وَاِذَا كُنْتَ فِيهِمْ فَاَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلٰوةَ فَلْتَقُمْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ مَعَكَ وَلْيَأْخُذُٓوا اَسْلِحَتَهُمْ۠ فَاِذَا سَجَدُوا فَلْيَكُونُوا مِنْ وَرَٓائِكُمْۖ وَلْتَأْتِ طَٓائِفَةٌ اُخْرٰى لَمْ يُصَلُّوا فَلْيُصَلُّوا مَعَكَ وَلْيَأْخُذُوا حِذْرَهُمْ وَاَسْلِحَتَهُمْۚ وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ اَسْلِحَتِكُمْ وَاَمْتِعَتِكُمْ فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُمْ مَيْلَةً وَاحِدَةًۜ وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اِنْ كَانَ بِكُمْ اَذًى مِنْ مَطَرٍ اَوْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَنْ تَضَعُٓوا اَسْلِحَتَكُمْۚ وَخُذُوا حِذْرَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ اَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُه۪ينًا (١٠٢)
102. (Ey Rasûlüm! Sefer halinde ve kâfirlerin kötülük yapmasından endişe içinde bulunan) mü’minlerle birlikte olur da onlara namaz kıldırırsan,önce onlardan bir grup seninle birlikte namaza dursun ve namaz esnasında silahlarını da üzerlerinde bulundursunlar. (Bu esnada diğer grup düşmanı gözetlesin.) Namaz kılan grup secdeyi yapıp da (rekâtı tamamlayınca, düşmanı gözetlemek üzere) arka tarafa geçsin. Bu arada, namazını kılmamış olan diğer grup gelsin ve seninle birlikte namazı kılsınlar; (bu şekilde yer değiştirme esnasında) tam ihtiyat ve teyakkuz durumunda olsun (ve hem yer değiştirme,hem namaz esnasında) silahlarını da üzerlerinde bulundursunlar. Kâfirler, sizi silahsız ve teçhizatsız halde yakalayıp birden baskın yaparak (işinizi bitirmek) isterler. Bununla birlikte, eğer yağmur (ve yerin de harekete elverişsiz olması) sebebiyle büyük zahmet çekecekseniz veya hasta olursanız,bu takdirde (namaz esnasında) silahlarınızı yere bırakmanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat her halükârda tedbiri elden bırakmayın. Şüphesiz Allah,kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.
فَاِذَا قَضَيْتُمُ الصَّلٰوةَ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلٰى جُنُوبِكُمْۚ فَاِذَا اطْمَأْنَنْتُمْ فَاَقِيمُوا الصَّلٰوةَۚ اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا (١٠٣)
103. Namaz kılmayı tamamladığınız zaman,(bilhassa sefer ve korku hali sebebiyle namazda kısaltma yaptığınızı dikkate alarak) gerek ayakta,gerek oturarak,gerekse yanlarınız üzerinde uzanmış halde iken, (hattâ savaş esnasında) Allah’ı anın (O’nu kalbinizden hiç çıkarmadığınız gibi dilinizden de bırakmayın). Sefer ve bilhassa korku hali geçip de güvene erdiğinizde, artık namazı bütün şartlarını yerine getirerek tam kılın (ve sıcak çatışma ortamında kılamadıklarınızı güzelce kaza edin). (*) Bilin ki,(en önemli bir ibadet olarak) namaz, mü’minler üzerine belirli vakitlerde farz kılınmıştır. (**)
-Açıklama-
(*) Kur’ân, yine eşsiz belâğat mucizesi çerçevesinde, bir yandan mü’minleri hicrete, Allah yolunda gayrete ve cihada çağırarak yeryüzünde en önemli yolculuğun hicret, cihad, Allah yolunda hizmet yolculuğu olduğunu nazara vermekte, bir yandan araya bilhassa namazı alarak, bu cihadda başarılı olma ile özellikle namaz ve Allah’ı zikir, tesbih gibi namazın çekirdeği olan ibadetler arasındaki çok önemli bağa dikkat çekmekte,bir yandan da bu durumlarda (ve diğer normal yolculuklarda da) maruz kalınabilecek halleri nazara vererek, sefer ve korku namazını teşrî buyurmaktadır.
Herhangi bir tür sefer esnasında Akşam Namazı hariç, diğer 4 rekatlı farz namazlar kısaltılır ve (Sabah Namazı gibi) 2 rekat kılınır. Bununla birlikte, seferde savaş ortamında veya seferde olsun hazarda olsun yangın, sel gibi bir korku, endişe ve güvensizlik ortamında ‘Korku Namazı’ denilen ve bu âyette Kur’ân’ın tarif buyurduğu namaz kılınır. Bu namazın kaç rekat olduğu üzerinde mezhepler arasında ihtilâf varsa da, Kur’ân onu kısaltılabilecek sefer namazı olarak zikretmekle ve âyette âdeta 2 rek’atlı bir namaz tarifi yapmakla, onun da rekat sayısı itibariyle normal seferî namazla aynı olacağını teşri’ buyuruyor gibidir. (Şu kadar ki, Akşam Namazı eğer Korku Namazı olarak kılınacak olursa, bu takdirde o da seferî namazda olduğu gibi üç rek’at kılınacaktır.) Nitekim Hanefîlerin görüşü budur. Ayrıca, Bakara Sûresi âyet 239’da geçtiği üzere, (can, mal, saldırıya uğrama korkusu gibi meşrû mazeret teşkil edebilecek bir) korku sebebiyle namazı bir yerde sabit h alde kılma imkânı yoksa, yaya veya binek üzerinde de namaz kılınabilir.
(**) Namaz vakitleri Sünnet ile sabitse de, bu vakitleri Kur’ân-ı Kerim’de de bulmak mümkündür:
- Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar, bütün şartlarına riayet ederek namazı hakkıyla kıl ve özellikle Sabah Namazı’nı (İsrâ:78);
- Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın üç vaktinde bütün şartlarına riayet ederek namaz kıl! (Hûd:114);
- Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et (namaz kıl). Gecenin bazı vakitlerinde ve yine gündüzün de bazı saatlerinde tesbihte bulun. (Tâ-Hâ:130);
- Şu halde,akşamladığınızda ve sabaha ulaştığınızda Allah’a tesbihte bulunun. İkindi vaktinde ve öğleye girdiğinizde de ilan edin ki, göklerde ve yerde bütün hamd sadece O’na mahsustur. (Rûm:17–18).
Bu âyetlerde sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarının vakitlerini görmek mümkün olduğu gibi, hem bu âyetlerde hem de daha başka ÂYETLERDE (Müzzemmil: 2–4, 20; İsrâ: 79; Zariyât: 17; İnsan: 26) Teheccüd Namazı’na da açık işaretler vardır. Gerek bu âyetler, gerekse ve bilhassa yukarıdaki âyet (Nisâ:103), namazdan sonra tesbihatın önemini özellikle vurgulamakta ve bu tesbihatın namazın çekirdeği olduğunu ortaya koymaktadır. Yine Nisâ Sûresi’nin bu âyeti, namazda vaktin ve namazları vaktinde kılmanın önemine de vurgu yaptığı gibi, namazın belirli vakitlere bağlı bir ibadet olduğuna dikkat çekmekle, öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı birleştirme gibi bir cem’in geçerli olmayıp, her namazın kendi vaktinde kılınmasına da işaret ediyor gibidir. Hanefîlere göre sadece Hacc’da Müzdelife’de akşam ve yatsı namazları cemedilir, yani birleştirerek kılınır.
