Bir meyve, ağacın küçültülmüş misali veya modelidir. Meyvedeki çekirdek, ağacın amel defteri olup, ağacın tarih-i hayatı çekirdekte kayıtlıdır. Bu itibarla, bir meyve, ağacın tamamıyla, belki o ağacın türüyle, hattâ bütün yerküreyle ilgilidir. Şu halde, bir meyvenin sanatındaki azamet ve ihtişam, yerküre büyüklüğündedir. Meyveyi sanatındaki ihtişam ve azametle yapan, elbette yerküreyi de yapmaktan âciz değildir. [Mesnevî-i Nûriye, “Lâsiyyemalar”; Sözler, “26. Söz, 3. Mebhas, Mukaddime”]
SANAT AÇISINDAN BİR MEYVE İLE YERYÜZÜ
Bu küllî hakikat, pek çok imanî hakikatleri ve varlık gerçeklerini anlamada önemli bir misal teşkil etmektedir. Bir ağacın hayatı çekirdekle başlar. Çekirdek, ağacın kaderidir; bir başka ifadeyle, çekirdekte ağacın bütün gelecek hayatı yazılmış, bütün teşkilatı, yani kökü, gövdesi, dalları, yaprakları ve çiçekleriyle yapısının tamamı kaydedilmiştir. Küçücük bir incir çekirdeği, koskoca bir incir ağacını kendinde taşır. Her çekirdek, kendi ağacını verir. Ağacın meyvesi, o ağacın küçültülmüş misali, geçmiş hayatının muhassalası, yani yoğunlaşmış neticesidir. Meyvedeki çekirdek, ağacın bütün geçmişinin, geçmiş hayatının yoğun özeti, bir başka ifadeyle, amel defteridir. Bir çekirdekten bir ağaç çıkar. Ağaç, yüzlerce meyve verir; her meyvede, ağacın cinsine göre bir veya çok sayıda çekirdek bulunur ve bir ağaç, meyveleri ve onların taşıdığı çekirdeklerle binlerce ağaca kaynaklık eder, binlerce ağaç olur. Ayrıca, meyve ağacın yoğun hülâsası olarak nasıl köklerinden yapraklarına ağacın tamamıyla alâkalı ise ve tamamına bakıyorsa, aynı şekilde, yeryüzüyle de alâkalıdır ve yeryüzüne de bakar. Çünkü zaman zaman üzerinde durulduğu üzere, bir çekirdek ve dolayısıyla ondan çıkan ağaç; toprak, su, hava ve güneş gibi yerkürenin bütün aslî unsurlarıyla çok yakından münasebettardır ve ancak bunların işbirliği ile meydana gelir. Öyleyse, bir meyvedeki sanatın büyüklüğü ve ihtişamı, yerküre kadardır; bir başka ifadeyle, taşıdığı sanat ve manâ açısından bir meyve, yerküre kadar büyüktür. Meyveyi bu sanatıyla inşâ eden, elbette yerküreyi de inşâ eder ve inşâ edendir.
YARATILIŞTA MANÂDAN MADDEYE GEÇİŞ VE PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN NÛRUNUN İLK YARATILAN VE KÂİNATIN ÇEKİRDEĞİ OLMASI
Kâinat, bir ağaçtır. Levh-i Mahfuz, yani İlâhî İlm’in varlıklarla ilgili defteri, bu ağacın kaderi veya alın yazısıdır. Dolayısıyla Kader, bir bakıma Cenab-ı Allah’a ait bir ‘ön’ bilgidir. Nasıl ağaç meyvesi için dikilirse, ağaçtan gaye meyvesi ise, kâinat veya varlık ya da yaratılış ağacının meyvesi insandır, insanlar içinde en seçkini olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’dir (s.a.s.); yani kâinat, öncelikle ve özellikle O’nu meyve vermek için yaratılmıştır. Şu halde, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) manevî varlığı, nûru, kâinat ağacının çekirdeğidir. Bir başka ifadeyle, Levh-i Mahfuz’daki ilmî kayıt, ilk küllî tecellisini Peygamber Efendimiz’in manevî varlığı, dünya hayatı öncesi Ahmed olarak taşıdığı hakikat, yani Hakikat-ı Ahmediye olarak vermiştir.
Manevî varlığın, nûrun çekirdek olması, yanlış anlama ve değerlendirmeye yol açmaması için şu iki noktadan açıklama gerektirmektedir:
Varlıkta gaye, fonksiyon ve manâ, daima maddeden öncedir; madde, haricî âlemde ortaya çıkması için manâya hizmet eder. Meselâ, bir makale veya kitabı yazmaktaki gaye ve onun manâsı, onun maddî varlığından önce gelir. Gaye ve manâ olmazsa, makale veya kitap ortaya çıkmaz. Dolayısıyla, bir açıdan mükemmel bir kitap olan kâinatın da manevî ve ilmî varlığı, maddî varlığından öncedir. Bu gerçek, Darwinistlerin varlık türleri arasındaki yapı benzerliklerinden hareketle evrime hükmetmesini de reddeder. Çünkü varlıkta önce madde veya maddî, biyolojik ya da fizikî yapı gelmez. Madde; manâ, gaye ve fonksiyona göre şekillenir. Önce bir kelime veya kitap yazıp sonra ona manâ vermez, fonksiyon ve gaye tayin etmeyiz. Önce, neyi niçin ifade etmek istiyorsak maksud (kastedilen) manâyı zihnimizde oluşturur, sonra da bunu harfler kalıbına, yani kelimeye dökeriz. Nasıl kelimelerin yapısı, yani harfleri arasındaki benzerlikler, kelimelerin birbirinden türediğini göstermezse, nasıl birbiriyle alâkasız pek çok manâyı ifade eden kelimeler arasında sadece birer harf farkı bile olabiliyorsa ve bu çok küçük fark dışındaki büyük benzerlikler söz konusu kelimelerin birbirinden türediğine delil teşkil etmezse, aynı şekilde, türler arasındaki büyük yapı benzerlikleri de, onların birbirinden türediğine asla delil olmaz. Birbirinden türeyen kelimeler de elbette vardır; ancak bu, ailelerdeki veya türlerdeki yatay büyümeyi, yani varyasyonu izahta misal teşkil edebilir. Kelimeler arası türemede olduğu gibi, bu türeme veya varyasyonda da yine taşınan gaye ve kastedilen manâ önce gelir. Yani önce kelimeyi türetip, sonra ona manâ ve fonksiyon yüklemeyiz. Dolayısıyla her bir türün bir ilk Âdemi, atası olduğu ve asla türler birbirinden türemediği gibi, özellikle her bir insan ferdinin de, diğer fertlere genel yapı olarak benzerliği olmakla birlikte, kendine has dünyası, ferdî bağımsızlığı vardır ve parmak izlerine ve saç kıllarına varıncaya kadar fertler birbirinden seçilebilmektedir.
HAKİKAT-I AHMEDİYE’DEN HAKİKAT-I MUHAMMEDİYE’YE
Ayrıca, kâinatta maddî olanlardan çok daha fazla madde ötesi, maddî olmayan varlıklar vardır. İşte, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) nûru, manevî varlığı, bir başka ifadeyle, Hakikat-ı Ahmediye, kâinat ağacının çekirdeğidir. Nurdan maddeye geçiş, bir başka ifadeyle, Cenab-ı Allah’ın İlmi’ndeki ilmî varlıkların haricî âleme çıkmasının, yaratılmasının izahı, filozofları çok yormuştur. Materyalist bilimciliğin altında biraz da bu mesele vardır. Oysa, bunu izah edecek çok açık iki misalimiz var. Birincisi, konuşmadır. Aynı anda düşünüp, zihnimizde manâları kurup, sonra sözle ifade ediyoruz. İnsana bu özellik ve kabiliyeti veren, elbette maddeyi de yaratıp, İlmi’ndeki varlıkları haricî âleme çok kolay çıkarabilir. İkinci misal, dil ve dillerdir. Dilleri oluşturan kelimeler, zihnimizdeki manâların maddî kalıplarıdır. Hz. Âdem’i eşyayı tanıtıp, ‘isim’leri öğretmekle ilk defa dili insana talim eden de Hz. Allah’tır. Bu iki misal, ilmî–manevî–nûranî bir temel veya temel varlıktan maddî âleme geçişi anlamaya yeter. Kaldı ki, bugün maddî âlem adına bir ışık dalga paketinden söz edilmekte ve anti–madde aranmaktadır. Evet, Peygamber Efendimiz (s.a.s.), yaratılışta ilk, peygamber olarak gönderilişte peygamberler içinde sondur. O, Hz. Muhammed (sa.s.) olarak dünyadaki varlığıyla, Hakikat-ı Muhammediye’siyle kâinat ağacının en mükemmel meyvesidir. Peygamber Efendimiz’in nûru, manevî varlığı kâinat ağacının çekirdeği olmakla, bütün insanlar O’nun gibi günahsız veya peygamber gibi olacak demek değildir. Çünkü nasıl tek bir çekirdekten çıkan bir ağaçta sağlamların yanısıra çürük meyveler de bulunur, bunun gibi, insanlar da birbirlerinden farklı farklıdırlar. Kaldı ki, ağaç şuur ve iradeden yoksundur. Her bir insan ise irade sahibidir.
Genel olarak insan, kâinat ağacının çekirdeği ve meyvesi olması sebebiyle, kâinatta ne varsa insanda vardır. Meselâ, insanın hayal, tasavvur, tasdik, tefekkür, muhakeme, iltizam, itikad gibi pek çok tabakalarıyla zihin dünyası yedi semâya; hafızası, her varlığın, her hadisenin kendinde kayıtlı bulunduğu Levh-i Mahfuz’a; kalb, fuâd, sır, hafî, ahfâ gibi ruh veya madde ötesi dünyası, manevî âlemlere misaldir. İnsanın maddî varlığı ise, toprak, hava ve sudan gelen atomlardan yaratılmış olmakla yeryüzünün küçültülmüş misalidir. Meselâ, nehirler yeryüzünde ne ifade ediyorsa, kan damarları, insanda bir manâda onu ifade eder. Nasıl ilk çekirdek bütün ağacın geleceğini kendinde taşıyorsa, bütün kâinat da, onun çekirdeği olan Peygamber Efendimiz’in manevî varlığında, nûrunda dercedilmiş ve gelecek hayatı Levh-i Mahfuz’da yazılmışsa, kâinatın bütün fiilî hayatı da kayda geçmektedir. Aynı şekilde, insanın her bir şuurlu ve iradî söz ve fiilleri de kaydedilmektedir. Bugün artık seslerin ve görüntülerin kaydedilip tekrar dinlenmesi ve izlenmesi, kâinatın hayatının, insanın her söz ve fiilinin kaydedilmesinin bütünüyle mümkün olduğunu ispatlar. İşte nasıl ağacın hayatı nihayet meyvede ve meyvelerdeki binlerce çekirdekte kaydediliyor, onlardan çıkan binlerce yeni ağaçta devam ediyorsa, aynı şekilde, semâsı ve arzıyla, yani göğü ve yeriyle dünya Âhiret’in, insanın dünya hayatı da Âhiret hayatının çekirdeğidir. Ağacın hayatının kendinden çıkan binlerce ağaçta okunup devam etmesi gibi, insanın dünya hayatı da bir çekirdek olarak, çok daha geniş, derin ve büyük boyutlarda Âhiret hayatını sümbül verecektir. Toprağa düşen insan, Âhiret âleminde o âleme has olarak çıkacaktır.
Kısaca, çekirdek, ağaç, meyve ve meyvelerdeki çekirdekler; Kader, ölümden sonra dirilme, Âhiret, insanın söz ve fiillerinin yazılması, amel defterleri ve bu defterlerin açılması, Hakikat-ı Ahmediye, Hakikat-ı Muhammediye gibi pek çok imanî gerçeklerin yanısıra, Levh-i Mahfuz, varlık ağacı, yaratılış, gökler, âlemler gibi pek çok varlık gerçeklerini açıklayan müşahhas misallerdir. Bütün bu manevî ve maddî gerçeklerin iç içeliği, birbirine misal olup birbirini açıklaması, birbirlerinin bir bakıma farklı sahalardaki ifadesi olması, hepsini yaratanın, hepsinin sahibinin Allah (c.c.) olduğunu ve O’nun Birliğini ve kâinat üzerindeki mutlak hakimiyetini de açıklar ve ispat eder.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |