4-) En Mühim Haberden

  • -Başarıya Ulaşma Şartı
    -Helâk Edici Yedi Büyük Günah
  • -Musibet Neden Gelir
  • -Mü’min-i Âl-i Firavun

***

BAŞARIYA ULAŞMA ŞARTI

يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُۤوا إِذَا لَقِيتُمْ فِئَةً فَاثْبُتُوا وَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَثِيرًا لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

“Ey iman edenler! Herhangi bir MUHARİP TOPLULUK ile karşılaştığınız zaman SEBAT edin ve ALLAH’I çok çok ANIN Kİ başarıya erişesiniz.” (Enfâl sûresi, 8/45)

  • Evvelâ, buradaki “Allah’ı zikir” kaydından şunlar anlaşılabilir:

1. Normal GÜNDELİK HAYATTA, hususiyle de DÜŞMANLA MÜCADELE ANINDA kalben hiç gafletin olmaması vurgulanmaktadır ki, KALBEN GAFLET içine giren herkese bu husus sık sık hatırlatılmalı ve UĞRUNDA MÜCAHEDE ETTİĞİ RABBİNİ hem kalben hem lisanen anması sağlanarak, insanların ölüp öldürüldükleri yerler bile birer kudsî mâbed hâline getirilmelidir.

2. ZİKİR, aynı zamanda savaş esnasında “ALLAH, ALLAH, ALLAH” diye bir haykırmadır ve böyle bir tavır karşı tarafın moralini olumsuz olarak etkilemede çok önemlidir.. ve tabiî Müslüman cephenin de moralini yükseltme, onlara aşk u şevk pompalamada da… Rica ederim, günümüzde dilin ucuyla, mücerret “Allah, Allah” deme, eğer bizde gerilim, düşmanda korku hâsıl ediyorsa –ki, mutlaka hâsıl ediyor– kalbten coşup gelen ve şuurluca yapılabilen bir zikrin, insana neler kazandıracağı düşünülsün…

3. Zafere ermenin Allah’ı zikir ve sebat u devama bağlanması hususuna gelince, o ayrıca üzerinde ciddî olarak durulması gereken bir husustur. Demek ki burada, düşmanla karşılaşan mü’minlere düşen, birbirinin mütemmimi önemli iki husus var:

1. Kemmî ve keyfî buudları ne olursa olsun HERHANGİ BİR MUHARİP GÜÇLE karşılaşıldığında, EVVELÂ sabr u ikdam ve sebatla kendi cephemizin moralini yükseltmek, kararlılığımızı göstermek. SÂNİYEN, akıllıca ama fevkalâde atak, cesaretli ve azimli görünerek karşı tarafta psikolojik sarsıntı ve çözülmeler meydana getirmek…

2. Allah’ı ÇOK ZİKREDEREK kendi ruh kıvamımızı sağlamak, O’na güvenin hâsıl ettiği görüntü ile karşı tarafı temelden sarsacak bir fütursuzluk sergilemek ve kendi aramızda karşılıklı aynı şeyleri tekrar ederek davranışlarımızın ritmini kalb balansına göre ayarlamak…

Evet bütün bunlar önemli birer başarı anahtarı olsa gerek.AKSİNE sabr u sebat gösterilmeden, İLÂHÎ ÂDETE göre başarı elde edilemeyeceği gibi ALLAH ANILMADAN GAFİLANE vuruşmalarla da ZAFERE ERİLEMEZ; erilse bile SEVABA nail olunamaz. DOLAYISIYLA da böyleleri için uhrevî felah söz konusu olamaz.

  • Öyle ise HAK YOLUNDAKİ MÜCAHİD ve MUHARİPLER,

şartlar nasıl olursa olsun bir taraftan azm ü ikdam içinde olmalılar, diğer taraftan da hep Allah’a yönelip O’nu anmalı, kalbinin bütün safvetiyle en güçlü olduğu zamanlarda bile KENDİ havl ve kuvvetinden teberri ederek O’nu yâd edip O’NUN havl ve kuvvetine sığınmalıdır. Ve

اَللّٰهُمَّ تَبَرَّأْنَا مِنْ حَوْلِنَا وَقُوَّتِنَا وَالْتَجَأْنَا إِلٰى حَوْلِكَ وَقُوَّتِكَ

“Allahım, biz kendi havl ve kuvvetimizden teberri edip, Senin havl ve kuvvetine sığındık.” duası mü’minin ağzından düşmemelidir.