وَلَا تَهِنُوا فِي ابْتِغَٓاءِ الْقَوْمِۜ اِنْ تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَاِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَۚ وَتَرْجُونَ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا يَرْجُونَۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلِيمًا حَكِيمًا۟ (١٠٤)
104. (Sizinle savaşan düşman) topluluğunu takip edip arkalarından sıkıştırmada (ve aranızda anlaşma olmayıp, fiilî veya hukukî savaş hali devam ettiği müddetçe onları baskı altında tutmada) gevşeklik göstermeyin. Eğer siz böyle yapmakla (katlanmanız gereken bir) acı, bir zorluk çekiyorsanız, onlar da sizin acı ve zorluk çektiğiniz gibi acı ve zorluk çekmektedirler; kaldı ki siz,Allah’tan onların ümit edip beklemedikleri pek çok şeyi ümit edip bekliyorsunuz. Şüphesiz ki Allah, (herkesin her halini) hakkıyla bilendir; (her hükmünde ve icraatında pek çok) hikmetler bulunandır.
اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُۜ وَلَا تَكُنْ لِلْخَٓائِنِينَ خَصِيمًاۙ (١٠٥)
105. (Ey Rasûlüm!) Biz sana Kitabı insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hükmedesin diye, kendisinde hiçbir şüphe olmayacak şekilde ve gerçeğin ta kendisi olarak indirdik. Şu halde,(suçlu ile suçsuzu tam ayırt et ve suçsuz aleyhinde) hainlere yardımcı ve müdafaacı olma!
وَاسْتَغْفِرِ اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُورًا رَحِيمًاۚ (١٠٦)
106. Ve, Allah’tan bağışlanma dile. Çünkü Allah, (kullarının hata ve günahlarını) çok bağışlayandır; (bilhassa mü’min kullarına karşı hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
وَلَا تُجَادِلْ عَنِ الَّذِينَ يَخْتَانُونَ اَنْفُسَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ خَوَّانًا اَثِيمًاۚ (١٠٧)
107. Kendi öz canlarına ihanet edenlerden yana tartışma ve savunmada bulunma. Şüphesiz ki Allah, hele hele hainlikte ve büyük günah işlemede çok ileri gidenleri hiç sevmez.
يَسْتَخْفُونَ مِنَ النَّاسِ وَلَا يَسْتَخْفُونَ مِنَ اللّٰهِ وَهُوَ مَعَهُمْ اِذْ يُبَيِّتُونَ مَا لَا يَرْضٰى مِنَ الْقَوْلِۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطًا (١٠٨)
108. (Yaptıkları ihanet ve işledikleri günahları) insanlardan gizlemeye çalışırlar da,onları Allah’ın gördüğünü hiç düşünmezler. Halbuki onlar, bilhassa gece karanlığında gizli gizli Allah’ın razı olmayacağı ihanet ve tezvirat planları yaparlarken O daima yanıbaşlarındaydı. Allah, her ne işliyorlarsa hepsini (İlim, Görme, İşitme ve Kudreti’yle) zaten kuşatmış durumdadır.
هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ جَادَلْتُمْ عَنْهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا فَمَنْ يُجَادِلُ اللّٰهَ عَنْهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَمْ مَنْ يَكُونُ عَلَيْهِمْ وَكِيلًا (١٠٩)
109. Haydi diyelim, siz bu dünya hayatında onlardan yana tartışma ve savunmaya giriştiniz; iyi de, ya Kıyamet Günü onları Allah’a karşı kim savunacak veya kim onlara vekil olup (yaptıklarının karşılığını ödeyecek)?
وَمَنْ يَعْمَلْ سُٓوءًا اَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللّٰهَ يَجِدِ اللّٰهَ غَفُورًا رَحِيمًا (١١٠)
110. Buna mukabil, kim bir kötülük işler veya (bir günahla) bizzat kendisine zulmeder de sonra Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah’ı (günahları) pek çok bağışlayan, (bilhassa tevbe ve istiğfar ile Kendisine yönelen mü’min kullarına karşı) pek bol rahmet ve merhamet sahibi olarak bulur.
وَمَنْ يَكْسِبْ اِثْمًا فَاِنَّمَا يَكْسِبُهُ عَلٰى نَفْسِهِ۪ۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلِيمًا حَكِيمًا (١١١)
111. Fakat kim de (işlediği kötülüğün ardından tevbe etmez ve bir) günah kazanırsa, bilsin ki, o günahı ancak kendi aleyhine kazanmıştır. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
وَمَنْ يَكْسِبْ خَطِ۪ٓيـَٔةً اَوْ اِثْمًا ثُمَّ يَرْمِ بِهِ بَرِ۪ٓيـًٔا فَقَدِ احْتَمَلَ بُهْتَانًا وَاِثْمًا مُبِينًا۟ (١١٢)
112. Ayrıca kim, günahı sadece kendisine dönük bir kötülük veya (hırsızlık, cana kıyma gibi) başkalarına yönelik bir suç işler, sonra da onu masum birinin üstüne atarsa, hiç şüphesiz bir iftira ve pek açık, pek büyük bir vebal yüklenmiş olur.
وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ وَرَحْمَتُهُ لَهَمَّتْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ اَنْ يُضِلُّوكَۜ وَمَا يُضِلُّونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَضُرُّونَكَ مِنْ شَيْءٍۜ وَاَنْزَلَ اللّٰهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُۜ وَكَانَ فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ عَظِيمًا (١١٣)
113. (Ey Rasûlüm!) Eğer senin üzerinde Allah’ın pek büyük lütfu, inayeti ve rahmeti olmamış olsaydı, onlardan bir grup vereceğin hükümde seni yanlışa sürüklemeyi kurmuşlardı. Fakat onlar, ancak kendilerini yanlışa sürüklerler ve sana hiçbir şekilde zarar veremezler. (Seni nasıl şaşırtıp, nasıl sana zarar verebilirler ki? Çünkü) Allah,sana Kitabı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediklerini öğretti. (Ey Rasûlüm!) Allah’ın senin üzerindeki lütfu ve inayeti gerçekten çok büyüktür.
لَا خَيْرَ فِي كَثِيرٍ مِنْ نَجْوٰيهُمْ اِلَّا مَنْ اَمَرَ بِصَدَقَةٍ اَوْ مَعْرُوفٍ اَوْ اِصْلَاحٍ بَيْنَ النَّاسِۜ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ فَسَوْفَ نُؤْتِيهِ اَجْرًا عَظِيمًا (١١٤)
114. Onların fısıldaşmalarının, bir araya gelip de kendi aralarında yaptıkları gizli toplantı ve görüşmelerin çoğunda hayır yoktur; ancak muhtaçlara yardımı veya iyilik, güzellik ve doğruluğu ya da insanların arasını ıslah etmeyi emir ve tavsiye edenlerin yaptıkları gizli görüşme ve fısıldaşmalar bundan müstesnadır. Kim içten bir taleple Allah’ın rızası peşinde olur ve O’nun rızasının nerede yattığını araştırarak hayırlı toplantı ve görüşmelerde bulunursa, bir gün gelir, Biz ona (hiç ümit etmediği) çok büyük bir mükâfat veririz.
وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدٰى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلّٰى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَۜ وَسَٓاءَتْ مَصِيرًا۟ (١١٥)
115. Her kim de, hidayet (yolun, sözün, inancın, düşüncenin ve davranışın doğrusu) kendisine apaçık belli olduktan sonra (o şanı büyük) Rasûl’e muhalefet eder ve (topluluk olarak dalâlet üzerinde birleşmeleri mümkün bulunmayan) mü’minlerin yolundan başka bir yol tutarsa onu, arkasını dönüp de yöneldiği o bâtıl yolla baş başa bırakır ve Cehennem’e atıp kavururuz. Ne fena bir âkıbet, son durak olarak ne kötü bir yer!
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَعِيدًا (١١٦)
116.Allah,Kendisi’ne şirk koşulmasını asla bağışlamaz; bunun altındaki günahları ise, (bilhassa tevbe ve istiğfarla Kendisi’ne yönelen) dilediği kimse hakkında bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa, hiç şüphesiz hak yoldan büsbütün sapıp gitmiş demektir.
اِنْ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِٓ اِلَّٓا اِنَاثًاۚ وَاِنْ يَدْعُونَ اِلَّا شَيْطَانًا مَرِيدًاۙ (١١٧)
117. Allah’ı bırakıp,(şuurdan, ilimden, güçten, iradeden yoksun) ve kendilerine dişi isimler taktıkları (birtakım putlar edinerek onlara) ilâh diyor ve karşılarında el açıp yalvarıyorlar. Böyle yapmakla, aslında (kibir,günah ve inkârda) ısrarlı mı ısrarlı ve hayra bütün bütün kapalı bir şeytana el açıp dua etmiş olmaktadırlar. (*)
–Açıklama-
(*) Allah tanımayanların nazarında ilâh ve ma’bud kavramı, her şeyden önce bir kadın hayalidir. Bunun içindir ki, putlarının ve fetişlerinin çoğuna kadın adı verirler. Bunlar, nefislerinden başka bir fail, bir hakim güç tanımak istemediklerinden tanrı ve ma’budlarını da daha çok dişi olarak seçerler ki,tanrıları onlara değil, onlar tanrılarına hakim olsunlar. Yine aynı sebeple, başlarında hep, kullanabilecekleri yumuşak ve aciz liderler olsun isterler. Müşrik ruhunun ibadetteki gayesi nefsidir ve nefsinin en önde gelen şehveti de kadınadır. O, bütün zevkini öncelikle kadından almak ister; dolayısıyla bütün hayallerinin başında bir kadın hayali vardır. Gözünün ulaşacağı her yerde bir kadın hayali,bir kadın resmi veya heykeli olsun ister. Bu sebeple, nazarında çok güzel veya hayalî birtakım güzel kadınların resimlerini, heykellerini arzular. Bu ise, kadınlık ruhuna en büyük bir hakarettir. Aslında kadın, taşıdığı bütün aslî değerlerle en ‘güzel’ bir puttan kıyaslanmayacak derecede kıymetli ve öyle kabul edilmesi lâzım gelirken, Allah’ı tanımayan ve dolayısıyla nefislerine kul olanların elinde kadın en rezil bir derekeye düşer. Sadece dişiliği ve dişiliğinin bekası oranında güya el üstünde tutulur; fakat, aslında erkeğin zevkini tatminde sadece basit bir araçtan ibarettir. Hürmete ve şefkate en muhtaç olduğu bir zamanda yüzüne dahi bakılmaz. Allah’ı tanımayanların nazarında kadın güya her şeydir, fakat hakikatte oyuncakların en sefilidir. Müşriklerin kendilerine el açıp dua ile tapındıkları ma’budlarından başka bir de karşılarında ürperdikleri ma’budları da vardır ki, bunları ise erkeklerden seçerler. Yani, kadını ön plana çıkarıyor görünen, fakat aslında onu kullanabileceği en bayağı bir âlet olarak algılayan müşrik ruhu, kendi üzerindeki gücü erkek olarak tasavvur eder ve onu en büyük tanrı seviyesine çıkarmakla, esasen ona yaltaklanır. Görünüşte bir firavun da olsa, menfaati adına kendi üzerindeki her gücün önünde onun ayağını öpecek derecede alçalır. (Büyük ölçüde Yazır,3:1469–1471) Tarih boyunca müşrik kavimlerin en büyük tanıdıkları putlarının veya tanrılarının erkek, diğerlerinin ise kadın olması, tahlil etmeye çalıştığımız açılardan çok önemli bir beşerî sapkınlığı ortaya koymaktadır.
لَعَنَهُ اللّٰهُۢ وَقَالَ لَاَتَّخِذَنَّ مِنْ عِبَادِكَ نَصِيبًا مَفْرُوضًاۙ (١١٨)
118. Allah’ın lâneti boynuna olsun o şeytanın! Bir zaman şöyle demişti:“Andolsun, Sen’in kullarından muhakkak bana uyup neticede bana ait olacak bir pay edineceğim.
وَلَاُضِلَّنَّهُمْ وَلَاُمَنِّيَنَّهُمْ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ اٰذَانَ الْاَنْعَامِ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّٰهِۜ وَمَنْ يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِيًّا مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَانًا مُبِينًاۜ (١١٩)
119. “Andolsun, saptıracağım onları ve dipsiz emeller, boş ümitler, yalan sevdalar ve bâtıl ideallerle oyalayacağım; kesinlikle onlara emredecek, onları öyle yollara sürükleyeceğim ki, davarlarının kulaklarını yarıp (onları putlarına adayacak ve yemeyi kendilerine haram kılacaklar); onlara yine emredecek, daha başka öyle yollara sürükleyeceğim ki onları,Allah’ın yarattığını, varlığa verdiği aslî şekli değiştirecekler.” (*) Artık kim Allah’ı bırakıp da şeytanı kendisine yakın dost,sırdaş ve işlerini emanet edeceği bir vekil edinirse,hiç şüphesiz apaçık bir kaybın içine yuvarlanmış gitmiş demektir.
~Açıklama~
(*) Kadını erkekleştirip erkeği kadınlaştıracaklar; kadın yerine erkek, erkek yerine kadın kullanacaklar; suratlarını boyayıp kılıktan kılığa girecekler; ameliyatlarla şekillerini değiştirmeye çalışacaklar.. TEMİZİ bırakıp kirliye koşacak, nikâhı bırakıp zinaya ve fuhşa sürüklenecek; kendilerine faydalı olanı bırakıp zararlı olana girecek, ciddî işleri terkedip eğlenceye dalacak ve vazifeden kaçıp oyuna gidecekler.. DOĞRULUĞU aptallık, hileyi akıllılık sayacak, helâli haram haramı helâl kabûl edecek, iyiye kötü kötüye iyi diyecek,hayır yerine şer işleyecek, imar ve tamir edilmesi gerekeni tahrip ve tahrip edilmesi gerekeni imar ve tamir edecekler.. YARATILIŞ kanununun aksine icraatlara girip fıtratla oynayacak, ruhların aslî saffetini bozacak, yalana revaç verip doğruyu kovacak, Bir Allah’a ibadeti ve Allah’ın kanununu bırakıp,yaratılmışa yaratıcılık yetkisi verecek ve kendilerine başka başka yollar edinecekler.. SÜREKLİ tahrip, öldürme,aldatma,zulüm peşinde koşacak ve yeryüzünü yaşanmaz hale getirecekler. (Yazır,3: 1472–1473)
يَعِدُهُمْ وَيُمَنِّيهِمْۜ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ اِلَّا غُرُورًا (١٢٠)
120. (Ama, şeytanın insanlar üzerinde Allah’a rağmen bir yaptırım gücü yoktur.) O,ancak va’deder; kalbe boş ümitler, yalan sevdalar ve bâtıl idealler atar. Şeytanın va’dettiği, boş bir aldanmadan başka bir şey değildir.
اُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ وَلَا يَجِدُونَ عَنْهَا مَحِيصًا (١٢١)
121. (O şeytanın da,onun va’dlerine kanıp, kalbe attığı boş ümit,yalan sevda ve bâtıl ideallerin arkasından sürüklenip gidenlerin de) nihaî barınağı Cehennem’dir ve oradan kurtulmak için hiçbir yol, hiçbir çare bulamayacaklardır.
وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَٓا اَبَدًاۜ وَعْدَ اللّٰهِ حَقًّاۜ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ قِيلًا (١٢٢)
122. İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlara gelince: Onları, içlerinde ebedî kalmak üzere,(ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Allah’tan hak ve gerçekleşmesi kesin bir va’ddir bu. Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?
لَيْسَ بِاَمَانِيِّكُمْ وَلَٓا اَمَانِيِّ اَهْلِ الْكِتَابِۜ مَنْ يَعْمَلْ سُٓوءًا يُجْزَ بِهِ۪ۙ وَلَا يَجِدْ لَهُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا (١٢٣)
123. Mesele, ne sizin kuruntularınız, ne de Ehl-i Kitabın kuruntuları gibidir.(Hiçbir kimse veya kavmin Allah katında bir ayrıcalığı yoktur. Gerçek, sadece şudur:) Kim bir fenalık işlerse onun karşılığını görür ve kendisi için Allah’tan başka,(onu cezadan kurtaracak) ne bir koruyucu, sahiplenici,ne de bir yardımcı bulabilir.
وَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ نَقِيرًا (١٢٤)
124. Erkek olsun kadın olsun, kim de (bütün iman esaslarına inanılması gerektiği gibi inanmış tam) bir mü’min olarak Allah’ın emrettiği şekilde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yaparsa, işte bu (gerçekten kıymetli) insanlar Cennet’e girerler ve kendilerine en küçük bir haksızlıkta bulunulmaz.
وَمَنْ اَحْسَنُ دِينًا مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ اِبْرٰهِيمَ حَنِيفًاۜ وَاتَّخَذَ اللّٰهُ اِبْرٰهِيمَ خَلِيلًا (١٢٥)
125. O’nu görürcesine, en azından O’nun kendisini sürekli gördüğünün şuuru içinde bütün varlığıyla Allah’a teslim olan ve şirkten, nifaktan uzak dupduru bir Tevhid inancıyla İbrahim’in milletine (yol, inanç ve yaşayış tarzına) uyanın dininden daha güzel bir dine kim sahiptir ki? Allah, İbrahim’i (izni ölçüsünde bazı Ulûhiyet sırlarına muttali) bir sırdaş edinmişti.
وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطًا۟ (١٢٦)
126. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Allah, (İlmi’yle, Kudreti’yle) her şeyi kuşatmış bulunmaktadır.
وَيَسْتَفْتُونَكَ فِي النِّسَٓاءِۜ قُلِ اللّٰهُ يُفْتِيكُمْ فِيهِنَّۙ وَمَا يُتْلٰى عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ فِي يَتَامَى النِّسَٓاءِ الّٰت۪يِ لَا تُؤْتُونَهُنَّ مَا كُتِبَ لَهُنَّ وَتَرْغَبُونَ اَنْ تَنْكِحُوهُنَّ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الْوِلْدَانِۙ وَاَنْ تَقُومُوا لِلْيَتَامٰى بِالْقِسْطِۜ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِهِ عَلِيمًا (١٢٧)
127. (Ey Rasûlüm,) kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki:“Allah,onlar hakkında size vereceği fetvaları (Kur’ân’da) veriyor;ayrıca,(güzellikleri ve servetleri uğruna) kendileriyle evlenmeye hırs gösterdiğiniz halde onlara vermeniz gereken mehri vermediğiniz (veya, sizi çekmedikleri için kendileriyle evlenmediğiniz gibi, mallarından faydalanmayı sürdürmek gayesiyle başkalarıyla da evermeye yanaşmadığınız) yetim kadınlarla, zayıf, biçare çocuklar ve yetimlerin haklarına gerektiği ölçüde riayet etmeniz konusundaki hükümler size zaten bu Kitap’ta okunuyor.” Bilin ki,hayır adına her ne yaparsanız,şüphesiz ki Allah,onu hakkıyla bilmektedir.
وَاِنِ امْرَاَةٌ خَافَتْ مِنْ بَعْلِهَا نُشُوزًا اَوْ اِعْرَاضًا فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَٓا اَنْ يُصْلِحَا بَيْنَهُمَا صُلْحًاۜ وَالصُّلْحُ خَيْرٌۜ وَاُحْضِرَتِ الْاَنْفُسُ الشُّحَّۜ وَاِنْ تُحْسِنُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا (١٢٨)
128. Eğer bir kadın kocasının serkeşliğinden, evlilik vazifelerini yerine getirmemesinden veya bütün bütün kendisinden yüz çevirip uzaklaşmasından haklı olarak endişe duyuyorsa, bu takdirde bir yolunu bulup, aralarında yeniden anlaşma ve sulh yoluna gitmelerinde üzerlerine bir vebal yoktur. Sulh, gerçekten hayırlı olandır. (Şurası bir gerçek ki,) nefisler, kendilerine düşkün ve hep bencilliğe ve kendi menfaatlerine eğilimlidir. Bu bakımdan (ey erkekler), eğer Allah’ı görüyormuşçasına, en azından O’nun sizi sürekli gördüğünün şuuru içinde hep iyiliği seçer ve (bilhassa kadınların hakkını gözetmede) takva yolunu tercih ederseniz, bilin ki hiç şüphesiz Allah, her ne yaparsanız yapın ondan mutlaka haberdardır.
