125-) Tevazu İhlâs ve Enaniyet Ağı Ve İhlâsın Anilmerkez Gücü

TEVAZU Ve İHLÂS

°°°Önsöz°°°

İnsanda bulunan her aza ve organ gibi her meziyet ve kabiliyet de birer emanettir. Ancak kendisine, çok sınırlı bir alanda ve ölçüde bunları kullanma hakkı verilmiştir. Aşağıda tarifi yapılacak olan tevazu ve alçakgönüllülük duygusunun fıtratımıza mal edilebilmesi için, önce bu gerçeğin anlaşılması ve kabullenilmesi gerekiyor. Fakat tevazu, ihlâs ve hoşgörü kavramlarının tezahürleri kişilerin niyetlerine göre farklı şekillerde ortaya çıkabiliyor. Bu değişik görüntülere bazı örnekler vererek şu açıklamayı yapıyor Muhterem Hocaefendi:

°°°°°°°°°°°

Tevazu, insanın kalbindeki bir duygu, bir hâldir. Alçak gönüllü olmak, kendini küçük görmek demektir ve Allah katında çok kıymetlidir. Bu yüce sıfata sahip kimseye de mütevazı denir. Tevazu çoğu zaman tavır ve davranışlara aksederse de, sadece zahire yansıyan davranışlarına bakarak bir insanın mütevazı olup olmadığına hükmedemeyiz. Mesela bazısının namazda ön safta durması onun tevazuunun dışa vurmasıdır, bazısının da arka safta durması. Önemli olan bunun hangi mülâhazayla yapıldığıdır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, kişinin sürekli kendisini içten içe kontrol etmesi, her zaman ihsaslarının farkında olması ve hayatını da buna göre götürmesidir. Mütevazı insan, başkalarının kendini tazim edecekleri hâllerden de kaçınır. Yaptığı bir şeyde başkalarının onu büyük bir makama koyması karşısında rahatsız olur.

Gerçi hadis-i şeriflerde mescide erken gelmenin ve imamın hemen arkasında saf tutmanın fazileti anlatılır. Objektif olan budur. Bizim ifade etmeye çalıştığımız ise meselenin tevazu ve kibre bakan yanıdır. Dolayısıyla da sübjektif mülâhazalardır. Fakat kişi bu halis mülâhazalarından ötürü de sevap kazanabilir. Mesela mescide erken geldiği hâlde, sırf o fazilete bir başka kardeşi nail olsun diye arka safta duran biri, ayrı bir civanmertlik sergilemiş ve Allah katında hora geçen bir amelde bulunmuş olur. Fakat böyle bir civanmertlikte bile kişinin sürekli aynı şeyi yapması doğru olmayabilir. Bir süre sonra kendini ifade etmeye dönüşebilir.

Mü’min, yapmış olduğu amel her ne olursa olsun, kendini ifade etme mülâhazası içine düştüğü an, hemen bu hâlden kurtulmasını bilmelidir. Hayatını fevkalâde bir tevazu, fevkalâde bir mahviyet, fevkalâde bir hacalet içinde geçirmeye kararlı olmalıdır. Fakat bunları şekle bağlamamalıdır. Zira muayyen bir şekle ve belli davranış kalıplarına bağlı götürülen bir tevazu anlayışı, insanı hiç farkına varmadan kendini nazara verme kompleksi içine itebilir. Bu konuda insanın esnek olması ve ruh hâletine göre karar vermesi gerekir. Tavır ve davranışların zati bir değeri yoktur. Onlara değer kazandıran, insanın niyeti ve iç kararlarıdır.

Vicdanın Verdiği Hükümler

°°°Önsöz°°°

Dilimizde vicdan kelimesi dar anlamda ve eksik kullanılıyor. Bazılarının aklına onun sadece acıma duygusundan ibaret olduğu geliyor. Halbuki vicdan, Cenâb-ı Hakk’ın içimize koyduğu, şefkat ve merhameti de içine alan ve hep doğruyu, iyiyi ve güzeli fısıldayan bir iç kontrol mekanizmasıdır. Fakat nefsin gürültülü ve baskın bir yapıya sahip olmasına mukabil, vicdanın sesi oldukça kısık kalabiliyor. O kısık sese kulak verebilenler bilerek yanlış yapmazlar. Zahiren doğru görünen bir çok hareket ve tavrın bile, işte bu vicdanla tartılması ve değerlendirilmesi gerektiğini şöyle açıklıyor Muhterem Hocaefendi:

