55-Zahir-Batın Tesellisi

Gerçek imana sahip olan insan, belalarla çepeçevre bir hayat dahi yaşasa mutludur. Yeter ki, Rabbinin onunla birlikte olduğunu, her şeyin Rabbimizin emrinde, gözetiminde ve tasarrufunda olduğunu bilebilsin. Yeter ki, yaşadığı zorlukların, kederlerin ve gelecekte onu bekleyen musibetlerin Rabbinin kudret elinde olduğunu idrak edebilsin. Olayların Rabbimizin kontrolünde ve hizmetinde olduğuna inanmayanlar için, her şey rastgele gerçekleşmekte, insan tesadüflerin oyuncağı olarak hayat fırtınası içerisinde savrulup gitmektedir.

Kehf Suresi’nde ilerlerken, Hz. Hızır’ın alışılmadık bir stratejiyle, yani delerek gemiyi kurtarmasına şaşırırız. Zira alışkın değilizdir hayatımızdaki planları yaralayarak hatta alt üst ederek bizi kurtaran bir sisteme. Bir yere takılıp düştüğümüzde, buna bir musibet deriz de, orada takılıp düşmekle biraz ilerde büyük bir tehlikeden kurtulmuş olma ihtimalini akla getirmeyiz. Çekilen dünyevi bir sıkıntının esasında birer nimet olduğunu çoğu zaman yıllar sonra anlarız. Hızır (as) gemiyi delmiş, bir çocuğu öldürmüş ve yıkılmak üzere olan bir duvarı düzeltmiştir. Hz. Musa ise tabii olarak bu hamleler karşısında itirazlarda bulunmuştur. Birisi Batın aleminin, bir diğeri Zahir aleminin temsilcileri durumundaki bu iki zatın hükümleri birbirini tutmamaktadır. Hükümler birbirine zıt olmasına rağmen, Hz. Hızır yaptıklarında, Hz. Musa ise itirazlarında haklıdır. Hz. Hızır, Hz. Musa’ya, ‘Arka planını (bâtınını) bilmediğin bir şeye elbette sabredemezsin” diyerek onun da itirazlarına hak vermiştir. (Kehf, 67) Evet, başa gelen musibetler isabetsiz değildir, sebepsiz hiç değildir. Bu isabetin sebepleri idrak edildiğinde, yaşanan zorluklara kolaylıkla katlanılabilir.

Muhyiddin İbn Arabi, Lübb’ül Lübb isimli eserinde bir hadis-i şeriften yola çıkarak şunları ifade etmektedir: “Cennet ehli cennete vardıkları zaman Cenâb-ı Hakk azamet ve kibriyâ perdelerini kaldırarak tecelli edecek ve insanlara ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye soracak. Cennet ehli, bu aşkın ve farklı tecelliyi tanıyamayarak ‘Hayır sen bizim Rabb’imiz değilsin’ diyecekler ve çok azı secde edecek. Cenâb-ı Hakk onlara ikinci defa tecelli ettiğinde, yine aynı soruyu soracak ve insanlar tekrar ‘hayır’ diye cevap verecekler. Üçüncü defa Cenab-ı Hakk, cennet ehlinin her birinin idraklerindeki Rableri şekliyle onlara tecelli edecek ve hepsi ‘Evet sen bizim Rabbimizsin’ deyip secdeye kapanacaklar. “

Evet, insanın zihninin kalıpları vardır ve yaşam tecrübeleri bu kalıpları daha da belirginleştirmekte ve algılar yeni tecellilere kapalı hale gelmektedir. Kriterlerimiz haricinde bir tecelliyle karşılaştığımızda bunu algılayamaz ve en kolay olan yadırgama ve olumsuzlama yolunu seçeriz. İranlı düşünür Ali Şeriati’nin üzerinde durduğu insanın dört zindanı’ yani onu baskısı altına alan, özgürlüğünü kısıtlayan ve düşünce biçimini belirleyen dört zorlayıcı güç vardır. Bunlar doğanın zorlayıcı gücü olan naturalizm, tarihin zorlayıcı gücü olan historizm, toplumun zorlayıcı gücü olan sosyolizm (sosyalizm değil) ve insanın kendisidir. Yani doğa, tarih, toplum ve benlik insanın etkinlik ve özgürlüğünü, pasiflik ve tutsaklığa çevirmektedir. İnsan bu dört zindandan kurtularak özgür düşünceye erebilecektir ancak bu mümkün gözükmemektedir. Ona göre insan; tarihin, coğrafyanın ve toplumun zindanından bilimle; ve en zor olan benlik zindanından inanç ve aşkla kurtulabilecektir. Jodorowsky’nin “Kafeste doğan kuşlar, uçabilmenin bir hastalık olduğunu düşünürler” dediği gibi, bizler de bu dört zindanın içerisinde bulunduğumuz müddetçe, olaylara yüklediğimiz anlamlar, bağımsız ve objektif olmaktan hep uzak kalacaklardır. Musibetlerin hayatımızdaki yerini ve değerini göremiyor olmamızda, bu dört zindanın önemli etkileri vardır. Çünkü insan ‘musibet kavramını’ tefekkür ederken, onun tarih içerisinde sırtlanarak getirdiği anlamlardan kurtulamaz; toplumun musibete yüklediği kültürel bakış açısından ‘musibetin kendi varlığını’ ayıklayamaz, doğa içerisinde ‘musibetin’ kazandığı etiketlerden onu bağımsızlaştıramaz ve benliğine dönük ta raflarında cereyan eden subjektif vasıflardan ‘musibet olarak musibet’ kavramını kurtaramaz. Dolayısıyla insanın kendi kederlerine yüklediği anlam bağımlı bir anlamdır. Bağımlı hiçbir anlam, gerçek değildir.

Kant, herkesin dünyayı bir filtreden geçirerek algıladığına inanıyordu. Filtreden kastı insan zihniydi. Pembe çerçeveli gözlük takan birinin baktığı her şey pembeleşecektir. İnsan o gözlükleri takıyor olduğunu unutsa da, bu durum devam eder. İnsan zihni de şeyleri ve olayları nasıl yorumlayacağımızı belirler. Algıladığımız her şey kaçınılmaz bir biçimde zaman ve mekan içerisinde gerçekleşir ve her şeyin birtakım görünen nedenleri vardır. İşte ‘zaman, mekan ve nedenlerden’ kurtulamamak mecburi bir gözlük veya bir fıltredir. Kant’ a göre gerçeği şimdiki gibi algılamamızın sebebi, gerçekliğin nihai halinin böyle olması değildir. Bu, zihinlerimizin bir dayatmasıdır. Dünyanın gerçekte olduğu biçimine doğrudan bir erişimimiz yoktur. Gözlükleri çıkartıp şeyleri gerçekte oldukları gibi göremeyiz. Bu filtreye bağlıyız ve onsuz herhangi bir şeyi idrak edemeyiz. Tek yapabileceğimiz, bu filtrenin farkına varmak ve baktığımız şeyleri nasıl etkilediğini ve renklendirdiğini anlamaya çalışmaktır. Kant, şeylerin nasıl olduklarına yönelik eksiksiz bir resme hiçbir zaman sahip olamayacağımızı düşünmüştür. Yaşadığımız kederleri algılayışımız da ‘mekan, zaman, zihin ve neden’lerden bağımsız olamadığı için, onları oldukları gibi görme imkanımız (vahyin bakışından mahrum olanlar hariç) yoktur.

