118-) Eskiden dalâlet cehaletten gelirdi şimdi fenden ve ilimden geliyor

Eskiden dalâlet cehaletten gelirdi ve izalesi kolaydı. Fakat dalâlet şimdi fenden ve ilimden geliyor, dolayısıyla izalesi müşküldür. (Mektûbât, “5. Mektup”; Emirdağ Lâhikası I.)

CEHALETTEN KAYNAKLANAN DALÂLET, İLİMDEN KAYNAKLANAN DALÂLET

Günümüzde özellikle kitle haberleşme ve bilgi edinme vasıtalarının çok gelişmiş olması sebebiyle bilgi edinme hem kolaylaşmış, hem de ayağa düşmüş bulunuyor. İnsan da, çevreye kendi penceresinden bakma temayülünde bir varlık olduğu ve her şeyi kendi terazisinde tarttığı için, edindiği ve kendini tatmin eden, kapasitesini doldurmuş bilgiyi nihaî doğru sanarak, kendi kabûl edemediği veya aklının almadığı, kavrayamadığı doğrulara hücum ediyor. Kur’ân’ın ifade buyurduğu üzere, her bilgi sahibinin üzerinde Cenab-ı Allah’a varıncaya kadar âlimlerin bulunduğunu ve bulunacağını (Yusuf Sûresi/12: 76) nazara almıyor ve kendi bilgisini nihaî doğru kabûl edebiliyor. Buna bir de inat, enaniyet, taraftarlık, ideolojik saplantı ve menfaat de eklenirse, artık bilgi, karanlığın, bağnazlığın ve hakikat düşmanlığının vasıtası haline geliyor. Oysa gerçek ilim ehli, öğrendikçe cehaletini idrak eden ve itiraf edebilen insandır. Modern dönemde fenler veya bilimler önemli gelişmeler gösterdi ve tamamen ideolojik tercih ve Din karşıtlığına dayanan bir tavırla hakikatin yegâne ölçüsü kabûl edildi. Evet, ilim, hakikatin yegâne ölçüsüdür. Fakat modern fen veya bilim, daha doğrusu bu fen ve bilime niteliğini veren, onu tarif eden ve âdeta tekelinde tutanlar, (b)ilime önce bir nitelik biçtiler. Buna göre bilim, ancak duyularla ulaşılan ve laboratuarda denenip ispatlanan bilgidir. Bilime böyle nitelik biçince, onun sahasını da duyuların idrak sahası olan maddî âlemle sınırladılar. Ötesini felsefeye, yani yine insan aklına havale ettiler; Din’i ise, Hıristiyanlığın da etkisiyle, ilim ve akılla alâkası, ayrıca ilmî ve mantıkî olması gerekmeyen inançlar, dogmalar manzumesi olarak gördüler. Böylece, maddî âlemin dışında hakikat olamayacağı ve aranması gerekmediği sonucunu öne çıkardılar ve bilimi de bu hakikatı bulmanın tek vasıtası olarak gördüler. Böylece kendilerini de hakikatin kaynağı, bilim “dini”nin peygamberleri yaptılar. Bu anlayış, bugün dünyada hemen hemen bütün bilim mahfillerinde halâ geçerli olup, Din’i inkârın en katı temelini oluşturmaktadır.

