135-) Kâinatta en mühim hakikatler ve en kıymettar mahiyetler olan nur, vücut, hayat ve rahmet, perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya Kudret-i İlâhiyye ve hususî Meşiet-i İlâhiyye ile yaratılır.

Kâinatta en mühim hakikatler ve en kıymettar mahiyetler olan nur, vücut, hayat ve rahmet, perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya Kudret-i İlâhiyye ve hususî Meşiet-i İlâhiyye ile yaratılır. (Lem’alar, “16. Lem’a, Hatime”)

NUR, VÜCUT, HAYAT VE RAHMET

Dünyanın Hikmet dünyası olması, insanın bu dünyada âhiretini hazırlamak üzere imtihan için bulunması, imtihanın akla kapı açıp iradeyi elden almaması ve Cenab-ı Allah’ın İzzet ve Azameti’nin istemesi gibi sebeplerle İlâhî Kudret’in bu âlemdeki tasarrufları perde gerisinden olur. Yani, Cenab-ı Allah (c.c.), her şeyi bir anda yaratma ve dilediğini, bu dilediği bir zerrecik bir şey de olsa, kâinatlar büyüklüğünde de olsa, ânında gerçekleştirme kudretine sahip bulunmasına rağmen, her şeyi belli sebeplere ve tedricîliğe bağlamıştır. Yukarıda üzerinde durulduğu üzere, bunun önemli sebeplerinden biri, varlıklardaki ve hadiselerdeki asıl güzelliği bilemeyen ve her şeyi zahiriyle değerlendiren insanların Cenab-ı Allah’tan şikâyetini önlemektir. Bundan dolayıdır ki Hz. Allah (c.c.), meselâ ölümü yaratan ve insanların canını alan bizzat Kendisi olduğu halde, Hz. Azrail’i ve yardımcılarını bu işte istihdam buyurmakta, insanlar büyük meleklerden olan Hz. Azrail’e de söz etmesin diye hastalıklar gibi ölüme sebepler yaratmaktadır. İşte, insanlar bu sebeplere bakar ve ona göre hükmederler.

Yine, insan hayatında arzu edilen neticelere ulaşmayı da yine İlâhî Hikmet, birtakım sebeplerin yerine getirilmesine bağlamıştır. İnsana düşen, herhangi bir neticeye ulaşmak için onun bütün sebeplerini yerine getirmek, sebeplere uymada ihmal ve kusur etmemektir. Hasta olduğunda tedavi için doktora başvurma ve verilen reçeteyi uygulama, buna bir misaldir. Cenab-ı Allah’ın İzzet ve Azamet’i de, daha önce temas edildiği üzere, bu sebepleri görmeyi gerektirir. Fakat, Hikmet’in, sebepler dairesinin, İlâhî İzzet ve Azamet’in hükümleri, Kudret’in, itikad dairesinin, Tevhid inancının hükümleriyle karıştırılmamalıdır. Tevhid ve itikad dairesi ise, bütün varlıklar gibi, onların yaptıklarını da yaratanın Allah olduğunu, dolayısıyla, misalimizde gerçekte şifayı Allah’ın verdiğini kabûl etmeyi, buna içten inanmayı, sebepleri yerine getirmenin ise fiilî bir dua olduğunu hatırdan çıkarmamayı icap ettirir.

Sözkonusu bu gerçeğin, yani Hikmet diyarı olan bu âlemde sebeplerin neticelere ulaşmada önemli yeri bulunduğu gerçeğinin önemli bir istisnası vardır. Hayat, vücut, nur, rahmet ve onun cisimleşmiş hali olan yağmur, doğrudan doğruya İlâhî tasarrufun eserleridir. Yani, Cenab-ı Allah (c.c.), bütün varlıkları herhangi bir sebebe yer vermeden adem âleminden varlığa çıkarır. Bu varlıklar içinde bazıları hayatsızdır, cansızdır, bazıları ise belli derecelerde hayat sahibidir. Hayatın zahiren sebepleri var gibidir; fakat hiçbir sebep hayatı izah edemediği içindir ki, insanlık, her türlü çalışmalarına rağmen hayata maddî bir sebep bulamamaktadır. Kur’ân-ı Kerim, hayatı bütünüyle Cenab-ı Allah’ın yaratıcılığına bağlar. Anne karnında cenin teşekkül safhalarını da bundan dolayı “yaratma” olarak adlandırır:

Gerçek şu ki, Biz insanı (başlangıçta) süzme bir çamurdan (ve müteakiben her bir insanı da, yağmurlarla ekime hazır hale gelmiş toprakta bulunan ve onda yetişip, gıda olarak babaların ve annelerin vücuduna giren madenî, nebatî ve hayvanî unsurlardan) yarattık. Sonra onu, sağlam bir yerde (anneden ve babadan gelen) bir sıvı, bir tohum kıldık. Sonra da, o tohumu rahim duvarına yapışmış yapışkan bir madde olarak yarattık. Ardından, bu yapışkan maddeyi bir çiğnem et gibi görünen bir cisim olarak yarattık; bunu müteakiben, bu bir çiğnem et görünümündeki cismi kemikler olarak yarattık; derken bu kemiklere et giydirdik. Nihayet onu, (kendisine ruh üfleyerek) bir başka yaratılışta ortaya çıkardık. O eşsiz, emsalsiz, en güzel yaratıcı olan Allah ne yücedir, bütün nimet ve bereketlerin asıl kaynağıdır! Bütün bunlardan sonra, siz ey insanlar, ölürsünüz, ölmeye mahkûmsunuz. Sonra da, Kıyamet Günü hiç şüphesiz diriltileceksiniz. (Mü’minûn Sûresi/23: 12–16)

Âyetlerde buyrulan ceninin yaratılış safhalarından özellikle ruh üflenerek bambaşka bir yaratılışa erdirme, yani rahimdeki cisme hayat verme, tamamen bir yaratmadır ve herhangi bir sebeple izah edilemez. Dolayısıyla insanlık ne kadar uğraşırsa uğraşsın, hangi teorileri geliştirip hangi incelemelerde bulunursa bulunsun, hayatı maddî ve sebeplere bağlı olarak izah edemeyecektir.

Vücut ve hayat gibi, nur ve rahmet de, Kudret-i İlâhiyye’nin perdesiz tasarruflarındandır. Nur, maddî olmadığı için mahiyetini tam olarak bilmemiz mümkün değildir. Nur, ışık değildir; ışık, maddî olup, nûrun fizikî âlemdeki bir yansımasından veya tecellisinden ibarettir. Nur hakkında belli bir bilgi sahibi olabilme adına sadece misaller verebiliriz. Meselâ, ibadetlerin insan yüzünde ve el gibi diğer azalarda meydana getirdiği değişim ve parlaklık, nurdur veya nûranî bir eserdir. Nûrun hem vücutla, yani var oluşla, hem de ilimle alâkası vardır; bu sebeple, mecazî manâda ilim de, hidayet de, vahiy de birer nurdur. Varlık da, öncelikle Cenab-ı Allah’ın İlim sıfatına dayanır. Kur’ân-ı Kerim’in en müteşabih ifadelerinden olan Nûr Sûresi’nin 35’inci âyeti olan Nûr Âyeti’ne, bu âyette Allah’ın göklerin ve yerin nûru olduğu ifadesine ve âyetin “Allah, her şeyi hakkıyla bilendir” şeklinde bitip, âyetteki manâların İlâhî İlm’e bağlanmasına bu açıdan da bakılabilir. Yani vücut gibi ilim de, yine bu âyette de sözkonusu edildiği üzere, hidayet de, nurdur.

İlâhî Kudret’in perdesiz tasarruflarının neticelerinden biri de, rahmettir. Rahmetin hayatımızdaki ve fizikî âlemdeki en önemli eserlerinden biri ise yağmurdur. Yağmur, kışın ölen yeryüzünün baharda dirilmesine sebeptir ve Cenab-ı Allah, bunu Rahmeti’nin eserlerinden olarak zikreder: “Allah’ın rahmetinin eserlerine bak ki, öldükten sonra yeri nasıl diriltiyor! Bunu yapan, ölüleri de aynı şekilde diriltecek olan aynı Zat’tır. O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.” (Rûm Sûresi/30: 50.)

Yağmurun görünürde bazı sebepleri elbette vardır; fakat bu sebepler yağmuru tamamen izah edemediği gibi, ilimler, onun meydana gelmesini, hattâ bulutların teşekkülünü bile halâ teori olarak nitelemektedir. Yine, yağmurun gelme zamanı da alâmetleri ortaya çıkmadan kesinlikle, çıktıktan sonra da hiçbir zaman tam olarak kestirilemediği için, onunla ilgili bütün bilgiler ve raporlar “tahmin” olarak sunulmaktadır. Meselâ, güneşin yeryüzünün her bir noktasında ne zaman doğacağı bellidir ve insanlar, güneşin her bir gün bilinen vakitte doğmasına kesin gözüyle bakar, bundan dolayı da, hayat için vazgeçilmez olmasına rağmen güneş doğsun diye dua etmezler. Fakat yağmurla ilgili pek çok meçhuller bulunduğundandır ki, ihtiyaca rağmen yağmur gelmediği zamanlarda Cenab-ı Allah’a el açıp yalvarır ve dua ederler. Bundan dolayıdır ki, İslâm’da yağmur duası, Sünnet ibadetlerden olarak yerleşmiştir. Güneş doğduğunda akıllarına şükür gelmeyen insanlar, özellikle ihtiyaç zamanlarında gelen yağmur için içten şükrederler.

Bu gerçeklerin de ortaya koyduğu üzere, rahmet, İlâhî İrade ve Kudret’in vasıtasız, perdesiz tasarruflarındandır. İnsanlar, acz, fakr ve ihtiyaçlarını daha bir idrakle Cenab-ı Allah’a yönelsinler, kendilerine bahşedilen nimetlere, başarılara mağlûp olup, Cenab-ı Allah’tan istiğna ile kibre ve tuğyana kapılarak, kendilerini helâke sürüklemesinler diye belli ve kesin kanunlara bırakılmamıştır.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 39 kez okundu