140-) O, yani Hüve’nin en muhteşem, en bâriz, en hayret verici bir temsilini ortaya koyan her bir hava zerresi, Hüve mertebesinde Tevhid’in de belki her bir nev’ine işaret eder.

O, yani Hüve’nin en muhteşem, en bâriz, en hayret verici bir temsilini ortaya koyan her bir hava zerresi, Hüve mertebesinde Tevhid’in de belki her bir nev’ine işaret eder. (Sözler, “13. Söz, Hüve Nüktesi”)

Cenab-ı Allah’ın ma’rifetine ulaşmada eserden Fiil’e, Fiil’den İsim veya Unvan’a, İsim’den Sıfat’a, Sıfat’tan Şe’n’e, Şe’n’den Zât’a yolculuk sözkonusudur. Bu yolculuğun nihaî mertebesi, Hakk Teâlâ’yı bütün Şe’nleri, Sıfatları, İsimleri, Fiilleri ve eserlerinden âdeta tecritle düşünme, bütün bunları geride bırakıp Zât-ı Baht’ı Hüve (O) olarak mülâ-hazaya almadır denebilir.

Meseleyi bir temsille ifade edecek olursak, nasıl nokta (.) alfabelerin bütün harflerinin özüdür, fihristidir, tohumu veya çekirdeğidir ve bütün harfler, bütün kelimeler, cümleler, kitaplar gider noktaya dayanır; nasıl her bir varlık kendi tohumunda veya çekirdeğinde son bulur veya ondan başlar, mevzuu bu mülâhaza ile düşündüğümüzde Cenab-ı Hakk, bütün Şe’nleri, Sıfatları, İsimleri, Fiilleri ve eserlerinin verâsında Hüve (O) olarak vardır. Tevhid de gider, son nokta veya mertebe olarak O, yani Hüve’ye dayanır. Bu İlâhî gerçek, Hz. Allah’ın kitabı olan kâinatta ve kâinattaki her bir şeyde de geçerlidir. Meselâ, Cenab-ı Allah’ın Emir ve İrade arşı olan hava unsurunun her bir zerresi, Hüve’nin en muhteşem, en bâriz, en hayret verici bir temsilini ortaya koyar; yalnız misyonuyla değil, sıfattan, isimden, unvandan mücerret haliyle de ortaya koyar ve Hüve’ye, Hüve mertebesinde Tevhid’in belki her bir nev’ine işaret eder. Şöyle ki:

Aynı anda yeryüzünde sayısız söz ve görüntü havaya salınır; aynı anda milyonlarca insan, hayvan, bitki ve daha başka şeyler ses çıkarır; aynı anda sayısız görüntü, varlıklardan veya eşyadan havaya karışır. Sözkonusu bütün sesler ve görüntüler hava zerrelerine biner ve mahiyetlerinde ve niteliklerinde en küçük bir değişikliğe maruz kalmadan bu zerreler tarafından taşınır. Her bir ses ve bütün sesler aynı anda sayısız kulağa girer ve sayısız insan veya başka varlıklar tarafından alınır, idrak edilir ve sesin sahibi önceden tanınıyorsa kime ait olduğu bilinir. Bu seslerin hiçbiri hava zerrelerinde birbirine karışmadığı gibi, girdikleri sayısız kulakta ve varlık bünyesinde de birbirine karışmaz. Aynı şekilde, her an atmosfere salınan sayısız görüntü de, yine her an sayısız göz tarafından alınıp, varlıklar tarafından idrak ve teşhis edilir ve bu görüntülerin hiçbiri de birbirine karışmaz.

Beşer, yaptığı telefon, telsiz ve televizyonlara hayret edebilir. Fakat hava unsurunun üzerinde durduğumuz iletici fonksiyonu olmasaydı acaba bu âletler ne işe yarardı? Bütün dünyadaki tüm telsiz, telefon ve televizyon mekanizmalarına sahip olması gereken bir hava zerresi, beşerin bütün telsiz, telefon ve televizyon sistem ve mekanizmalarından çok daha harika değil midir? Sözkonusu telsiz, telefon ve televizyon sistemlerini mucitlerine veren ve bu mucitleri saygıyla anan beşer, her bir hava zerresini, elbette onu bütün özellikleriyle yaratan ve istihdam eden Cenab-ı Vacibü’l-Vücûd’un önünde her an hayretle rükû ve secdede olması gerekmez mi?

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 14 kez okundu