Ahmet Haşim, İkdam’daki yazılarının birinde, yaşadığı kırk derecelik ateş tecrübesini anlatırken, bunu dünya seyahatine eş tutar ve şunları söyler; “Kırk derecelik bir hararet sayesinde görülmemiş bir alemde, efsanevi bir seyahat yapmış gibi, âsâbım simdi şayan-ı hayret birtakım hatıraların intibaatıyla (etkileriyle) doludur. Kırk derece-i hararet! Bu Çin, Japon, Amerika ve Afrika’dan ziyade bir insan için görülmesi elzem (lüzumlu), meraklı bir cihandır.” (İkdam) Biraz soyutlama yaparsak, şayet tarihte hiçbir insan bugüne dek bir keder yaşamamış ve hiçbir hüzün tadılmamış dolayısıyla ona yüklenmiş pozitif ve negatif herhangi bir değer bulunmuyor olsaydı, hüznü ilk ya şayanla uzaya ilk çıkan, aya ilk adım atan insanın mutlulukları birbirine kim bilir ne kadar benzeyecekti. Konuya tersinden bakacak olursak, binlerce yıldır yemek yemeden önce hüngür hüngür ağlamak gibi bir gelenek yaygın bir şekilde var olsaydı, soframıza yemeğin konmasıyla, gözümüzde damlaların birikmeye başlaması eşzamanlı olmayacak mıydı? Açken her insanı sevindiren ve mutlu eden yemek, bir hüzün kaynağı olmayacak mıydı? Binlerce yıldır düğün törenlerinde saatlerce ağlayıp sızlamak gibi bir gelenek olsaydı, bizler de kaçınılmaz olarak, alkışlara boğduğumuz mesut çifti, hıçkırıklarla tebrik etmeyecek miydik?

Dünyaya gelen ilk insanın geceyle karşılaşmasını hiç düşündünüz mü? Bugün hepimizin heyecanla beklediği ve geldiğin de mutlu olduğumuz gece, ilk insanın dünyasında nasıl bir duyguya sebep olacaktır? Defalarca tekrarlandığı için gecenin ardında güneşli bir günün beklediğinden emin olduğumuz için gecenin tadını çıkarmıyor muyuz? Geceden sonra gündüzün geldiğini henüz deneyimlememiş olan ilk insan için, bu karanlık bitimsiz bir karanlık değil midir? Onun için aydınlık sonsuza dek yitirilmiş değil midir? Bugün gözlerimizi kaybettiğimizde ve bir daha göremeyecek olduğumuz bilgisini öğrendiğimizde nasıl bir acı çekeceksek, ilk insan da gece karşısında aynı acıyı çekmeyecek midir? Peki, bu ilk insan, dünyaya gündüz değil de gece gelmiş olsun, sabah güneşin doğması onu korkutmayacak mıdır? Önceden hiç tanımadığı, her şeyi belirginleştirmeye başlayan bu acayip şey, sonrasında en korkutucu şeyleri de ortaya çıkaracak olmasın? Ortalığı yavaş yavaş ısıtan bu faktör, bir süre sonra cayır cayır yakmaya başlamasın? Henüz güneş adını veremediği bu gücün, birazdan en büyük felaketlere sebebiyet vermeyeceği nereden bellidir? Sadece güneş mi? Hayır … Karşılaştığı bütün nimetler ilk başta birer korku kaynağı olacaktır. Binlerce yıl önceki kahramanları bugüne getirebilsek ve onları şehrin orta yerine bıraksak, onlar bir çocuğun bile korkmadığı uçaklardan, trenlerden, arabalardan korkup ölecek hale gelebilirler. Zira bu araçlar hakkında herhangi bir bilgileri yoktur ve onların insanoğlunun kontrolü ve hizmetinde olduğunun farkında değildirler. Onlara yükledikleri bir ilk anlam yoktur ve bu durum karşısında çaresizdirler. Musibetlerin ve nimetlerin tarih içerisinde ilerlerken yüklenerek getirdikleri anlamlardan soyutlanamadığımız için, çoğu zaman erdiğimiz bir nimeti musibet, yaşadığımız bir musibeti de nimet olarak görmek durumunda kalırız. Bir şeyin gerçek değerini kavramak istiyorsak, yaşadıklarımıza tarihin, coğrafyanın, toplumun ve benliğin dışından bakabilmeliyiz.

Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu

Bu yazı 23 kez okundu