155-) Hakikat Âşığı İlim Adamları ve Kur’ân’dan İstifade Yolları

✍Hakikat Âşığı İlim Adamları Yetiştirme
➖Kaht-ı Rical
➖Yeni Bir Bakış Açısıyla Varlığı Yeniden Okumak
➖Marifet İltifata Tâbidir
✍Kur’ân’a Teveccüh Ve Ondan İstifade Yolları
➖Murâd-ı İlahî’nin Keşfi
➖Gönülden Kur’ân’a Yönelme
➖Kur’ân’ın Evrenselliği
➖Kur’ân Nesli

HAKİKAT ÂŞIĞI İLİM ADAMLARI YETİŞTİRME

°°°Önsöz°°°

Rahmetli Necip Fazıl’ın ifadesiyle, bir deniz kirlenmişse her tarafı kirli demektir. Bir tarafı temiz, bir tarafı kirli olmaz. Genellikle toplumlar da böyle. Elbetteki istisnaları olmakla birlikte, avam (halk tabakası) kirli ise havas (seçkinler) da kirlidir. Cahil seviyesiz ise okumuş da öyledir. İdare edilen kötü ise idareciler de öyledir. Böyle toplumlardan, o topluma öncülük edecek, ellerinden tutup kaldıracak yeterli donanıma sahip, hamiyetli, fedakar ve dürüst insan da çok az ve çok zor çıkar. İşte günümüz itibariyle ülkemizin mevcut durumunu şöyle açıklıyor Muhterem Hocaefendi:

°°°°°°°°°°°

Zannediyorum Müslümanlar tarihte hiç bu kadar ufuksuz, mefkûresiz, darmadağınık ve bencil olmamışlardır. Her yerde başıboş bırakılmış yığınlar… Her biri farklı bir akım ve ideolojiye aborda olmuş. Mehmet Âkif bir şiirinde; “Sahipsiz olan memleketin batması haktır; Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.” der. Şimdiye kadar memleketimize hakkıyla sahip çıkamadık. Çünkü mihmandarların böyle bir dertleri, düşünceleri olmadı, hâlâ da yok. Başkalarının da bu istikametteki ceht ve gayretlerini gereksiz bir macera, bir şov gibi görüyorlar. Milletin himmetine dayalı açılımları, kendi mantıklarının bile kabul etmeyeceği gerekçelere bağlıyor, onlar hakkında hiç olmayacak isnat ve iftiralar uyduruyorlar. Mevcut tabloyu düşününce hüsran yaşamamak, hafakanlara girmemek mümkün değil. Yaşanan korkunç yıkımı mülâhazaya aldığımda kalbimin ritmi bozuluyor.

Başkaları dünyayı değiştirme ve dönüştürme istikametinde olabilecek her yöntemi denemişlerdir. Bir yandan tabiatı didik didik edip ilim ve fende baş döndürücü bir inkişaf ortaya koyarken diğer yandan da Afrika’dan Uzakdoğu’ya kadar herkesi halayıkları (köleleri) hâline getirmişlerdir. Asimile edebileceklerini asimile etmiş, ezebileceklerini ezmiş , sömürebileceklerini sömürmüş, kapıkulu olarak kullanabileceklerini de kullanmışlardır. Biz ise, bunlar olup biterken bunca fezayih (rezillikler) ve fecayii (belalar) görmezden gelmişiz. Sâmit bir infialin (sessiz bir reaksiyonun) olduğunu söylemek bile zor. Öyle bir umursamazlık ve aldırmazlığa dalmışız ki yangın kendi evimize girmediği sürece tepkisiz kalmışız. “Ateş düştüğü yeri yakar.” şeklindeki bencilce ifade sanki hayat tarzımız hâline gelmiş.

Bütün bunlar, dar düşünceli insanlara ait nesepsiz düşüncelerdir. Niye nesepsiz diyoruz? Çünkü bizim ruh ve mânâ köklerimizden gelmiyor, onlarla beslenmiyor, onlara dayanmıyor. Oysa ateş nereye düşerse düşsün, onun acısıyla yanan kişi gerçek mü’mindir. Özellikle de bu ateş onun inanç atlasını, değerler dünyasını yakıyorsa buna sessiz ve tepkisiz kalması düşünülemez. Zira Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurur:  مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların derdiyle dertlenmeyen, onlardan değildir.” (et-Taberânî, el–Mu’cemü’l–evsat 1/151, 7/270; el-Hâkim, el–Müstedrek 4/356)

