Mümkünât, yani yaratılmış bütün varlıklar, birbirini icat edemez ve başlangıcı nihayetsiz bir silsile halinde biri diğerini icat etmiş olamaz. Onların varlık sahasına çıkıp çıkmamaları, aynı nisbette ihtimal dâhilindedir. Dolayısıyla, onların varlığını yok olarak kalmaya devam etmelerine tercih edecek ve onları varlık sahasına çıkaracak varlığı kendinden ve zarurî birine ihtiyaç vardır. Bu da, Cenab-ı Allah’tır (c.c.). (Sözler, “30. Pencere”)
İMKÂN DELİLİ
Bu da, Kelâmcıların Cenab-ı Allah’ın varlığını ispat için kullandıkları bir diğer delil olan imkân delilidir. Varlıkların birbirini yaratmadığı ve hiçbir yaratılmışın y aratma ilim, irade ve kudretine sahip olmadığı ortadadır. Varlıklar içinde ilim, irade ve kudret bakımından en gelişmişi olan insan bile ancak öğrenir, taklit eder ve üretir. Yoku var edemez; ancak var olandan veya olanlardan terkipler meydana getirir. Ama onun öğrenerek ve taklit ederek üretmesi, var olanlardan yeni terkipler meydana getirmesi, zihninde yeni fikirler oluşturması, bir bakıma Cenab-ı Allah’ın yoktan var etmesine delil teşkil eder. O, var olan şeyler üzerinde ve çerçevesinde düşünür, bunlardan hayalleri, tasavvurları, bilgisi ve taklit kabiliyetiyle yeni şeyler ortaya çıkarırken, Cenab-ı Allah, hiç yoktan yaratır.
TESELSÜL BÂTILDIR
Varlıklar açıkça birbirini icat etmediği, yaratmadığı gibi, bir önceki varlık bir sonrakini de yaratmış veya yaratmakta değildir. Böyle bir varsayımda bulunsak bile, bu “yaratıcılar silsilesi” ezelde devam edemez; zaman ve mekân ötesine gidemez; bu, aklen de, pratikte de mümkün değildir. En başta bir Yaratıcını’nın, zamanı da, mekânı da, bütün varlıkları da zaman–mekân boyutuyla veya boyutunda yaratan bir Yaratıcı’nın varlığı mutlaka gerekir. Buna Kelâmcılar, teselsülün, yani silsile halinde geriye uzandığı vehmedilen yaratıcılar zincirinin bâtıllığı derler. Teselsül bâtıl ve imkânsız olduğu gibi, varlıklar, kendi iradeleriyle de varlık sahasına çıkmamaktadır. Dileyerek, kendi dilemesiyle mevcudiyet kazanmış bir varlık olmadığı gibi, kimse, herhangi bir yaratılmışın dilemesiyle de var olmamıştır ve var olmaz. Yaratılmış bir şey ve o şeyin cüz’î ve sınırlı iradesi, başka bazı şeylerin var kılınmasında ancak bir sebep teşkil edebilir. Yoksa her şey, her mevcut, varlık âlemine yokluk âlem veya âlemlerinden gönderilmektedir. Öyleyse, dünyaya gelmesi kendisi tarafından dilenmeyen bir mevcudun varlık sahasına çıkıp çıkmayacağı iki tarafı birbirine eşit bir ihtimaldir ve var olması, onun varlığını dileyecek ve dilediği de olacak mutlak bir iradeye muhtaçtır. Buna imkân, bütün yaratılmış varlıklara da mümkün denilir.
İşte, Mümkünât, yani kendilerine vücut verilmiş bütün varlıklar mutlak bir İrade tarafından varlıkları yokluklarına tercih edilerek varlık sahasına çıkmışlardır ve çıkmaktadırlar. Her varlığın mevcudiyetini yokluğuna tercih eden bu mutlak İrade Sahibi, Kendi Kendine var ve varlığı zarurî olmalıdır. Aksi halde, O da diğer varlıklar gibi, varlığı başkası tarafından dilenmiş bir mümkün olsa, bu durumda başka bir mutlak irade sahibinin varlığı zarurî hale gelecektir. Bu da teselsül doğurur; teselsül bâtıl olduğuna göre, bütün mümkün varlıkları, bütün yaratılmışları mevcudiyetlerini yokluklarına tercih ederek, mevcudiyetlerini irade ederek yaratan, mutlak irade sahibi ve varlığı zarurî biri vardır ki, bu da Hz. Allah’tır (c.c.).
FERDİYET VE SİMALARDAKİ FARKLILIK
İmkân delilinin bir diğer boyutu da şudur: Nasıl eşya varlık âlemine çıkıp çıkmamada, yaratılıp yaratılmama hususunda ortada ise, yani kendi varlığını dileyebilecek bir mevkide olmayıp, varlık âlemine çıkması için varlığını yokluğuna tercih edecek bir mutlak İrade Sahibi’ne muhtaç ise, bunun gibi, şekli ve siması hususunda da nihayetsiz imkân ve ihtimal yollarının ortasında durur. Hangi şeyin nasıl bir şekil ve sima alacağını kâinatta hiç kimse bilemez. Bu, Kur’ân-ı Kerim’de geçen beş mutlak gaybe dâhildir. (Lokman Sûresi/31: 34.)
İşte özellikle her bir canlı şey şekli ve siması hususunda nihayetsiz imkân ve ihtimal yollarının tam ortasında iken kendisine birden gayet muntazam, hikmet yüklü ve onu başkalarından ayıran bir şekil ve sima verilir. Bu şekil ve sima, tarihte başka hiçbir kimsede ve şeyde olmaz. O kimse veya şey, aynı zamanda hayatı için gerekli bütün zâhir ve bâtın duyu ve duygularla, haricî ve dâhilî organlarla donatılır. Bu gerçek de, yine mutlak İrade Sahibi’ni gösterir. Bunun yanısıra, bir canlıdaki simanın tarihte başka hiçbir canlıda olmaması, bu mutlak İrade Sahibi’nin gelmiş geçmiş bütün varlıkları bütün özellikleriyle tek tek bildiğini ve İlmi’nde muhafaza ettiğini de ortaya kor.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |