⇒(1. BÖLÜM) Allah’a ve Resûlüne davet 1. Hakk’ı Anlatma Sevdası

“ALLAH’A VE RESÛLÜNE DAVET”

Allah’a ve Resûlüne davet, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashâbına, nasıl her şeyden daha çok sevimli geldi? İnsanların hidayet bulmaları, Allah’ın dinine girmeleri ve Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine gark olmaları için nasıl arzulu idiler? İnsanları, Hakk’la buluşturma uğrunda nasıl gayret sarf etmişlerdi?

1. Hakk’ı Anlatma Sevdası

Resûlullah’ın Bütün İnsanların İnanması İçin Mumlar Gibi Erimesi

Kâinatın Efendisi, bütün insanların iman etmesini ve Hakk’a tâbi olmasını çok istiyordu. Âyette, Cenab-ı Hak onun bu arzusunu şu şekilde beyan etmişti. “İnsanlar iman etmiyor diye üzüntüden neredeyse kendini yiyip tüketeceksin. Eğer dileseydik onlara gökten öyle bir mucize indirirdik ki, onun karşısında ister istemez boyun bükerlerdi.” (Şuarâ, 26/3-4). Lakin, Allah (Celle Celalühü), şu âyetle beyan etti ki: “İnsanlardan kimi bedbaht, kimi mutludur.” (Hûd, 11/105). Kader planında kimi iman etmeye müsait, kimi ise bundan uzak ve talihsizdir. (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 7/196 (11243))

Resûlullah’ın, Amcası Ebû Tâlib’in Vefatı Esnasında Kavmini İslâm’a Daveti

Ebû Tâlib hastalandığı zaman, Utbe b. Rabia, Şeybe b. Rabia, Ebû Cehil b. Hişam, Ümeyye b. Halef ve Ebû Süfyan b. Harb’den oluşan Kureyşli bir heyet, Ebû Tâlib’in yanına geldi ve Hazreti Peygambere: “Yeğeniniz, tanrılarımızı kötülüyor, onlar hakkında yapmadığını ve söylemediğini bırakmıyor. Bir ikaz edip onu bu işten vazgeçirseniz. Ey Ebû Tâlib! Sen bizdensin. Şu an ölmek üzeresin. Senden endişe ediyoruz. Yeğeninle aramızdaki olayı biliyorsun. Çağırıp ondan söz al. Bizden elini çeksin. Biz de ona ilişmeyeceğiz. Dinimizi bize bıraksın, diniyle uğraşmayacağız.” dediler. Bunun üzerine, Ebû Tâlib Peygamberimize haber gönderdi. Resûlullah gelip içeri girdi. Ebû Tâlib ile gelenler arasında, bir kişinin oturabileceği kadar bir yer vardı. Ebû Tâlib’in yanına Resûlullah oturmasın diye Ebû Cehil, bu boş yere oturdu ve böylece Hazreti Peygamberin (aleyhisselâm) amcasının yanına oturmasına mâni oldu. Şayet Resûlullah buraya oturursa amcası, Resûlullah’a acıyarak belki iman eder diye endişe ediyorlardı. Resûlullah da, amcasının yakınında oturabileceği bir yer bulamayınca kapının yanına oturdu. Ebû Tâlib: “Yeğenim! Nedir kavminin hâli? İlâhların hakkında kötü sözler sarf ettiğini ileri sürüyorlar.” dedi.

Bir başka rivayette Ebû Tâlib, Resûlullah’a şunları dedi ve aralarında hissî bir konuşma geçti: “Bak kardeşimin oğlu! Seni bildim bileli, sen hep bana saygı gösterdin. Hâlbuki senin kavminden bu insanlar gelip, Kâbe’ye giderek kendilerine eziyet verecek şeyleri onlara söylediğini iddia ediyorlar. İstersen gel bu işten vazgeç, ne dersin!.” Kâinatın Fahrı, gözlerini semaya kaldırıp amcasına: “Yemin olsun ki, sizin şu güneşten bir şule koparmağa güç yetiremeyeceğiniz gibi, benim de aldığım bu peygamberlik vazifesini terk etmem, benim yetkim dâhilinde değildir.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid,6/8 (6809))

Bir başka rivayette ise Ebû Tâlib: “Yeğenim! Kavmin gelip bana bir şeyler dediler. Ne olur hem bana, hem kendine acı! Güç yetiremeyeceğimiz bu işi bana yükleme! Kavminin hoş karşılamadığı sözleri söylemekten vazgeç!” Resûlullah, amcasının bu sözlerinden kendisini, artık himaye etmeyeceği, onu yardımsız bırakacağı ve ona destek olamayacağı hissine kapıldı ve: “Amca! Amca! Güneş sağ tarafıma, ay da sol tarafıma konsa yine ben bu davamdan vazgeçmem. Tâ ki, ya Allah bu dinini muzaffer eder, ya ben bu uğurda ölürüm. Sonra Fahr-i Kâinat’ın gözleri yaşardı ve ağladı. (İbn Kesîr, el-Bidâye, 3/42) Bu sırada oradaki Kureyş’in ileri gelenleri, Kâinatın Nebîsi aleyhine birçok söz söylediler. Resûlullah’a, kimileri: “Yahu! Eğer bir ihtiyacın varsa sana mal toplayalım; böylece Kureyş’in en zengini ol! Çok kadınla olmak istiyorsan, Kureyş kadınlarından dilediğini seç, gel istersen seni on tanesi ile evlendirelim!” dediler. (İbn Kesîr, el-Bidâye, 3/62)

Utbe b. Rabia: “Bak kuzenim! Seni aramızda aile bakımından orta hâlli; fakat mevki itibariyle en üstün kişi olarak görüyorum. Gel gör ki, hiçbir kimsenin kavmi arasına sokmadığı bir şeyi içimize soktun. Bu söylediklerinle mal temin etmek istiyorsan, kavmin bu konuda üzerine düşeni derhâl yapar ve sen de en zenginimiz olursun. Şeref peşindeysen, sana öyle bir makam veririz ki, kavmin içinde en yüksek makamı elde edersin. Yok şayet cin çarptığı için böyle şeyler söylüyor ve bundan da kurtulamıyorsan, malımızı harcarız, her şeyi bu uğurda feda ederiz ve seni tedavi ettiririz. Hayır, kral olmak istiyorsan seni kral da yaparız.” dedi. Resûlullah ise, bu sözlere cevap vermeyip Fussilet sûresini 37. âyetine kadar okudu. (İbn Kesîr, el-Bidâye, 3/62)

Resûlullah, tekrar amcasına döndü ve“Amca! Ben onları, şayet dediğimi kabul edip içten söylerlerse, bütün Arapların kendilerine boyun eğeceği ve Acemlerin de cizye vereceği bir söze davet ediyorum.” dedi. Kureyşli heyet, bu sözle kastedilenin, kelime-i tevhid olduğunu bildiği için, çığlığı basıp, “Bir kelime imiş! O sözü ağzına alma! Baban hakkı için, onun dışında on tane söz üzerinde birleşebiliriz.” dediler. El çırparak protesto ettiler. Ebû Tâlib: “Yeğenim, o hangi sözdür?” diye sordu. Resûlullah: “Lâ ilâhe illâllah.” dedi. Bunun üzerine Kureyşli heyet, panik ve aşırı bir tedirginlik içinde yerlerinden kalktı. Kalkarken: “Tutmuş, bunca ilâhı bir tek ilâh yapmış! Bu gerçekten şaşılacak, çok tuhaf bir şey!” dediler. (Sad, 38/5). (İbn Kesîr, el-Bidâye, 3/123)

Hazreti Peygamberden bir şey koparamayacaklarını anlayınca çekilip gittiler. Ebû Tâlib: “Yeğenim! İnan ki, sen onlara haddi aşan bir söz söylemedin!” dedi. Peygamberimiz, amcasının imana geleceğini düşünüp: “Amca, öyleyse o sözü sen söyle de, kıyamet günü sana şefaat edebileyim.” dedi. Ebû Tâlib de, Efendimizin bu can u gönülden isteğini görünce: “Yeğenim, benden sonra seninle yakınlarına kötülük etmelerinden korkmasaydım ve Kureyş’in, ‘Ölümden korktuğu için bu sözü söyledi.’ diyeceklerinden çekinmeseydim, yalnız seni sevindirmek için bu sözü derdim.” dedi. (İbn Hişam, Sîre, 2/265)

Bir başka rivayette, (Buhârî, Sahîh, 3/1409 (3671)) Ebû Tâlib’in vefatı esnasında, Peygamberimiz, amcasının yanına girdi. Ebû Cehil de orada idi. Resûlullah, “Amca, kelime-i şehadet getir ki, onunla Allah nezdinde seni savunayım.” buyurdu. Ebû Cehil ve diğer müşrikler, Ebû Tâlib’i sürekli “Dininden vaz mı geçiyorsun?” sorusuyla sıkıştırdılar. Bunun üzerine, Ebû Tâlib “Abdulmuttalib’in dini üzere ölüyorum.” deyince yakasını bıraktılar. Bunun üzerine gönlü yaralı Nebî: “Allah’tan bir yasaklama gelinceye kadar, senin için Allah’ın affetmesini dileyeceğim.” buyurdu. Ardından: “Kâfir olarak ölüp cehennemlik oldukları kendilerine belli olduktan sonra, akraba bile olsalar, müşriklerin affedilmelerini istemek, ne Peygamberin ne de müminlerin yapacağı bir iştir.” (Tevbe, 9/113) âyeti ile “Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin, lakin ancak Allah dilediğini doğruya hidayet eder. O, hidayete gelecek olanları pek iyi bilir.” (Kasas, 28/56) âyeti nazil oldu. (Buhârî, Sahîh, 4/1717 (4398))

Resûlullah’ın ve Sahabenin İnsanları Hakk’a Çağırmadaki Israrı

Resûlullah (aleyhisselâm), Medine’den Hudeybiye’ye doğru sefere çıkmıştı. Onlar bu hâlde iken Büdeyl b. Verkâ, Huzâa kabilesinden bir grupla çıkageldi. Huzâalılar, Mekke civarında ikamet etmiş olan Tihâme kabileleri arasında Resûlullah’ın sırdaşı ve dostu idiler. Büdeyl Resûlullah’a “Ben Mekke’nin Ka’b b. Lüeyy ve Âmir b. Lüeyy kabilelerinin, birçok Hudeybiye sularının başında, beraberlerinde sütlü ve yavrulu develeri olduğu hâlde konakladıklarını gördüm. Onlar seninle savaşacak. Beytullah’ı ziyaretine mâni olacak olmasınlar!” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Biz kimseyle savaşa gelmedik. Biz sadece umre yapmaya geldik! Bununla birlikte harp etmek Kureyş’in iliğine işlemiş. Hâlbuki çok da zarar gördüler. Eğer onlar dilerse ben onlarla sulh yapar kendilerine müddet tanırım, onlar da benimle diğer insanların arasından çekilirler. Eğer ben öbürlerine galebe edersem, Kureyşliler de dilerlerse onlarla yapacağım sulha kendi rızalarıyla girerler. Şayet ben galip gelmezsem, Kureyşliler benimle savaşmak zahmetinden kurtulup rahata ererler. Şurası da var ki, eğer Kureyşliler bu teklifime itiraz ederlerse, ruhumu elinde tutan Cenab-ı Hakk’a yemin olsun, bu davam için, başım vücudumdan ayrılıp ölünceye kadar onlarla savaşacağım. O zaman Allah, bana yüklediği misyonu gerçekleştirme hususundaki vaadini mutlaka yerine getirecektir.” (Buhârî, Sahîh, 2/974 (2581))

Şanlı Nebî buyurdular ki: Yazık Kureyş’e. Savaş hırsı onları yiyip bitirmiş. Onlara ne oluyor ki! Keşke kendileri aradan çekilip beni diğer Araplarla bıraksaydılar. Öteki Araplar bana galip gelirlerse, zaten hiç savaş zahmetine katlanmadan istedikleri olmuş olur. Eğer Allah beni onlara üstün kılarsa insanlar toplu olarak İslâm’a girer. Girmezlerse, güçleri olduğu halde savaşa devam eder. Kureyş ne sanıyor? Yemin olsun ki ya Hak Teâlâ, bu İslâm davası uğrunda beni muzaffer edinceye kadar savaşırım ya da bu baş bu bedenden ayrılır. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/323(18930)) Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!”

Hayber Kalesi’nin kuşatılmasında, kalenin fethi uzayınca Kâinatın Efendisi şöyle buyurdu: “Yarın sancağı öyle bir kimseye vereceğim ki, Allah, fethi onun elleriyle müyesser kılacaktır. O, Allah’ı ve Resûlünü sever, Allah ve Resûlü de onu sever.” Bunun üzerine, insanlar o geceyi sancağın onlardan hangisine verileceği hususunu konuşarak geçirdiler. Onların hepsi, sancağın kendisine verilmesini umarak sabaha erişip Kâinatın Efendisinin huzuruna vardıklarında Resûlullah onlara: “Ali nerededir?” diye sordu. Sahabe: “Ya Resûlallah! O gözlerinden rahatsızdır.” dedi. “Ona haberci gönderin!” buyurdular. Akabinde Ali getirildi. Peygamber Serveri, Ali’nin gözlerine ağzının mübarek suyundan sürdüler ve ona dua ettiler. Ali’nin göz rahatsızlığı, sanki kendisinde hiçbir ağrı yokmuşçasına iyi oldu. Efendimiz, bayrağı ona teslim ettiler. Bunun üzerine Hazreti Ali: “Yâ Resûlallah! Hayber Yahudileri ile, onlar da bizim gibi Müslüman oluncaya kadar dövüşürüm.” dedi. Resûlullah da: “Ya Ali! Hayberlilerin sahasına inip karargâhını kuruncaya kadar ağır ol ve sakin davran. Sonra da onları İslâm’a davet et ve İslâm hususunda üzerlerine vacip olan Allah hakkını onlara haber ver. Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın senin sayende bir tek kişiye hidayet vermesi, senin birçok kırmızı develerinin olmasından daha hayırlıdır.” buyurdular. (Buhârî, Sahîh, 3/1096 (2847))

Hazreti Enes (radıyallahu anh) diyor ki: “İran’ın o zamanki büyük şehirlerinden Tüster’in fethi sırasında Ebû Musa el-Eşarî, beni Hazreti Ömer’e gönderdi. O zaman Bekir b. Vâil kabilesinden altı kişi irtidat edip müşriklere katılmıştı. Hazreti Ömer bana: “Bekir b. Vâil’den irtidat eden o grubun durumu nedir?” diye sordu. “Ey Müminlerin Emiri, onlar İslâm’dan dönüp müşriklere iltihak eden bir gruptur. Onları öldürmekten başka bir çare yoktur.” dedim. Hazreti Ömer: “Onları sağ salim yakalamam, güneşin üzerlerine doğduğu altın ve gümüşten daha değerlidir.” buyurdu. “Ey Müminlerin Emiri! Yakalasaydın onlara ne yapardın?” diye sordum. “Çıktıkları kapıdan tekrar geri dönüp içeri girmelerini teklif ederdim. Şayet geri dönerlerse, dönüşlerini kabul ederdim. Aksi takdirde hapsederdim.” dedi. (Beyhakî, Sünen, 8/207 (16665))

Resûlullah’ın Hakem b. Keysan’ı İslâm’a Davet Ederken Gösterdiği Sabır

Mikdad b. Amr anlatıyor: Hakem b. Keysan’ı esir almıştım. Kumandanımız onu öldürmek istedi. Ben de: “Bırak onu Resûlullah’a götürelim.” dedim ve götürdük. Resûlullah, onu İslâm’a davet etmeye başladı. İman etsin diye sürekli ısrar ediyordu. Mikdad b. Amr: “Yâ Resûlallah, ne diye bu kadar uzun konuşuyorsun? Bu adam asla İslâm’a girmez. Bırak onu bana, boynunu uçurayım da cehennemin dibini boylasın!” dedi. Kâinatın Efendisi, Mikdad b. Amr’ın bu teklifine fazla ehemmiyet vermedi. Nihayet, Hakem b. Keysan Müslüman oldu. Mikdad b. Amr, Hakem’in Müslüman olduğunu görünce davranışlarından utanıp kendi kendisine: “Meseleleri benden daha iyi bilen Resûlullah’a nasıl da karşı çıkmışım!” demişti. Mikdad, daha sonra dinî hassasiyetinden dolayı, Resûlullah’a karşı böyle çıkıştığını düşünerek teselli olmaya çalışmıştır. Mikdad b. Amr der ki: “Hakem İslâm’a girdi. Gerçekten çok güzel bir Müslüman oldu. Bi’r-i Meûne’de şehit düşünceye kadar Allah yolunda cihad etti. Resûlullah (aleyhisselâm) ondan çok memnundu ve cennettekiler arasına dâhil oldu.” (İbn Sad, Tabakâtu’l-Kübrâ, 4/ 137)

Hazreti Hamza’yı Şehit Eden Vahşî’nin Müslüman Oluşu

Vahşî, Hazreti Hamza’yı şehit ettikten sonra Mekke’ye döndü. Mekke fethedilince de Taif’e kaçtı. Taifliler de, İslâm’a girmek için Resûlullah’ın yanına gidiyorlardı. Artık Vahşî’nin kaçacak yeri kalmamıştı. Kâinatın Efendisi, Vahşî’yi İslâm’a davet için haber gönderdi. Vahşî ise, Resûlullah’a şu cevabı iletti: “Ya Muhammed! Beni nasıl İslâm’a çağırırsın? Allah’a şirk koşanlar, Allah’ın muhterem kıldığı bir canı haksız yere öldürenler, zina edenler günahlarının cezasını çekerler. Kıyamette, o büyük duruşma gününde cezaları katmerli olur, azap ve zillet içinde ebedî kalır. Hâlbuki ben bunların hepsini yaptım. Daha benim bir kurtuluşum olur mu?” Bunun üzerine Allah (celle celâluhu) şu âyeti inzâl buyurdu: “Ancak şu var ki dönüş yapıp iman edenler, güzel ve makbul işler işleyenler bundan müstesnadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir.Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir.” (Furkan, 25/70) Bunun üzerine Vahşî: “Ya Muhammed! ‘Dönüş yapıp iman etme, güzel ve makbul işler işleme’ çok çetin bir şarttır. Bana kalırsa ben bu işin altından kalkamam.” Hemen ardından şu âyet nâzil oldu: “Şurası muhakkak ki, Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez, ama bunun altındaki diğer günahları dilediği kimse hakkında affeder.” (Nisâ, 4/48) Yine Vahşî: “Yâ Muhammed! Bu konuda görüşün nedir? Affetmek, Allah’ın hikmet ve iradesine bağlıdır. Bilmiyorum; beni bağışlar mı bağışlamaz mı?” diye sordu. Akabinde hemen şu âyet nâzil oldu: “Ey şanlı Nebî, sen şunu tebliğ et: ‘Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah, dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, gafûr ve rahîmdir, çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.” (Zümer, 39/53)  Vahşî, tam istediği cevabı almıştı. Derhal Müslüman oldu. Bazı insanlar dediler ki: “Yâ Resûlallah! Biz de Vahşî’nin yaptığı gibi yapmıştık. Aynı şartlar bizim için de geçerli mi?” Fahr-i Kâinat, “Bu şartlar bütün Müslümanlar için geçerlidir.” buyurdular. (Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 11/197 (11480))

Hazreti Fâtıma’nın, Resûlullah’ın Tebliğ Esnasında Çektiği Zorluklar Nedeniyle Ağlaması

Ebû Sa’lebe el-Huşenî der ki: “Resûlullah (aleyhisselâm) bir savaştan gelmişti. Hemen mescide girip iki rekât namaz kıldı. Kâinatın Efendisinin, herhangi bir seferden dönünce ilk işi, mescide girip iki rekât namaz kılmak, sonra Fâtıma’ya uğrayıp hâl hatır sormak, sonra da diğer hanımlarının yanına varmak olurdu. Bir kere seferden döndüğünde mescide girip iki rekât namaz kıldı, sonra da diğer hanımlarının yanına uğramadan kızı Fâtıma’nın yanına geldi. Kızı kendisini kapıda karşıladı. Fâtıma, babasının yüzünü gözünü öpüp ağlamaya başladı. Allah Resûlü kızına: “Neden ağlıyorsun?” diye sordu. Fâtıma: “Yâ Resûlallah! Görüyorum ki rengin solmuş, elbiselerin de eskimiş!” dedi. Allah Resûlü: “Kızım, ağlama! Allah, babanı öyle bir dava ile göndermiştir ki, bu dava, yeryüzünde gecenin olduğu her yere, her kıtaya, her kente, her köye, her ova ve obaya ulaşacak. Onlar bu dava sebebiyle ya iman edecek aziz olacaklar, ya da inkâr edip zelil olacaklar(el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl, 1/506 (1448))

Sahabeden Temim ed-Dârî der ki: “İnananların aziz olduğu ve inanmayanların da zelil olmasını bizzat ben kendi akrabalarımda müşahede ettim. Onlardan Müslüman olanlar lütuf ve ihsanlara nail oldu, şeref ve güç kazandı. Küfürde direnenler ise, hor ve hakir olarak kaldı, cizye ödemeye mecbur oldular.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/103(16998))

-Muhtasar Hayâtü-s-Sahâbe-

Bu yazı 30 kez okundu