***

HELÂK EDİCİ YEDİ BÜYÜK GÜNAH

إِنْ تَجْتَنِبُوا كَبَۤائِرَ مَا تُنْهَوْنَ عَنْهُ نُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّاٰتِكُمْ وَنُدْخِلْكُمْ مُدْخَلًا كَرِيمًا

“Eğer nehyolunduğunuz BÜYÜK GÜNAHLARDAN kaçınırsanız, sizin KÜÇÜK GÜNAHLARINIZI örteriz ve sizi şerefli bir yere koyarız.” (Nisâ sûresi, 4/31)

  • Genellikle rivayet tefsirlerinde bu âyet-i kerime anlatılırken şu hadis-i şerife yer verilir:

اِجْتَنِبُوا السَّبْعَ الْمُوبِقَاتِ، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللّٰهِ وَمَاهُنَّ؟ قَالَ: اَلشِّرْكُ بِاللّٰهِ وَالسِّحْرُ وَقَتْلُ النَّفْسِ الَّت۪ي حَرَّمَ اللّٰهُ إِلَّا بِالْحَقِّ وَأَكْلُ الرِّبَا وَأَكْلُ مَالِ الْيَتِيمِ وَالتَّوَلّ۪ي يَوْمَ الزَّحْفِ وَقَذْفُ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ الْغَافِلَاتِ

“Şu helâk edici yedi şeyden kaçının. ‘Nedir onlar yâ Resûlallah?’ denir de, O da: ‘Allah’a şirk koşmak, haksız yere birisini öldürmek, sihir yapmak, faiz yemek, yetim malı yemek, mücadele gününde arkasını dön(üp kaç)mak, tertemiz mü’min kadınlara iftira atmak.’ buyurur.” (Buhârî, vesâyâ 23; hudud 44; Müslim, iman 145; Ebû Dâvûd, vesâyâ 10; Nesâî, vesâyâ 12)

Bu hadis-i şerifteki وَالتَّوَلَ۪ي يَوْمَ الزَّحْفِ tabiri üzerinde durmak istiyorum. Bu fıkranın tercümesi, “MÜCADELE GÜNÜNDE ARKASINI DÖNME” demektir. Zaten “zahf” kelimesinin kullanılması da bunu gösterir.

BUNA GÖRE, küfür dünyası ile sıcak savaş alanında olmasa bile, mücadelenin SOĞUK SAVAŞ PLÂNINDA yani kültür, eğitim, siyaset, sanat vs. gibi alanlarda devam ettiği GÜNÜMÜZDE, bir mü’min ŞAHSÎ KEMALÂT DÜŞÜNCESİ ile DAHİ OLSA bir KENARA ÇEKİLSE, bu hadisin ifade ettiği mânâya göre günah-ı kebâir işlemiş olur.

Hele belli bir hizmet düşüncesine uyanan insanlar, MÜCADELE HANGİ TÜRDEN OLURSA OLSUN, yarıda bırakıp çeker giderlerse, BÖYLE bir DAVRANIŞIN BÜYÜK GÜNAH OLDUĞUNDA şüphe yoktur. Ayrıca böyle bir davranış, Müslüman cephenin kuvve-i mâneviyesini zedeleyip, düşmanları da sevince boğar ki, bu yönüyle de o, başka bir ordubozanlık sayılır.

Sadece bir tanesi üzerinde durduğumuz bu helâk vesilesi günahlar terk edilebildiği takdirde, Allah (celle celâluhu) İRADE ve KASTA İKTİRAN ETMEYEN veya sayılan GÜNAHLAR ÖLÇÜSÜNDE büyük olmayan HATALARA keffaret vaad ediyor ki, bu dünya hayatı itibarıyla bir ilâhî arındırma, berzah ve ukbâ itibarıyla da ferah-feza bir iklimde hayata mazhariyet demektir.

Evet, GÜNAHLARA BAŞ KALDIRMASINI BİLEN KAHRAMANLAR, muzaffer kumandanlar gibi onlar için “müdhal-i kerîm” olan kabirlerine girerler; aynı rahatlık içinde berzah yamaçlarında dolaşırlar ve aynı güven ve sevinç içinde Cennetlere yürür ve Cemalullah’ı görürler.. yürür ve görürler; zira hasenât adına mücadele ne ise, seyyiâta düşmeme yolunda verilen mücahede de odur.Amelin bu menfî-müspet yanları birer derinlik ise, her iki cephede gösterilen sebat da ayrı bir enginlik teşkil eder ve insanı o mukadder akıbetine füze hızıyla ulaştırır.

***

MUSİBET NEDEN GELİR

وَمَۤا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ

“Başınıza gelen HERHANGİ BİR MUSİBET kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah ÇOĞUNU affeder.” (Şûrâ sûresi, 42/30)

Başımıza gelen her bir musibetin işlediğimiz bir günaha ceza olabileceği şer’î mantığa münafi değildir. Ne var ki eğer HER İŞLEDİĞİMİZ GÜNAHTAN ÖTÜRÜ mutlaka cezalandırılsaydık, başımız hiçbir zaman musibetlerden kurtulamazdı. Otururken, konuşurken, gezerken, O’nun rızası dairesinde olmayan hemen her hareketimizden ötürü cezalandırılır ve kat’iyen belimizi doğrultamazdık. Bu demektir ki, rahmeti gazabına sebkat etmiş olan (Buhârî, tevhid 28; bed’ü’l-halk 1; Müslim, tevbe 15; İbn Mâce, mukaddime 13) Yüce Allah (celle celâluhu), çoğu günahlarımızı affetmekte ve bizi kim bilir günde kaç defa bağışlamakta. Aslında bu âyetin fezlekesi de işte bunu anlatmaktadır.

وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ “Allah çoğunu affeder.”

Aslında insanın, başına gelen musibetleri bütünüyle kendinden bilmesi, Kur’ân’ın emridir. Aksine bir düşünce, insanı dışarıda suçlu aramaya sevk eder.. ve böyle biri hiçbir zaman hakikî suçluyu bulamaz ve suizan günahından kurtulamaz. Evet, Kur’ân, suçluyu aramada bize bir ölçü veriyor: Suçlu başkası değil, o bizim nefsimizdir. Diyelim ki dikkatsizlik neticesi bardağa vuruyoruz, o da kırılıyor ve içindeki çay dökülüp ayağımızı yakıyor. Böyle bir durumda öfkelenip: “Kim koydu bu bardağı buraya!” diyerek suçlu arama yerine, içimize dönmeli ve “Ey Rabbim, kâinat ve hâdiselerde tesadüf yoktur. İhtimal bu benim gafletime, isyanıma karşılık verilen bir cezadır. Günahlarımı affet.” demeli, başkalarını tecrim etmemeliyiz. Aksi takdirde, dışta suçlu aramaya kalkarsak فَلَا تُزَكُّۤوا أَنْفُسَكُمْ “Nefislerinizi temize çıkarmayın.”(Necm sûresi/32) âyetine ters, hem de başkaları hakkında suizan ederek اِجْتَنِبُوا كَث۪يرًا مِنَ الظَّنِّ “Zannın çoğundan kaçının.”(Hucurat sûresi/12) hükümlerine MUHALİF HAREKET ETMİŞ olur ve KAYBEDERİZ. Evet, başa gelen hâdiselerde insanın kendini suçlu görmesi, onu muhasebe ve iç murâkabeye sevk eder. Zaten Allah Resûlü de başına gelen her meselede Allah’a teveccüh edip, namaz kılıp, istiğfar edip dua dua yalvarmamış mıdır?

Âyet-i kerimede أَيْدِيكُمْ denmesi ise, sadece ellerinizle işlediğiniz şeyler değil, el-ayak, göz-kulak vs. bütün uzuvlarınızla işlediğiniz ameller demektir. Bu sebeple gıybetten tutun da zinaya varıncaya kadar bütün kötü fiiller, bu çerçevede mütalâa edilebilir. BAZEN MUSİBETLERİN GELİŞ KEYFİYETİ ve AĞIRLIĞIYLA hatalar arasında bir MÜNASEBET bulunabilir, BAZEN de bulunmayabilir. Ne var ki her musibet, mü’min için âdeta bir arındırma kurnasıdır, insan o musluğun altından her geçişinde hataları silinir gider, o da bu sayede özündeki safveti korumuş olur.

İbn Ebî Hâtim’in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Hz. Tahir-i Mutahhar (sallallâhu aleyhi ve sellem): “İnsanoğluna bir dikenin batması veya onun ayağının kayması ya da sıkılıp terlemesi günahından ötürüdür. Ne var ki Allah (celle celâluhu) o günahların çoğunu da affeder.” (Beyhakî, Şuabü’l-iman 7/153; Münâvî, Feyzu’l-kadîr 5/492; Ali el-Müttaki, Kenzü’l-ummâl 3/341,707) buyururlar ki, İSTER doğrudan Allah’ın o günahları affetmesi, İSTERSE günahkârı musibetlerle arındırması şeklinde olsun böyle bir insanın, “Allah bir kere affettiği bir şeyi ahirette yeniden söz konusu etmeyecek kadar yüce ve dünyada iken cezalandırdığı bir hataya karşı ahirette tekrar azap etmeyecek kadar da kerimdir.”(Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 6/206) tarzındaki Hz. Ali mülâhazasıyla, kirli kalması söz konusu değildir.


***

MÜ’MİN-I ÂL-İ FİRAVUN

وَقَالَ فِرْعَوْنُ ذَرُونِي ۤأَقْتُلْ مُوسٰى وَلْيَدْعُ رَبَّهُ إِنّ۪ي ۤأَخَافُ أَنْ يُبَدِّلَ د۪ينَكُمْ أَوْ أَنْ يُظْهِرَ فِي الْأَرْضِ الْفَسَادَ

“Firavun: ‘Bırakın beni, dedi, Musa’yı öldüreyim, varsın Rabbine yalvarsın. Ben onun, DİNİNİZİ DEĞİŞTİRMESİNDEN veya yeryüzünde FESAT ÇIKARMASINDAN korkuyorum.’” (Mü’min sûresi, 40/26)

Bu âyet-i kerime, Firavun ailesi içinde neş’et edip, Hz. Musa’ya en kritik anda destek veren bir mü’minin (Mü’min-i âl-i firavun) adının verildiği Mü’min sûresinde geçmektedir.

Firavun: “Bırakın, ben Musa’yı öldüreyim; varsın o da Rabb’ine yalvarsın. Doğrusu ben onun, sizin dininizi değiştirmesinden ve bu yerde, bu ülkede fesat çıkarmasından korkuyorum.” diyor.

Âyeti tam anlayabilmek için, işin bu noktaya gelip dayanmasına sebep olan hâdiseleri hatırlatmakta yarar var. Bilindiği gibi Firavun, Hz. Musa karşısında bütün mücadelelerinde yenik düşmüş ve sonunda onu öldürmek için âdeta kavminden izin istemektedir.

Âyetin ruhunda dinlediğimiz bu ses, Firavun’un aczini, mağlubiyetini ve elinin-kolunun bağlılığını ortaya koymaktadır. “Bırakın, Musa’yı öldüreyim.” sesi, bir çaresizlik hırıltısıdır. Evet, akıl, mantık ve istidlal açısından, Hz. Musa’ya yenik düşen Firavun, cılız bir sesle Hz. Musa’yı öldürmek için kavminden izin istemektedir… BU ÜSLÛP MÜSTEBİT BİR İDARECİNİN, KENDİNE GÜVENİ OLDUĞU ANDAKİ üslûbu değildir. Bu üslûp, birer birer bütün desteklerini yitiren, her müstebit gibi, güçlü olduğunda zalim, zayıf kalınca da zelil olma hâlinin veya bazı ahval itibarıyla “DEMOKRATİK” GÖRÜNME üslûbudur.

Esasen, ehramların yapımında bütün milletini, hususiyle de İsrailoğullarını çamur, balçık içinde saman çöpü gibi harç olarak kullanmış bir müstebidin bu tavrına dense dense zillet ve riya denir ki, bu tamamen bir kuyruk kısma ve halka sığınma demektir. Böyle yaparken o, bir yandan halkın gücünü arkasına alarak onların eskiden beri bağlanageldikleri âdetlerini, geleneklerini ve dinlerini kendi hesabına değerlendirecek, diğer yandan da güçlü iken ezdiği yığınları bu defa da istismar edecekti. Tıpkı Mekke müşriklerinin Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için, “Ailelerimizi bölüyor, bizi atalarımızın yolundan döndürmeye çalışıyor.” dedikleri (İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihâye 3/60) gibi; Firavun da kendi kavmine: “Dininizi değiştireceğinden, sizi birbirinize düşürüp, bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” diyor ve kendi MÜFSİTLİĞİNİ GİZLEME gayreti içinde, eskiden beri BÜTÜN TİRANLARIN, DİKTATÖRLERİN, TAĞUTLARIN yaptığı gibi davranıyordu.

Evet HAK KARŞISINDA YENİLİNCE ya kuvvete ya da demagojiye başvuran, dünyanın kaderine hâkim bütün mütekebbirler, despotlar gibi, o da kuvvet gösterisinde bulunmak istiyor, bunun için de halka sığınarak KAMUOYU OLUŞTURMA gayretleriyle demagojiler yapıyor ve “Onun, dininizi değiştirmesinden veya ülkede fesat çıkarmasından korkuyorum.” diyordu; diyor ve sanki, O ANA KADAR her şey yolundaymış, toplum da müreffeh ve mesutmuş da Hz.Musa her şeyi karıştırmış, halkı kargaşaya sürüklemiş GİBİ BİR İMAJ uyarmaya çalışıyordu.

İşte böyle bir noktada devreye Mü’min-i âl-i firavun giriyor. (Rivayete göre bu zat, Hz. Âsiye’nin ağabeyi ve Firavun ordularının da başkomutanıdır. (Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb 27/57.) Hz. Musa gibi bir firasetin, böyle bir kişinin varlığını sezememiş olması düşünülemez. Hz. Musa, onu tanımış, onun gücünü değerlendirmeyi plânlamış, adımlarını ona göre atmış ve belli bir noktaya, yani Firavun’un acze düşüp, onun karşısında kuyruk kısarak, o ana kadar âdeta bir “hiç” yerine koyduğu halkına temennada bulunacak duruma düşmüştü ki, bu zatın ortaya çıkışı ile Hz. Musa durumu fevkalâde yerinde değerlendirdi.

Mü’min-i âl-i firavun’a, Kur’ân-ı Kerim’de bazı peygamberlerden bile daha geniş yer verilir. O, Firavun’un demokrasi gösterisi ve kavmine başvurması karşısında, yine demokratik bir tavır sergileyerek işe başlar ve

أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللّٰهُ

“Rabbim Allah dediği için bu adamı öldürecek misiniz?” (Mü’min sûresi, 40/28) der ve sesini yükseltir. Yani o, “İnsanların inanç ve düşüncelerine hiç saygınız yok mu?” demek ister ve perde perde sesini yükselterek imanını ortaya koyar. “Bir gün derdest edileceksiniz, işte o gün size kim yardım edecek?..” diyerek, ahirete imanını açıklar. Onun bu ölçüde kavmine ikna edici konuşmaları karşısında, Firavun daha bir pusar ve başka demagojilere sığınır:

قَالَ فِرْعَوْنُ مَۤا أُرِيكُمْ إِلَّا مَۤا أَرٰى وَمَۤا أَهْدِيكُمْ إِلَّا سَبِيلَ الرَّشَادِ

“Ben ancak size isabetli gördüğümü gösteriyor ve sizi ancak doğru yola çağırıyorum.” (Mü’min sûresi, 40/29) diyerek, suret-i haktan görünme lüzumunu duyar. Firavun’un gittikçe çöküp, nihaî bir kaybetme noktasına doğru hızla ilerlemesine karşılık, Hz. Musa fevkalâde rahattır ve Firavun’un tehditleri karşısında en ufak bir sarsıntı bile hissetmez. Bu itibarla da hemen cevabını yapıştırır:

إِنّ۪ي عُذْتُ بِرَبّ۪ي وَرَبِّكُمْ مِنْ كُلِّ مُتَكَبِّرٍ لَا يُؤْمِنُ بِيَوْمِ الْحِسَابِ

“Ben, hesap gününe inanmayan her mütekebbir (gururlu, kendini beğenmiş zorba)dan benim ve sizin Rabbinize sığındım.” (Mü’min sûresi/27) diyerek, bir yandan Hakk’a güvenini ortaya koyarken diğer yandan da bütün insanların Rabbinin sadece Allah olduğunu bir defa daha ihtar eder.

Hâsılı, burada bir tarafta Firavun’un tiz perdeden atıp tutması, ölüm tehditleri savurması, ölüm tehditleri savururken de içten içe aklî, mantıkî ve kalbî tutarsızlıklarının şuurunda olarak tedirginliği, telaşı; böyle bir tedirginlik ve telaş karşısında da horlayıp hakir gördüğü teb’anın gücünü yanına alma gayreti ve bu uğurda onların dinî hissiyatlarını istismar etmesi, dahası her devirde olduğu gibi, kendi fesat çıkarıp dururken başkalarını fesatla karalaması, her fırsatta din düşmanlığı yapmasına mukabil dindarların dinin ruhunu değiştirdiklerinden ve değiştireceklerinden dem vurması; diğer taraftan da bütün bunlara karşı Hz. Musa’nın fevkalâde bir temkin içinde halka bedel Allah’a sığınması ve Firavun’un kibrini, gururunu onun yüzüne vurması, o dönem itibarıyla “hizbullah” ve “hizbüşşeytan” mücadelesinden bir kesit teşkil etmektedir.

Kaynak: Kur’an’dan İdrâke Yansıyanlar

Bu yazı 90 kez okundu