Her kim kendisini Allah’a mal ederse, bütün eşya onun lehinde olur. Ve kim Allah’a mal olmasa, bütün eşya onun aleyhinde olur. Allah’a mal olmak ise bütün eşyayı terk ve her şeyin O’ndan olduğunu ve O’na rücû ettiğini bilmekle olur. (Mesnevî-i Nûriye, “Zeylü’y-Hubab”)
Hz. Üstad Bediüzzaman’ın 1. Söz’de Besmele bahsinde de açıkladığı gibi, kâinat, tamamen Cenab-ı Allah’ın mutlak tasarrufu altındadır; her şey, her hadise O’nun mahlûku olup, O’nun emri ile hareket eder. Nasıl çöllerde dolaşan bir insan o çöllerde sözü geçen bir aşiret reisinin ismini alarak, onun koruması altında dolaşmazsa haramîlere yem olur, bunun gibi, yeryüzünde de insan, sadece yerin değil, bütün kâinatın Sahibi’ne intisap etmez, O’nun adıyla dolaşmaz, O’nun pasaportunu taşımazsa, her şey ve her hadise, kendisine düşman olur. Üzerine düşen vazifeleri yaparak bu yerlerin Sahibi’ne tam güvenen, tevekkül eden insan ise, O’nun koruması altında bütün eşya ve hadiselerin lehinde işlediğini görür. İman, İslâmiyet, yani Müslümanlık ve tevekkül, birbirini gerektirir. İnsan, bilhassa inanan insan, dünyada ne çekerse, iman, teslimiyet ve tevekkülündeki eksiklikten ve za’ftan çeker. Hakikî imanı elde eden insan, kâinata meydana okuyabilir ve böyle insanlar, tarihte de hep bu meydan okumayı yapmış, bütün insanları dahi karşılarına alabilmişlerdir. Gerçek iman, teslimiyet ve tevekkül sahibine bütün kâinat, Sahibi’nin emri ve izniyle hizmet eder. Peygamberlerin hayatı gibi, pek çok Allah dostlarının hayatları da buna şahittir.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |