Zulme Rıza Zulüm Küfre Rıza Küfürdür

۝Allah’tan Razı Olmak
•Kim Kimden Razı İse
۝KÜFRE RIZA
•Beraber Oturmayın
•Tepki Gösterin
•Tepki Var Zorlama Yok
•Sırr-ı Kader
•Tekfircilerin Durumu
۝ZULME RIZA
•İbret Alına!
•Dünya Hayatına Razı Olmak
۝Tevhîdname’den..!

۝۝۝

ALLAH’’TAN RAZI OLMAK

Allah’tan razı olmak, Ondan gelen her şeye ve Onun razı olduklarından razı olmayı gerektirir. Eğer gerçek böyle değilse, kişi diliyle Allah’tan razı olduğunu söylüyor olsa bile gerçekte yalan söylüyordur. Allah ile kul arasındaki bu durum karşılıklıdır. Yani kul Allah’tan razı ise Allah da kulundan razıdır. İmanın tadını almanın da bir şartı olan bu konu Kur’an-ı Kerimde ve bir hadis-i şerifte şöyle ifade ediliyor:

○قَالَ اللّٰهُ هٰذَا يَوْمُ يَنْفَعُ الصَّادِق۪ينَ صِدْقُهُمْۜ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًاۜ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ

Allah, şöyle buyurur: “Özü-sözü doğru olup, imanlarında ve yaşayışlarında sebat ile yollarında dosdoğru gidenlere bu sadakatlerinin fayda vereceği gündür bugün. Onlar için, içlerinde ebediyen kalmak üzere (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah, onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razıdırlar. İşte budur çok büyük KAZANÇ, çok büyük BAŞARI.” (Mâide/119)

○ﻳَٓﺎ ﺍَﻳَّﺘُﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﻔْﺲُ ﺍﻟْﻤُﻄْﻤَﺌِﻨَّﺔُ . ﺍِﺭْﺟِﻌِٓﻰ ﺍِﻟَﻰ ﺭَﺑِّﻚِ ﺭَﺍﺿِﻴَﺔً ﻣَﺮْﺿِﻴَّﺔً  ﻓَﺎﺩْﺧُﻠِﻰ ﻓِﻰ ﻋِﺒَﺎﺩِﻯ . ﻭَﺍﺩْﺧُﻠِﻰ ﺟَﻨَّﺘِﻰ

“(Allah şöyle der:) Ey huzur içinde olan nefis! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön! Sen de katıl has kullarımın içine, gir cennetime!” (Fecr: 28–30) 

وَعَنْ العباس ابن عبد المطّلب رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. قَالَ: سمعتُ رَسُولَ اللّهِ (صلى الله عليه و سلم) يَقُولُ: 
     ذاقَ طعمَ الإيمانِ مَنْ رَضِىَ بِاللّهِ ربّاً، وبِا لإسلاَمِ دِيناً، وَبِمُحَمّدٍ رَسُولاً، أخرجه مسلم والترمذى .

Abbâs İbnu Abdilmuttalib (ra) anlatıyor: Hz. Peygamber (ra)’in şöyle söylediğini işittim: “İmanın tadını, Rabb olarak Allah’ı, din olarak İslâm’ı, peygamber olarak Muhammed’i seçip râzı olanlar duyar.” [Müslim, İman: 56, (34); Tirmizî, İmân: 10, (2625)]

Bir Açıklama

Merhum İbrahim Canan Hocamızın, üstteki hadis-i şerif ile ilgili olarak, Kütüb-ü Sitte ve Tercümesi isimli çok değerli kitabında aktardığı yorumlardan bazıları şöyle:

“Nevevî’nin kaydına göre, Arapça’da râzı oldum demek “ona kanaat ettim, onunla yetinerek başkasına ihtiyaç duymadım” mânasına gelir. Böyle olunca, hadis, İslâm’a tam teslim olup, hayat yolu olarak onu seçmeyen, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın sünnetini tüm olarak beğenmeyen insanın, îmanın gerçek lezzetini hissetmiyeceğini ihbar etmektedir. Kendisini Müslüman bildiği halde bir kısım emirlerini tenkid eden, beğenmeyen, beşerî veya şahsî mütâlaalar ileri süren kimse, kendini bu hâllerden kurtarmadıkça, imanın halâvet ve lezzetini tadamıyacak demektir.

Kadı İyaz, hadisle ilgili şu kıymetli yorumu yapar: “Hadise göre, bu vasıfları taşıyan bir kimsenin imanı sahîh, nefsi iman hakikatlarında mutmain ve ruhen rahat olur. Zira söylenen hususlardan râzı olması, onlar hakkında kesin bir bilgi sâhibi olduğuna, basîretinin dinî mesâile nüfuz ettiğine, imanî neş’enin kalbine girdiğine delil olur. Zira kim birşeyden râzı olursa, o şey ona kolaylaşır. İşte mü’minin hâli de böyledir. İman gerçek muhtevasıyla kalbine girdi mi Allah’a ibadet ona kolay ve zevkli gelir.” [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi:2/233-234.]

Kim Kimden Razı İse 

Rızanın alameti hiç yüksünmeden itaat etmektir. Hatta bundan zevk almaktır. Kerhen yapılan itaatler de kişiyi sorumluluktan kurtarmakla beraber kâmil mânâda itaat sayılmaz. Allah’tan razı olan Allah’a, nefsinden razı olan nefsine, şeytandan razı olan şeytana itaat eder. Allahtan başka itaat edilen her ne ise gerçekte kişinin putu odur. Tabiki vicdanen rahatsız oldukları halde nefsine söz geçiremeyenlerin günah işlemesi bu durumdan farklıdır. Fakat en azından imanlarının zayıflığını gösterir. Kendisinden razı olunan bu sahte tanrılar yukarıda sayılanlar olabilecekleri gibi bir inanç, bir düşünce, bir hayat şekli ve bir sistem de olabilir. Eğer bu bir sistem ise o kişinin dini de o olmuş olur.

KÜFRE RIZA

Kural olarak, küfre rıza küfür, şirke rıza şirk, fıska rıza fısk, zulme rıza zulümdür. Sayılan bu hususların ve benzerlerinin hayattaki tezahürlerine rıza da onlara ortak olmayı gerektirir. Meselâ yalana rıza yalandır, iftiraya rıza iftiradır, gıybete rıza gıybettir vs. Çünkü bunların hiçbirinden Allah razı değildir. Yani bunları bizzat yapmayanlar da, sadece kalben bile olsa yapılanları destekliyorlarsa yapanlar gibi olurlar. Bir de bunların mahzursuz olduğu düşünülüyorsa, meselâ yapılan zulüm, söylenen yalanlar,  atılan iftiralar destekleniyor ve gerekli görülüyorsa, bu haramı helal addetmek olacağından ayrıca küfür (inkar) olur.

İman konusundaki durum, elbette rızanın en önemli olduğu yer ve meseleyi teşkil eder. Yaratılışımızın esas hikmeti ve gayesi Allah’ı tanımak ve O’na iman etmek olduğuna göre, elbette ki Allah’ın bundan başkasına razı olması düşünülemez. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyuruyor:

 اِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ وَلَا يَرْضٰى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَۚ وَاِنْ تَشْكُرُوا يَرْضَهُ۬ لَكُمْۜ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

“Eğer O’nunla ilgili BÜTÜN bu GERÇEKLERİN ÜSTÜNÜ ÖRTÜP küfre sapıyorsanız, bilin ki Allah, sizden mutlak manâda bağımsızdır ve hiçbir şekilde size de, inanmanıza da ihtiyacı yoktur. Şu kadar ki O, kulları için nankörlük ve küfürden razı olmaz; eğer şükredip iman ederseniz, O sizin hakkınızda bundan razı olur. Ve hiç kimse, bir başkasının günah yükünü çekmez ve başkasının günahıyla yargılanmaz. Neticede Rabbinizedir hepinizin dönüşü ve O, (dünyada) neyi ve ne maksatla yapıyor idiyseniz, bunların ne manâya gelip, ne netice verdiğini size bildirecek ve her birinden sizi hesaba çekecektir. Hiç şüphesiz O, sînelerin özünü, onlarda saklı tutulan bütün sırları hakkıyla bilendir.” (Zümer/7)

Allah Teâlâ’nın rızası ile iradesi ayrı ayrı şeylerdir. Allah’ın iradesi dışında hiçbir şey vuku bulamaz. Fakat, O’nun razı olmadığı bazı şeyler cereyan edebilir. Allah böylelerine mühlet verir. Meselâ haram yoldan rızkını arayana Allah fırsat verir. Fakat Allah, buna razı olmadığını açıkça bildirmiştir.

BERABER OTURMAYIN

Cenâb-ı Hakk, kendi diniyle ilgili herhangi bir meselenin alay konusu edildiği yerde oturmayı bile yasaklıyor. Bunu isteyerek dinleyenlerin, orada bulunmaktan rahatsız olmayanların ne durumda olacakları buradan anlaşılabilir. Çünkü bu durum, orada konuşulanlardan razı olma, bu da zamanla onlara benzeme, onlar gibi düşünmeye başlama ve onlar gibi olmayı getirebilir. Ayet-i Kerime şöyle:

ﻭَﻗَﺪْ ﻧَﺰَّﻝَ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏِ ﺍَﻥْ ﺍِﺫَﺍ ﺳَﻤِﻌْﺘُﻢْ ﺍٰﻳَﺎﺕِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻳُﻜْﻔَﺮُ ﺑِﻬَﺎ ﻭَﻳُﺴْﺘَﻬْﺰَﺍُ ﺑِﻬَﺎ ﻓَﻠﺎَ ﺗَﻘْﻌُﺪُﻭﺍ ﻣَﻌَﻬُﻢْ ﺣَﺘّٰﻰ ﻳَﺨُﻮﺿُﻮﺍ ﻓِﻰ ﺣَﺪِﻳﺚٍ ﻏَﻴْﺮِﻩِ  ﺍِﻧَّﻜُﻢْ ﺍِﺫًﺍ ﻣِﺜْﻠُﻬُﻢْ  ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﺟَﺎﻣِﻊُ ﺍﻟْﻤُﻨَﺎﻓِﻘِﻴﻦَ ﻭَﺍﻟْﻜَﺎﻓِﺮِﻳﻦَ ﻓِﻰ ﺟَﻬَﻨَّﻢَ ﺟَﻤِﻴﻌًﺎ 

“Allah, size Kitap’ta (Kur’ân’da) daha önce indirmişti: Allah’ın âyetlerinin ret ve inkâr edilip onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, bunu yapanlar başka bir söze dalıp gidinceye kadar onların yanında oturmayın. Eğer (yaptıklarına katılmadığınızı ortaya koyacak en basit bir tavır olarak oradan kalkıp gitmez de, onlarla) oturmaya devam ederseniz, siz de onlar gibisiniz demektir. Şüphesiz Allah, münafıkların ve kâfirlerin tamamını Cehennem’de bir araya getirecektir.” (Nisâ: 140) Mümin, Allah’ın dini ile alay edilen yerde bunu engellemeye gücü yetmiyorsa, orayı terk etmelidir. Ayrılmıyor ve o alayları rahatsız olmaksızın dinliyorsa, o da küfürde pay sahibi olur.

TEPKİ GÖSTERİN

Tepki, insanın benimsemediği bir olay, bir fikir veya bir duruma karşı kendisini koruma refleksidir. Böyle bir durumla karşılaşıldığında, bir mü’min iki şeyden birisini yapmak zorundadır. Ya emr-i bil ma’ruf yaparak bir yanlışı düzeltmeye, ya da oradan uzaklaşarak kendisini korumaya çalışacaktır. Eğer bunları yapmazsa zamanla hiç tepki duymaz hâle gelir, bir süre sonra da onlara benzemeye, onlar gibi düşünmeye, yaşamaya ve inanmaya başlar. Şu hadis-i şerif bu durumu çok açık anlatıyor:

İbni Mesut radıyallahu anh’den: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İsrailoğulları arasında dinden sapma, ilk defa şöyle başladı: Bir adam bir başka adama rastlar ve: Bana baksana! Allah’dan kork ve yapmakta olduğun şeyi terk et. Çünkü bu sana helâl değildir, derdi. Ertesi gün, aynı işi yaparken o adamla tekrar karşılaşır ve kendisini yaptığı kötü işten nehyetmediği gibi, onunla yiyip içmekten ve birlikte olmaktan da çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allah Teâlâ kalplerini birbirine benzetti.” Sonra Resûl-i Ekrem şu âyeti okudu: “İsrâiloğullarından kâfir olanlar Hz. Davut’un ve Meryem oğlu İsâ Aleyhisselam’ın diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, baş kaldırmaları ve aşırı gitmeleriydi. Birbirlerinin yaptıkları fenalıklara mani olmuyorlardı.Yapmakta oldukları ne kötü idi! Onlardan çoğunun inkâr edenleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin onlara âhiret hayatı için hazırladığı şeyler ne kötüdür! Allah onlara gazab etmiştir, onlar azab içinde temelli kalacaklardır. Eğer Allah’a Peygamber’e ve ona indirilen Kur’an’a inanmış olsalardı, onları dost edinmezlerdi, fakat onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir” (Mâide/77-81) Hz. Peygamber bu âyetleri okuduktan sonra şöyle buyurdu: “Hayır, Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülükten nehyeder, zâlimin elini tutup zulmüne mani olur, onu hakka döndürür ve hak üzerinde tutarsınız; yada Allah Teâlâ kalplerinizi birbirine benzetir, sonra da İsrâiloğullarına lânet ettiği gibi size de lânet eder.” (Ebû Dâvûd)

TEPKİ VAR ZORLAMA YOK 

Cenab-ı Hak, bu dünyada bulunuşumuzun en önemli sebebi olan imtihan sırrının tahakkuk edebilmesi için kullarının, Kendi rızası dışında inanç sahibi olmalarına ve inandıkları gibi davranmalarına izin veriyor. En başta iman meselesinde bile durum böyledir:

وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ لَاٰمَنَ مَنْ فِى الْاَرْضِ كُلُّهُمْ جَم۪يعًاۜ اَفَاَنْتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتّٰى يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ ‌. وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تُؤْمِنَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يَعْقِلُونَ‌‌

“Eğer Rabbin öyle dilemiş olsa (ve insanlara irade vermeyip onları mecbur bıraksa) idi, yeryüzünde kim varsa hepsi iman ederdi. Böyle bir durum söz konusu olmadığına göre, sen de mü’min olsunlar diye elbette insanları zorlayacak değilsin! Allah’ın (hikmetine bağlı) izni olmadan hiç kimse iman edecek değildir. Allah, düşünüp akletmeyenlerin üzerine murdar bir darlık, bir sıkıntı verir.” (Yunus/99-100)

Allah isteseydi, elbette herkes Ona inanırdı. Fakat o bunu murad etmedi. Çünkü imanın bir değeri olması için, insanın aklını, iradesini, bilgisini kullanarak ve bunun isteyerek olması gerekir. Mecbur kalındığında gerçekleşen imana iman denmez. Eğer Cenâb-ı Hakk akla ihtiyaç bırakmayacak kadar açık mucizeler gösterseydi durum Üstadın dediği gibi olurdu. O, Ay’ın ikiye ayrılması mucizesinin herkes tarafından bilinmemesini, dünya tarihi kayıtlarına geçmemiş olmasını şöyle açıklıyor:

☝️“Üçüncü Nokta:

Mu’cize; dava-yı nübüvvetin isbatı için, münkirleri ikna’ etmek içindir, icbar için değildir. Öyle ise dava-yı nübüvveti işitenler için, ikna’ edecek bir derecede mu’cize göstermek lâzımdır. Sair taraflara göstermek veyahut icbar derecesinde bir bedahetle izhar etmek, Hakîm-i Zülcelal’in hikmetine münafî olduğu gibi, sırr-ı teklife dahi muhaliftir. Çünki “Akla kapı açmak, ihtiyarı elinden almamak” sırr-ı teklif iktiza ediyor. Eğer Fâtır-ı Hakîm inşikak-ı Kamer’i, feylesofların hevesatına göre bütün âleme göstermek için bir-iki saat öyle bıraksa idi ve beşerin umum tarihlerine geçse idi, o vakit sair hâdisat-ı semaviye gibi; ya dava-yı nübüvvete delil olmazdı, risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.) hususiyeti kalmazdı veyahut bedahet derecesinde öyle bir mu’cize olacaktı ki; AKLI İCBAR EDECEK, aklın ihtiyarını elinden alacak, ister istemez nübüvveti tasdik edecek. Ebu Cehil gibi KÖMÜR RUHLU, Ebubekir-i Sıddık gibi ELMAS RUHLU adamlar bir seviyede kalıp, sırr-ı teklif zayi’ olacaktı. İşte bu sır içindir ki; hem âni, hem gece, hem vakt-i gaflet, hem ihtilaf-ı metali’, sis ve bulut gibi sair mevanii perde ederek umum âleme gösterilmedi veyahut tarihlere geçirilmedi.” [Otuzbirinci Söz]

SIRR-I KADER

Bu meselenin, bir de bizim idraklerimizin ötesine uzanan bir tarafı vardır. Herşeyimizle sınırlı olan bizlerin, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz ve sınırsız olan hikmet ve icraatlarını kavrayabilmemiz elbette mümkün değildir. Bunu beklemek bile bir açıdan insanın kendi mahiyetini, kendi yapısını inkâr etmesi anlamına gelir. Allah’ın varlığına inanmak, inanabilmek için her ne kadar akıl şart ve yeterli ise de, bu Onun her işindeki hikmetini anlayabileceğimiz anlamına gelmez. İnsan, daha kendi ruhunun mahiyetini bile bilmiyor. Ama varlığından şüphe duymuyor. Bu böyle olmakla beraber, bizim idrâk sınırlarımızı aşan konuları merak etmemek de elimizden gelmiyor. Aşağıdaki hadiste, Peygamberlerin dahi bundan kendilerini kurtaramadıkları şöyle anlatılıyor:

*İbnu Abbas (r. anh) bildiriyor: Yüce Allah Musa’yı (as) gönderip de Ona Tevrat’ı indirdiği zaman Musa (as) şöyle dedi: “Allahım! Sen ki Yüce bir Rab’sın. Şayet Sana itaat edilmesini dileseydin herkes Sana itaat ederdi. Şayet Sana isyan edilmemesini dileseydin hiç kimse Sana isyan etmezdi. Oysa Sen, Sana itaat edilmesinden hoşlanıyorsun ve bu konuda Sana isyan ediliyor. Rabbim, bu nasıl oluyor?” Bunun üzerine Yüce Allah ona şöyle vahyetti: “Benim yaptıklarım sorgulanamaz, ama onların yaktıkları sorgulanabilir.” Musa (as) da bu cevapla yetindi. Yüce Allah İsrail oğullarından Tevrat’ı çekip aldıktan sonra Üzeyr’le (as) tekrar geri gönderdi. Ancak İsrail oğullarından bazıları nihayetinde: “Üzeyir Allah’ın oğludur” demeye başladılar. Bunun üzerine Üzeyir (as): “Allahım! Sen ki Yüce bir Rab’sın” diyerek Musa’nın (as) sorduğu sorunun aynısını sordu. Yüce Allah da Ona: “Benim yaptıklarım sorgulanamaz, ama onların yaktıkları sorgulanabilir” diye vahyetti. Ancak bu cevap Üzeyr’i tatmin etmedi ve aynı soruyu tekrar sordu. Bunun üzerine Yüce Allah Ona: “Bir kesenin içine güneşten bir parça koyabilir misin” diye sordu. Üzeyir (as) “hayır” dedi. Yüce Allah; “Rüzgârdan bir ölçek (miktar) getirebilir misin” diye sordu. Üzeyr (as) “hayır” dedi. Yüce Allah; “Işıktan bir parça getirebilir misin” diye sordu. Üzeyr (as) yine “hayır” dedi. Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurdu: “Aynı şekilde sorduğun sorunun cevabına da (anlamaya) gücün yetmez. Benim yaptıkların sorgulanamaz, ama onların yaktıkları sorgulanabilir. Bundan dolayı Seni, adını Peygamberlerin adlarının arasından silerek cezalandıracağım ve Onlarla birlikte anılmayacaksın.” İbnu Abbas dedi ki: “Bunun üzerine Yüce Allah onun adını Peygamberlerin adlarının içinden sildi. O da Peygamber olduğu hâlde Peygamberlerin adlarının içinde anılmaz oldu.” Sonra Yüce Allah İsa’yı (as) gönderdi. Ona, kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncili öğretti. Körleri ve alaca hastalarını iyileştirmeyi, ölüleri diriltmeyi, insanların ne yediklerini ve evlerinde azık olarak ne sakladıklarını bilmeyi öğretti. İsa (as) bunlardan yola çıkarak Yüce Allah’ın katındaki değerini görünce: “Allahım! Sen ki Yüce bir Rab’sın” diyerek Musa’nın sorduğu soruyu o da sordu. Yüce Allah Ona şöyle vahyetti: “Benim yaptıklarım sorgulanamaz, ama onların yaktıkları sorgulanabilir. Sen benim kulum ve elçimsin, Meryem’e ilkâ ettiğim ‘Kelime’msin. Sen Benden bir ‘ruh’sun. Seni topraktan yarattım ve: ‘ol dedim Sen de oldun. Şayet bu sorulardan geri durmazsan Senden önce gelen arkadaşına (Üzeyr”e) yaptığımı Sana da yaparım. Benim yaptıklarım sorgulanamaz, ama onların yaktıkları sorgulanabilir.” Bunun üzerine İsa (as) kendine tâbi olanları topladı ve onlara:  “Kader, Yüce Allah’ın bir sırrıdır, bu nedenle ne olduğunu öğrenmeye girişmeyin” dedi. (Cem’ul Fevâid. 2/348) 

TEKFİRCİLERİN DURUMU

Tekfircilik de aslında küfre rızanın bir çeşididir. Buna göre, Allah’ın mü’min bir kulunu, sırf kendisinden farklı düşünüyor diye dinin dışına itmek, hâşâ kendisinde böyle bir yetki görmek, onun kâfir olmasını arzu etmek küfre rızadır ve sahibini kâfir yapar. Zîra hadis-i şeriflerde şöyle buyuruluyor: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: “Bir kimse, diğer bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin. Aksi takdirde, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa, kelime kendine dönderilir.” [Buhari, Edeb 44]

Mü’mini, diğer mü’min kardeşine karşı tekfir edici veya tefsik (fıskla itham) edici  olmaktan men etmede en müessir hadislerden biri bu hadis olmalıdır. Eğer “fasık” veya “kâfir” denen kimse fasık veya kâfir değilse, o kelime bunu söyleyen üzerine dönüyor. Kendisi fasık veya kâfir oluyor. Bir mü’mine fasık veya kâfir demenin ne manaya geldiğini bilen ve anlayan bir kimsenin bu meselede dikkatli olması gerekir. Bu pek tehditkâr hadis, Buhârî hadisidir yani sahih hadistir ve muhtelif vecihlerde gelmiştir. Her bir veçhi aynı manayı te’yid eder. Yine Buhârî’de gelen hadislerde “mü’mine lanet onu katletmek” “mü’mini tekfir onu katletmek”, “mü’mine sövmek fısk” olarak ifade edilmiştir.  Bu hadislerde herhangi bir mübalağa olmadığını anlamak için şöyle bakabiliriz: Fısk, bir haramın alenen işlenmesidir. Lügat olarak da haddi aşmak, yasağı dinlememek manasına gelir. Namazı kılmamak, içki içmek gibi. Şu halde bu yasakları yapan fasıktır. Dinimizin diğer bir yasağı yalan söylememek, mü’min kardeşine lanet etmemek, rahmet, mağfiret duasında bulunmaktır. Şu halde bu emre uymayanın fasık olacağı açıktır. Eğer fasık dediği kardeşi fasık değilse yalan söylemiş, iftira etmiş olmaktadır. Böylece fıska düşmektedir. Küfür ithamı, daha büyük bir cinayettir. Dinimizin temel kaidelerinden biri “Ceza amel cinsindendir” şeklindedir. Öyleyse mü’min kardeşini tekfir etmekle işlenen cinayetin cezası, işlenen cinayet cinsinden olacaktır: Küfre düşmek.. El-ıyazu billah. [Kütüb-ü Sitte Hadis Ansiklopedisi]

*Hz. Enes (r.anh)anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) dedi ki: ​”Üç şey vardır ki imanın aslındandır:
– ​Lailaheillallah diyene saldırmamak​: İşlediği herhangi bir günahı sebebiyle bu kimseyi tekfir etme, herhangi bir ameli sebebiyle de İslâm’dan dışarı atma.
– “Cihad,” bu Allah’ın beni peygamber olarak gönderdiği günden, bu ümmetin Deccâl’e karşı  savaşacak en son ferdine kadar cereyan edecektir, onu, ne imamın zâlim olması, ne de âdil olması ortadan kaldıramayacaktır.
-​ Kadere iman” ​[Ebû Dâvûd.] [Ebû Dâvûd.]

ZULME RIZA

Yukarıda da geçtiği üzere Cenâb-ı Hakk’ın razı olmadığı hiç bir şeye inanmış bir kulun da razı olmaması gerekir. Hem bir mü’min hem de insan olarak razı olmamamız gereken kötülüklerden ve çirkinliklerden birisi de zulümdür. Zulüm, “bize yapılırsa kötü, düşmanıma yapılırsa iyi” denilebilecek bir kötülük değildir. O hayvana bile yapılsa çok kötüdür, çok çirkindir. Bir müslümanın değil zulüm yapması, zâlime kalben meyletmesi bile, desteklediği zalimlerle birlikte cehenneme girmesine yeter. Bu konuda Rabbimiz şöyle buyuruyor, Üstadımızla Pırlanta adam da altındaki açıklamaları yapıyorlar:

..ﻭَﻟﺎَ ﺗَﺮْﻛَﻨُٓﻮﺍ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﻇَﻠَﻤُﻮﺍ ﻓَﺘَﻤَﺴَّﻜُﻢُ ﺍﻟﻨَّﺎﺭُ  
Zalimlere asla meyletmeyin; aksi halde (dünyada da, Âhiret’te de) size ateş dokunur.” (Hûd-113)

“..ﻭَﻟﺎَ ﺗَﺮْﻛَﻨُٓﻮﺍ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﻇَﻠَﻤُﻮﺍ ﻓَﺘَﻤَﺴَّﻜُﻢُ ﺍﻟﻨَّﺎﺭُ

âyet-i kerimesi fermanıyla: Zulme değil yalnız âlet olanı ve tarafdar olanı, belki edna bir meyledenleri dahi, dehşetle ve şiddetle tehdid ediyor. Çünki rıza-yı küfür, küfür olduğu gibi; zulme rıza da zulümdür. İşte bir ehl-i kemal, kâmilane, şu âyetin çok cevahirinden bir cevherini şöyle tabir etmiştir: “Muin-i zalimîn dünyada erbab-ı denâettir, Köpektir zevk alan, sayyad-ı bîinsafa hizmetten.” (Dünyada zalimlerin yardımcıları aşağılık kimselerdir, insafsız avcıya hizmet etmekten zevk alan ancak köpektir.) Evet; bazıları yılanlık ediyor, bazıları köpeklik ediyor. Böyle mübarek bir gecede, mübarek bir misafirin, mübarek bir duada iken, hafiyelik edip, güya cinayet yapıyormuşuz gibi ihbar eden ve taarruz eden, elbette bu şiirin mealindeki tokada müstahaktır.” (28.Mektub)

Risale-i Nur şakirtleri tarafından sorulan suale cevaptır.

Sual: Geçen sene sizden sormuştuk ki, elli gündür merak edip dünya cereyanlarına bakmadınız ve sormadınız, o zaman bize bir cevap verdiniz. Gerçi o cevap hakikattir ve kâfidir; fakat Risale-i Nur’un intişarı ve hizmeti ve âlem-i İslâmiyetin menfaati noktasında bir derece bakmanız lâzım iken, şimdi, on üç ay oluyor, aynı hal devam ediyor. Merak edip hiç sormuyorsunuz.

Elcevap:  اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَظَلُومٌ (şüphesiz ki insan çok zalimdir) âyetine en âzam bir tarzda şimdiki boğuşan insanlar mazhar olmalarından, onlara değil taraftar olmak veya merakla o cereyanları takip etmek ve onların yalan, aldatıcı propagandalarını dinlemek ve müteessirane mücadelelerini seyretmek, belki o acip zulümlere bakmak da caiz değil. Çünkü zulme rıza zulümdür; taraftar olsa, zâlim olur. Meyletse  وَلاَ تَرْكَنُوا اِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ âyetine mazhar olur. Evet, hak ve hakikat ve din ve adalet hesabına olmadığına ve belki inat ve asabiyet-i milliye ve menfaat-i cinsiye ve nefsin enaniyetine dayanan, dünyada emsali vuku bulmayan gaddarâne bir zulüm hesabına olduğuna kat’î bir delil şudur ki: Bin mâsum çoluk çocuk, ihtiyar, hasta bulunan bir yerde, bir iki düşman askeri bulunmak bahanesiyle bombalarla onları mahvetmek; ve tabakat-ı beşer cereyanları içinde, burjuvaların en dehşetli müstebitleri ve sosyalistlerin ve bolşeviklerin en müfritleri olan anarşistlerle ittifak etmek; ve binler, milyonlar mâsumların kanlarını heder etmek ve bütün insanlara zarar olan bu harbi idâme ve sulhu reddetmektir.

İşte böyle hiçbir kanun-u adalete ve insaniyete ve hiçbir düstur-u hakikate ve hukuka muvafık gelmeyen boğuşmalardan, elbette âlem-i İslâm ve Kur’ân teberrî eder. Yardımcılıklarına tenezzül edip tezellül etmez. Çünkü onlarda öyle dehşetli bir firavunluk, bir hodgâmlık hükmediyor; değil Kur’ân’a, İslâma yardım, belki kendine tâbi ve âlet etmekle elini uzatır. Öyle zâlimlerin kılıçlarına dayanmak, hakkaniyet-i Kur’âniye elbette tenezzül etmez. Ve milyonlarla mâsumların kanıyla yoğrulmuş bir kuvvet yerine, Hâlık-ı Kâinatın kudret ve rahmetine dayanmak, ehl-i Kur’ân’a farz ve vaciptir. Gerçi zındıka ve dinsizlik o boğuşanların birisine dayanıp ehl-i diyaneti ezer. O zındıkanın tazyikinden kurtulmak, onun aksi cereyanına taraftar olmak bir çaredir. Fakat şimdiye kadar o taraftarlık bir menfaat vermeyerek çok zararları dokunmuş. Hem zındıka, nifak hasiyetiyle her tarafa döner. Senin dostunu kendine dost edip sana düşman eder. Senin taraftarlık cihetiyle kazandığın günahlar, fâidesiz boynunda kalır. Risale-i Nur şakirtlerinin vazifeleri iman olduğundan, hayat meseleleri onları çok alâkadar etmez ve merakla baktırmaz. İşte bu hakikate binaen, değil on üç ay, belki on üç sene dahi bakmasam hakkım var. Sizler baktınız, günahlardan başka ne kazandınız? Ben bakmadım, ne kaybettim? (Kastamonu Lâhikası)

*..Ve bazen bu harp boğuşmalarını merak ile takip eden, bir tarafa kalben taraftar olur. Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne şerik (ortak) olur. (Meyve Risâlesi/4.Mesele)

* Üçüncü Sual: Bazı eşhasın hatasından gelen bu musibet bir derece memlekette umumî şekle girmesinin sebebi nedir? Elcevab: Umumî musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle; ekser nâsın o zalim eşhasın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltihaken taraftar olmasıyla manen iştirak eder, musibet-i âmmeye sebebiyet verir. (14. Söz)

Zalimin zulmüne “İLTİHAK” etmek demek, söz konusu zulüm cephesinde belli bir GÖREV üslenmektir. “İLTİZAM ”da bir görev üslenmemekle birlikte, KALBEN o cepheyi desteklemek söz konusudur. “FİİLEN ”, kelimesi iltihaka benzerse de ondan daha geri bir konumdadır. Demek ki, bir Müslüman hem zulmetmeyecek hem de zalimden ve onun zulmünden razı olmayacak, yaptığı zulmü övmeyecek, taraftar olamayacak ve zulmünün yayılmasına asla katkı sağlamayacaktır. Yoksa onun zulmüne meyletmiş olacağından zulmüne ortak olur.

*”Hakiki mü’min, zâlimin zulmünden şikayet etmez. Belki, kusur ve günahlarından istiğfar eder. Vazifesinin gereği; esbaba müracaat, Müsebbibü’l Esbaba da havâle eder. Zâlime muhabbet besleyene, Allah, onun kalbinde, mazluma şefkati nasip etmez. Zalime muhabbet bir kalpten çıkmadıkça, hakiki muhabbet ve şefkat, o kalbe de girmez. Zâlimin zulmüne rıza göstermek; hem zulme iştirak, hem de hakka karşı hürmetsizliktir. Zulmün karşısında durmayıp, sükût etmek te mazluma karşı zulümdür. Zâlimin gayr-i meşru olan şeyleri meşru gibi göstererek irtikâp etmesi; mazlumun, meşrûiyyetin dışına çıkmasına cevaz vermez. Zira, yanlış yapana karşı, yanlış bir mukâbelede bulunmak, o yanlıştan daha büyük bir yanlıştır.  Efendimiz (SAV) bir hadislerinde; “Zalime de, mazluma da yardım edin” buyurunca; Sahabe Kiram Efendilerimiz (ra); “Ya Rasulallah, mazluma yardımı anladık ta; zâlime yardım etmek te ne demek!” diyerek şaşkınlıklarını ifade ederler. Bunun üzerine Efendimiz (SAV); “Siz zâlime, onun zulmüne engel olarak ona yardım edin” buyurur. Allah Rasülü (SAV) kutsî hadiste, Cenab-ı Hakkın şöyle buyurduğunu bize rivayet buyurur: “Ben Allah’ım ve benden başka hiçbir ilâh yoktur. Meliklerin Mâlikiyim, meliklerin Melikiyim. Meliklerin kalbi benim (kudret) elimdedir. Şâyet halk bana itâat ederse, onların başlarındaki meliklerinin kalplerini onlara doğru, yumuşak ve şefkâtli olmaları şeklinde çeviririm. Ancak kullar bana karşı âsî olurlarsa, başlarındaki meliklerinin kalplerini onlara doğru, kızgınlık ve öfke ile yönlendiririm. Onlar da, halkı türlü türlü işkencelere tâbi tutarlar. Kendinizi, meliklerin aleyhinde (bed) duâ yapmakla meşgûl etmeyiniz. Fakat kendinizi zikir, duâ ve tazarrû ile meşgûl ediniz ki, sizin meliklerinize karşı ben kâfî geleyim ve gelirim. Onların hakkından ancak ben gelirim.” (Pırlanta)

*“Zulmü iyi veya mübah gören gerek âmir, gerek memur bütün haksızların cezası, sonsuza kadar cehennemde kalmaktır. Çünkü zulmü helal saymak da küfürdür.” (Hak Dini Kur’ân Dili)

“İBRET ALANA”

 İnsanoğlunun, alıştığını normal görmeye başlamak gibi büyük bir zaafı var. Onun için ibret alınması  mümkün ve gerekli olan örneklerden ibret alamıyor. İşte yine, ibret alabileceklere bir fırsat sunan güzel bir menkıbe: “Zalim yöneticilere elbise diken bir terzi, büyük İslam alimi Abdullah İbn Mübarek’e, “Onlara elbise dikmekle ben zalimlere yardımcı oluyor muyum?” diye sorar. Ve aldığı cevap karşısında âdeta taş kesilir: “Hayır!” der İbn Mübarek, “Sana iğne iplik satanlar zalime yardımcı oluyor. Sen ise, doğrudan zalim olmuş oluyorsun!” Artık anlayana…

DÜNYA HAYATINA RAZI OLMAK 

Sadece küfre ve zulme rıza değil, Cenâb-ı Hakk’ın bizim için razı olmadığı herşey için aynı ölçüler geçerli fakat aynı hükümler geçerli değildir. Konunun önemine göre hüküm değişir. Fakat nefsine ağır da gelse inanmış bir insan, her zaman Rabbinin razı olacağını nefsinin istediğine tercih etmelidir. Ahiret hayatını dünya hayatına tercih etmek de bu hususlardan birisidir. Tevbe sûresinin bir âyet-i kerimesinde bu konu şöyle açıklanıyor:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَا لَكُمْ اِذَا ق۪يلَ لَكُمُ انْفِرُوا ف۪ى سَب۪يلِ اللّٰهِ اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِۜ اَرَض۪يتُمْ بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا مِنَ الْاٰخِرَةِۚ فَمَا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا فِى الْاٰخِرَةِ اِلَّا قَل۪يلٌ‌

“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda savaşa çıkın!” denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatına razı mı oluyor (ahirete tercih mi ediyor) sunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır.” (Tevbe/38)

Yine Tevbe sûresinin başka bir âyet-i kerimesi, bir soru cevap çerçevesinde Kırık Testide de şöyle ele alınıyor:

“Soru: Tevbe Sûre-i Celilesi’nde yer alan:

فَرِحَ الْمُخَلَّفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خِلَافَ رَسُولِ اللّٰهِ وَكَرِهُٓوا اَنْ يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ى سَب۪يلِ اللّٰهِ وَقَالُوا لَا تَنْفِرُوا فِى الْحَرِّۜ قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ اَشَدُّ حَرًّاۜ لَوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ‌ 

“Cihad için sefere çıkmayıp geride kalanlar, Resûlullah’a uymayarak yerlerinde oturup kalmalarından dolayı sevince gark oldular. Mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad etmeyi kerih görerek; ‘Bu sıcakta sefere çıkmayın.’ dediler. De ki: ‘Cehennem ateşi, bundan çok daha fazla sıcaktır.’ Ne olurdu, cehennem ateşinin daha sıcak olduğunu anlayabilselerdi!” (Tevbe/81) âyet-i kerimesi, günümüzün hizmet yolcularına ne gibi mesajlar vermektedir?

Cevap: Rivayet tefsirlerinde, bu âyet-i kerimenin münafıklar hakkında nazil olduğu ve âyette daha ziyade ehl-i nifakın cihad karşısındaki tavır ve davranışlarının zemmedildiği ifade edilir. Bununla beraber,  i’la-i kelimetullah yolunda tekâsül gösteren ve kendisini rahata salan her mümin için bu âyet-i kerime çok önemli ikaz ve dersler ihtiva etmektedir. Zaten Hazreti Âişe, Hazreti Ebu Zer ve Ömer b. Abdülaziz gibi büyükler başta olmak üzere sahabe, tabiîn ve tebe-i tabiîn dönemlerinde yaşamış birçok kâmet-i bâlâ, münafıklarla ilgili nazil olan âyet-i kerimeleri bile bir şekilde kendileriyle alakalı görmüş ve onlarda anlatılan hususlardan kendilerine nice dersler çıkarmışlardır. Elbette ki, bir müminin, itikadî mânâda kendini münafık görmesi doğru değildir. Çünkü hakikî mânâda münafıklık, kâfirlik demektir. Bir müslümanın ise kâfir olmaya -hâşâ- rıza göstermesi mümkün değildir. Onun için Hz. Pir’in İkinci Lem’a’da ifade ettiği gibi, mümin her zaman, اَلْحَمْدُ للهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Küfür ve dalâlet dışında her türlü halimiz için Allah’a hamdolsun.” demelidir. Evet, küfre rıza göstermek insanı küfre düşürür. Bu sebepledir ki, bir müslümanın yılandan çıyandan kaçar gibi nifak ve küfür mülahazasından kaçması gerekir…” (Kırık Testi/ 17/12/2012)

TEVHÎDNÂME’den..!

۝ Bizi her türlü gadr u zulmü işlemek ya da onlara maruz kalmaktan müstağni kılıp koruyacağın bir ihkâk-ı hak, hakkı ve adaleti ikâme etme, düşmanlık besleyenlere hak üzere galip gelme mazhariyeti Allahım! 

۝ Bizi her türlü zulüm ve haksızlıktan koruyup müstağni kılacağın bir adalet ve hakkaniyet, bir hakperestlik Allahım! 

۝ Düşmanlıkla oturup kalkanların işledikleri GÜNAH ve ZULÜMLERİ sen yüzlerine çarp; BİR başkasının onları rezil rüsvay etmesini intizar ettirme bize ALLAH’IM!

۝ Haksızca düşmanlığı meslek haline getirenleri başkalarının hor ve hakir hale getirmelerine ihtiyaç bırakmayacak şekilde Sen hor ve hakir hale getir Allahım! 

۝ Husûmeti meslek edinenlerin entrika ve komplolarına başkalarının mukâbelede bulunmasından bizi müstağni kılacağın şekilde Sen mukabele et Allahım! 

۝ Düşmanlarımızın tuzak ve planlarına başkalarının mukâbelede bulunmasından bizi müstağni kılacağın şekilde Sen mukâbelede bulun Allahım! 

۝ Bize karşı adâveti yol haline getirmiş hasımlarımızı, başkalarının kahr u tedmîr etmesinden bizi müstağni kılacağın keyfiyette Sen kahr u tedmîr eyle; Sen onları yerle bir et Allahım! 

۝ Haksızca ve tamamen düşmanlık sâikiyle zindanlara atılan, tutuklanan, ızdırar halinde çaresizce kıvrandırılan, gadr u zulme maruz bırakılan kardeşlerimizi, başkalarının hürriyete kavuşturmasından onları müstağni kılacağın keyfiyette (en yakın zamanda) Sen azat et Allahım! 

Bu yazı 17 kez okundu