110-) Elfâz-ı küfür

“Elfâz-ı küfür”, yani “küfür gerektirici sözler” denilen sözleri söylemiş olmak, insanın kâfirliğinden kaynaklandığı kesin olmadıkça bir insanı kâfir yapmaz. (Sünuhât)

Bazı âyetler ve hadis-i şerifler mutlak olduğu, yani kişiler, şartlar veya başka vasıflarla sınırlanmaları mümkün bulunduğu veya belli bir kişiye veya kişilere, şarta veya şartlara ait olduğu halde küllî, yani her zaman, her şartta ve herkes için geçerli zannedilmiştir. Meselâ, hangi amelin daha çok hayırlı olduğu konusunda en az 5–6 tane sahih hadis vardır. Bu hadislerden bazısına göre en hayırlı amel imandır, bazısına göre namazdır, bazısına göre makbul hacdır, bazısına göre cihaddır, bazısına göre anne–babaya itaat ve hizmettir. Bu hadis-i şeriflerin her biri sahih olduğuna ve Peygamber Efendimiz (s.a.s.) kendisiyle çelişmeyeceğine göre, demek ki bu hadis-i şerifler, belli şartlara, zamanlara ve kişilere hitap etmektedir. Bir insan olur, anne–babası bakıma mutlak muhtaçtır ve o insandan başka da onlara bakacak kimse yoktur. İşte bu insan için anne–babasına bakmak, en hayırlı amel olur. Bazı şartlar vardır ki, İslâm’ı, onun iman, ibadet ve ahlâk esaslarını, haram ve helâllerini koruma adına savaş manâsında cihad en önemli hale gelir, hattâ umumî cihad ilan edilir. Böyle bir durumda Allah yolunda savaşmak manâsında cihad, en hayırlı amel olur. Kısaca, kendilerinde teşabüh, yani benzeşme, zamana, zemine, şarta ve kişiye göre ayrı bir yön arzetme hususiyeti bulunan meselelerle ilgili hadis-i şerif veya âyet-i kerimeler de ona göre değerlendirilmelidir.

ELFÂZ-I KÜFÜR

Bu çerçevede olmak üzere, Kelâm veya Fıkıh kitaplarında küfür gerektiren sözler olarak “elfaz-ı küfür”den bahsedilir. Meselâ, bir insanın diğerine “Seninle birlikte Cennet’e bile gitmem!” demesi, bu sözlerdendir. Çünkü bu sözde mutlak enaniyet, Cennet’i küçümseme, hattâ hevesi istikametinde ret manâsı vardır. Bir insan bunu bilmeden, bazen de farkına varmadan, söylediği sözün ne manâya geleceğini tam idrak etmeden söyleyebileleceği gibi, bazen de öfkesinden, bazen de manâyı ifade edecek daha başka bir söz bulamadığı için söyleyiverir. Böyle söyledi diye hemen onu söyleyen insana kâfir damgası vurulmaz. Çünkü “elfâz-ı küfür”den kasıt, onları söyleyenleri hemen kâfir yapan sözler değil, bizzat kendileri küfür veya küfür sözü olup, mü’minde imandan değil de, kâfir olan bir sıfattan kaynaklanmış sözlerdir. Bu sözlerin kendisi kâfirdir, onları söylemek kâfir amelidir ve bu sözler, mü’mindeki mü’min sıfatlarından kaynaklanmaz. Ama her kâfirin her sıfatı ve ameli küfründen kaynaklanmadığı ve kâfirin bütün sıfatları kâfir, bütün amelleri küfür ameli olmadığı gibi, mü’minin her sıfatı ve her ameli pratikte mü’min olamamakta ve imandan kaynaklanamamaktadır.

Dolayısıyla, bir kâfirdeki mü’min sıfat ve ameli nasıl o kâfiri mü’min yapmazsa, aynı şekilde, bir mü’mindeki kâfir sıfat ve ameli de mü’mini kâfir yapmaz. Kendisi küfür olan söz, davranış veya sıfatın bizzat kişinin kâfirliğinden kaynaklandığı kesin olmadıkça, küfür olan bir sözü, davranışı ve sıfatı yönüyle insan tekfir edilmez. Çünkü böyle bir tekfirde şüphe vardır. İman ve küfür ise bir hükümdür ve hüküm her zaman yakîne dayanır ve dayanmalıdır. Şek, yani şüphe ile yakîn zail olmaz. Tekfire çabuk cüret edenler düşünsünler!

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 27 kez okundu