°°°°°°°°°°°

İnsanı en iyi okuyan, yine insanın kendisidir. Yani vicdan aynasıdır. Vicdan, yanıltmayan bir endaze ve mihenk taşı gibidir. Bu yüzden insan, her tür tavır ve davranışında onu ölçü almasını ve ona göre hareket etmesini bilmelidir. Tekrar namaz örneğini verecek olursak, birisi vardır ki vicdanında, “Benim önde durmaya hiç liyakatim yok.” diyor ve bu mülâhazaya bağlı olarak arka safa geçiyordur. Yani içindeki tevazu duygusu ona bunu yaptırıyor, tevazuu bu şekilde tezahür ediyordur. Arka safa geçen bir diğerinin mülâhazası ise başkalarına, “Falan şahıs ne kadar mütevazı. Camiye erken geldiği hâlde namaza arkada duruyor!” dedirtmektir. Kişi açıktan bunu düşünmese bile çok sinsi bir mülâhaza kendini hissettirmeden gelip onun zihnine yerleşebilir. Dolayısıyla da kişi, amelini kendini duyurmaya bağlamış olacağından kaybeder. Şunun iyi bilinmesi gerekir ki insan, niyetlerinin, iç kurgularının ve iç plânlarının insanıdır. Davranışlara renk ve desen kazandıran bunlardır. Ameller bunlarla kıymet ve derinliğe ulaşır veya büsbütün kıymetini yitirir. Bir hadis-i şerifte anlatıldığı gibi insan savaş meydanında cansiperane mücadele eder. Fakat o, “Hele bir görsünler kahramanlık nasıl olurmuş!” mülâhazasının esiri olduğu için yaptığı amel Allah katında hiçbir şey ifade etmez ve bir arpa boyu bile Cennet’e yaklaşamaz; bilakis Cehennem’e yaklaşır.

Bir başkası Karun kadar zengindir ve sahip olduğu hazineleri son kuruşuna kadar infak etmiştir. Fakat “Yahu ne civanmertmişsin. İşte cömertlik dediğin böyle olur!” şeklindeki kurgular gelip zihnine kurulmuşsa, onun yaptığı ameller de beyhude gitmiş demektir. İlim sahibi olma, güzel konuşabilme, yazı yazmayı veya şiir döktürmeyi bilme gibi daha başka amelleri ve meziyetleri de bunlara kıyas edebilirsiniz. Siz başları döndüren hizmetlere imza atmış olsanız dahi, şayet yaptığınız işlerin içine azıcık kendinizi ifade etme, görünme ve bilinme mülâhazalarını karıştırıyorsanız, bunlar yaptığınız güzel amelleri alır götürür. Bu itibarla bütün amellerde evvel ve ahir Allah rızası hedeflenmeli ve sadece O hoşnut edilmeye çalışılmalıdır.

Her hâl ve davranışını vicdanın imbiklerinden geçirmeyen, sürekli kendini yerden yere vurmayan bir kişi, Hak katında kendini yerden yere vurur. Bize düşen, en masum davranışlarımızın bile kritiğini yapabilmek, onların altında hep bir bit yeniği olup olmadığını tahkik etmektir. İnsanlığın hayrına çok güzel işler yapabilirsiniz. Mesela gazete ve dergi çıkarabilir, televizyon kurabilir ve yaptığınız işlerde de başarılı olabilirsiniz. Fakat siz bunlarla benliğinizin davasını gütmüşseniz, yaptığınız bütün bu güzel işler ahirette yüzünüze çarpılır ve fiyaskoyla neticelenir. Zira Allah’a dayanmayan hiçbir işin başarıya ulaşması mümkün değildir. Riya ve süm’a kokan işler sizin de aleyhinizedir, dinin de aleyhinedir, milletin de aleyhinedir. Şayet temelinde ihlâs ve samimiyet bulunmayan işler muvakkaten başarılı oluyorsa, iyi bilinmesi gerekir ki o bir istidraçtır.

Yalan, Bir Lafz-ı Kâfirdir

°°°Önsöz°°°

Merhum büyüğümüzün açıklama ve beyanlarını duymadan, okumadan önce çoğumuz, yalanın sadece dil ile söylendiğini, onun gerçeklere uymayan haber ve beyanlardan ibaret olduğunu sanırdık. Yalanın bu çeşidinde bile, meselâ saatimizin kaç olduğunu soran birisine dakikaları yuvarlayarak cevap vermenin yalan olduğunu söyleyen Hocaefendi, en büyük yalanların niyetle, tavır ve davranışlarla, yani hâl diliyle de söylenebileceğini ifade ediyor. Yalancılığın birinci sebebinin ise, insanın Allah’ı gerektiği kadar tanıyamaması, Onun tarafından görülüyor, en gizli duygularının ve niyetlerinin biliniyor olması bilincinden mahrum olması, yani mârifet noksanlığı olduğunu şöyle açıklıyor:

°°°°°°°°°°°

Şayet dünyevî ve uhrevî hüsrana maruz kalmak istemiyorsak bütün amellerimizi Allah’ı görüyor ve O’nun tarafından görülüyor olma şuuruyla, yani fevkalâde bir ihlâs ve samimiyetle yerine getirmeliyiz. İhsan mülâhazasına bağlamadan ne bir söz söylemeli, ne bir kelime yazmalı, ne de bir iş yapmalıyız. En basit mimiklerimizden göz kırpmaya kadar her tavır ve davranışımızda mutlaka O’nun rızasını gözetmeliyiz. Çünkü O’na bağlanmayan bütün ameller yalandır. İstanbul’u da fethetsek, Çaldıran zaferini de kazansak, Mercidabık ve Ridaniye seferine de çıksak, yalandır. Sakın bu sözlerimden Fatih’in ve Yavuz’un yalan bir iş yaptığını düşündüğüm anlaşılmasın. Bu büyük kâmetlere katiyen yalan yakışmaz. İç dünyamızı kontrolle ilgili bir perspektif vermeye çalışıyorum.

Şunu da belirtmek gerekir ki ahir zamanda ümmet-i Muhammed’in başına musallat olacak bela şebekesinin en önemli vasfı yalandır. “Deccal” kelimesi de yalancı demektir. Hatta bu kelime Arapçada mübalağa kipinde geldiği için normal bir yalancı için kullanılmaz; söylediği yalanlara kendisi de inanacak kadar profesyonel yalancıyı ifade eder. Onun yaptıkları, iman adına, İslâm adına, ihsan şuuru adına, millete iyilik yapma adına yapılmış gibi de görünse, ihlâs ve samimiyete dayanmadığından koca bir yalan olduğu gibi, gelecek adına verdiği sözler de yalandan ibarettir. Yalan ise Bediüzzaman’ın ifadesiyle bir lafz-ı kâfirdir; mü’mine yakışmaz. (Lemeât Çekirdekler Çiçekleri) Maalesef yalan, çağımızda şeytanın en önemli oyun ve tuzaklarından biri hâline geldi. İster fiilî, ister hâlî, ister kavlî, isterse hayalî olsun, şeytan bu çağda yalan argümanını kullanmak suretiyle çoklarını aldatıyor, yoldan çıkarıyor. Hakiki mü’mine düşen, daima sıdk peşinden koşmak; yalandan, yılandan çıyandan uzak durduğu gibi uzak durmaktır.

ENANİYET AĞI VE İHLÂSIN ANİLMERKEZ GÜCÜ

°°°Önsöz°°°

‘Öyle sanmak’la ‘öyle olmak’ farklı şeylerdir. Dilimizde, kesin olarak bilinmediği halde öyle sanmaya “zan” denilir. Kur’ân-ı Kerîm’de de ifade edildiği gibi; Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz. Allah onların yapmakta olduklarını pek iyi bilendir.” (Yunus/36) Özellikle iman konusunda zannetme geçerli bir hüküm ifade etmez. Zannın, insanların kendi yaptıkları konusunda nasıl yanıltıcı olduğunu şöyle açıklıyor Muhterem Hocaefendi:

