- Fakirler
- Miskinler
- Zekât Memurları
- Müellefe-i Kulub
- Köleler
- Borçlular
- Fî Sebilillâh
- Yolcular
ZEKÂT VERİLECEK SINIFLAR
°°°Önsöz°°°
Genel anlamda infak, Fatihadan sonra Kur’ân-ı Kerimin ikinci suresi olan Bakara sûresinin başında, dinin öncelikleri bakımından iman ve namazdan sonra üçüncü sırada yer alır. Bunun asgari miktarı olan ve hem Kur’ân-ı Kerim hem de hadis-i şeriflerde zekât adıyla verilmesi mecbur, hattâ islâmın şartlarından biri olan çeşidinin kimlere verilmesi gerektiği şöyle sıralanıyor:
°°°°°°°°°°°
Zekâtın kimlere verileceğini bizzat Kur’ân söylemekte, bunları sekiz sınıf olarak tespit etmektedir:
إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللهِ وَابْنِ السَّبِيلِ فَرِيضَةً مِنَ اللهِ وَاللهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
“Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere, zekât toplayan memurlara, gönülleri (İslâm’a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışıp cihad edenlere ve yolcuya mahsustur. Allah her şeyi bilendir, her yaptığını hikmetle yapandır.” [Tevbe sûresi, 9/60]
Kur’ân’ın; fakirler, miskinler, zekât memurları, müellefe-i kulûb, köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolcular şeklinde zikrettiği bu sekiz sınıfın açıklaması şu şekildedir:
1. FAKİRLER
°°°Önsöz°°°
Âyet-i kerimede gördüğümüz üzere zekât vermede öncelik hakkı, sekiz sınıf içerisinde fakirlere ve miskinlere veriliyor. Bu fakir ve miskinlerin kimler oldukları, aralarındaki farkın ne olduğu, bu iki sınıfa öncelik verilmesinin, insanî, ahlakî ve sosyal hayattaki karşılığı şöyle belirtiliyor:
°°°°°°°°°°°
Öteden beri ulema, âyetin ilk iki sırada zikrettiği fakirle miskin arasında, hatları kesinleşmiş net bir farklılık ortaya koymada zorlanmışlardır. […..] Aradaki fark her ne olursa olsun, ikisine de zekât verilmesi hasebiyle hüküm açısından bir fark yoktur. Dolayısıyla biz bir görüşü esas alıp ona göre mevzuu anlatmaya gayret edeceğiz.
Fakir; sosyal hayatta hâline muttali olunamayacak kadar kendisini gizleyen, kıt kanaat geçinen kimsedir. Kur’ân’ın ifadesiyle “Kimseye el avuç ifadesiyle, açmadıklarından dolayı, bilmeyen onları zengin zanneder.” [Bakara sûresi, 2/273.] Yani bunlar, dişlerini sıkmakta ve hâllerinden hiç kimseye en ufak bir şey hissettirmemektedirler. Ancak bir şekilde bunların hâline muttali olunması ve kendilerine zekât verilmesi gerekmektedir. Bir yolu bulunacak, evine gidilecek, hâli araştırılacak ve böylelikle kendi kendine ızdırap çekmekten kurtulmasına vesile olunacaktır. Elinden tutulup cemiyete kazandırılamamış nice fakirler vardır ki, gün gelmiş başkaları onları karanlık emellerine alet ederek yalancı Cennet vaatleriyle uyutmuş ve insanlığın başına belâ haline getirmişlerdir. Dünyanın değişik yerlerinde, belli bir hayat standardının altında yaşayan ve çoğu zaman da ağır işlerde çalışan işçi kesimi, zamanında madde ve mânâ yönüyle zenginleştirilip elinden tutulmadığı için, cemiyetlerin altını üstüne getirmiş ve dünya çapında unutulmaz hâdiselere sebebiyet vermişlerdir. Mesele bu kerteye geldikten sonra yapılan mualeceler hep ters etki göstermiş, tedavi yerine hastalığın daha da azdığına şahit olunmuştur. Kur’ân ise potansiyel bir tehlike alanına çekilebilecek durumdaki kimselerin, daha başta farkına varılarak ihtiyaçlarını gidermeyi ve içtimaî hayatı bu türlü arızalardan korumayı hedef almış, “Allah’tan bir farz olarak” fakirlere zekât verilmesini emretmiştir.
Âyette kullanılan ifadeleri ayrı ayrı değerlendirdiğimizde, zikredilen sekiz sınıfın, bu vasıfları haiz oldukları sürece, âdeta bir işyerine ortak olan kimseler gibi zekâttan hisse alacaklarını anlıyoruz. Mesela fakir, fakir kaldığı müddetçe payı hep ayrılacak ve kendisine zekât verilecektir. Bir zengin vermezse bir başkası verecek, o da vermezse devlet elinden tutacak ve Allah’ın “ver” dediği bu sınıfa mutlaka bir yolla para aktarılacaktır. Aksi hâlde birileri fakr u zarureti içinde kıvranırken toplumun başka kesimleri bundan habersiz bir şekilde hayatlarını sürdürecektir. Ama zamanla bu sıkıntı, yalnız fakirin sıkıntısı olarak da kalmayacak, yılların ihmaliyle biriken kin ve gayz yüklü bulutlar, bir gün o cemiyetin üzerine boşalacak, dolayısıyla ne zengin, elindeki imkânı kullanırken rahat nefes alabilecek ne de devlet aradığı huzura kavuşabilecektir.
2. MİSKİNLER
°°°Önsöz°°°
Miskinler, fakirlerden daha zorlu, sıkıntılı ve toplumda statü olarak daha rencide edici bir hayat yaşadıkları halde bunların ikinci sırayı almalarının bir hikmeti de, fakirleri sun’i olarak böyle bir görüntü ortaya koymamaya teşvik maksadına matuf olabilir. Altta, fakirlerle miskinler arasındaki fark kısaca şöyle açıklanıyor:
°°°°°°°°°°°
Kendilerine zekât verilmesi gereken ikinci grup kimseleri Kur’ân, miskinler olarak bildirmektedir. Ulemanın bir kısmına göre miskin, fakr u zaruret itibarıyla hâlini gizleme sınırlarını aşmış ve durumunu etrafındakilere hissettirerek ihtiyaçlarını giderme durumundaki insanlardır. Âyette kullanılan “miskin” kelimesinin, Türkçemizde aldığı mânâ itibarıyla “tembel, uyuşuk” anlamına gelmediğini de hatırlatıp geçelim. Bu tip insanların, çoğu zaman hâli, evlerindeki feryatlardan, kapı önlerinde tekeffüf ve el açmalarından, evlad ü iyalinin perişaniyetinden dışarıya sızar ve böylelikle, toplum içinde bir düşkün olduğunu etrafa hissettirir. Zaten Kur’ân’ın “Yatağı toprak olan miskin” [Beled sûresi, 90/16.] tabirini kullanmak suretiyle aynı zamanda miskinin içinde bulunduğu durumu da ifade ettiğini görmekteyiz. Bir tarafta en olmadık yerlere hesapsız para harcayanlar, diğer tarafta yatağı-yorganı toprak olmuş miskinlerin olduğu bir cemiyette huzurun olabileceğine ihtimal vermek, sosyal adaletten dem vurmak mümkün değildir. Karnı aç, sırtı açık ve karla-yağmurla her defasında doğrudan görüşüp, hep ızdırap yudumlayan biri, sıcacık yuvasında lüks bir hayatın sefasını çeken zengin kimselerin vicdanını sızlatmalı, onlar orada o hâlleriyle dururken bu rahat edememelidir. Aksi takdirde insan fıtratı, kinlere, nefretlere, düşmanlıklara gebedir. [….]
3. ZEKAT MEMURLARI
°°°Önsöz°°°
Zekât vermek denilince ilk defa akla fakirler ve miskinler geliyor olmakla birlikte, zekât alabilecek kişiler sadece bunlar değildir. İslâma göre bazen zengine de zekât verilebiliyor. Meselâ zekât memurları bunlardandır. Buradaki hikmet ve özellikle toplumun menfaati adına ortaya çıkacak olan olumlu durum hakkında Hocafendi şunları söylüyor:
°°°°°°°°°°°
[..] Zekât adına çıkarılan para ve emtianın yerlerine ulaştırılması, bir merkez tarafından toplanıp dağıtılmak suretiyle iyi bir organizasyonla yapıldığı takdirde en güzel şekliyle icra edilmiş olur. Ferdin bizzat kendisi de, zekâtını âyette zikredilen yerlere vermek suretiyle üzerindeki mükellefiyeti eda edebilir. Ancak İslâm, bir nizam dinidir. Dolayısıyla toplum fertleri arasında sağlam köprüler kurup kapılar açacak olan böyle önemli bir işi, kendi hâline bırakmamış, belirli bir sisteme bağlamıştır. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu noktada ilk akla gelen uygulaması, Muaz İbn Cebel’i (radıyallâhu anh) Yemen’e gönderirken diğer vazifeleri yanında, ondan zekât toplama işlerini de deruhte etmesini istemesidir. [Buhârî, zekât 62, 40; Müslim, imân 29, 31.] Zekâtlarını toplamak üzere kabilelere memurlar gönderip geri geldiklerinde onlardan hesap istemesi, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), zekâtın devlet eliyle toplandığını gösteren uygulamaları olarak gösterilebilir. [Bkz.: Buhârî, zekât 67, hibet 17, imân 3, ahkam 24, 41; Müslim, imâre 27.]
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir yandan vazifelendirdiği memurlara ikazlarda bulunarak onları haksızlık ve zulüm gibi davranışlardan menederken, diğer tarafta da zekât verme konumundaki mükelleflere hatırlatmalar yaparak, zekât memurlarına iyi davranmalarını emretmiştir. Mesela Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) zekât memuru olarak vazifelendirdiği kimseye, إِيَّاكَ وَكَرَائِمَ أَمْوَالِهِمْ “İnsanların mallarının en iyilerini almaktan sakın.” [Buhârî, zekât 62, 40; Müslim, imân 29, 31.] derken; zekât mükelleflerine de, أَرْضُوا مُصَدِّقِيكُمْ “Zekât memurlarınızı razı ederek gönderiniz.”, [Müslim, zekât 29; Ebû Dâvûd, zekât 5.] (başka bir lafızla) إِذَا أَتَاكُمُ الْمُصَدِّقُ فَلْيَصْدُرْ عَنْكُمْ وَهُوَ عَنْكُمْ رَاضٍ “Size zekât memuru geldiğinde, sizden razı bir şekilde yanınızdan ayrılsın.” [Müslim, 177; Ebû Dâvûd, zekât 5] ikazını yaptığını görmekteyiz. Dolayısıyla her alanda olduğu gibi bu mevzuda da, İslâm’ın ortaya koyduğu denge ve itidale şahit olmaktayız.
Evet, zekât memuru, kendi işlerini bir kenara bırakıp devlet adına belde belde dolaşarak, vaktinin neredeyse tamamını bu işe hasreden kişidir. Dolayısıyla maişetini temin adına onun da bir maaşa ihtiyacı vardır. Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifadeleriyle,
العَامِلُ عَلَى الصَّدَقَةِ بِالحَقِّ كَالغَازِي فِي سَبِيلِ اللهِ حَتَّى يَرْجِعَ إِلَى بَيْتِه
“Adaletli bir şekilde zekât toplayan kimse, evine döneceği âna kadar Allah yolundaki gazi gibidir.” [Tirmizî, zekât 18; Ebû Dâvûd, harac 7; İbn Mâce, zekât 14.] Meseleye bir de günümüz düzenlemeleri açısından bakacak olursak, zekât toplamakla görevli âmilin durumunun, bugünkü vergi dairelerinde çalışan memurlar gibi olduğunu görürüz. Hatta biraz daha genelleme yapılacak olursa, devlet kademelerinde, eğitim-öğretim, ulaştırma ve güvenlik gibi meseleleri deruhte eden müesseselerinde çalışan memurlar nasıl devletten maaş alıyorlarsa, devlet adına hareket eden ve zamanını bu işe hasretmiş zekât memurunun durumu da aynıdır.
Bazı âlimler, zekât memurlarıyla ilgili ifadelerden hareketle zekâtın devletin bütün memurlarına verileceği mânâsını çıkarmışlardır. Evet, zekât memurları, iyi bir organizeyle zekât mallarını tahsilde muvaffak olduğunda, devlet hazinesine her yerden sağanak sağanak gelir yağdığı görülecektir. Arpasından buğdayına, hayvanlardan ticaret mallarına, altın-gümüşten nakit paraya kadar her şeyden zekât alınacak ve böyle bir verginin yaygınlaşmasıyla devlet hazinesi dolup taşacaktır. Memurlar gerektiğinde petrol kuyularına uğrayacak, maden ocaklarını dolaşacak, dağ bayır yayılan koyun ve sığırları kontrol edecek ve hazineye girmesi gerekirken girmeyen bir kuruşluk servetin bile yerine ulaşmasını temin edeceklerdir.
Hazreti Ömer’le (radıyallâhu anh) ilgili olarak nakledilen bir olay manidardır:
Hazreti Ömer Efendimiz, bir memurunun kendisine verilen maaşı kabul etmediğini duyar, o zatı çağırır ve sebebini sorar. Memur da, yaptığı işi Allah rızası için, mü’minlere yapacağı bir hizmet olsun diye yaptığını, ihtiyacı da olmadığını, maddî durumunun yerinde olduğunu dile getirir. Hazreti Ömer şöyle der: Böyle yapma! Ben de bir gün Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) verdiği bir şeyi kabul etmeyecek oldum da Allah Resûlü bana şöyle dedi: “Al bunu, sahiplen, sonra (istersen) tasadduk et. Sen istemediğin, beklentiye girmediğin hâlde sana gelen bir şey olursa al. Eğer böyle değilse onun arkasına düşme!” [Buhârî, 55, ahkâm 16; Müslim, zekât 110-11.] Allah Resûlü’nden aldığı bu bakış açısını icraatlarına yansıtan Hazreti Ömer (radıyallâhu anh), servet sahibi olan amillere de –ücret almak istememelerine rağmen– zekâttan pay vermiştir. İşte devlet hazinesine oluk oluk servet akımında, bir sebep olarak kendini ortaya koyan âmillere zekâttan fon ayıracak ve onu başkalarına muhtaç duruma düşürmeyeceksiniz. Kur’ân ve Sünnet’in bu mevzudaki emrine uyarak, zengin dahi olsa zekât memuruna vereceksiniz. Amiller, vali de olsa, zengin de olsa topladığı zekâttan hisse alacaktır.
Meselenin farklı bir yönü de, bilhassa önemli yatırımlarda istihdam edilen kimselerin, madde itibarıyla ihtiyaçlarının karşılanması, onların hem iş verimlerini artıracak hem de bazı zayıf karakterlerin, gayrimeşru yollara girmelerinin önüne geçilmiş olacaktır. Ecdadımızın, başta eğitim ordusu olmak üzere, bu konuda ortaya koymuş oldukları performans takdire şayandır ve bana göre bu, Devlet-i Âliye’yi uzun zaman dimdik ayakta tutan en önemli amillerden biridir. Siz, bu tür memurlara bir gelir bağlamak suretiyle onların ihtiyaçlarını karşılayacak ve böylece onların bütün himmetini, yüklediğiniz vazifeye yoğunlaştırmasını sağlamış olacaksınız. Aynı zamanda bu hareketiniz, onlarda istiğna prensibinin gelişmesine de yardımcı olacak ve böylelikle devlet malının sızabileceği delikleri kapatmış olacaksınız. Bir kısım ülkelerde olduğu gibi şayet memurlara yeterli ücret verilmez ve muhtaç bir hâlde bırakılırlarsa, onlar da gayrimeşru yollara başvuracak ve normal şartlarda kendilerine verilmesi gerekeni, hatta bazen onun çok üstünde bir miktarı almanın yolunu bir şekilde bulacaklardır. İşte İslâm ve işte onun, insanı değerlendirirken ortaya koyduğu prensipler! Bir tarafta madde ile ihtiyacını karşılayıp memurunu istiğna ufkuna yükseltmiş, diğer taraftan onun ruhuna girip, Rabbin huzurundaki hesap gününe ayarlı bir ömür geçirmesini hatırlatmıştır. Böylece insan, maddî ve mânevî yönleriyle bir bütün olarak ele alınmıştır ki bunlar, sosyal hayatın kusursuz tanziminde akılları hayrette bırakacak baş döndürücü icraatlardır.
4. MÜELLEFE-İ KULUB
°°°Önsöz°°°
Zekât alabilmeleri için kendilerinde fakirlik şartı aranmayan bir başka grup da “Müellefe-i Kulub” tabir edilen, henüz müslüman olmamış, ya da iman ve islâmiyet içlerine tam oturmamış kişilerin kalblerinin İslâm’a iyice ısındırılması, imanlarının pekişmesi hedeflenen kişilerdir. Efendimizin, bu tiplere ganimetten daha fazla pay verdiği de bir gerçektir. Bu konu istismara açık gibi görünse de, bu prensip sayesinde din-i mübine pekçok samimi müslümanın kazandırıldığı da bir gerçektir. İşte bunun sebebi ve hikmetleri de şöyle açıklanıyor aşağıda:
°°°°°°°°°°°
Toplanılan zekâttan hak kazanan kesimler arasında yerini alanlardan biri de, müellefe-i kulub olarak zikredilen ve İslâm’a karşı yumuşamaları ve kalblerinin kazanılması beklenen şahıslardır. Bu sınıf insanları, durumlarına ve kendilerine yaklaşımdaki niyete göre üç ana gruba ayırarak mütalâa edebiliriz:
– Müslüman olması umulanlar.
– Müslüman olduğu hâlde henüz iman gönüllerinde oturaklaşmamış olanlar.
– Müslüman olmadığı hâlde şerlerinden emin olunmak istenenler.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), her üç gruba da zekâttan hisse veriyordu. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebû Süfyan gibi inanmış ama henüz imanı gönlünde oturaklaşmamış kimselere bol bol vererek, âdeta onların madde ile gönüllerini fethetmişti. Onlar da Müslümanlıkta, cehalet hayatından daha çok avantajlar olduğunu gördüler ve zamanla gerçek mânâda imana ulaşarak, ileri seviyede bir Müslümanlık sergilediler. İşte böyle bir vesileyle Müslüman olan yaşlı Ebû Süfyan, İslâm saflarındaki gerçek yerini aldıktan sonra, günün birinde Hazreti Ömer’e (radıyallâhu anh) gelerek, “Yermûk’te ciddi muharebe oluyor. Müsaade ederseniz, malımla mülkümle oraya gitmek istiyorum. Belki Müslümanların kuvve-i mâneviyesine bir katkımız dokunur.” diyecekti. Hazreti Ömer’in müsaade etmesiyle oraya gidecek, savaşın en kritik anlarında insanlara moral vererek İslâm saflarını ayakta tutanlardan biri olacaktı. [el-Kilâî, el-İktifâ, 2/58.] Belli ki artık yürekten inanmıştı. Ama o bu badireyi aşıncaya kadar, kalbine girmek için dünya kullanılmıştı.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Süheyl İbn Amr’a 100 tane deve verince o, 10.000 deve getirecek bir güçle İslâm’a sarılmıştı. İman, içinde oturaklaşıp taht kurunca da, servetle Müslüman olma durumundan kurtularak, terakki üstüne terakki etmiş ve istenilen zirveyi yakalamıştı. Bir gün Mekke’nin ileri gelenlerinden bazılarıyla birlikte Hazreti Ömer’in kapısı önünde bir meseleyi görüşmek için beklerlerken, kendilerine yapılan muamele hakkındaki konuşmaları bunu ele vermektedir. O gün Hazreti Ömer halifedir. Kapısında kendisiyle meselelerini görüşmek için bekleyen insanlar vardır. O, önceliği sahabenin fakirlerine verir ve Süheyb’i, Bilal’i, Ammar’ı çağırır. Bu durumda içlerinden biri, “Görüyor musun? Kapımızda çalıştırdığımız insanları çağırıyor da bizi ihmal ediyor.” deyince, Süheyl İbn Amr müdahale eder ve “Elbette öyle yapacak. Kızacaksak kendimize kızalım. Sen ve ben, kılıçlarımızı kin ve gayz ile bileyerek Peygamber’in karşısına çıkıp O’na hücum ederken, onlar Resûlullah’ın yanında yerlerini almışlardı. Tabi ki onları çağıracak. Madem durum böyle, öyleyse biz aradaki boşluğu doldurmanın yollarını bulalım. Bizi Allah yolunda cihad temizler ancak.” diyerek yapmaları gereken şeyin, o gün için, Şam önlerinde savaşan orduya katılıp savaşmak olduğunu söyler ve aile siyle beraber kalkar Şam’a gider ve orada nice yararlılıklar sergiler. [İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe, 2/585.]
Yine müellefe-i kulûbdan biri, Amvas’ta oğlunun vebadan şehadetine de şahit olmuş ve şehadet öncesi oğluna, “Oğlum! Sen Kureyş’in eşrafındansın. Sen Resûlullah’ın ordusunda kumandansın. Dişini sıkmalı ve kimseden geri kalmamalısın.” demiştir. Evet, bu insanlar, günün birinde koyunla-deveyle Müslüman olmuştur; ama sonra kalbleri yumuşamış ve böylece insanlığa örnek birer muallim olma ufkuna ulaşmışlardır. Zira Safvan, bu değişime, “Resûlullah bana Huneyn günü ganimetten pay verene kadar insanlar arasında en çok kızdığım kimseydi. Bana o kadar çok verdi ki benim için insanların en sevimlisi oldu.” [ Müslim, fezâil 59; Tirmizî, zekât 30. Hucurât sûresi, 49/14] ifadeleriyle baştan işaret etmişti.
Diğer bir grup da, Müslümanlığa teslim olup henüz tam iman etmiş sayılamayacak bir kısım bedevilerdi. Kur’ân’ın ifadeleriyle “inandık” diyorlardı ama aslında sadece “teslim” olmuşlardı. Kur’ân onların durumunu şu ifadeleriyle resmetmişti:
قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ وَإِنْ تُطِيعُوا اللهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُمْ مِنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا إِنَّ اللهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ
“Bedeviler, ‘İnandık’ dediler. Deki, Siz iman etmediniz, ama ‘Boyun eğdik’ deyin. Henüz iman kalblerinize yerleşmedi. Eğer Allah’a ve elçisine itaat ederseniz, Allah yaptığınız güzel işlerin karşılığını eksiksiz verir. Allah, günahları bağışlayandır, merhameti bol olandır.” [Hucurât sûresi, 49/14] Bunun mânâsı, “İman, bir mevhibe-i ilâhiyedir. Siz araştırır, delillerini bulur, hayatınıza tatbik edersiniz ve Allah da o sönmeyen çerağı içinizde tutuşturur. Şu an siz sadece İslâm’ın ihtişamı karşısında teslim oldunuz. Duruşunuz henüz imanı omuzlayacak seviyede değil.” demekti. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu durumda olanlara da zekâttan pay veriyor ve imana olan mesafelerini daraltmayı hedefliyordu. Mesela onlardan birine bolca verince adam kavmine gelip, “Ey kavmim gidip hemen Müslüman olun! Muhammed öyle ihsanda bulunuyor ki, fakirlikten korkmayan birinin verdiği gibi veriyor.” demişti. [Müslim, fezâil 57; İbn Huzeyme, es-Sahîh, 4/70.] Bununla o, Resûlullah’ın, hazineleri bitmeyen bir Zat’a dayandığını kastediyordu. Demek ki Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), böyle küfürle iman arasında, sınırda bulunan kimselere zekâttan hisse vermek suretiyle, iman cihetinin ağır basmasına vesile olmaya çalışıyor, iman adına onların kalblerini kazanıyordu.
Bir diğer sınıf da, kâfirlerin ileri gelenlerinden oluşan gruptu. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bunlara da zekâttan pay vermek suretiyle, hem onların şerlerinden emin oluyor hem de bir gün içlerinde iman nurunun parıldaması için zemin hazırlıyordu. “Şerrinden çekindiğin kimseye iyilikte bulun.” şeklindeki veciz ifadede de anlatıldığı gibi, zarar gelebilecek noktaları önceden sezip, ihsanla onların önünü kesme, önemli bir tabya hareketidir. Zira insan, ihsanın kuludur. Çoğu zaman böyle bir hareket, size karşı oluşturulabilecek menfi şerarelerin önünü alır ve siz yolunuzda daha rahat yürüme imkânı bulursunuz.
Görüldüğü gibi İslâm, üç çeşidiyle beraber müellefe-i kulûba zekâttan fon ayırmakla çok yönlü bir hayra davetiye çıkarıyordu. Onunla insanlar, imanda oturaklığa ulaşıyor; inanıp-inanmama arasında gidip gelenler, tercihlerini iman istika metinde kullanıyor ve küfrün liderliğini yapanların şerrinden de emin olunuyordu. Sadece emin olmakla da kalınmıyor, onların himayesinde bulunan Müslümanlar da böylelikle eza ve cefadan kurtarılmış oluyordu. Meselenin bir de maddî tarafı vardı: Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kâfirlerin ileri gelenlerine pay vermesine veriyordu ama bu giderin fazlasıyla getirisi oluyordu. Maddenin kulu-kölesi olan cahiliye zihniyeti, bir taraftan kendisi zekâttan istifade ederken, diğer yandan da tebası arasındaki inanan Müslüman güruhun zekât vermelerine göz yumuyordu. Dolayısıyla başlarındakilere verilen üç-beş kuruş, pek çokları için manevî kapıların açılmasına vesile olmasının yanında hazineye gelecek zekât menfezlerinin açılmasına da sebep oluyor ve kabilelerinde mazlum durumda bulunan Müslümanlar, hem rahat nefes alma imkânı buluyor hem de üzerlerindeki bir farzı eda etme fırsatı yakalıyorlardı.
Bu durum, Allah Resûlü’nün hayat-ı seniyeleri boyunca devam etti. Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) hilafet döneminde bir gün, Efendimiz döneminde zekâttan pay alan bazı kimseler, Hazreti Ebû Bekir’e de gelerek mal istediler. Ellerindeki belgeyi Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) imzaladı. O gün için hazineye nezaret görevini Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) deruhte ediyordu. Hazreti Ebû Bekir’in imzaladığı kağıdı aldılar ve Hazreti Ömer’e getirdiler. Kim bilir, belki de Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh), şefkat ve re’fetiyle dolu fıtratıyla geri çeviremeyeceği bu kimseleri, Hazreti Ömer gibi bir dirayetin engelleyeceğini sezmiş ve meseleyi, hilafet makamının azametine zerre kadar toz kondurmadan halletmeyi plânlamıştı. Yoksa o gün için Hazreti Ömer’in kavradığı bu meseleyi, Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) gibi bir fetanetin de kavramış olması kuvvetle muhtemel dir. Hazreti Ömer kâğıdı aldı, bir kâğıda bir de gelenlere baktı. Bu esnada aklından geçenlerin mahiyetini tam tasvir etmek mümkün değildir. Sonradan gelişen olaylara bakılırsa, büyük ihtimalle, artık İslâm’ın izzet kazandığını ve küfrün burnunun kırıldığını düşünüyordu. Zira artık mesele o kerteye gelmişti ki, bu noktadan sonra zamana İslâm imzasını basacak ve mührünü vuracaktı. Binaenaleyh artık, filana falana mümaşaat etmeye ihtiyaç kalmamıştı. İslâm, artık kendi ayakları üzerinde payandasız duruyordu.
Zaten âyetteki ifade de, bunlara zekât verme işini, bir illete bağlayarak anlatıyordu. Yani cemiyette kalbi ısınacak kimseler varsa ve buna da maslahat açısından ihtiyaç duyuluyorsa onlara zekâttan pay, bu maslahatı gerçekleştirmeye matuf olarak verilecekti. O gün için genel güvenliğin temin edildiğini düşünen Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) onlardan aldığı kâğıdı yırtıverdi. Ardından da, “Öyle şey olmaz, gidin çalışın, ihtiyacınız olmayan, hakkınız da olmayan bir parayı size vermem. Size verildiği dönemde İslâm, kendi ayakları üstünde değildi, onun için veriliyordu. Bugün için artık o azizdir.” dedi. Beklemedikleri bir muamele ile karşılaşan bu kimseler, hemen Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) kapısına geldiler ve “Halife sen misin, Ömer mi? Sen imzalıyorsun Ömer yırtıyor.” dediler. Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh), “Eğer isteseydi, halife o olurdu.” cevabını verdi ve o büyük insan, kâmetini aksettiren o büyük sözlerinden birini daha serdederek, hazır yemeye alışan güruhun cevabını, hem de veciz bir şekilde vermiş oldu. [İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk, 9/196-197; el-Kilâî, el-İktifâ, 2/153.]
Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh) bu feraset ve kiyasetiyle, o gün için son verilen müellefe-i kulûba zekât verme meselesi, farklı mütalâalara kaynaklık etmiş ve etmeye de devam etmektedir. O gün için sahabe, müellefe-i kuluba zekâttan fon verilmesine gerek olmadığı hükmünü verdiler. Neden? Hazreti Ömer’in sözlerinden de anlaşılacağı üzere artık İslâm, tehlikeleri bertaraf etmiş, kendi ayakları üzerinde durur hâle gelmişti. Zarar gelebilecek delikler tıkanıp şerrin önü alındığı hâlde hâlâ oraya tahşidat yapmanın bir mânâsı kalmamıştı. Öyleyse müellefe-i kulûbun zekât alan zümrelere dâhil edilmesindeki illet, kalblerin telifi düşüncesidir. Dolayısıyla kalblerin telif edilmesi durumu yoksa, zekât vermeye de gerek yoktur. O gün için meseleye bir nokta konmuş oldu. Ancak bu, o zamanki içtimaî yapının hükme yansıma şekliydi. [….] Bu durum, diğer zümreler için de geçerlidir. Mesela kendilerine zekât verilecek fakir ve miskin olmadığı zaman da aynı durum geçerlidir. Fakir yoksa fakire zekât verme ameliyesi nasıl gerçekleşebilir? Nitekim Ömer İbn Abdülaziz döneminde yaşanan durum bundan farklı değildi. Toplumda fakir kalmamıştı ve zekât vermek için mal sahipleri fakir arıyorlardı da bulamıyorlardı. Ama o gün kimse kalkıp, “Ömer İbn Abdülaziz âyetin hükmünü neshetti.” dememiştir. Çünkü hâdise, kendi tabiî seyri içinde değerlendiriliyordu. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “İş işten geçmeden sadaka vermeye bakın! Zira öyle bir gün gelecek, kişi elinde sadaka parasıyla dolaşıp duracak da onu kabul edecek kimseyi bulamayacak. Birine rast gelse, ‘Dün gelsen kabul edebilirdim ama bugün artık ihtiyacım kalmadı.’ diyecek.” [Buhârî, zekât 9, 16, fiten 23; Müslim, zekât 58.] sözleriyle yıllar öncesinden müjdesini vermişti ve o gün bu müjdenin realitesi yaşanıyordu.
Aslında müellefe-i kulûb meselesi de gayet tabiî bir şekilde ve kendi seyrinde cereyan etmişti. Ama bugün olduğu gibi geçmişte de bazı kimseler meseleyi yanlış anlamışlardı. Ömer İbn Abdülaziz dönemi bitip cemiyette tekrar fakr u zaruret yaşanmaya başlayınca nasıl fakir ve miskin sınıfı zekâttan pay almaya devam ettiler; –çünkü illet yine zuhur etmiş, illetle beraber hüküm de geri gelmişti– müellefe-i kulûbdaki mesele de bundan farklı değildir. İllet ortadan kalktığında hüküm de ortadan kalkacak, illet geri geldiğinde hüküm de onunla beraber yeniden işlerlik kazanacaktır. Örnekleri çoğaltıp diğer sınıfları da, mesela yolda kalmışlar ve borçluları da aynı çizgide mütalâa edebiliriz. Bunlar varsa, kendilerine zekât verilecektir. Olmadıkları zaman ise, kendiliğinden, o an mevcut olmayan bu alan açığa ve askıya alınmış olacaktır. Meseleyi bu denli uzatmamın sebebi, bugün için illetin tekrar zuhuruyla hükmün uygulanmasının imkânını vurgulamak içindir. Zira toplum itibarıyla bünyemizde, elinden tutulacak birçok insan barındırmaktayız. Üç neviyle birlikte, zekâtın müellefe-i kulûb fonuna işlerlik kazandırabilirsek, hem kendi içimizdeki mütehayyir fıtratları bünyemize kazandırmış hem de ağırlığını bizden tarafa koyacak durumdaki insanları, dünyayı vesile ederek, dinle tanıştırma imkânı bulmuş oluruz. Bunun yanında İslâm’ı yeryüzünün bütün köşelerine ulaştırmayı hedeflerken, gerek şahıs gerekse devlet bazında, önümüze çıkması muhtemel engelleri de bu yolla bertaraf etme imkânı bulabilir ve Muhammedî ruhu, muhtaç gönüllere ulaştırmada daha ciddi hamleler yapabiliriz.
Bugün için, gerek eğitim gerekse daha geniş ifadesiyle kültürel alanda, başkalarının ağına düşmekle karşı karşıya olan nice değerli insan vardır. Şayet günümüz Müslümanları, benzer imkânlarla, onların ellerinden tutamazlarsa, elbette bunların kalbi, bizim dünyamız tarafından değil, imkânlarını seferber eden başkaları tarafından telif edilir. Neticede bunlar, bizim içimizdeki yabancılar olurlar da hep başkalarının ses ve soluğunu mırıldanırlar. Bugünkü içtimaî yapının gereği budur. Zira cemiyette inanan-inanmayan, âbid-facir iç içe yaşamaktadır. Artık dünya küçülmüş, âdeta devletlerin yerinde, insanlık çapında cemaat ler teşekkül etmiştir. Her türlü inanç ve ideolojiye mensup in sanlar her yerde rahatlıkla dolaşabilmekte ve kendi duygu-düşüncesini dillendirebilmektedir. Öyleyse Muhammedî düşünceyi muhtaç gönüllere ulaştırma, insanların kalbini ona açma yolunda “te’lif-i kulûb” konusu tekrar gündeme getirilmelidir. Böyle bir düşünce, aynı zamanda Hazreti Ebû Bekir’i de, Hazreti Ömer’i de, o gün buna evet diyen sahabeyi de, Kur’ân’ı da doğru tanıma ve doğru anlamanın ifadesidir. Yani bu zümre için yeniden zekâttan pay ayırma, kesinlikle sahabeyi tahfif ve onlara muhalefet anlamı taşımaz. Meseleyi kendi yerinde ele alıp olması gereken konumda değerlendirmek gereklidir ki yanlış anlamalara kayılmasın.