Kaht-ı Rical

°°°Önsöz°°°  

İnsan konusunu ele almadan, hattâ onu ilk sıraya koymadan, kaliteli insana yatırım yapmadan insanlığın hiçbir meselesi çözülemez. Çünkü bunu yapacak olan, yani insanlığı ayağa kaldıracak olan yine insandır,  insanlardır. Bu açıdan en büyük yatırım insana yapılan yatırımdır. Bu yapılmadığı zaman bir ülkede yaşanacak en büyük kıtlık, diğer bütün kıtlıkların da sebebi olan adam kıtlığı olacaktır. İşte bizim hizmet mantığımızın da aslını teşkil eden bu konuya, tarihteki bir örnek üzerinden şöyle devam ediyor Hazret:

°°°°°°°°°°°

Eskiler, adam kıtlığını “kaht-ı rical” tabiriyle ifade ederlerdi. Günümüzde de ufuklu, kendini yüce bir mefkûreye adamış yüksek ruhların sayısı bir hayli azdır. Çünkü bu tür insanları yetiştirebilecek elverişli kültür ortamı mevcut değil. Öncelikle buna zemin hazırlamak gerekir. Mesela Selçuklular döneminde Nizamülmülk’ün Nizamiye medreselerini açmasının asıl sebebi, kaliteli insan yetiştirmekti. Gerçekten de bu medreselerden çok kaliteli insanlar mezun oldu. Oldukça bereketli bir dönem yaşandı. Sonraki asırlarda da ilme, araştırmaya, tekvinî ve teşriî emirleri okumaya yönelen insanlar oldu. Fakat bir süre sonra bu verimli süreç sekteye uğradı. Bir taraftan Moğol saldırıları ve Haçlı seferleri gibi dış faktörler, diğer yandan içeride yaşanan hercümerçler yüzünden Müslümanlar bir daha bellerini doğrultamadı. Günümüzde de kendi devrini bilen donanımlı insanları yetiştirecek ilmî ve fikrî bir ortam bulunmamaktadır.

Bununla beraber günümüzde farklı ilim sahalarında ortaya konulan çalışma ve araştırmaları küçümsemiyoruz. Fakat ilim adamlarının kendi alanlarıyla ilgili araştırma yapmaları, eserler ortaya koymaları ayrı bir meseledir; kâinatı doğru okuma, insan-kâinat ve Allah münasebetini doğru kurma ve içinde yaşadığı dönemin şartlarına göre yapılması gerekenleri yapma ayrı bir meseledir. Bu gibi şeyler ayrı bir donanım, farklı bir ufuk gerektirir. Bu tür insanların yetişmesi, yetiştirilmesi kolay değildir. İslâm’ın ilk asırlarında bu insanların sayısı binlerce olsa da sonraki asırlarda bu sayı gitgide azalmıştır.

Bize düşen vazife, insanlarda ciddi bir merak ve heyecan oluşturmak, onlara yüce bir mefkûre aşılayabilmek, başarıları ödüllendirmek ve gerekli zemini hazırlamak suretiyle donanımlı ve ufuklu insanların yetişmesini sağlamaktır. İlmî ve fikrî çalışmalarını ibadet neşvesi içinde sürdüren, bunların kendisini Allah rızasına, Efendimiz’in maiyetine ve uhrevî nimetlere ulaştıracağına inanan ve bu hedefe ulaşma adına dünyayı bir Cennet hâline getirmeye azmetmiş insanlar yetiştirmeliyiz.

Yeni Bir Bakış Açısıyla Varlığı Yeniden Okumak

°°°Önsöz°°° 

İnsan yetiştirmekten söz ederken, önce insanın ve insanlığın ne demek olduğunu doğru anlamak ve bilmek gerekiyor. İnsan tek boyutlu bir varlık olarak ele alındığında onun yetiştirilme tarzı farklı, gelişmesi de bir yere kadar olur. Her ne kadar Hazreti Üstadın ‘ehl-i dünya’ dediği insanların çok büyük bir kısmı kendilerini tamamen dünyalı ve dünya için yaratılmış hissediyor olsalar bile gerçekte insan, dünyada yaşayan ahiretlik bir varlıktır. Aşağıda, onu her yönüyle ele alıp ona göre yetiştirmenin önemi de şöyle açıklanıyor:

°°°°°°°°°°°

Mesele sadece maddî ve dünyevî cihetiyle ele alınır, ilim ve araştırma aşkı yüce bir gayeye bağlanamazsa yapılan çalışmalar bir yerde takılır kalır. İnsan, tekvinî emirleri didik didik ederek tabiat yasalarını çok iyi okur, fakat natüralizm ve pozitivizm sınırlarını aşamaz. Aşamayınca da hakikati arama çabası eksik kalır. Önemli olan, ilim aşkını aşkınlığa ulaştırabilmek, teşriî ve tekvinî emirleri birlikte değerlendirebilmektir. Çünkü Allah’a ulaşma buna bağlıdır. Düşünce atlasınızı böyle bir enginliğe taşıyabilirseniz ötede Cenab-ı Hakk’ın çok farklı lütuf ve ihsanlarına mazhar olursunuz.

Farklı zamanlarda çok defa ifade edildiği üzere Batılılar eşya ve hâdiseleri hallaç etmek suretiyle bilim ve teknolojide önemli mesafeler katetmişlerdir. Ortaya koydukları çalışmaları takdir etmemek mümkün değildir. Fakat Allah’ı Zat’ıyla, sıfatlarıyla ve esmasıyla bilemediklerinden ötürü, sebeplere takılıp kalmış ve bir türlü natüralizm sınırını aşamamışlardır. Bazıları da izzet ve azamete perde olması gibi pek çok hikmetlere mebni olarak yaratılan sebepleri –hâşâ ve kellâ– Allah’ın arşına oturtmuşlardır. Oysaki sebepler fail görünebilirler ama hakikatte fail olamazlar. Hakiki fail başkadır: O, yaratan, var eden, var ettiğinin varlığını devam ettiren kudret-i namütenahiye, irade-i namütenahiye ve meşiet-i namütenahiye sahibi Zât-ı Ecell ü A’lâ’dır. İnançlı insanların eli değmediği müddetçe bilim; natüralizm, pozitivizm ve materyalizmin demir pençesinden kurtulamayacaktır. Müslümanlar da bilimsellik adına kendilerine dayatılan ilim mantığını çaresiz kabul etmek zorunda kalacaklardır. Kabul etmenin de ötesinde kendi ilim yuvalarında talim ve terbiyelerinden sorumlu oldukları öğrencilere de bunu öğreteceklerdir. Laboratuvarları ve araştırma merkezleri bu mantığa göre çalışacaktır. Dolayısıyla bir türlü taklitten kurtulamayacak, kendileri olamayacaklardır.

Beşinci asırdan sonra ilim ve fikir hayatında başlayan ciddi gerilemeye paralel olarak Müslümanlar âdeta uyurgezer olmuşlardır. Yalnızca son asrımızda kısmî bir uyanıştan söz edilebilir: Elmalılı M. Hamdi Yazır, Ahmet Naim, Filibeli Ahmet Hilmi, Hazreti Bediüzzaman gibi kimseler önümüze yeni düşünme ufukları açmış, varlığı farklı yorumlama yöntemleri göstermişlerdir. Bunlardan da yola çıkarak günümüzde sebeplerin mahiyetinin yeniden ortaya konulmasına, Müsebbibü’l-esbâb’ın (sebepleri yaratan Allah’ın) uygun bir şekilde tanınıp bilinmesine, insanın asıl vazifesinin doğru bir şekilde tarifine, insan-varlık ve Allah arasındaki ilişkinin doğru kurulmasına ciddi ihtiyaç vardır.

Marifet İltifata Tâbidir

°°°Önsöz°°°  

Kaliteli insan kendiliğinden yetişmiyor. Bunun için mutlaka uygun bir zemin, yeterli eğitim ve imkânların hazırlanması gerekiyor. Ayrıca buna teşvik gerekiyor. Bunları yapacak olanlar ise arzulanan neslin kendisi değildir. Çünkü onlar henüz yoktur. Bunu yapacak olan ve yapması gerekenler, ülkenin ve insanlığın geleceği için hedefleri olan idealist insanlardır. Bunlar, kendileri adına birşey beklemeyen, insanı ve çağını doğru okuyan, bekledikleri neslin yetişmesi için her türlü fedakarlığı yapmaya âmâde insanlardır. İşte bu insanların yapmaları gerekenlerin özeti:

°°°°°°°°°°°

Bu da, uygun ilmî ortamın oluşturulmasına, insanların ilme yönlendirilmesine, başarıların ödüllendirilmesine bağlıdır. Aslında en büyük mükâfat, ilmin marifete, marifetin muhabbete, onun da Allah’ın rızasına vesile olmasıdır. Dolayısıyla insanlara öncelikle bu tür yüce hedefler gösterilmelidir. Fakat bunun yanında maddî primler de ihmal edilmemelidir. Zira yaygın anlayışla ifade edecek olursak marifet iltifata tâbidir. Siz iltifat ederseniz onlar da marifetlerini gösterirler. Bununla beraber öteden beri benim bu söze tepkim vardır. Çünkü asıl önemli olan iltifatın marifete tâbi olmasıdır. Yani yapılan çalışmaların, Allah rızası dışında hiçbir maddî beklentiye bağlanmamasıdır. Fakat herkes böyle bir erdeme sahip olmayabilir, böyle bir hedefe kilitlenemeyebilir, bu ölçüde rıza yolcusu olamayabilir. Bu sebeple böylesi insanlar, avansla, takdirle, ödülle çalışmaya, araştırmaya, üretmeye teşvik edilmelidir. Çoklarının teyit ve desteğe ihtiyaç duyacağı akıldan çıkarılmamalıdır. Tabir yerindeyse istidadı olan insanlara bir dinamo bağlanarak enerji verilmeli, şarj edilerek insanların harekete geçmeleri sağlanmalıdır.

Tekvinî emirlerin doğru okunması, doğru düşüncelerin ve doğru tespitlerin ortaya konulabilmesi, önceki nesillerden miras alınan ilmin daha ileriye götürülmesi, ilim ve araştırma adına yeni ufuklar açılması, arkadan gelenlere daha derin düşünme ortamının hazırlanması adına verilecek maddî-manevî destek çok önemlidir. İdeolojilere, sekülerizme, egoizme ipotek edilmiş düşüncelerle bir yere varılamaz. Önemli olan, bir taraftan insanlara yüce bir mefkûre verebilmek, diğer yandan da her tür desteği sağlayabilmektir. Siz bu konuda uygun ortamlar hazırlar ve üzerinize düşen sorumlulukları yerine getirirseniz seviyeli, kaliteli ve donanımlı insanlar ortaya çıkar. Aksi takdirde hakikat âşığı ilim adamları yetiştiremez ve yerimizde saymaya devam ederiz.

Eser: Kırık Testi-19 Işık Karanlığı Boğarken

KUR’ÂN’A TEVECCÜH  VE ONDAN İİSTİFADE YOLLARI

°°°Önsöz°°°

Kur’ân-ı Kerîmin ve Müslümanlığın anlaşılmasında sahabe-i kiram Hazretlerini iyi anlamış olmanın önemi tartışılmaz. Çünkü onlar Kur’ânın ilk muhatapları oldukları gibi, hem her meseleyi bizzat kaynağından, Kur’ânın kendisine indirildiği Zâttan (sav) alıyorlar, hem takıldıkları her meseleyi bizzat Ona soruyorlar, hem de her hal ve hareketleri Onun tarafından kontrol ediliyordu. İşte onların bu durumlarının kısaca ifadesi:

°°°°°°°°°°°

Kur’ân’la nasıl doğru bir ilişki kurmak ve ondan hakkıyla nasıl istifade etmek.. Bu konuda yapılması gereken öncelikli şey, Kur’ân’a ilk muhatap olan sahabe neslinin onunla nasıl bir münasebet kurmuş olduğuna bakmaktır. Onlar, Kur’ân tilavetine çok önem veriyordu. Bunun yanı sıra, onun içerik ve anlamını anlamaya çalışıyor, anladıkları şeyleri hayatlarında tatbik ediyor uyguluyor, ilâhî vahiy vasıtasıyla murâd-ı ilâhîyi keşfetme adına ciddi bir gayret ortaya koyuyorlardı. Aynı zamanda Kur’ân’ı bütün insanlığın istifade edebileceği bir medeniyet ve kültür kaynağı hâline getirmek için fevkalâde bir performans sergiliyorlardı. Sahabe efendilerimiz, Kur’ân’a olan bu bağlılıkları sayesinde Cenab-ı Hakk’ın murâdına en uygun ve en yakın bir temsil ortaya koymuşlardı.

Murâd-ı İlahî’nin Keşfi

°°°Önsöz°°°  

Bütün zamanlar itibariyle Cenâb-ı Hak ile insan arasında bağ kurmanın en kısa, en objektif ve en sağlam vesilesi Kur’ân-ı Kerimdir. Yeter ki Allah’ın muradını anlamak insanın tek gayesi olsun. İnsanlar Onu kendi maksat ve niyetlerine göre yorumlamaya, yani işine geldiği gibi anlamaya kalkmaz da, amel ve niyetlerini ona göre düzeltmeye çalışırlarsa o yolun sonu Allah’ın rızasına ulaşmak olur. Aşağıda, yine sahabe örneği üzerinden bu konunun açıklaması da şöyle:

°°°°°°°°°°°

Bir mü’minin öncelikli gayesi ve en yüce ideali murâd-ı ilâhîyi araştırmak, keşfetmek ve buna uygun bir hayat yaşamak olmalıdır. Bunu elde etmenin yolu ise Kur’ân’dan geçer. Allah, nasıl bir fert ve toplum istediğini vahiy yoluyla bildirmiş ve o Kur’ân cemaatinin özelliklerini yüce Kitap’ında beyan etmiştir. Bir insanın duygu ve düşüncede, ilim ve araştırmada, içtimaî ve iktisadî hayatında vs. Allah’ın rıza ve hoşnutluğuna uygun hareket edebilmesi, Kur’ân’ı doğru anlamasıyla mümkün olacaktır. Dolayısıyla mü’mine düşen vazife, Kur’ân’da yer alan âyât-ı beyyinâtıyla Allah’ın bize vermek istediği mesaja dikkat kesilmesi ve bu konuda i’mal-i fikirde bulunmasıdır.

Sahabe, Kur’ân’ı doğru anlayıp doğru temsil ettiğinden dolayı kıyamete kadar gelecek tüm insanlar için örnek bir topluluk hâline gelmişti. Ne var ki zamanla Müslümanların hayatına gelip yerleşen şekilcilik, Kur’ân’la münasebetlerini de etkiledi. Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan, kendisine karşı şeklen saygı gösterilen, lafzı tilavet edilmekle iktifa edilen, kendisinden bereket umulan, ölülere okunan ve kendisiyle tefeülde bulunulan bir kitap hâline geldi. Bunların hiçbiri aslında yanlış değildi. Kur’ân, gerçekten de saygı duyulacak en mukaddes kitaptır. Onu tilavet eden kimse, Efendimiz’in (sallâllâhu aleyhi ve sellem) beyanıyla (Tirmizî, fezâilü’l-Kur’ân 16; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 2/342.) her harf için on sevap kazanır. Bir Müslüman, Kur’ân’ın bereketine, feyzine inanır. Onun nazarında –Kur’ân’ın ifadesiyle– dağlar yerinden oynayacaksa Kur’ân’la oynar, hallaç pamuğu gibi savrulacaksa Kur’ân’la savrulur, yer paramparça olacaksa Kur’ân’la olur. Bu, onun Kur’ân’a karşı duyduğu saygının tezahürüdür.

Kur’ân’ın lafzına duyulan saygı, onu derinlemesine anlamanın önüne geçiyorsa ortada bir problem var demektir. Bir Müslüman Kur’ân’ı tilavet etmenin, ona karşı fevkalâde bir saygı göstermenin yanında, onu anlamaya ve yaşamaya çalışmayı asla ihmal etmemelidir. Kur’ân’ın gönderilmesindeki ilâhî maksat, onun, anlama cehdiyle tekrar ber tekrar okunması ve didik didik edilmesidir. Evet, Kur’ân bize Allah’tan gelmiş bir mesajdır. Bu ilâhî mesaj doğru anlaşılabildiği takdirde, mü’min hem Rabbine karşı doğru bir kulluk tavrı ortaya koyar hem de insan hakikatini ve kâinat kitabını doğru okur. Çünkü Kur’ân, kâinat kitabının tercüme-i ezeliyesi, kavl-i şârihi, bürhân-ı vâzıhıdır. Aynı zamanda o, kâinatta olan hakikatleri bize anlatan beliğ bir lisandır. Bu sebeple bize düşen vazife, onun beyanını esas almak ve kâinatı bu perspektiften okumaya çalışmaktır.

Kur’ân-ı Kerim’i kadife kaplar içine koyabilir, yatak odalarımızın en mutena köşelerine asabilir ve bunda da keramet ve bereket umabiliriz. Bu yadırganacak bir durum değildir. Çünkü bu, Kur’ân’a saygının bir ifadesidir. Fakat iş burada kalmamalıdır. Kur’ân’a duyduğumuz saygıyı sadece onun maddesine, şekline ve lafızlarına indirgememeliyiz. Bu, eksik bir hürmettir. Önemli olan, onun bizlere sunduğu cevherlerden istifade edebilmek, onun hakikatlerine açılabilmektir. Hatta Kur’ân’a duyulan şeklî saygının bir kıymet ifade etmesi de onda saklı bulunan değerlere açılabilmeye, onlarla irtibat kurmaya bağlıdır. Yoksa, bu şeklî saygı, Kur’ân’ın mânâ ve muhtevasından kopuksa çok fazla bir şey ifade etmez. Hiçbir şey ifade etmez demiyorum. Çok fazla bir şey ifade etmez.

Esasında bir dönem insanlar Kur’ân’ı anlayarak okudular, onun arka plânına vâkıf oldular ve onun rehberliğinde yollarını çizdiler. Kur’ân’a gerçekten değer vermenin ve saygı duymanın yolu da budur. Fakat insanlar avamlaştıkça, cahilleştikçe, sığlaştıkça, tekvinî emirleri okumaktan uzaklaştıkça Kur’ân’dan da kopmaya başladılar. Kur’ân’a saygı sadece bir kültür olarak ve şeklî yanıyla kaldı. Maalesef günümüzde Müslümanlar, Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın bizden ne istediğini bilmiyorlar. Kur’ân’dan yola çıkarak ilâhî maksatları anlamaya çalışmıyor, Müslümanlık adına nasıl bir kıvam sergilememiz gerektiğine kafa yormuyorlar. Hâlbuki Kur’ân bunun için nazil olmuştur. Her birimiz özellikle ihtisas alanlarımızın bize açtığı ufuktan da istifade ederek Kur’ân’ı yeniden okumaya ve anlamaya çalışmalıyız.

Gönülden Kur’ân’a Yönelme

°°°Önsöz°°°  

Kur’an-ı kerimi anlamak, sadece akıl, zekâ ve bilgi seviyesiyle ilgili bir durum değildir. Onun, insan gönlüne bakan, onunla konuşan ve kişinin ona yakınlığı nisbetinde sırlarını açan mahrem bir yönü de vardır. Onun için Türkçemizdeki, “Kur’ân nazlı bir gelin gibidir, ona kalbini açmayana duvağını açmaz” şeklindeki ifade bunu anlatıyor. Bu durum Onun, herkesin istifadesine açık bir yönünün olmasına da mani değildir. Ancak bu da bir yere kadardır. Çünkü: “Biz, Kur’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır.” (İsra’/82)

°°°°°°°°°°°

Evet, Kur’ân bizlere Allah’tan gelen nurlu bir mesajdır. O hâlde onu öyle algılamak, ona öyle bir teveccühte bulunmak gerekir. Kur’ân herkes için bir nur, rahmet ve hidayet kaynağıdır. Fakat unutmamak gerekir ki, herkes ondan teveccühü nispetinde istifade eder. Siz Kur’ân’a ne kadar değer atfeder ne kadar ona kilitlenir ve ne kadar yürekten yönelirseniz, istifadeniz de o ölçüde olur. Kur’ân, her okuyuşunuzda size yeni bir şeyler söyler, içinize yeni bir şeyler akıtır. Bir kısım kelimeleri telaffuz etmek sevap kazandırır ama buna hakkıyla Kur’ân okuma denemez.

Kur’ân’ın Allah kelamı olduğunu unutmamalı, her şeyi onda bulacağınız inancıyla ona yaklaşmalı ve onu tam bir konsantrasyon içinde okumalısınız. Böyle yaparsanız Kur’ân da hazinelerini size açar ve önemli hakikatler sunar. Böyle gönülden bir yönelme olmazsa insan –Allah muhafaza– Kur’ân okurken bile imtihan olabilir; kelâm-ı nefsî ile, indî mülâhazalarıyla çok defa nifak dairesi içine girer ve küfre yelken açar da farkına bile varmaz! Cenab-ı Hakk’ın ilm-i ezelîsinden gelen ilâhî kelâmında kusur ve eksiklik olamaz. İnsana eksiklik gibi gözüken bir şey varsa, bu onun zihnî darlığı ve teveccüh eksikliğiyle alâkalıdır. Günebakan çiçekleri gibi siz Kur’ân’a yöneldikçe onun füyûzâtından (feyizlerinden), şualarından (ışıklarından) ve renklerinden istifade edersiniz. Ona sırtınızı dönecek olursanız Kur’ân size kendini kapatır ve bütün bunlardan mahrum kalırsınız.

Sıklıkla ifade edildiği gibi, Kur’ân’ı Arapçayı iyi bilenler değil, Allah’a yakın olanlar anlar. Nitekim bugüne kadar nice ilim sahipleri onu okumuş ama önyargıları ve bakış zaviyelerindeki çarpıklık yüzünden ondan istifade edememişlerdir. Koskoca bir deryaya dalmışlar; fakat kovalarını dolduramadan oradan ayrılmışlardır. Fakat nice ümmî kimseler nazarında onun damlası bile deryaya dönüşmüştür. Mesela Oryantalistler birçok Müslümandan daha fazla Kur’ân okurlar. Fakat tenkit mülâhazasıyla ona yaklaştıkları, Kur’ân’ı –hâşâ ve kellâ– bir beşer kelamı olarak gördükleri için onu anlayamamışlardır. Çünkü Kur’ân –tabir caizse– kıskançtır. Kendisine cömertçe açılmayanlara cevherlerini cömertçe dökmez. Kur’ân, vicdan enginliğiyle kendisine teveccüh edilip ihtiram gösterilmesini bekler. Ancak bunu yapabilen insanlar onun damlasında deryayı görebilirler.

Kur’ân’ın Evrenselliği

°°°Önsöz°°°  

Kur’ân bir hayat kitabıdır ve hayata dair  bütün konular anabaşlıklar halinde onda mevcuttur. Fakat o başlıkların altındaki geniş alanı doldurmak insana bırakılmıştır. Bu bakımdan Kur’ân düşünmeyi sınırlamaz bilakis ona teşvik eder. Nasıl ki hayatın temel kanunları hiç değişmiyor, ama teferruata ait konular sürekli değişiyor ve yenileniyor ise, Kur’anın konuları ele alışını da bu çerçevede anlamak gerekiyor. Aşağıda açıklandığı gibi:

°°°°°°°°°°°

Selef-i sâlihin, Kur’ân-ı Kerim’i çok güzel bir şekilde ‘sağmış’; ferdî, ailevî, içtimaî, dünyevî ve uhrevî hayat adına ondan alınabilecek her şeyi almıştır. Bir insan, bugüne kadar Kur’ân’dan elde edilen hükümlerle amel etse ve amelinde de ihlâslı olsa –inşallah– Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanır ve Cennet’e girer. Fakat bu, Kur’ân’dan yeni hükümler çıkarmanın mümkün olmadığı anlamına gelmez. Bilakis pek çok âyet-i kerime bizleri tefekkür, teemmül, tedebbür ve tezekküre sevk eder. Allah’ın âyetleri üzerinde derinlemesine düşünmemizi, onun enginliklerine açılmamızı, onlardan gerekli dersi almamızı, bir kere daha onun ruhunu keşfetmeye çalışmamızı salıklar.

Hayatın akışı içerisinde hemen her gün yeni yeni hâdiselerle, problemlerle karşılaşıyoruz. Yaşadığı zaman diliminin ve tecrübe ettiği olayların penceresinden Kur’ân’a bakan insan, aradığı cevapları onda rahatlıkla bulabilir. Çünkü Kur’ân ilm-i ezelîden geldiği için kıyamete kadar cereyan edecek cüz’î-küllî bütün hâdiselerle ilgili çözüm yollarını göstermiştir. Samimi bir kalple ona yöneldiğiniz zaman bunları görebilirsiniz. Bu sebeple, öncekiler ondan her ne sağmış olurlarsa olsunlar, sizin hisseniz hâlâ orada durur. Şayet kemal-i ihtimamla ona yönelirseniz siz de kendi hissenizi ondan alabilirsiniz. Fakat kibirlenir ve müstağni bir tavır içinde olursanız, o da size panjurlarını kapatır.

Bir insan, Allah kelamını saygıyla okursa her harfi için on sevap kazanır. Fakat onun üzerinde ciddi bir tefekkür ve tedebbürle (derinlemesine düşünerek) durduğunda, belki de kazanacağı sevap on bine çıkar. Böyle sevaplı ve bereketli bir yol varken şeklî ve lafzî bir okumayla iktifa etmek dûn-himmetliktir. Kur’ân, aradan çıkarma mülâhazasıyla okunmamalıdır. İnsan, her okuduğu kelimeyi duymaya çalışmalıdır. Arapça bilmiyorsa açıklamalı bir meal veya tefsir okuyarak âyetlerin mânâlarını anlamaya çalışmalıdır. Zannediyorum; insan okuduğu âyetlerin ifade ettiği mânâları icmalen de olsa anlasa, onları daha farklı bir halâvetle (zevkle) okuyacaktır. Kur’ân-ı Kerim’e karşı derin bir tazim ve saygı duyar, tam bir teveccühle ona yönelir, gözünüzü ve gönlünüzü ona verirseniz, Cenab-ı Hakk’ın size ne engin lütuflarda bulunacağını kestiremezsiniz.

Kur’ân Nesli

°°°Önsöz°°°  

Hazreti Muhammed Aleyhisselamın insanlığa bıraktığı en büyük miras hiç şüphe yok ki Kuranı Kerimdir. O bir insanlık reçetesidir. Fakat, kullanılmayan reçetenin kimseye faydası olmayacağı gibi, onun yanlış kullanımı da fayda sağlamaz. İşte son olarak, bir Kuran talebesi, aşığı ve hadimi olan Merhum Hocamızın bu konudaki tavsiyeleri:

°°°°°°°°°°°

Allah ve varlıkla münasebetlerimizde doğru yerde durmak istiyorsak hakiki Kur’ân nesli olmaya bakmalıyız. Hakiki Kur’ân neslinin özelliği ise, Allah karşısında Allah’ın istediği şekilde bir duruş ortaya koyması ve yeryüzünde Cenab-ı Hakk’ın murâdını ikame etmesidir. Farklı bir tabirle Kur’ân hakikatlerini temsil ve tebliğ etmesidir. Onlar Kur’ân’ı hayatlarına hayat kılan insanlardır. Nereden bakılırsa bakılsın, her yanlarından Kur’ân hakikatlerinin süzüldüğü görülür. Tavır ve davranışlarında, söz ve konuşmalarında, duruşlarında, ibadet hassasiyetlerinde vs. Kur’ân izleri vardır. Sizi Allah kelamına götürürler. Onları gördüğünüz zaman Allah’ı hatırlarsınız. Onlar dünyayı, yaşamayı, zevk ü sefayı, dünya hakimiyetini değil, Allah’ı hatırlatan kimselerdir.

Kur’ân’ı anlama ve yaşama konusunda çok ciddi bir kuraklık yaşadık. Kur’ân’a karşı yabancılaştık. Bu da kendi değerlerimize ve kültürümüze karşı yabancılaşmayı netice verdi. Bu açıdan yeniden bir kere daha bu ilâhî beyanı ruhlara duyurmaya çalışmalı, bunun için bütün vesileleri değerlendirmeliyiz. Mesela Ramazan ayı bunun için çok güzel bir fırsattır. Ramazan’da Kur’ân’ı sadece lafza bağlı hatimle, mukabeleyle yetinmemeli, mümkünse açıklamalı bir mealiyle birlikte mütalaa etmeliyiz. Böylece Müslümanların, kendilerine gönderilen Yüce Kitab’ın mânâ ve muhtevasını anlamasını sağlamalıyız. Böyle bir mukabele tarzı her sene tekrar edilecek olursa avam halkta bile ciddi bir Kur’ân kültürü oluşabilir ve böylece insanlar onu vicdanlarında daha derince duyarlar.

Kısacası, bilmeyenlere Kur’ân okumasını öğreterek, bilenlere âyetlerin mânâ ve muhtevasını izah ederek, daha ileri seviyedekilerle Kur’ân hakkında daha derince mütalaa ve müzakerelerde bulunarak insanlarda yeniden ona karşı aşk u şevk uyandırmaya çalışmalıyız. Hatta Kur’ân’ı sadece camiye gelenlere anlatmakla yetinmemeli, bir şekilde camiden uzaklaşmış veya uzaklaştırılmış insanlara da ulaşmanın yollarını aramalıyız. Bu konuda televizyon programları yapmalı, konferanslar vermeli, onu üniversite amfilerine taşımalı ve bir şekilde herkesin Kur’ân nurundan istifade etmesine gayret etmeliyiz. Kur’ân’a karşı oluşan heyecansızlık ve durgunluğu gidermek, onu şekil ve formalitelere indirgenmekten kurtarmak için ciddi bir seferberlik başlatmalıyız.

Eser: Kırık Testi-19 Işık Karanlığı Boğarken

Bu yazı 26 kez okundu