Peygamberlik, tevhid ve imanın gözü, Allah’ın birliği, Âhiret ve Ulûhiyet üzerindedir, eşya ve hadiseleri bu açıdan görür. Felsefe ve bilim ise doğrudan eşyaya, sebeplere ve tabiata bakar, ona göre görür. İkisinin bakış açışı ve dolayısıyla ulaştıkları hakikatler, birbirinden çok uzaktır. (Sözler, “12. Söz, 1. Esas; 13. Söz, 1. Makam; 19. Söz, 14. Reşha; 20. Söz, 2. Makam”)
DİN VE PEYGAMBERLİĞİN GÖZÜ, FELSEFE VE BİLİMİN GÖZÜ
Kâinatı, eşya ve hadiseleri değerlendirmede bu husus son derece önemlidir. Ne yazık ki, gözü tamamen dünyaya dönük bulunan mevcut materyalist felsefe ve bilimin etkisinde kalan pek çok İlâhiyatçı da, kâinata, eşya ve hadiselere kendi pencerelerinden ve dünyaya dönük yüzleri açısından bakmakta ve hem Din’i buna göre yorumlamakta, hem de ‘içtihad’larını bu bakış açısının üzerine oturtmaktadır. Meselâ, peygamberlik, tevhid ve imanın, kısaca Kur’ân’ın, İslâm’ın nazarında dünya, Âhiret’in tarlasıdır; dünya hayatı asıl olmayıp, Âhiret’i kazanma adına ekilmesi gereken bir tarladır. Dolayısıyla Müslümanlar, dünya hayatına Âhiret’e inanmayan veya dikkate almayan kâfirler gibi bakmadıkları için dünyayı imarda kâfirlerin gerisine düşebilirler. Veya dünyayı imar anlayışları elbette farklı olur. Bir Müslüman, yatırımını Âhiret adına yapar; harcamalarında Din’e hizmeti esas alır. Kâfirler bütün himmetlerini dünyanın imarına verirken, Müslüman da olsalar dünyaya fazla eğilenler, dünya hayatlarını imar etmeyi öne alır; bundan artanı Âhiret’e ayırırlar. Oysa Kur’ân, tam tersini, yani “Allah’ın sana olan ihsan ve nimetleriyle Âhiret yurdunu kazanmaya çalış; dünyadan da (O’nun sana takdir buyurduğu) nasibini unutma!” (Kasas Sûresi/28: 77.) diye buyurur.
İkinci olarak, bilim ve materyalist felsefe, eşyayı sadece zatı açısından değerlendirir. Meselâ, onların nazarında yeryüzü; dağlar, denizler, toprak ve kayalardan müteşekkil, fezada kendi ekseninde ve güneş etrafında dönen küçük bir cisimdir. Oysa Kur’ân ve İslâm nazarında yeryüzü, her ne kadar cismen küçük, zayıf, ihtiyaçları çok, iktidarı sınırlı da olsa yaratılış ağacının meyvesi olan insanın beşiği ve meskenidir. Bu bakımdan, “Mekânın şerefi orada oturanladır.” kaidesince, yeryüzü, göklere nisbeten küçücük bir cirimden ibarettir ama, taşıdığı manâ ve onda tecelli eden sanat açısından bütün kâinatın kalbi, merkezi, bütün İlâhî sanatların sergisi, İlâhî İsimler’in tecellilerinin mazharı, nihayetsiz Rabbânî faaliyetin en yoğun sergilendiği zemin, Allah’ın yaratıcılığının kendisini en yoğun ve en fazla gösterdiği alan, pek geniş Âhiret âlemlerinin dokunduğu tezgâh, ebedî kalacak manzaraların süratle ve birbiri peşisıra geçit yaptığı bir ekran, ebedî bağ, bahçe ve bostanların tohumlarının ekildiği tarladır. İşte taşıdığı bu manâ ve kendisinde sergilenen sanat ve hikmetler sebebiyledir ki, yeryüzü, Kur’ân’da göklerle bir tutulur ve “Göklerin ve yerin Rabbi” gibi ifadelerde göklerle birlikte anılır. (Sözler, “15. Söz, 3. Basamak”.)
Yine, bilim ve materyalist felsefenin nazarında güneş, yeryüzünden 150 milyon kilometre uzaklıkta, helyum ve hidrojen atomlarından müteşekkil, ısı ve ışık saçan bir ateş kütlesidir. Ama Kur’ân’ın nazarında kâinat, insanın meskenidir. Bu meskenin tabanını yeryüzü, tavanını semâ oluşturur. İşte güneş, insanın meskeninin tavanına takılmış ve bu meskeni aydınlatan bir lamba, etrafında onun câzibesine tutulmuş gezegenleriyle beraber Allah’ın emri altında hareket eden ve yeryüzünde insan ve diğer canlıların ihtiyaçları için gerekli yemekleri pişiren altından bir ocaktır. İşte, Kur’ân ile, peygamberlik ve iman ile bilim ve felsefenin bakış açısı çok farklı olduğu için, felsefeciler ve bilim adamları eşyanın şeklini, yapısını, hattâ dünyaya ait faydalarını incelemede en ince ayrıntılara kadar girerler; fakat manevî ve dinî meselelerde en basit bir mü’minden bile çok daha geridirler. Dolayısıyla, manevî ve dinî meselelerde değil otorite ve hüccet olmak, bir talebe seviyesinde bile değildirler. Bunu anlamayanlar, tıbba ait bir meseleyi mühendisten sormak gibi, felsefeci ve bilim adamlarını onlardaki eşyaya ait yatay malûmata bakarak dinî ve manevî konularda da otorite yerine koyabilmekte, böylece kendileri aldandığı gibi, daha bazılarını da aldatabilmektedirler.
Felsefe ve bilimin meseleleri, hakikatin nazarında Din’in meselelerinin yanında pek ehemmiyetsizdir. Özellikle bilim ve felsefenin eşya ile ilgili olarak, insanın hiçbir dahli olmayan, bilinip bilinmemesi hiçbir manâ ve değer ifade etmeyen, hattâ bilinmesi fazladan ve lüzumsuz malûmat olmaktan öte gitmeyen öyle meseleleri vardır ki, cehaletten daha değerli değildir. Hattâ cehalet, insanı öğrenmeye sevk edebilir, öğrenmeye zemin olur. Fakat bu tür meseleler ve onlar hakkındaki bilgi, insanda boş bir gurur ve malûmatfüruşluk hasıl ederek, onu asıl gerçeği öğrenmekten alıkoyabilir. Coğrafya’nın ülkelerle ilgili, jeolojinin yer ve yapısıyla ilgili, astronominin gök cisimleriyle ilgili, fizik ve kimyanın eşya ile ilgili verdiği bilgilerin pek çoğu, bu tür malûmat kabilindendir. Ne var ki, kesretin cazibesiyle bilim, araştırmalarının pek çoğunu bu tür malûmat üretecek şekilde yoğunlaştırmakta ve beşerin ihtiyaçları için harcanabilecek yığınla para ve servet, bu araştırmalara gitmektedir.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 |Ali Ünal|