°°°°°°°°°°°

İnsan bazen ortaya çıkan sonuçlardan hareketle güzel işler yaptığını düşünebilir, bu ona çok masumâne gelebilir. Fakat günah, en masum duygu ve düşünceler içerisinde dahi kendine yer bulabilir. Mesela “Bunları biz plânladık, biz yaptık.” gibi düşünceler nöronlarımıza musallat olduğu anda, yaptığımız işi kirletmiş oluruz. Bu konuda istikamet içerisinde olabilmek oldukça zordur. Çok büyük işler başarsanız, cihanlar fethetseniz, yerin derinliklerindeki hazineleri bulup çıkarsanız ama sonrasında aklınıza, “Bu işlerin meydana gelmesinde bizim de dahlimiz var.” şeklinde bir düşünce gelse kaybedersiniz.

Yaratma İştirak Kabul Etmez

°°°Önsöz°°°

Yine Kur’ân-ı Kerîm’de beyan edildiği üzere “Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür.” (Lokman/13) ve, “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.” (Nisa’/48) Şirk sadece, cahiliye araplarının ve başka putperest kavimlerin yaptıkları gibi, Allah ile kendileri arasına bir takım putlar yerleştirmek şeklindeki kaba şirkten ibaret değildir. Aşağıda, günümüzdeki en yaygın şirk çeşitlerinin, insanın Allah’tan bilmesi gerekenleri kendinden bilmesi, yani bir anlamda kendisini Allah’a ortak koşması, veya olayların tamamen tabii sebeplere bağlaması şeklinde olduğu şöyle açıklanıyor:

°°°°°°°°°°°

İşin başlangıcında insanın iradesi esastır. Bu sebeple ona düşen vazife, iradesinin hakkını vermesi, neticeye götürücü bütün sebeplere tevessül etmesi, büyük bir azimle işe sarılması, çok ciddi bir ceht ve gayret ortaya koymasıdır. Fakat vazifesini yaptıktan sonra şe’n-i rububiyetin bir tezahürü olarak ortaya çıkan neticeyi sahiplenmemeli, onu kendinden bilmemelidir. Zira kâinattaki tüm varlık ve hadiseleri yaratan Allah’tır. Bu, ortaklık kabul etmez. Burada iştirak düşüncesine girmek Allah’a bir nevi ortak koşmaktır.

İnsanlar, Allah’ın lütfettiği nimetleri kendilerinden bilmeye başladıklarında onları kaybederler. Bir müddet işin başındaki ihlâsın ani’l-merkez gücüyle açı genişlemeye devam etse dahi, ihlâs kaybından ötürü bu bir süre sonra durur. Bir mübarek işe halisane başladıktan sonra kendilerini işin içine karıştırmaya başlayanlar en büyük veliler dahi olsalar kaybeder, er geç bir yerde takılır kalırlar. Bu sebepledir ki Hz. Pîr, en azından on beş günde bir ihlâs risalesinin okunmasını tavsiye eder. (Lem’a’lar/21.Lem’a) İnsanın egosunu silip atması, şirkin hafifi olan “biz” limanına yanaşması, sonrasında daha samimi bir mülâhazayla bizi de kaldırıp atıp “hüve”ye bağlanması adına bu çok önemlidir. Gittiğimiz yol tevhid yoludur. Allah’ın varlığı ve birliği ile alâkalı mülâhazaları yeniden ihya etme yoludur. Çünkü onun temel dinamikleri yıllar boyunca örselenmiş ve çokları tarafından unutulmuştur. Bilinmelidir ki tevhid yolunda şirk mülâhazasıyla yürünmez. Şayet böyle bir yolda kalkar bir kısım meseleleri Allah’ın dışındaki şeylere (masivaya), sebeplere, egonuza bağlarsanız, bir müddet sonra Allah onları elinizden alır. Kurduk zannettiğiniz anda dünyanız başınıza yıkılır; siz de altında kalır ezilirsiniz. Bu sebeple Allah’ın nimet ve ihsanları çoğaldıkça, O’na karşı alâka ve irtibatın da güçlenmesi, O’nun dışındaki her şeyin mülâhazadan silinmesi gerekir.

Bediüzzaman Hazretleri sebeplerin yerini şu ifadelerle özetliyor: “İzzet ve azamet ister ki esbap perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında; tevhid ve celâl ister ki esbap ellerini çeksinler tesir-i hakikiden.” (29.Söz 1 ve 2.Maksat/ )  Başka bir yerde ise şöyle diyor: “Kudretin umûr-u hasise ile zâhiren mübaşereti görünmemek için perde olmak üzere esbap vaz’ edilmiştir.” (Mesnevi-i Nuriye, Hubab) Görüldüğü üzere sebepler sadece birer perdedir. İnsan, akıl nimetiyle serfiraz kılınmış ve eşref-i mahlûkat olarak yaratılmış olsa da onun fiilleri sebepten öte bir şey değildir. Dolayısıyla “Hüve”nin yerine “ben”in konulması Allah’a karşı büyük bir saygısızlıktır. İnsan bu konuda en küçük bir yanlış mülâhazanın dahi zihnine musallat olmasına meydan vermemelidir. Çünkü bu mülâhaza yavaş yavaş büyüyerek insanı bir egoizma abidesi hâline getirebilir. İş buraya gelip dayandıktan sonra, insan kendi eliyle inşa ettiği bu kocaman putu artık kendisi bile kolay kolay kıramaz.

Allah “Ben” Diyeni Sevmez

°°°Önsöz°°°

Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça; “(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı…” (Enfal/17) buyuruluyor. Bu ve Hocaefendinin aşağıya aldığı diğer bir âyet-i kerime beraber düşünüldüğünde, insanoğlunun ‘yaptım, ettim’ manasındaki bütün ifadelerini gerçek anlamda değil mecazî anlamda doğru kabul etmek gerekir. Çünkü ona, bunu yapmayı isteyebilecek kadar bir irade ve teşebbüs kabiliyeti verilmiştir. Çünkü biz ne yapmış olursak olalım, gerçekte o fiili yaratan Allah’tır (cc). Bunları kendinden bilmenin şirk ifade etmesi yanında, bir de insanlara dönük başka bir yansıması vardır ki meselenin bu ikinci yönünü de şöyle açıklıyor Muhterem Hocamız:

°°°°°°°°°°°

Cenâb-ı Hak, bir âyet-i kerimede şöyle buyuruyor: وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ “Sizi de yaptığınız amelleri de yaratan Allah’tır.” (Saffât Sûresi, 37/96) İnsan her zaman bunu hissedemeyebilir. Bazen ortaya çıkan semereyi kendinden bilebilir. Fakat bunu fark ettiği anda hemen istiğfar etmeli ve yanlış mülâhazalardan uzaklaşmalıdır. Hayalinin dahi bunlarla kirlenmesine meydan vermemelidir. Şimdiye kadar “ben, ben” diyen insanlar arasında başarılı olmuş birine rastlanmamıştır. Bu tür insanlar bir yere kadar işi götürseler de hiç ummadıkları bir yerde bir girdaba kapılır ve alabora olurlar. Şayet hayatı çok ciddi bir tecessüs hissiyle götürürseniz, siz de “çok güzel yaptım” dediğiniz nice işlerin fiyaskoyla neticelendiğini görebilirsiniz. Çünkü bunlar Allah nezdinde çok menfur düşüncelerdir. Allah, “ben” diyeni sevmez. Bu itibarladır ki, yaptığımız hizmetlerde muvaffak olmak istiyorsak, bütün işlerimizi ihlâs yörüngesinde götürmeliyiz.

Nefis kendisini müstakil görmek ve yaptığı başarılarla övünmek ister. Ne var ki Kur’ân’da Hz. Yusuf’un dediği gibi nefis şiddetle fenalığı emreder. (Yusuf Sûresi, 12/53) Bu sebeple ona güvenilmez. Bazı şeyleri nefis hesabına yapıp nefsimize bağladığımız zaman, yapılan işlerin kıymetini düşürmüş ve tesirini kırmış oluruz. Nefis hesabına yapılan işler ahirette de akim kalmaya mahkûmdur. Siz, cihanları dahi fethetseniz, nefis hesabına hareket etmişseniz, Cenâb-ı Hak tarafından hiçbir mükâfat alamazsınız. Üstelik benliğe bağlı bu tür tavırların ihlâslı kulların tepkisini çekeceğinde, onlar tarafından antipatiyle karşılanacağında; sizinle aynı çizgide yol alan insanları da haset ve kıskançlığa sevk edeceğinde şüphe yoktur. Kendini ve yaptığı işleri beğenen bir insanın, bu nispette başkalarını beğenmeyeceğini de hatırlatmak gerekir.

“Az Görme İbadeti”

°°°Önsöz°°°

Son olarak, insanların Rabbi için yaptığı amellerinin azlık ve çokluğu, Onun katındaki değerinin az veya çok olması, kemiyet ile değil keyfiyetle ilgili bir durumdur. Onları az veya çok, değerli veya değersiz yapan sayıları ve adetleri değil içlerindeki ruh, yani ihlâs ve samimiyettir.  Hocaefendi, küçük sanılan bir takım girişimlerin ileride çok büyük sonuçlara vesile olabileceğini, diğer taraftan büyük sanılan icraatların hiçbir semere vermeyebileceğini, hizmetimizin birtakım aktiviteleri üzerinden verdiği misallerle şöyle açıklıyor:

°°°°°°°°°°°

Beri tarafta, yapılan küçücük işler bile olsa, ihlâsla yapıldığında büyük hâle gelir. Allah için yapılan hiçbir şey küçük değildir. Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir gülümsemeye varıncaya kadar yapılan hiçbir iyiliğin küçük görülmemesi gerektiğini ifade eder. (Müslim, 144 ; Ebû Davud, 25) Evet, Allah için yapılan hiçbir işi küçük görmemek gerekir ancak beri yandan kendi hesabımıza, yaptığımız en büyük işleri bile küçük görmeliyiz. Bir mü’min yapmaya teşebbüs ettiği bütün işlere bu gözle bakmalıdır. Yaptığı hiçbir işi büyük görmemelidir. Hem Allah için yaptığı ibadetlerini hem marifetini hem de i’lâ-i kelimetullah yolundaki gayretlerini az görmelidir. Allah için ayırdığı zamanı, irşat ve tebliğ istikametinde sarf ettiği gayretleri yeterli bulmamalıdır. Esasında böyle bir mülâhaza da farklı bir zaviyeden ibadet sayılır. Buna isterseniz “az görme ibadeti” diyelim. Eğer bir büyüklük söz konusuysa o da yapılan işlerin insanlık için yapılmasında ve Allah rızasına bağlanmasındadır. Çünkü biz inanıyoruz ki Allah küçük gayretlere dahi büyük inkişaflar nasip edebilir. Mesela sizin bir dönemde samimi niyetlerle açtığınız bir iki talebe evini, ileride büyük açılımlara vesile kılabilir. Attığınız tohumlar filiz olur, ağaç hâline gelir, her yere dal budak salmaya başlar, derken dünya gülistana dönüşür. Tohumu atan dahi ortaya çıkan bu netice karşısında hayret ve dehşete kapılır. Elverir ki yapılan işler rıza-i ilâhî için yapılmış ve insan onlar vasıtasıyla kendini ifade etmeye kalkmamış olsun.

Netice itibarıyla şunu diyebiliriz ki, yaptığı hayırlı işlerin geriye dönüşüyle ilgilenmeyen, nefsini hesaba katmayan, dünya derdine düşmeyen, iddiasız, safiyane hizmet eden insanları Allah muvaffak kılacaktır. Fetih sûresinin ilk âyetinde ifade buyurduğu gibi onların yollarını açacak, önlerinde şehrâhlar meydana getirecek, dar patikaları otobanlara dönüştürecektir. Öte yandan, “Çalışıyorum, koşturuyorum, hicret ediyorum, büyük mahrumiyetlere katlanıyorum. Nerede bütün bu gayret ve fedakârlıkların geriye dönüşü!” mülâhazalarını taşıyan, örümcek gibi kendi dünyasını örmeye bakan insanlar ise ördükleri bu ağın içine kendileri düşeceklerdir. Bu, enaniyet ağıdır. Bunlar, bir kere bu ağa düştükten sonra bir daha oradan çıkamayacak ve başkalarına yem olacaklardır. Allah cümlemize selamet ve hüsn-ü hatime lütfeylesin…

Eser: İmtihanlar kuşağı Kırık Testi-18

Bu yazı 29 kez okundu