130-) Vefa ve Sıla-i Rahim

“VEF”

°°°Önsöz°°°

Hocaefendi, az veya çok kendisini tanıyanların rahatlıkla, “hayatımda tanıdığım ve gördüğüm en vefalı insandır” diyebileceği bir zât-ı Muhteremdir. Kısaca vefa sözünde durmak, kendisine yapılan iyiliği ve yapanı unutmamak, kimseye ihanet ve nankörlük etmemek gibi manalara gelir. İşte onun vefayı kısa bir tarifi de şöyle:

°°°°°°°°°°°

Vefa, bizim yamaçların gülü, çiçeğidir. İnsanlara karşı vefa, onlardan gelen en küçük iyiliklerin dahi bir ömür boyu unutulmaması demektir. İnsan, günahlarını unutmadığı gibi, kendisine yapılan iyilikleri de unutmamalıdır. Kendi yaptığı iyiliklerin ise üzerinde durmamalı ve bunları unutmasını bilmelidir.

Allah’a Karşı Vefa

°°°Önsöz°°°

Vefalı olunması gerekenlerin başında elbette ki Cenâb-ı Hak gelir. Çünkü vefayı ve vefaya konu olan hususları yaratan da,  vefalı olmamızı bize emreden de Odur. Bunun neden böyle olması gerektiğini de yine kısaca şöyle anlatıyor Hocaefendi:

°°°°°°°°°°°

Bir de Allah’a karşı vefa vardır. Hepimiz Cenâb-ı Hakk’a karşı tepeden tırnağa vefa hissiyle dolu olma mecburiyetindeyiz. O, bizi türlü nimetlerle serfiraz kılmıştır. Bizi varlık âlemine çıkarmış, hayat lütfetmiş, insan olma ufkuna yükseltmiş, imanla şereflendirmiş, hizmet-i imaniye ve Kur’âniye ile tanıştırmış, bize, hep bu ortamın ilham ettiği mânâları duyup düşünmeyi, onlarla oturup kalkmayı nasip etmiştir. Allah’ın ihsan ettiği bütün bu lütuflar karşısında bize düşen vazife, çok ciddi bir vefa hissiyle sürekli bunları hatırda tutmak ve her hatırlayışımızda da iki büklüm olmaktır.

Peygamber Efendimiz’e Karşı Vefa

°°°Önsöz°°°

Vefa için bir sıralama söz konusu olduğunda, Cenâb-ı Hakk’tan sonra Peygamber Efendimiz’in geleceği muhakkaktır. Çünkü biz Rabbimizi bile Onun sayesinde tanıdık. Zaten her çeşidiyle bu vefalar birbiri içine girmiş, biri diğerini de içine alan, birbirinden ayrılması mümkün olmayan konulardır. Vefanın bu şekli de şöyle özetleniyor:

°°°°°°°°°°°

Aynı şekilde bir mü’min, İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı da vefa hissiyle meşbû olmalı, O’nu da hiç hatırından çıkarmamalıdır. Duymamız gerekli olan şeyleri O’nunla duyduk. O olmasaydı ne doğru bir Allah tasavvuruna ne haşir telakkisine ne de nübüvvet düşüncesine sahip olabilirdik. Geleceğe ümitle bakamazdık. Ahireti bir harita gibi göremezdik. Nasıl bir yolda yürüyeceğimizi bilemezdik. Gerçi bütün bunları bize öğreten Allah’tır. Fakat Allah, O’nu vesile etmiş, O’nun eliyle bizi hidayete ulaştırmıştır. Aslında Allah Teâlâ, ibadetleri teşri kılarken onların içine koyduğu belirli dualarla bizlere Efendiler Efendisi’ne karşı vefa hislerimizi ifade etme yolunu göstermiştir. Mesela ezan okunduktan sonra ellerimizi açıyor, Allah Resûlü’ne salât u selâm ediyor ve Allah’tan O’nun için “şefaat-i uzma” ve “Makam-ı Mahmud” talebinde bulunuyoruz. Aynı şekilde bütün namazların tahiyyatında ve O’nun nam-ı celilinin geçtiği yerde Efendimiz’e salât u selâm getiriyoruz. Böylece bir taraftan ahirette O’nun şefaatinden istifade edebilme adına önemli bir yatırım yapmış, diğer taraftan da O’na karşı vefa hislerimizi ortaya koymuş oluyoruz.

Dine Karşı Vefa

°°°Önsöz°°°

Birisine olan vefa borcu, onun emanetlerine vefayı da içine alır. Bir akrabamıza, hattâ aramızda karşılıklı hukukumuz bulunan herhangi bir insana karşı olan vefa borcumuzun, onun evlatlarını da içine alması gibi. Efendimizin bize en büyük emaneti bu din-i mübin-i İslâm olduğuna göre, bu vefanın nasıl olması gerektiği ve gerekçeleri de şöyle açıklanıyor:

°°°°°°°°°°°

Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı vefalı olmanın diğer bir yanı, O’nun bize emanet etmiş olduğu dine sahip çıkmaktır. Şayet O’nun getirip bize emanet ettiği dinin, yeryüzündeki dinler arası muvazenede bir ağırlığı yoksa, ümmeti olarak O’na karşı vefasız davranmışız demektir. Eğer mü’minler, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun temsil ettiği bayrağın, başka bayrakların altında dalgalanması karşısında iki büklüm olmuyor, ızdırapla inlemiyorlarsa topyekûn O’na karşı vefasız davranıyorlar demektir. Yine bir Müslüman, şayet hayatını, dini adına bir şey yapmadan geçiriyor, irşat dairesinin genişletilmesi istikametinde ciddi bir gayret ortaya koymuyorsa hem Efendimiz’e hem de onun bize tebliğ etmiş olduğu İslâm hakikatine karşı vefasız davranıyor demektir. Ümmetinin elinden tutup onlara kurtuluşa giden yolu gösterebilmek için Cennetleri terk edip gelen bir Nebi’nin arkasından giden mü’minlerin de, oturup kalktıkları her yerde ortam ve şartların müsaadesi ölçüsünde O’nu anlatmaları vefanın gereği değil midir?

İnsanlara Karşı Vefa

°°°Önsöz°°°

İnsanların Allah ile, inandığı peygamber ve onun tebliğ ettiği din ile olan bağlantısı, mukaddesler ile ilgili duyguları, kişi ile Allah arasında hususi bir durumu ifade ederler. Fakat sürekli içlerinde bulunduğu ve yüz yüze olduğu insanlarla münasebetleri daha sık bir görüntü meydana getirirler. Bu açıdan insanların birbirine karşı vefa ve vefasızlıkları pratik hayatta tezahürleri daha sık görünen bir durumdur. Zât-ı Muhterem, insanlara vefanın diğer vefa çeşitleriyle olan bağlantısını, bunu bir karakter haline getirmenin önemini ve yolunu da şöyle açıklıyor:

°°°°°°°°°°°

Bütün bunlar aynı zamanda bizde vefa ahlâkının yerleşmesini de sağlayacaktır. Zira Allah’a ve Resûlü’ne karşı vefalı olan bir kişinin, çevresine karşı vefasız olması mümkün değildir. İnsanlara karşı vefa hisleri gelişmeyen bir kişi, Allah ve Resûlü’ne de vefasız davranacaktır. Nitekim bir hadis-i şerifte insanlara teşekkür etmeyenin, Allah’a da şükretmeyeceği ifade edilir. (Tirmizî, 35; Ebû Davud, 11) Evet, önemli olan, vefayı bir ahlâk hâline getirebilmektir. Tamamen vefaya programlanan bir insanın nazarında bir bardak çayın kırk yıl hatırı olur. O, yapılan hiçbir iyiliği unutmaz. Kendisinden iyilik gördüğü kişileri her gördüğünde saygısını ifade eder. Hiçbir iyilik ve güzelliği karşılıksız bırakmaz. Çünkü ahlâk hâline gelen davranışlar, süreklilik arz eder. İnsan, bunları yapmakta çok zorlanmaz, tabiatıyla karşı karşıya gelmez, zikzaklar çizmez. Evet, güzel davranışlara ayrı bir güzellik katan ve onları derinleştiren şey, onların mütemadi olmasıdır. Yani tabiatın bir yanı hâline getirilmesidir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, خَيْرُ الْاَعْمَالِ أَدْوَمُهَا وَاِنْ قَلَّ “Amellerin en hayırlısı, az da olsa sürekli olanıdır.” (Buhârî, 18; Müslim, 216-218, 78) buyurur. Yoksa insan bir dönem çok güzel ameller yapabilir. Fakat bunları karakter hâline getirmemişse, bir süre sonra terk eder. Güzel huy ve alışkanlıklar edinme ve bunları sürekli hâle getirme, eğitim ve terbiyeye bağlıdır. İşin başında yani bunlar ahlâk hâline gelinceye kadar ciddi bir gayret göstermek ve iradenin hakkını vermek gerekir. Eğer anne-babalar, çocuklarının vefa ve sadakat gibi yüce ahlâkî değerlerle bezenmesini istiyorlarsa, onları yakın takibe alarak, sürekli telkinde bulunarak, tavır ve davranışlarıyla güzel bir örnek sergileyerek bu değerlerin onların fıtratında oturaklaşmasını sağlamalıdırlar. Şayet onlar, hem kendi aralarında hem de çocuklarına karşı vefalı davranır, onların en küçük iyiliklerini dahi karşılıksız bırakmaz ve onlara bu ahlâkı kazandırma meselesini ciddiyetle ele alırlarsa, arzu ettikleri kıvamda çocuklar yetiştirmeye muvaffak olurlar. Özellikle yakın arkadaşların, aile fertlerinin veya aynı davaya gönül vermiş insanların birbirlerine karşı vefalı olmaları çok önemlidir. Vefa görmek de vefalı olmaya bağlıdır. Şayet siz, çevrenizdeki insanlara karşı yüksek bir vefa duygusu ortaya koyarsanız, onlardan da aynı muameleyi görürsünüz. Yani verdiğinizi alır, koyduğunuzu bulursunuz. Mesela evin erkeği eşine karşı öyle bir vefa ortaya koymalıdır ki, dışarıda gezerken gözü ezkaza bir harama ilişecek olsa, bunu eşine karşı işlenmiş büyük bir ihanet gibi görmeli ve hemen istiğfara yönelmelidir. Zira ailedeki huzur ve sükûnun devam etmesi, eşlerin birbirine karşı vefa hissiyle oturup kalkmalarına bağlıdır.

Gönül Verilen Davaya Karşı Vefa

°°°Önsöz°°°

Hizmet-i imaniye ve Kur’âniye yoluna kendilerini adamış kadroların, yukarıda sayılanlara ilaveten hizmete ve hizmetteki bütün arkadaşlarına karşı olmak üzere iki vefa borçları ve sorumlukları daha vardır. Bu durum, nimetin bolluğu ve çokluğu nispetinde şükrün, ikramın ve ihsanın büyüklüğü ölçüsünde minnetin fazla olması gerektiği açısından da ele alınabilir. Bu her iki şekliyle vefa duygusunun önemini, zayıflığı veya yokluğu halinde nelerin olabileceğini de şöyle açıklıyor büyük vefa kahramanımız:

°°°°°°°°°°°

Dünyanın dört bir tarafına yayılmış bir hareketin kıvamını koruyabilmesi de vefa dinamiğine bağlıdır. Şayet çok farklı kültürlerle yetişmiş insanlar içinde hizmet eden adanmışlar, herhangi bir deformasyona maruz kalmadan, renk atmadan ve başkalaşmadan mevcudiyetlerini devam ettirmek istiyorlarsa, gönül verdikleri dava düşüncesine, hizmete ve birlikte yol yürüdükleri dostlarına karşı çok vefalı olmak zorundadırlar. Hepsinden önemlisi, irşat ve tebliğ meselesine sadık kalmalı ve kendilerini dünyaya salmamalıdırlar. “Biraz da başımızın çaresine bakalım!” dememelidirler. Muhabbet fedaileri, Kur’ân dellalları ve Allah şahitleri olduklarını hatırdan çıkarmamalıdırlar. Sahabenin yaklaşımıyla, kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atmamalıdırlar. Allah muhafaza, azıcık ellerini gevşetirlerse kayıp gidebilirler. Allah huzurunda “vefasız” muamelesi görmek istemeyen, başta Rabbine ve Peygamberine, sonra da çevresine karşı fevkalâde vefalı davranmalıdır. Ne aile fertleri ne dostları ne de dava arkadaşları ondan bir vefasızlık görmemelidir. Hiç şüphesiz bu da –daha önce de belirttiğimiz üzere– vefayı tabiatın bir gereği hâline getirmeye, sürekli vefa soluklamaya, hep vefayla oturup kalkmaya bağlıdır. Vefa duygusunun oturmadığı aile fertlerini bir arada tutmak mümkün olmadığı gibi, bir mefkûre etrafında bir araya gelen insanların verimli bir şekilde hizmet edebilmeleri de mümkün değildir. Eğer bunların vefa ve sadakat duyguları yoksa yolun bir yerinde farklı beklenti ve mülâhazalarla ayrılıp gider ve sizi yüz üstü bırakırlar. Her bir ferdin ayrılması, size muhalif olan kimseleri sevindirirken, sizde ayrı bir sarsıntı ve inkisar hâsıl eder.

Bugüne kadar elde edilmiş önemli kazanımları bir vefasızlığa kurban etmemeli. Allah, kullarına karşı çok vefalı olduğunu ifade ediyor. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine karşı her tür kötülüğü yapmaktan geri durmayan Mekke müşriklerine karşı dahi vefalı davranıyor, Mekke fethinde onların tamamını affediyor. Sahabe-i kiram, hem İnsanlığın İftihar Tablosu’na hem de O’ndan emanet aldıkları değerlere karşı olağanüstü bir vefa hissiyle yaklaşıyor, canları pahasına onlara sahip çıkıyorlar. Daha sonra gelen peygamber yolunun yolcuları da hep aynı vefa hissiyle oturup kalkıyorlar. Bu vefalıların yolundan gidenler, hiç kimseye karşı vefasız davranmamalı; bayrağı kendilerine teslim edebilme adına soluk soluğa koşmuş, ter dökmüş, kapı kapı kovulmuş, itilmiş, hakaret görmüş büyük insanların vefalarını karşılıksız bırakmamalıdırlar. Hep kazanma yolunda olmalıdırlar. Özellikle kendilerine bu çığırı açan, dünyanın dört bir yanına açılma mevzuunda imkân hazırlayan, arka çıkan, maddî-mânevî desteğini esirgemeyen insanları unutmamalı, onları baş tacı yapmasını bilmelidirler. Kimseye; “Vefa umarken candan, Doldu gözüm hicrandan, Kaldım yaya dermandan, Hizlanla mı bitsin bu an?” dedirtmemelidirler. Vefasızlığa karşı dahi vefayla mukabele etmesini bilmeli, vefasızlara vefanın ne demek olduğunu öğretmelidirler. Elli defa vefasızlık görseler dahi, vefa ile mukabelede bulunmayı ihmal etmemelidirler. Vefa Abidesi Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolu budur. O İnsan-ı Kâmil’in yolunda ne kadar mesafe alabilirsek, nereye varabilirsek kârdır. Biz vefada kusur etmezsek, Allah da bize karşı vefayla muamele edecek ve bizi yalnızlığa terk etmeyecektir.

“SILA-İ RAHİM”

°°°Önsöz°°°

Sıla-i rahim, yakınlık derecesine göre bütün akrabalarımıza karşı vazife ve sorumluluklarımızı ifade eden bir kavramdır. Sıla-i rahim, çoğumuzun ne olduğunu, nasıl gerçekleşeceğini tam anlayamadığı ve önemini kavrayamadığı farzlardan biridir. Sıla-i rahime riayet etmemek büyük günahlardandır. Hocaefendi, aşağıdaki âyet-i kerime zımnında değişik açılardan sıla-i rahime şöyle dikkat çekiyor:

°°°°°°°°°°°

Ra’d suresinde akıl sahiplerinin (ülü’l-elbâb) bir vasfı olarak

وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَاۤ اَمَرَ اللّٰهُ بِهِ اَنْ يُوصَلَ

“Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyi gözetir, birleştirilmesi gerektiği şeyi birleştirirler.” (Râ’d Sûresi, 13/21) buyruluyor. Söz konusu âyet-i kerimelerde ülü’l-elbâb’ın beş vasfına dikkat çekiliyor. İlk olarak

اَلَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ

ifadeleriyle onların Allah’a verdikleri sözde durdukları ifade ediliyor. Hem ruhlar âleminde Cenâb-ı Hakk’a verilen “iman etme” sözünün hem de beşerî ilişkilerde verilen sözlerin yerine getirilmesi bu âyetin şümulüne dâhildir. Söz verme meselesinin pozitif yanı emredildikten sonra,

وَلَا يَنْقُضُونَ الْمِيثَاقَ

ifadeleriyle negatifine de yer veriliyor ve onların verdikleri sözleri bozmayacakları belirtiliyor. Ardından da

وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَاۤ اَمَرَ اللّٰهُ بِهِ اَنْ يُوصَلَ

ifadeleriyle Cenâb-ı Hakk’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirecekleri, gözetilmesini emrettiği şeyleri gözetecekleri ifade ediliyor. Daha sonra

وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ

ifadesiyle akıl sahiplerinin Rabbilerine karşı haşyet içinde olduklarına, hayatlarını kemerbeste-i ubudiyet içerisinde hep iki büklüm yaşadıklarına dikkat çekiliyor. Haşyet, Allah’a karşı duyulan bir iç saygının ifadesidir. Ona karşı kalbin ürpermesini ifade eder. Huşu da Allah’ın büyüklüğü ve ululuğu karşısında asa gibi iki büklüm olma demektir. İnsanın huşu ve haşyet sahibi olması, marifetullaha bağlı bir husustur. Nitekim, إِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ “Allah’tan gerektiği tarzda ancak âlimler haşyet duyar.” (Fâtır Sûresi, 35/28)  âyetinde de bu dile getirilir. Ardından da وَيَخَافُونَ سُوءَ الْحِسَابِ buyruluyor. Yani onlar, hesabın karşılarına çok kötü bir şekilde çıkmasından da korkarlar, tir tir titrerler.

İhya Edilmesi Gereken İlâhî Emir

°°°Önsöz°°°

Daha genel anlamda sıla, hayatımıza yön veren, vermesi gereken bütün değerlerle içli dışlı olmamız anlamına gelirken, sıla-i rahim daha özel bir yakınlığı ifade eder. Başta anne, baba ve kardeşlerimiz, amca, dayı, hala teyze ve onların çocukları olmak üzere bütün yakınlarımıza karşı ilgi ve alakanın devam ettirilmesi, hâl ve hatırlarının sorulması, ziyaret edilmeleri ve ihtiyaç duyduklarında elimizden geldiği kadar yardım edilmesi anlayışını  bir sorumluluk olarak bize yükler. Günümüzde büyük ölçüde ihmale uğrayan sılanın durumunu da şöyle ortaya koyuyor Muhterem büyüğümüz

°°°°°°°°°°°

Surede sayılan ülü’l-elbâb’ın vasıfları bunlarla sınırlı değil, başka vasıflar da zikrediliyor. Sadece “sıla” mevzuu sorulduğu için, onun üzerinde bir nebze durmaya çalışalım. Kelime anlamıyla sıla, birleştirmek demektir. İslâmi literatürde, insani bağları koruma, iyilik yapma, gözetme, hususiyle akrabalık ilişkilerini sıcak tutma gibi mânâlarda kullanılmıştır. Önceki ifadelerde, verilen sözlerin yerine getirilip getirilmemesi üzerinde durulduğu için, burada Allah’ın birleştirilmesini, gözetilmesini emrettiği şeylerden anlaşılan ilk mânâ, verilen sözlerin tutulması, yapılan ahitlerde sabitkadem olunmasıdır. Bunun yanında Allah’la, İnsanlığın İftihar Tablosu’yla, din-i mübin-i İslâm’ın emirleriyle kopmayan bir münasebet tesis etme gibi mânâlar da bu âyetin şümulüne girer. İman esaslarından İslâm erkânına, dinin temel disiplinlerinden füru ahkâmına kadar riayet edilmesi ve yerine getirilmesi emredilen her şeyi bir sıla olarak görebiliriz. Kısaca burada dine ve dinî hükümlere bağlılığın emredildiği söylenebilir.

Daha hususi mânâda ise buradaki sıladan kastedilen sıla-i rahimdir, yani akraba bağlarının gözetilmesidir. İnsanların birbirinden koptuğu günümüz dünyasında meselenin bu yanı da ayrıca önem arz etmektedir. Maalesef aynı ağacın dalları, budakları, yaprakları veya meyveleri olan insanlar birbirlerinden kopuk yaşıyorlar. Evlatlar, değil akrabalarına karşı vazife ve sorumluklarını yerine getirmek, anne-babalarından dahi kopmuş durumdalar. Hısım ve akrabaların çoğu tanınmıyor bile. Onlara karşı sorumluluklar unutulmuş durumda. Toplum kendi değerlerinden koptuğu ve bu konuda çok ciddi bir gurbet yaşadığı için ne kadar tahşidat yapılsa, insanlar ne kadar rehabiliteye tâbi tutulsa azdır.

Hâlbuki Kur’ân’a bakılacak olursa, çok sayıda âyet-i kerimede anne-baba hakkı ve akrabalık bağları üzerinde hassasiyetle durulduğu görülür. Mesela,

وَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلاَ تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللّٰهَ لاَ يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا

“Yalnız Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, akrabalara, yetimlere, fakirlere, yakın komşulara, uzak komşulara, yol arkadaşına, garip ve yolculara, elinizin altında bulunanlara da iyilik edin. Bilin ki Allah kendini beğenen ve övünüp duran kimseleri sevmez.” (Nisâ Sûresi, 4/36) âyet-i kerimesinde Cenâb-ı Hak, Kendisine ibadeti emrettikten hemen sonra anne-babaya ve akrabalara sözü getiriyor ve onlara güzellikle muamele edilmesini, iyilik ve ihsanda bulunulmasını emrediyor. Bu sebeple bir mü’minde akrabalarına karşı çok ciddi bir sıla hissi bulunması gerekir. En başta anne-baba olmak üzere yakından uzağa hiç kimse sıla-i rahimden mahrum edilmemelidir. Allah (celle celâluhu) kendi hukukundan hemen sonra anne-babanın ve arkasından da akrabaların, onun ardından da aramızda şöyle böyle bir alâka bulunan sair insanların hakkını nazara verdiğine göre, bu haklara mutlaka riayet edilmelidir. Şuursuz taşlar bile baş başa verip sağlam kubbeler, kemerler oluşturduklarında düşmüyor, dökülmüyorlar. Aynen öyle de insanlar da sosyal hayatta en yakın daireden başlamak üzere baş başa verir, maddî ve manevî ihtiyaçlarında birbirlerine destek olurlarsa devrilmezler, dökülmezler.

Hizmet Sıla-i Rahime Mâni Olmamalı

°°°Önsöz°°°

Dinimizde sorumluluklarımızın çok ve çeşitli olması, bazılarının yapılması halinde diğerlerinin ihmal edilebileceği anlamına gelmez. Meselâ devamlı hizmette koşturuyor olmak namaz kılmamaya, hattâ onu geciktirmeye ve kazaya bırakmaya mazeret olamayacağı gibi, sıla-i rahimin ihmal edilmesine de bahane olamaz, olmamalıdır. Hocaefendinin “şeytanî bir kısım mülâhazalar” dediği bu durumun tam aksine sıla-i rahim, yapmaya çalıştığımız bu hizmet vazifemiz için bir fırsat bile olabilir. İşte onun bu konu hakkındaki mülahazaları:

°°°°°°°°°°°

Yer yer insanın aklına, “Ben nasıl olsa hizmet ediyorum, i’lâ-i kelimetullah gibi mukaddes bir vazifenin arkasında koşuyorum. Bu gibi çok önemli vazifeler dururken anne-baba veya akraba hukuku gibi şeyler olmasa da olur.” gibi şeytanî bir kısım mülâhazalar gelebilir. Böylece insan, akrabalık bağlarını gözetme konusunda vurdumduymaz hâle gelebilir. Ne var ki bu gibi düşünceleri Kur’ânî mantıkla telif etmek mümkün değildir. Kur’ân ve Sünnet’in ısrarla üzerinde durduğu ve tahşidatta bulunduğu bir meseleyi hiç kimse kaldırıp bir kenara atamaz. Şayet Allah (celle celâluhu) Yüce Kitab’ında onların hakkını gözetmeyi emretmişse, mü’min için bu, çok önemli dinî bir mükellefiyettir. Hiç kimsenin Allah’ın hükümlerini değiştirmeye hakkı yoktur. Dolayısıyla mü’mine düşen vazife, onları ziyaret etmek, durumlarına göre ellerini öpmek, dualarını almak ve eğer varsa bir ihtiyaçları bunu gidermektir. Bir taraftan ara vermeksizin yapılması gerekli olan hizmetlerin yapılması fakat diğer yandan da anne-baba hukukuna riayet edilmesi, akrabaların görülüp gözetilmesi pekâlâ mümkündür. Bunlardan biri diğerine mâni olmamalıdır. Bir taraftan Rabbimizin rızasını kazanma istikametinde din-i mübin-i İslâm’a hizmet etmeli, diğer yandan da yine O’nun hoşnutluğunu elde edebilmek için anne-babaların, nine ve dedelerin, hala ve teyzelerin, dayı ve amcaların rızasını almayı ihmal etmemeliyiz. Hatta gönüllerimizin ilhamlarını başkalarının sinelerine boşaltabilme adına sıla-i rahim önemli bir vesile olarak görülebilir.

Ailelerimizle, akrabalarımızla münasebetlerimizi sıkı tutarak, onlarla hemhal olarak sahip olduğumuz güzelliklerden onların da haberdar olmalarını sağlayabiliriz. Böylece Allah’ın izni ve inayetiyle ziyaretlerimizi daha da bereketlendirir, bire yedi yüz veren başaklar hâline getirebiliriz. Sözle olmasa bile hâl ve tavırlarımızla onlara bir şeyler ifade edebilir, örnek olabiliriz. Her zaman söylediğimiz gibi temsille ve hâlle halledilmedik bir mesele yoktur. Özellikle günümüzde iletişim vasıtalarının gelişmesiyle birlikte hısım ve akrabaların hâl ve hatırlarını sormak, onların gönlünü almak çok daha kolaylaşmıştır. Onlardan uzakta bulunsak ve her zaman ziyaretlerine gidemesek bile, internet, telefon gibi vasıtalarla sıla-i rahim vazifemizi yerine getirebiliriz. Sesli veya görüntülü aramalarla onlarla konuşabilir, sevgi ve muhabbetlerimizi iletebilir, durumlarından haberdar olabilir ve onların gönüllerini hoşnut edebiliriz.

Gelmeyene Gitmeli

°°°Önsöz°°°

Aşağıda, sıla-i rahmin karşılıklı olmasının şart olmadığı açıklanıyor ki doğrudur. Ancak, orada ele alınmamasına rağmen temas edilmesi gereken bir nokta daha var. Siz size düşeni yapıyorsunuz, karşılık görmemesinin de ötesinde aramaya ve ilişkiyi devam ettirmeye çalışmanız, sizin manevî değerlerinizden taviz vermeye ve bir takım günahlar işlemenize sebep olacaksa, işte o zaman “def’i mefâsid, celb-i menâfiden evladır/kötülük işlememek iyilik yapmaktan önce gelir” ilkesinin gereği olarak ilişki devam ettirilmeyebilir. Bu istisnanın dışında ise durum aynen şöyledir:

°°°°°°°°°°°

Konuyla ilgili son bir hususa daha temas etmek istiyorum. Yakınlarımızın bizimle ilişkilerini kesmeleri, sıla-i rahim vazifelerini hakkıyla eda etmemeleri bizim bu vazifeyi ihmal etmemiz adına bir mazeret olamaz. Zira hadis-i şeriflerde, bizimle ilişkisini kesen insanlara karşı yapılacak sıla-i rahimin çok daha faziletli olduğu bildirilmiştir. (bkz. Buhârî, 15; Ahmed İbn Hanbel, 24/383). Keşke herkes bu önemli görevini yerine getirse! Yakınlarını arayıp sorsa, onların ziyaretlerine gitse, büyüklerin ellerinden, küçüklerin de gözlerinden öpse. Ne var ki daha önce de işaret ettiğimiz gibi günümüzde en yakın akrabalar arasında dahi ciddi bir kopukluk söz konusu. Bu sebeple yakınlarımız gelmese de biz gitmeliyiz; onlar hâlimizi hatırımızı arayıp sormasa da biz onların hâl ve hatırlarını sormalıyız.

Bir Türk atasözünde de ifade edildiği üzere, iyiliğe iyilik her kişinin işidir; kötülüğe iyilik ise er kişinin işidir. Sıla-i rahime herkes karşılık verir. Gelene herkes gider. İyilik ve ihsanda bulunana karşılık vermek kolaydır. Karşılıklı olunca iyilik yapmak kolaydır. Bu bir nevi alış-veriş gibidir. Her iki taraf için de kazanç vesilesidir. Fakat bir tarafın kendine düşeni yapmadığı durumlarda iyilik ve ihsanı devam ettirmek hiç de kolay değildir. Eğer kişi karşı tarafın olumsuz tavırlarına rağmen ilişkisini, ziyaretlerini devam ettiriyorsa işte gerçek sıla-i rahim budur. Şayet sılaya karşı yapılan sılada on sevap kazanılıyorsa, böyle bir sılada belki yüz sevap kazanılabilir. Zira bir insanın kendisiyle alâkasını kesen, yüzüne bakmayan bir kimsenin ayağına gitmesi nefse çok ağır gelir. Eğer o, her şeye rağmen, kırılıp dökülmesine aldırmadan, sırf Allah rızası için sıla-ı rahim görevini ifa ediyorsa, hiç şüphesiz onun bu ameli Allah katında çok daha hora geçecektir.

Daha da ötesi, bazen telefonlar yüzümüze kapatılabilir, kapıdan kovulabiliriz, yüzümüze karşı istenmediğimiz söylenebilir. Bayramlarda veya özel günlerde gönderdiğimiz bütün tebrik mesajları karşılıksız kalabilir. Bütün bunlara rağmen küsmemeli, darılmamalıyız. Bilakis yeni yeni yol ve yöntemler bularak, farklı üsluplar geliştirerek muhatabımızı yumuşatabilmenin yollarını aramalıyız. Gelmeseler de gitmeli, yedirmeseler de yedirmeli, aramasalar da aramalıyız. Kötülüklerine iyilikle, kabalıklarına yumuşaklıkla mukabelede bulunmalıyız. Mü’min ahlâkı bunu gerektirir. Yiğitlik buradadır. Muhammedî yol budur.

Eser: İmtihanlar kuşağı Kırık Testi-18

Bu yazı 38 kez okundu