وَلَنْ تَسْتَطِيعُٓوا اَنْ تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَٓاءِ وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلَا تَمِيلُوا كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِۜ وَاِنْ تُصْلِحُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُورًا رَحِيمًا (١٢٩)
129. Gerçekleştirme konusunda ne kadar hırs gösterseniz de, kadınlar arasında (sevgi, hissî alâka gibi bütünüyle irade altına girmeyen hususlarda) adaleti sağlamaya muvaffak olmanız mümkün değildir. Bununla birlikte, birinden büsbütün yüz çevirip de onu sanki kocasızmış gibi ortada bırakmayın. Eşlerinizle münasebetlerinizde hep sulh yörüngeli davranır, onların aralarında çıkan anlaşmazlıkları sürekli güzellikle ve adaletle halleder ve daima takva yolunu tercih ederseniz, bilin ki Allah, (elde olmadan işlenen, elde olarak işlense bile kendilerinden tevbe edilen hata ve günahları) pek çok bağışlayandır; (bilhassa mü’min ve müttakî kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
وَاِنْ يَتَفَرَّقَا يُغْنِ اللّٰهُ كُلًّا مِنْ سَعَتِهِ۪ۜ وَكَانَ اللّٰهُ وَاسِعًا حَكِيمًا (١٣٠)
130. (Aralarını düzeltme adına ortaya konan her türlü gayrete rağmen) eşler,(evliliği daha fazla devam ettiremeyeceklerine inanıp) ayrılacak olurlarsa, (fakir ve kimsesiz kalırız endişesine kapılmasınlar). Allah, her birine o çok geniş, her varlığı kapsayan lütf u kereminden bir kapı açar ve birini diğerine muhtaç etmez. Allah, lütf u keremiyle her varlığı kucaklayan, kullarına olabildiğince genişlik gösterendir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَلَقَدْ وَصَّيْنَا الَّذِينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَاِيَّاكُمْ اَنِ اتَّقُوا اللّٰهَۜ وَاِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَنِيًّا حَمِيدًا (١٣١)
131. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Bu bakımdan, sizden önce kendilerine Kitap verilenlere ve elbette size de, “Allah’a karşı gelmekten sakının ve O’nunla münasebetlerinizde takva dairesi içinde hareket edip O’nun koruması altına girin!” diye emrettik. Buna rağmen, eğer O’nu tanımaz ve O’na karşı nankör kesilirseniz bilin ki, göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır: (ne O’nu tanıyıp O’na şükretmeniz O’na bir şey katar, ne de O’nu tanımayıp O’na karşı nankör kesilmeniz O’ndan bir şey eksiltir. Çünkü) Allah, mutlak servet sahibi, (dolayısıyla kullarının iman ve şükründen) mutlak müstağnîdir; (bütün ihtiyaçlarınızı gideren ve rızkınızı veren Rabbiniz olarak) hakkıyla hamde lâyıktır.
وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَكِيلًا (١٣٢)
132. Evet, Allah’ındır göklerde ne varsa ve yerde ne varsa. Kendisine dayanılıp güvenilecek ve bütün işlerin havale edileceği (vekil) olarak Allah kâfidir.
اِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ اَيُّهَا النَّاسُ وَيَأْتِ بِاٰخَرِينَۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى ذٰلِكَ قَدِيرًا (١٣٣)
133. Eğer O dilerse, ey insanlar, hepinizi ortadan kaldırır ve yerinize başkalarını getirir. Bunu yapmaya Allah’ın kudreti elbette yeter.
مَنْ كَانَ يُرِيدُ ثَوَابَ الدُّنْيَا فَعِنْدَ اللّٰهِ ثَوَابُ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۜ وَكَانَ اللّٰهُ سَمِيعًا بَصِيرًا۟ (١٣٤)
134. Kim dünya nimet ve mutluluğunu istiyorsa bilsin ki, dünyanın da Âhiret’in de nimet ve mutluluğu Allah katındadır. Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla görendir: (her sözü işitir, her yapılanı görür ve hepsini kaydeder).
يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَٓاءَ لِلّٰهِ وَلَوْ عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْ اَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَبِينَۚ اِنْ يَكُنْ غَنِيًّا اَوْ فَقِيرًا فَاللّٰهُ اَوْلٰى بِهِمَا فَلَا تَتَّبِعُوا الْهَوٰٓى اَنْ تَعْدِلُواۚ وَاِنْ تَلْوُٓ۫ا اَوْ تُعْرِضُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا (١٣٥)
135. Ey iman edenler! Bizzat kendinizin,anne-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa, haktan yana ve Allah için şahitlik yapanlar olarak var gücünüzle ve kılı kırk yararcasına adaleti gerçekleştirin ve koruyun. (Lehinde ve aleyhinde şahitlikte bulunacağız kişi) zengin de olsa fakir de olsa bilin ki Allah, onların her ikisine de sizden daha yakındır; bu sebeple (zengine hürmetinize veya ondan beklentinize ve fakire merhametinize takılarak), nefsinizin meyillerine uyup adaletten ayrılmayın. Eğer dilinizi eğip bükerek doğru şahitlikte bulunmaz veya şahitlik yapmaktan (ya da doğruyu söylemekten) büsbütün kaçınırsanız, unutmayın ki Allah, her yaptığınızdan hakkıyla haberdardır.
يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي نَزَّلَ عَلٰى رَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِٓي اَنْزَلَ مِنْ قَبْلُۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَعِيدًا (١٣٦)
136. Ey iman edenler! Allah’a, Rasûlü (Muhammed)’e, Rasûlü’ne bölüm bölüm indirmekte olduğu Kitaba (Kur’ân’a) ve daha önce indirmiş bulunduğu kitaplara (hakkıyla ve gerçek manâda) iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, rasûllerini ve Âhiret Günü’nü tanımayıp inkâr ederse, hiç şüphesiz haktan büsbütün sapıp gitmiş demektir. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân,“yâ eyyühe’l-mü’minûn=ey mü’minler” yerine,iman adına fiil ihtiva eden “yâ eyyühe’llezîne âmenû=ey iman etmiş bulunanlar” veya “Ey iman edenler” ifadesini kullanmakla, “iman ettik” diyerek iman ikrarında bulunan, iman ve İslâm dairesi içinde giren veya girmiş görünen herkesi muhatap almaktadır. Bu âyet-i kerimede bu ifadenin ardından yine iman etmeyi emretmekle de, imanın “iman ettik” sözünden, hattâ ikrarından ibaret olmadığını göstermektedir. İman, basit bir kabulden ibaret değildir. Nasıl tam yetişmiş ve meyvesini vermiş bir (hurma) ağacında çekirdeğinden meyveleri olan hurmalara kadar; AYNI ŞEKİLDE, güneşte yeryüzündeki her varlıkta yansıyan ısı ve ışık tecellilerinden kendisine kadar sayısız denebilecek mertebeler ve dereceler varsa,aynen bunun gibi imanın da, akılda basit ve icmalî bir kabul, kalbde basit ve icmalî bir tasdikten, hücrelere kadar vücudun her azasına, hayatın her ânına kadar yayılan,en âmî bir insanın imanından,en yüksek derecede Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’ın imanına kadar ve her birinin yaşayışına yön veren dereceleri ve mertebeleri vardır. İşte,bu derece ve mertebelerin ilk basamağı, bu âyette sözü edilen esaslara inanmaktır; daha sonra, bu imanda sebat göstermek ve derinleşmek gelir. Nitekim Kur’ân’da “Ey iman edenler!” ifadesinden sonra daha çok İlâhî emir ve yasaklar buyrulur ki, bunları yerine getirmek, hem iman etmiş olmanın gereğidir,hem de imanda takviye ve derinleşmenin yoludur.İman esasları, birbirini gerektirir. Bu bakımdan, âyette Kader’in ayrıca zikredilmemesi, onun bütün şuûn, sıfat, isim ve fiilleriyle daha çok Allah’a iman ve Allah’ı gerektiği gibi tanıma esasına dahil olmasından dolayıdır.
اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ اٰمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْرًا لَمْ يَكُنِ اللّٰهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلَا لِيَهْدِيَهُمْ سَبِيلًاۜ (١٣٧)
137. Şurası bir gerçek ki, iman edip sonra küfre düşenler, sonra tekrar iman edip ardından yine küfre düşen ve sonrasında da küfürde ileri gidip kökleşenler var ya: Allah, onları asla bağışlamayacağı gibi, onları (neticede kurtuluşa varacak) herhangi bir yola da katiyen yöneltecek değildir.
بَشِّرِ الْمُنَافِقِينَ بِاَنَّ لَهُمْ عَذَابًا اَلِيمًاۙ (١٣٨)
138. (Bunlar zaten münafıklar olup,) böylesi münafıklara müjdele ki, onların hakkı sadece çok acı bir azaptır.
اَلَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَۜ اَيَبْتَغُونَ عِنْدَهُمُ الْعِزَّةَ فَاِنَّ الْعِزَّةَ لِلّٰهِ جَمِيعًاۜ (١٣٩)
139. Onlar, mü’minleri bırakıp da kâfirleri kendilerine yakın dost,sırdaş ve işlerini havale edip, sığınacakları birer mercî edinirler. Onlar, izzet, şeref ve kuvveti o kâfirlerle birlikte olmada mı görüyorlar? Oysa izzet, şeref ve kuvvet, bütünüyle Allah’a aittir.
وَقَدْ نَزَّلَ عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ اَنْ اِذَا سَمِعْتُمْ اٰيَاتِ اللّٰهِ يُكْفَرُ بِهَا وَيُسْتَهْزَاُ بِهَا فَلَا تَقْعُدُوا مَعَهُمْ حَتّٰى يَخُوضُوا فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ۪ۘ اِنَّكُمْ اِذًا مِثْلُهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ جَامِعُ الْمُنَافِقِينَ وَالْكَافِرِينَ ف۪ي جَهَنَّمَ جَمِيعًاۙ (١٤٠)
140. Allah, size Kitap’ta (Kur’ân’da) daha önce indirmişti: Allah’ın âyetlerinin ret ve inkâr edilip onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman,bunu yapanlar başka bir söze dalıp gidinceye kadar yanında oturmayın. Eğer (yaptıklarına katılmadığınızı ortaya koyacak en basit bir tavır olarak oradan kalkıp gitmez de, onlarla) oturmaya devam ederseniz, siz de onlar gibisiniz demektir. Şüphesiz Allah, münafıkların ve kâfirlerin tamamını Cehennem’de bir araya getirecektir.
لَّذ۪ينَ يَتَرَبَّصُونَ بِكُمْۚ فَاِنْ كَانَ لَكُمْ فَتْحٌ مِنَ اللّٰهِ قَالُٓوا اَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْۘ وَاِنْ كَانَ لِلْكَافِرِينَ نَص۪يبٌۙ قَالُٓوا اَلَمْ نَسْتَحْوِذْ عَلَيْكُمْ وَنَمْنَعْكُمْ مِنَ الْمُؤْمِنِينَۜ فَاللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَلَنْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلًا۟ (١٤١)
141. Münafıklar, sizinle ilgili olup bitenleri çok yakından takip eder ve devamlı olarak havayı yoklarlar: Şayet Allah size bir zafer lûtfederse, “Biz de sizinle beraber değil miydik?” derler. Eğer karşınızdaki kâfirlere zaferden bir pay düşecek olsa, bu defa onlara, “Biz, (mü’minlere katılmamak ve onları içten vurmak suretiyle) size yardım edip bu zaferde daha önemli bir pay sahibi olmadık mı, sizi mü’minlere karşı korumadık mı?” derler. Allah, Kıyamet Günü sizinle onlar arasında hükmünü verecektir. Allah, kâfirlere mü’minler aleyhinde asla yol (vermez ve) vermeyecektir. (*)
~Açıklama~
(*) Çok önemli manâlara gelen bu son cümle,aynı derecede önemli gerçeklere parmak basmaktadır:
Âhiret’te mü’minler kazanan tarafta, kâfirler (ve tabiî ki Âhiret itibariyle kâfir olan münafıklar) kaybeden tarafta olacaktır. Mü’minlerin dünyada ve Âhiret’te sürekli kazanan ve zafer ufuklarına uçan taraf olmaları için İslâm’ın onlara sunduğu iki kanat vardır: Din’in pratiğini ifade eden ve ulema örfünde Şeriat-ı Garra olarak adlandırılan inanç, ibadet, ahlâk, muamelat esasları ve ceza yasalarından oluşan kanat ile, adına Şeriat-ı Tekvîniyye (Fıtriyye) dediğimiz hayat, eşya ve hadiselerin oluş ve idaresini düzenleyen ve pozitif ilimlerin konusunu teşkil eden kanunlardan oluşan kanat. Mü’minler, bu her iki kanada da tam sahip oldukları sürece sürekli kazanan taraf olacak ve kâfirler, kendileri üzerinde asla yol bulamayacaklardır. Buna karşılık, eğer mü’minler bu kanatlardan birinciyi ihmal eder, ikinciye en az inanmayanlar seviyesinde sahip bulunmazlarsa, bu durumda onlar, Allah’ın istediği tarzda ve mü’min ismine lâyık mü’min olamadıkları için, kâfirler onlar üzerine dünyada yol bulabileceklerdir. İnanmayanlar, mü’minler karşısında dünyada zaman zaman muvaffak olsalar da, nihaî zafer her zaman için mü’minlerindir. Maddî yönden zaman zaman kâfirler üstte görünseler de, Din’in temelini teşkil eden inanç, düşünce ve maneviyat açısından mü’minler her zaman üstte ve öndedir. Tarihin şu son bir-kaç asırlık döneminde kâfirler maddî açıdan üstünlüğe sahip bulunmakla birlikte, İslâm’dan irtidatla başka dine geçenlerin çok az,buna karşılık,halen başka dinlerden İslâm’a geçenlerin daha fazla olması buna en güzel delildir. Bu Kur’ânî ifade, mü’minlere çok önemli bir hedef tayin etmektedir: Onlar, inanmayanların kendi üzerlerinde yol bulmasına asla müsaade etmemeli, İslâm’ı çok iyi anlayıp tam manâsıyla yaşayarak, hayatlarına hayat yaparak sürekli kazanan taraf olmalıdırlar. Aksi durumda, Allah karşısında sorumlu olacakları gibi, bilhassa dünyada sürekli ezilen tarafı teşkil etmeleri kaçınılmazdır.
اِنَّ الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْۚ وَاِذَا قَامُٓوا اِلَى الصَّلٰوةِ قَامُوا كُسَالٰىۙ يُرَٓاؤُ۫نَ النَّاسَ وَلَا يَذْكُرُونَ اللّٰهَ اِلَّا قَلِيلًاۘ (١٤٢)
142. Münafıklar, kendilerince güya Allah’a hile edip O’nu kandırıyorlar; oysa onların güya Allah’a karşı yaptıkları hileler, Allah’ın onlara ‘hile’sidir.(O münafıklar) ne zaman namaza kalksalar, hep üşene üşene,üstelik sadece insanlara gösteriş yapmak, namaz kıldıklarını gösterip (güya Müslümanlıklarını ispat etmek için) kalkarlar ve (hem namazda, hem namaz dışında) Allah’ı pek az anar, pek az hatırlarlar.
مُذَبْذَبِينَ بَيْنَ ذٰلِكَۗ لَٓا اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَلَٓا اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَبِيلًا (١٤٣)
143. (Mü’minlerle kâfirler) arasında bocalayıp dururlar; ne bunlara katılırlar, ne de onlara. Öyle ya, Allah her kimi saptırırsa, artık onun için (üzerinde gideceği) hiçbir sağlam yol bulamazsın.
يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْكَافِرِينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَۜ اَتُرِيدُونَ اَنْ تَجْعَلُوا لِلّٰهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَانًا مُبِينًا (١٤٤)
144. Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri sırdaş, yakın dost, işlerinizde vekil ve müttefik edinmeyin. Yoksa (böyle bir akılsızlıkta bulunup da, nifak alâmeti olarak) aleyhinizde Allah’a apaçık bir delil vermek (ve O’nun azabını üzerinize çekmek) mi istiyorsunuz?
اِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الْاَسْفَلِ مِنَ النَّارِۚ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَصِيرًاۙ (١٤٥)
145. Şüphesiz ki münafıklar, Ateş’in en alt tabakasındadırlar. Onlar için (kendilerini oradan kurtaracak) bir yardımcı da bulamazsın.
اِلَّا الَّذِينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَاعْتَصَمُوا بِاللّٰهِ وَاَخْلَصُوا دِينَهُمْ لِلّٰهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الْمُؤْمِنِينَۜ وَسَوْفَ يُؤْتِ اللّٰهُ الْمُؤْمِنِينَ اَجْرًا عَظِيمًا (١٤٦)
146. Ancak samimi bir tevbe ile Allah’a yönelip hallerini düzeltenler ve Allah’a sımsıkı sarılanlar, ayrıca dinlerini tam bir ihlâsla yaşayıp Allah’a halis kul olanlar, işte bunlar mü’minlere dahildirler. Ve gün gelecek, Allah mü’minlere çok büyük bir mükâfat verecektir.
مَا يَفْعَلُ اللّٰهُ بِعَذَابِكُمْ اِنْ شَكَرْتُمْ وَاٰمَنْتُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ شَاكِرًا عَلِيمًا (١٤٧)
147. Siz şükredip iman ettikten sonra (*) Allah size niye azap etsin ki? Allah, (Kendisi’ne yapılan her şükre ve Kendisi’ne her yönelişe fazlasıyla) karşılık verendir ve (her şeyi, herkesin halini) hakkıyla bilendir.
~Açıklama~
(*) Arapça aslında küfür ve nankörlük, aynı kökten gelen 2 kelimedir. Nasıl küfür temelde Allah’a apaçık delil olan âyetleri, delilleri bile bile örtmek, nefsi onların üzerinde kapkalın bir perde yapmak manâsına geliyorsa, nankörlük de, insanın sahip olduğu her nimeti, her muvaffakiyeti asıl Sahibi olan Allah’a değil de, kendisine nisbet etmesi, böylece her nimeti, her güzelliği, her başarıyı veren ve yaratan olarak Allah’a karşı kör olması demektir. Dolayısıyla nankörlük, küfre açılan bir kapı, hattâ küfürle âdeta özdeş bir haldir. Buna karşılık şükür ise, her güzelliği, her başarıyı, kişinin sahip olduğu her nimeti asıl sahibi olan Allah’a vermesi, bunu diliyle ikrar, kalbiyle tam tasdik ve hayatıyla ortaya koyması demektir ki, bu da imana açılan kapı, hattâ bir bakıma imanın kendisidir.
لَا يُحِبُّ اللّٰهُ الْجَهْرَ بِالسُّٓوءِ مِنَ الْقَوْلِ اِلَّا مَنْ ظُلِمَۜ وَكَانَ اللّٰهُ سَمِيعًا عَلِيمًا (١٤٨)
148. Allah, zulme ve haksızlığa maruz kalanın (usulü dairesinde) söylemesi dışında, (her ne türde ve şekilde olursa olsun) kötü sözün açıktan söylenmesinden asla hoşlanmaz. Hiç şüphesiz Allah, (her söyleneni) hakkıyla işitendir; (her sözü, her niyeti, her söyleyeni) hakkıyla bilendir.
اِنْ تُبْدُوا خَيْرًا اَوْ تُخْفُوهُ اَوْ تَعْفُوا عَنْ سُٓوءٍ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَفُوًّا قَدِيرًا (١٤٩)
149. (Buna karşılık,) bir iyiliği ister açıktan yapın ister gizlice yapın veya (şahsınıza reva görülen) herhangi bir fenalığı (ona usulünce mukabelede bulunmak hakkınız olmakla birlikte) bağışlayıverin: her halükârda bilin ki Allah, (Kendisine karşı işlenen) günahların pek çoğundan hemen geçiverendir; (cezalandırılması gereken her suçluyu ve suçu cezalandırmaya da) gücü hakkıyla yetendir.
اِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَرُسُلِهِ وَيُرِيدُونَ اَنْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ اللّٰهِ وَرُسُلِهِ وَيَقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍۙ وَيُرِيدُونَ اَنْ يَتَّخِذُوا بَيْنَ ذٰلِكَ سَبِيلًاۙ (١٥٠)
150. (Çünkü cezayı hak eden) öyleleri vardır ki, (tanınması gerektiği şekilde tanımamakla) Allah’a ve (içlerinden bazısına inanmamakla) O’nun rasûllerine karşı küfür içindedirler. (İman iddia ettikleri halde, içlerinden bazılarını inkâr ederek) Allah ile rasûllerinin arasını ayırmak dilemekte ve “(O rasûllerden) kimisine inanır, kimisini ise reddederiz.” diyerek, (iman ile küfür) ortasında kendilerince bir yol tutmak istemektedirler.
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقًّاۚ وَاَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُهِينًا (١٥١)
151. İşte bunlar, gerçekten kâfirlerin ta kendileridir. Ve Biz, kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.
وَالَّذِينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَلَمْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْ اُو۬لٰٓئِكَ سَوْفَ يُؤْتِيهِمْ اُجُورَهُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَحِيمًا۟ (١٥٢)
152. Buna karşılık, Allah’a ve rasûllerine (gerçekten) iman eden ve (inanma hususunda) rasûllerin arasında hiçbir ayırım yapmayanlara gelince: gün gelecek, Allah onların mükâfatlarını verecektir. Allah, (günahları) çok bağışlayandır; (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek çok olandır.
يَسْـَٔلُكَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَنْ تُنَزِّلَ عَلَيْهِمْ كِتَابًا مِنَ السَّمَٓاءِ فَقَدْ سَاَلُوا مُوسٰٓى اَكْبَرَ مِنْ ذٰلِكَ فَقَالُٓوا اَرِنَا اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ بِظُلْمِهِمْۚ ثُمَّ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ فَعَفَوْنَا عَنْ ذٰلِكَۚ وَاٰتَيْنَا مُوسٰى سُلْطَانًا مُبِينًا (١٥٣)
153. Kitap Ehli kalkmış şimdi de,(peygamberliğini ispat için) senden üzerlerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. (Ey Rasûlüm,onların bu isteklerini çok görme!) Nitekim daha önce Musa’dan daha da ötesini istemişler ve “Allah’ı bize apaçık göster!” demişlerdi de, bu zulümleri sebebiyle yıldırım çarpmışçasına gelen o dehşetli sarsıntı kendilerini yakalayıvermişti. Sadece bu değildi yaptıkları: kendilerine (gerçeği gösteren) apaçık deliller gelmiş (ve pek çok mucize de gösterilmiş) olmasına rağmen, tuttular (süs eşyalarından bir buzağı yapıp) onu ilâh edindiler; fakat Biz (hepsini helâk etmeyip, tevbelerini ve keffaretlerini kabulle) bu yaptıklarından da geçiverdik. Ve Musa’ya (Kitap ve Furkan verip,) apaçık bir delil,nüfuz ve hakimiyet bahşettik.
وَرَفَعْنَا فَوْقَهُمُ الطُّورَ بِمِيثَاقِهِمْ وَقُلْنَا لَهُمُ ادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا وَقُلْنَا لَهُمْ لَا تَعْدُوا فِي السَّبْتِ وَاَخَذْنَا مِنْهُمْ مِيثَاقًا غَلِيظًا (١٥٤)
154. (Bu kadar da değil: Tevrat’a kuvvetle tutunmaları konusunda) vermiş oldukları sözü sağlama almak için Tur’u (yerinden söküp) üzerlerine kaldırdık (ve düşüverecek gibi başları üzerinde öylece tuttuk. Ayrıca,çölde dolaşıp dururlarken kendilerini yönlendirdiğimiz beldenin) kapısından “Âdeta secde halinde, mütevazı ve emirlerimize boyun eğmiş olarak girin!” buyurduk. Yine, kendilerine “Sebt Günü’nün hürmetine riayetle, o günle ilgili yasağı çiğnemeyin!” diye emrettik ve (bu hususta ve Allah’tan başkasına ibadet etmeyecekleri, birbirlerinin kanını akıtmayacakları gibi daha pek çok hususta) kendilerinden çok sağlam bir söz aldık.
فَبِمَا نَقْضِهِمْ مِيثَاقَهُمْ وَكُفْرِهِمْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَقَتْلِهِمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَقَوْلِهِمْ قُلُوبُنَا غُلْفٌۜ بَلْ طَبَعَ اللّٰهُ عَلَيْهَا بِكُفْرِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُونَ اِلَّا قَلِيلًاۖ (١٥٥)
155. İşte (başlarına ne geldi ise hep kendi yüzlerinden geldi):verdikleri sözde durmamaları, Allah’ın (vahyettiği) âyetlerini (ve hem kâinatta,hem de kendi hayatlarında müşahede edip durdukları) apaçık delilleri görmezlikten gelip inkâr etmeleri, hiçbir hak-hukuk gözetmeksizin peygamberleri öldürmeleri ve “Bizim kalblerimiz kılıflı, kabuk bağlamış, kaşarlanmış;(imana kabiliyetimiz kalmamış!)” demeleri yüzünden; –oysa küfürde ısrarları sebebiyle Allah kalblerine baskı vurup küfrü tabiatları haline getirdi de, artık imanla ve inanmakla münasebet ve alâkaları pek azdır.
وَبِكُفْرِهِمْ وَقَوْلِهِمْ عَلٰى مَرْيَمَ بُهْتَانًا عَظِيمًاۙ (١٥٦)
156. Yine, küfürde ısrarla devamları ve Meryem aleyhinde dehşetli bir iftira atmaları yüzünden.
وَقَوْلِهِمْ اِنَّا قَتَلْنَا الْمَسِيحَ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّٰهِۚ وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلٰكِنْ شُبِّهَ لَهُمْۜ وَاِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُوا فِيهِ لَف۪ي شَكٍّ مِنْهُۜ مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ اِلَّا اتِّبَاعَ الظَّنِّۚ وَمَا قَتَلُوهُ يَقِينًاۙ (١٥٧)
157. Yine, Allah’ın rasûlü Meryem oğlu İsa (hakkında övüne övüne, “Onu) katlettik!” diye iddia etmeleri yüzünden –oysa onlar, İsa’yı öldüremediler, onu asamadı ve çarmıha geremediler; fakat şüpheye düşürülüp (bir aldanışa ve karışıklığa sürüklendiler). İsa ve dünyadan nasıl ayrıldığı konusunda ihtilâfa düşenler, asla bir gerçeğe dayanmayıp, zaten kendileri de hep şüphe içindedirler. Herhangi kesin bir bilgiye sahip bulunmadıkları için, ancak zanna tâbi olup gitmektedirler. Gerçek şu ki onlar, İsa’yı asla öldüremediler.
بَلْ رَفَعَهُ اللّٰهُ اِلَيْهِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَزِيزًا حَكِيمًا (١٥٨)
158. Fakat Allah, O’nu Kendi (katına) yükseltti. Hiç şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
وَاِنْ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اِلَّا لَيُؤْمِنَنَّ بِهِ قَبْلَ مَوْتِهِ۪ۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًاۚ (١٥٩)
159. Ehl-i Kitap’tan hiç kimse yoktur ki, ölümünden önce İsa’ya mutlaka inanacak olmasın. Kıyamet Günü gelince de, İsa onların aleyhinde şahitlik yapacaktır. (*)
~Açıklama~
(*) Hz.İsa’nın vefat keyfiyeti ve Kıyamet’ten önce yeryüzüne dönecek olması konusunda farklı mülâhazalar vardır. Özet olarak arz edeceğimiz şu birkaç nokta,bu mülâhazalar içinde değerlendirilebilir:
Hz. İsa (a.s.), Yahudiler veya onların kışkırtmasıyla Romalılar tarafından çarmıhta öldürülememiştir. Bazı tefsirlerde ve elde bulunan fakat sıhhatinden tam emin olamadığımız Barnabas İncili’nde geçtiği üzere, havarilerinden O’na ihanet eden Yahuda İskariyot, Hz.İsa’yı öldürmek isteyenlere Allah tarafından Hz.İsa gibi gösterildi ve çarmıhta o can verdi. Muhammed Esed, çarmıhta can verme hadisesinin sonradan uydurulmuş olduğunu iddia eder. Ona göre, daha sonra Mitraizm’in tesiriyle Hıristiyanlığa ‘ilk günah’ doktrini girmiş ve Hz İsa’nın çarmıhta can verdiği iddiası buradan doğmuştur. O dönemde, çarmıhta can verme en bayağı caniler ve suçlular için uygulanan en kötü bir idam şekli olduğundan, Hz.İsa’nın düşmanı olan Yahudiler de buna daha sonra inanmışlardır. (The Message of the Qur’an,134)
M.Esed’in bu iddiası doğru da olsa yanlış da olsa bir gerçek vardır ki, mevcut Hıristiyanlık’ta yer alan ilk günah, keffaret, teslis gibi doktrinlerin hepsi Mitraizm’de de vardı ve Hıristiyanlığın Anadolu’ya geçtiği yıllarda Mitraizm Anadolu’da çok yaygın olduğu gibi, Hıristiyanlık Roma’nın resmî dini olmadan önce de Roma’ya girmişti. Bu inançlar Hıristiyanlığa sadece Mitraizm’den mi girdi, yoksa onların Hıristiyanlığa girmesinde Yahudiliğin de tesiri oldu mu,araştırmaya değer bir konudur. Dolayısıyla 157’nci âyette, Hz.İsa’nın öldürüldüğü iddiasına Kur’ân’ın verdiği şübbihe lehüm cevabını, “şüpheye düşürülüp, bir aldanışa ve karışıklığa sürüklendiler”şeklinde anlamak daha doğru olsa gerektir. Bu manâ, yukarıda sözünü ettiğimiz her iki ihtimali de –yani, çarmıhta ölme hadisesinin daha sonra Hıristiyanlığa sokulduğu ve Yahuda İskariyot’un Allah tarafından Hz. İsa’ya benzetilip çarmıhta can verdiği iddialarını– karşılayacak niteliktedir. Ortada her halükârda bir karıştırma vardır.
•158’inci âyet, