir.

Havf ve recâ ağırlıklı bir hayat yaşmak mecburiyetindeyiz. Neticeden emin olmak, hiçbir mümine yakışmaz. Aynı şekilde, ümitsizlik de müminin sıfatı olamaz. Ancak, havf tarafı ağır basmalıdır. Hz. Ömer gibi bir insan bile, son anlarını yaşarken endişe içindeydi. Ancak hakkında İbn Abbas’ın hüsn-ü şehâdette bulunması ve “Senin iyi bir insan olduğuna ahirette ben şahid olurum” demesi, bir manada onu bu endişeden kurtarmkştı. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Rabbinin azametinden korkana Cenab-ı Hakk iki Cennet va’detmektedir.” (Rahman, 46) buyurulmakta değil midir?

Hadislere ait tercüme ve Şerhlerin tamamı Pırlanta Serisinden derlenmiştir.
Eser: Kırk Hadis Tercüme ve Şerhi – Akademi Araştırma Heyeti

Bu yazı 30 kez okundu