BİLİMSELLİK VE BİLİMCİLİK

Oysa varlık, maddî âlemden ve insanda ilim edinme vasıtası sadece göz, kulak, burun, dil ve deriden ibaret değildir. Vücutta bu duyular olduğu gibi, aklın da, kalbin de, ruhun da gözü, kulağı, burnu, dili ve derisi vardır. Aklı gözüne inmiş insanlar bu ikinci tür duyularını köreltmişler ve çalışmaz hale getirmişlerse, bunlara sahip olup, onları kullananların onlarla edindikleri bilgiyi inkâra hakları yoktur. Tarih boyu hemen hemen bütün insanlık, hem varlığın maddî âlemden ibaret olmadığını, hem de insandaki bu ikinci duyuların varlığını kabûl etmiş, insanlığın büyük çoğunluğu, onlara en üst seviyede sahip olan ve kendilerine derecelerine ve konumlarına göre peygamber ve velî gibi isimler verilen, manevî âlemler ve Cenab-ı Allah ile madde ötesi münasebet halindeki insanların peşinden gitmiştir. Bu insanlar da, özellikle peygamberler, hiçbir zaman insanları aldatmamış, kendilerinden söylediklerini yalanlayıcı tek bir söz ve davranış sâdır olmamıştır. Kaldı ki, tarih boyu en büyük medeniyetler de bu zatların izinde kurulmuş, insanlık, cennetasâ hayatı ancak onların izinde yaşamıştır. Ayrıca, duyular her zaman yanılabildiği gibi, onların verilerini test için kullanılan deneyin de elde kabûl edilmiş ön hakikatler olmadan hakikatin kaynağı olamayacağı, herhangi bir hadisenin iki ayrı zamanda ve iki ayrı yerde, hattâ milyonlar sayısınca aynı zamanda ve aynı yerde meydana gelmiş olması, onun bir defa daha meydana gelmesini gerektirmeyeceği, modern bilimin vatanı Batı’da bile David Hume’dan beri kabûl edilen bir gerçektir. Atom fiziğinin bu hakikati doğruladığı ve ayrıca, temeli olan sebep–netice kanununu iptalle mekanik Fiziği yıktığı günden beri, artık batılı bilim felsefecileri de ‘doğru’dan değil, ‘doğruya yakın’dan dem vurmaktadırlar. Karl Raimund Popper, “Hem Einstein’in, hem Newton’un teorilerini bilim sayıyoruz; ama ikisi birden doğru olamaz; üstelik her ikisi de pekalâ yanlış olabilir.” diyerek, bilimin doğruyla aynîleştirilemeyeceğini ifade etmektedir. Aslında, Rene Guenon’un ifadesiyle, “Bilimin veya bilimcilerin önünde iki alternatif vardır: Ya bilimsel teorilerin farazî keyfiyetini kabûl edip, hissedilir birtakım sabit gerçeklerin dışındaki her çeşit kesinliği reddetmek, ya da bu farazî keyfiyeti bir tarafa bırakıp, bilim adına öğretilen her şeye körü körüne inanmak.” (Rene Guenon, Doğu ve Batı, terc., F. Arslan, Yeryüzü Yayınları, İst., s., 57.) Modern bilim adamı, artık ikinciyi kabûl edemiyor; birinciye yöneliyor fakat, çoğu zaman hakikati faydaya ve bilmeyi bilinemezliğe indirgiyor. Birincisi, ne devasız bir dert ve ikincisi, bilimcilerin bilgisinin cahil bir bilgi olduğunun en şahane itirafı. Artık, kimilerince bilimin değişmez ve sabit bir çatısının olması gerektiği ifade ediliyorsa da, çoğunluk, halâ Agnostisizm–bilinemezcilikte ısrar ediyor. Evet bilim, sahasını aşmadığı ve kendi üstünde sabit bir hakikatin bulunduğunu kabûl ettiği zaman değerini bulacaktır ve bu hakikat, gün gibi ortadadır. Çünkü “Mutlak olmaksızın izafî, değişmezlik olmaksızın değişme ve birlik olmaksızın çokluk manâsız ve imkânsızdır.” (Rene Guenon, Modern Dünyanın Bunalımı, terc., N. Avcı, Yeryüzü Yayınları, İst., 60.) Bilgi, ancak değişmezliğe ulaştığı zaman değiştirilemezlik kazanır ve sâbit hakikat veya sâbit hakikatin ifadesi olur. Bu da, insanın üstündedir. Doğru/hakikat, insan zihninin ürettiği bir şey olmayıp, bütünüyle insandan bağımsızdır ve insana düşen, onu bulmak ve kavramaktır.

İLİMLERE YENİ MECRA

Gerçek bu olmasına rağmen, materyalizm ve ateizmde direten bilim adamları, gurur, enaniyet, statülerini koruma gayreti ve menfaat gibi faktörlerin tesiri altında bilime verdikleri manâ ve biçtikleri fonksiyonu muhafaza etmeye çalışmaktadırlar. Eskiden küfür ve dalâlet daha çok cehalet ve inattan geldiği için doğruyu göstermek, inadı kırmak ve özellikle kaynağın kudsiyetini işaret etmekle giderilmeleri nisbeten daha kolay oluyordu. Ama günümüzde dalâlet ve küfür, tarihte görülmedik biçimde bilime ve ürettiği teknolojiyle birlikte insanların akıl ve kalb gözlerini kör, kulaklarını sağır eden illüzyona dayanmaktadır. O bakımdan, bu dehşetli yanlışa teorik olarak getirilen ve getirilecek mücerret eleştiri ve yapılacak tashihlerin de elbette bir değeri olmakla birlikte, bilimi asıl mecrasına çekecek ilim adamları yetişip otoritelerini yine ilim yoluyla kabûl ettiremedikleri sürece bu yanlış devam edeceğe benzemektedir. Yetişmesi gereken bu ilim adamları, bir yandan Kur’ân’ı kâinat ve insan kitapları, yani bunları inceleyen ilimlerle tefsir eder, Kur’ân’daki gerçeklerin müşahhas delillerini kâinattan, insandan ve tarihten, bunları inceleyen ilimlerden alırken, diğer yandan, kâinatı, insanı, tarihi ve/veya hadiseleri Kur’ân’la yorumlayacaklardır. Risale-i Nur’un asıl misyon ve fonksiyonu da budur ve bunun temellerini atmış, bunun kapılarını açmıştır. Bu yapılamadığı takdirde, materyalist bilimcilik tesirini sürdürmeye devam edecek görünmektedir.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal|

Bu yazı 22 kez okundu