5. KÖLELER
°°°Önsöz°°°
Bazı kesimler tarafından İslâm’da kölelik meselesi bir polemik konusu olarak sürekli gündeme getirilmeye çalışılsa da, insanları kölelikten kurtarmak için onlara zekâttan pay ayrılıyor olması bile müslümanlığın köleliğe bakışını ve onun için belirlediği nihai hedefin ne olduğunu anlatmaya yeter. Zaten o kölelik getirmemiş, her vesileyle ondan kurtulmanın yollarını göstermiş ve hattâ o yolu açmıştır. Hocafendinin, köleliğin başka bir boyutuna da bakan yönüyle bu konuyu detaylı bir şekilde açıklaması şöyledir:
°°°°°°°°°°°
Kendilerine zekâttan hisse verilecek sekiz sınıftan birisi de kölelerdir. Temel prensip itibarıyla İslâm, kölelik düşüncesinin karşısındadır. O, insanların Allah’a kul olmakla diğer bütün kayıtlardan kurtulmasını hedeflemiştir. Ortaya koyduğu prensiplerle de hep hürriyete giden yolları göstermiş, kölelik düşüncesine karşı âdeta bayrak açmıştır. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanlarına göre kölelere, “yenilenden yedirilecek, giyilenden giydirilecek, güçlerinin üstündeki işlerde çalıştırılmayacak ve onlara insanca muamele edilecektir.” [Buhârî, iman 20; Müslim, eymân 38-40.] Ancak dünya, sadece Müslümanların yaşadığı bir yer değildir. Tarihin değişik dönemlerinde başka ülkelerle savaşlar yapılmış ve elbette ki bu savaşlarda esirler de elde edilmiştir. Müslümanların arasından da karşı tarafa esir düşenler olmuştur. Öyleyse esir alınan kimselere öyle muamele edilmelidir ki, böylelikle hem gönülleri alınıp kalbleri telif edilmiş olsun hem de karşı tarafta bulunan esir Müslümanları kurtarma adına pazarlık unsuru olarak kullanılabilecek kozlara sahip olunmuş olsun. Burada yapılması gerekenler, genelde günün şartlarına ve biraz da devlet idaresinin plânlamasına bırakılmıştır. Netice itibarıyla, İslâm köleliği hiç istemese bile o dönemin şartları gereği belli maslahatlara binaen Müslüman tebaa içinde köle konumunda bulunan insanlar vardı. Bunlara zekâttan pay ayrılacak, hürriyetlerinin önünü açmak için onlara bu fondan yardım edilecek ve böylelikle onların da elinden tutulmuş olacaktı.
Burada istidradî olarak şunu belirtmekte fayda görüyorum: Kölelik, İslâm’la başlamış bir müessese değildir; aksine İslâm’ın bidayeti, insanların köle olarak pazarlandığı, hatta hür insanların, bir gece baskınıyla köleleştirildiği bir döneme rastlamaktadır. Ancak bünyesinde kölelik düşüncesine yer ayırmayan İslâm, bu meselede de tedricilik esasını işletmiş ve her fırsatta köleleri hürriyete kavuşturacak prensipler vaz etmiştir. Zira İslâm’a göre herkes, bir tarağın dişleri gibi eşittir. Şayet bir üstünlük söz konusu ise bu, ancak takvada aranmalıdır. Bunun yanında İslâm, ortaya koyduğu bir kısım prensipler ile köle konumundaki insanlara hürriyete yürüme yollarını açmıştır. Yemin bozma, oruç bozma, zıhar, hataen insan öldürme gibi durumlarda kefaret olarak köle azadı vaz edilmiştir. Normal zamanlarda da köle azadı teşvik edilmiş, ahirette mükâfatı büyük bir amel olarak nazara verilmiştir. Bunun yanında, “kitabe”, “tedbir” gibi akitlerle de kölelerin hürriyetinin önü açılmıştır. Bugün artık dünyada kölelik neredeyse kalmamıştır. Onun için de müellefe-i kulûb örneğinde olduğu gibi bu fona gerek kalmamıştır. Ama yarın bir gün –Allah korusun– kölelik tekrar gelecek olsa, İslâm’ın o meseleyi çözme veya en azından hafifletme için koyduğu hükümleri hazırdır. Biraz da mesele, günümüzde alan değiştirmiş gibidir. Artık insanlar, bedenleriyle değil de duygu, düşünce ve beyinleriyle böyle bir esaret hayatı yaşamaktadırlar. Kalb ve beyinlerine başkaları tarafından atılan kayıtları çözme ve onları yeniden Allah’a kul olmaya yönlendirme istikametinde bu insanlara da zekâttan fon ayrılması, bazı modern yorumcular tarafından bugün dillendirilen meselelerdendir. Bu suretle onları da kula kul olmaktan kurtarıp hürriyet atmosferine sokma bahis mevzuu olabilecektir.
6. Borçlular
°°°Önsöz°°°
Meşru bir sebep veya sebeplerden dolayı borçlu duruma düşmüş insanlara da zekât verilebilir. Bu şekilde hem o insan sıkıntıdan kurtarılmış, hem de yeniden kazanma seviyesine yükselerek topluma yük olmaktan çıkmış hattâ katkıda bulunması sağlanmış olur. Tabiî bunun bir sû-i istimal sonucu olmamış olması gerekir. İşte bu sınıf da aşağıda şöyle ele alınıyor:
°°°°°°°°°°°
Nassın tespit ettiği, zekât verilecek zümrelerden bir diğeri de borçlulardır. Bilindiği üzere borçlu, normal şartlarda zengin olsa bile, yaşadığı bir inkıta ile durumu bozulan ve yardıma muhtaç duruma gelen kimsedir. Aslında bir yönüyle borçlu, fakir ve miskin gibidir. Farklı olan yanı, içinde bulunduğu durumun kalıcı değil, ârizî bir -mahiyet arz etmesidir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Zengine sadaka helâl değildir. Ancak şu beş kimse bundan müstesnadır: Allah yolundaki gazi, zekât memuru, borçlu, onu parasıyla satın alan ve fakir olan komşusunun, kendisine tasadduk edilen şeyi hediye olarak verdiği kimse.” [Ebû Dâvûd, zekât 24; Muvatta, sadaka 17.] buyurmak suretiyle, borçlu olan kimsenin, zengin dahi olsa zekâttan hisse alabileceğini bildirmiştir. Kur’ân’ın “Vel-Ğârîmine” şeklindeki emri de bunu ifade etmektedir.
Ebû Said el-Hudrî’nin (radıyallâhu anh) anlattığına göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde bir sahabî, satın aldığı meyveleri âfet vurması neticesinde zarara uğramış, durumu öğrenen Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Ona tasaddukta bulunun.” buyurmuştur. Bunun üzerine insanlar tasaddukta bulunmuş, ancak toplanan miktar, borcu ödemeye kafi gelmeyince Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) alacaklılara, “Burada bulduğunuzu alın.” demekle, alacaklılardan da fedakârlık yapıp alacaklarını hafifletmelerini istemiştir [Müslim, müsâkât 18; Ebû Dâvûd, büyû 60; Tirmizî, zekât 24.] Burada ilave etmekte fayda gördüğüm bir mesele de, borçlanmanın, zekâttan kaçma veya zekât alma düşüncesi ile yapılmaması gerektiğidir. Zira böyle bir hareket, bir nevi –hâşâ– Allah’ı ve Müslümanları aldatmaya çalışmadır ve buğz-u ilâhîye sebebiyet vermesinden korkulur. Bu noktada dinin zekât verilmesini emrettiği borçlular, hırslarının altında kalıp hüsrana uğrayanlar değil, hesabı-kitabıyla yoluna devam ederken, işleri plânladığı gibi gitmeyen mağdur insanlardır.
7. Fî SEBÎLİLLAH
°°°Önsöz°°°
Klasik fıkıh ve ilmihal kitaplarımızda “fî sebilillah-Allah yolunda” ifadesi genellikle cihad, yani yine klasik anlayışa göre Onun yolunda savaş şeklinde anlaşılmaktadır. Hâlbuki “Allah yolunda” ifadesi bundan çok daha geniş bir alanı içine alır. Nitekim birçok çağdaş İslâm âlimi de bu ifadeden onu anlar. Aşağıda, Hocafendi bu kavramın müslümanlığın ilk zamanlarında ve günümüze bakan yönleriyle ne ifade ettiğini, etmesi gerektiğini şu şekilde açıklıyor:
°°°°°°°°°°°
“Fî sebilillâh” yeri gelince kendi şahsî işlerini bir kenara bırakıp Allah yolunda koşturmaya azmetme mânâsını ifade eden bir tabirdir. Zekât verilecek sınıflardan birini anlatan bu ifadede, İslam uleması, öteden beri ilk plânda, Allah yolunda cihad, ikinci olarak da hac farizasını yerine getirmek isteyip de bunlara gücü yetmeyenlere maddî destek olma mânâsını öncelikli olarak değerlendirmişlerdir. Bunun içindir ki kendilerine zekâttan hisse verilecek bu zümre öteden beri âdeta mücahitlerle özdeşleşmiştir.
Meselenin Asr-ı Saadet’teki yansımasına bakacak olursak; sayıları dört yüze ulaşan ve metlüv ve gayr-ı metlüvüyle vahyin adım adım takipçisi olan Suffe ashabının, eda ettikleri fonksiyonları itibarıyla konumuza güzel bir misal olarak ışık tuttuklarını görürüz. Onlar, her türlü sıkıntıyı göğüsleyerek Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanına gelmiş, dizlerini dizine vermiş ve her zaman O’nun vereceği vazifeyi yerine getirmek için can atmışlardır. Çoğunluğunu, her şeyi göze alarak Allah ve Resûlü’ne hicret etmiş, Medine’de evi barkı, yakını olmayan fakir muhacirlerin oluşturduğu bu topluluk, karın tokluğuna Efendiler Efendisi’ne mülâzemet ediyor, O’nun mübarek atmosferinden ayrılmıyorlardı. Bir fikir vermesi bakımından burada sadece en çok tanınan birini zikredeceğiz.
Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh), o dönemde kendisine uzatılan tenkit oklarından bunalmış ve şu tarihî açıklamalarda bulunarak Suffe ashabının hâlini anlatma durumunda kalmıştır: “Mü’min kardeşlerim benim çok hadis rivayet etmemden şikayet ediyorlar. Hâlbuki ensar kardeşlerim tarlalarını ekip biçerken, muhacir kardeşlerim de çarşı-pazarda ticaretle uğraşırken ben ve emsalim, açlıktan bayılma pahasına Resûlullah’ın yanından ayrılmaz ve onun hadislerini ezberlerdik.” [Buhârî, ilim 42; hars 21; i’tisâm 22; Müslim, fezâilü’s-sahabe 159.] Bu hâdise, onların, o günün şartlarında hangi tür sıkıntılara katlanarak Kur’ân ve Sünnet’e hizmet ettiklerini anlatmaktadır. Onlar, bu denli fedakârlık yapar da Kur’ân’ın senasına mazhar olmazlar mı? İşte Kur’ân onları şu beyanıyla bayraklaştırmıştır:
لِلْفُقَرَاءِ الَّذِينَ أُحْصِرُوا فِي سَبِيلِ اللهِ لَا يَسْتَطِيعُونَ ضَرْبًا فِي الْأَرْضِ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَاءَ مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُمْ بِسِيمَاهُمْ لَا يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللهَ بِهِ عَلِيمٌ
“(Yapacağınız hayırlar), kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun. Durumlarını bilmeyenler, tok gözlülüklerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları simalarından tanırsın. Çünkü onlar, yüz suyu döküp insanlardan bir şey istemezler. Allah, hayır namına yaptığınız her şeyi bilir.” [Bakara sûresi, 2/273.] Evet onlar, müstağniliklerinden dolayı, içinde bulundukları sıkıntıyı izhar edemezlerdi ve başkaları da çoğu zaman onların hâlinden anlamazdı. Anlayanlar yok değildi ama genelde neler çektiklerine muttali olunamazdı. Gelin yine Hazreti Ebû Hüreyre’nin anlattıklarına kulak verelim: […….] Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh), yaşadığı bir sıkıntıyı şu şekilde anlatmıştır: “Üç gündür bir şey yememiştim. Suffe’ye gidiyordum. Zaman zaman gözlerim kararıp yere düşüyordum. Beni gören çocuklar, Ebû Hüreyre delirmiş diye etrafıma toplanıyorlardı.” [İbn Hibbân, es-Sahîh, 14/468.] [….]
Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) başka türlü olamazdı. Zira din ve dünyanın ihyasını bunda görüyordu. O, bir taraftan Kur’ân ve Sünnet adına varid olan her şeyi hıfzedip ezberleyerek Allah ve Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) muradı istikametinde olağanüstü bir hassasiyet ve gayret ortaya koyarken, diğer yandan cihada iştirak meselesi gündeme gelince de hemen ona koşar ve askerin önündeki yerini alırdı. İşte bunlar için, sema dile geliyor ve yaptıklarından dolayı onları tebcil ediyordu. Bunlar arasında çokları vardı ki, yalnızca bir peştemalleri vardı da namazda secdeye giderken elleriyle peştemallerini tutar ve avret mahallerinin açılmasına engel olurlardı. Zira yurt-yuva, evlad ü iyal, mal u menal her şey, Allah ve Resûlü için terk edilerek Medine’ye hicret edilmişti. Fahr-i Kâinat Efendimiz’in eline geçen her şey, âdeta rüzgâra maruz kalmış gibi onlara giderdi de, yine ihtiyaçlarını karşılamaya yetmezdi. Kendisi günlerce aç-susuz kalır, karnına taş bağlar ve dayanırdı; ama onların açlığına dayanamazdı. Onların dûnunda bir hayat yaşardı; ama onların açlığı karşısında dizlerinin bağı çözülürdü.
Yine Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) bir gün Resûlullah’ın yanına girdiğinde, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) oturarak namaz kıldığını gördü. Selam verince, Ebû Hüreyre oturarak namaz kılmasının sebebini sordu. “Açlık ya Ebâ Hüreyre!” dedi. Bu manzara karşısında, Ebû Hüreyre’nin dizlerinin bağı çözüldü, gözyaşlarını tutamadı, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Teselli etme yine Resûlullah’a düşmüştü: “Ağlama ya Ebâ Hüreyre! Burada çekilen açlık, insanı ahiret azabından kurtarır.” [el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân, 7/314; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 7/109; 8/42.] buyurdu. Bu söz, “Dünyada irade ve ihtiyarıyla kendisini bu hâle getirenler, azab-ı elimden masun ve mahfuz kalacaktır.” anlamına geliyordu.
İşte İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve işte dört yüz arkadaşıyla birlikte Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh)! Resûlullah bu hâldeyken onların debdebe ve ihtişam içinde yaşamaları söz konusu olamazdı ve olmadı. Zira bir kere “İnandım” demek, onları öyle bilemişti ki, hep Din-i Mübin-i İslâm için hizmet imkân ve fırsatlarını kollar olmuşlardı. Başkaları gibi cihada gitmek istiyorlardı fakat ne elde avuçta bir şeyleri vardı ne de binecekleri atın üzerine koyabilecekleri bir eyere sahiplerdi. İçinde sularını taşıyacakları bir mataraya bile sahip olamadıkları gibi, atlarının terkisine koyacakları bir somun ekmekleri de yoktu. Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) geliyorlar ve “Bir imkân ya Resûlallah!” diyorlardı. Efendimiz de elinde varsa veriyor, yoksa verememenin, bir mü’minin ihtiyacını giderememenin ızdırabını yaşıyordu.
Kur’ân, Tebük seferiyle ilgili seferberlik zamanında yaşananları şu şekilde anlatmaktadır:
وَلَا عَلَى الَّذِينَ إِذَا مَا أَتَوْكَ لِتَحْمِلَهُمْ قُلْتَ لَا أَجِدُ مَا أَحْمِلُكُمْ عَلَيْهِ تَوَلَّوْا وَأَعْيُنُهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ حَزَنًا أَلَّا يَجِدُوا مَا يُنْفِقُونَ
“Kendilerine binek sağlaman için sana geldiklerinde, ‘Sizi bindirecek bir bineğim yok.’ dediğinde, Allah yolundaki ihtiyaçlarına harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözyaşlarını ceyhun ederek dönen kimselere bir sorumluluk yoktur.” [Tevbe sûresi, 9/92.]
İşte zekât verilecek yerlerden biri de, Allah yolunda mücahedeye gidecek imkânları olmayan mücahitler zümresidir. Öyleyse “İştirak edemedik.” diye dönüp bir kenarda hazin hazin beklerken içi kan ağlayan bu kimselere de zekâtlarınızdan pay verecek ve servetinizin önündeki duvarları bu istikamette yıkmak suretiyle, ömürlerini fî sebilillah’a adamış bu fedakâr ruhların şahlanmalarına fırsat ve imkân vereceksiniz. Böylelikle, Allah yolunda cehd ü gayret edenlerin imdadına koşmak suretiyle siz de fî sebilillâh hizmet etmiş olacaksınız.
Üzerinde durulması gerekli bir nokta daha var ki o da şudur: Fî sebilillâh kavramının ihtiva ettiği genişlik nispetinde, kötü niyetli kişilerin eline ve tuzağına düşme durumundaki genç neslin elinden tutulup onların da Allah yolunda sa’y etmesine imkân hazırlanabilir. Böylelikle vatan evladının, kendi memleketine ve kendi değerlerine sahip çıkması temin edilmiş olur. Öyleyse bugün biz, bütün boyutlarıyla cihad kavramını yerli yerine oturtup, günün şartlarına göre yeniden yorumlamak zorundayız. Madem cihad, Allah’ın rızası istikametinde yapılan her türlü cehd ü gayretin adıdır. Öyleyse günün şartları içinde, O’nun rızasını celp edecek amellerin iyi tespit edilmesi elzemdir. Bugün için, maddî kılıç kınına girmiştir. Kıtal ve mukatele şeklindeki cihad anlayışının yerine, daha etkili ve kalıcı olan ilim ve kültür faaliyetlerinin önemi kendiliğinden ve birinci plânda önem arz etmektedir. Karşımızda cehalet denilen korkunç bir düşman vardır ve bunun üstesinden gelmek, ancak ilim ve irfan hayatını canlandırmakla mümkündür. Dindeki adıyla bir çeşit emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker olan bu vazife, aynı zamanda günümüz Müslümanlarının üzerinde bir vecibe olarak eda edilmeyi beklemektedir. Zira bugün, dünya İslâm’a muhtaçtır ve yine dünya, bu ihtiyacını giderebilecek bir tebliğ hareketinden yoksundur. Bediüzzaman’ın ifadeleriyle şayet biz, Müslümanlığa ait esasatı hakkıyla temsilde muvaffak olabilseydik, diğer dinlerin salikleri fevç fevç İslâm’a dehalet edeceklerdi. [Bkz.: Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.87 (İlk Hayatı)] Anlaşılan o ki ne biz böyle bir tebliğ ve temsil noktasına gelebildik, ne de çöken sistemler içinde yeni arayışların hummasını yaşayan dünya, kendini saadet ufkuna taşıyacak hakikatler yumağına ulaşabildi.
8. YOLCULAR
°°°Önsöz°°°
Âyet-i kerimeye göre, ister yolculuk halinde, isterse memleketinden uzaklara düşmüş olup geri dönme imkânı bulamayanlar da zekât alabilecek sekizinci sınıfı teşkil ediyorlar ki burada kısaca açıklaması şöyle yapılıyor:
°°°°°°°°°°°
Kur’ân’ın ifadelerine göre kendilerine zekâttan hisse verilecek olan son sınıf, zengin olsalar bile, yolculuk hâlinde imkânları zayıflayarak zor durumda kalan kimselerdir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde, kendilerine zekâttan hisse verilebilecek zenginleri sayarken yolcuyu da saymıştır. [Ebû Davud, zekât 25.] Demek ki insan, normal şartlarda zekât verecek durumda olsa bile, yolculuk hâlinde ve ihtiyaç hissettiğinde zekâttan hisse alabilmektedir.
Eser: Sosyal Adaletin Temel Unsuru Zekat (***) adlı eserden alınmıştır. (Teknik bazı izahlar konuyu uzatmamak için öztlenmiştir.)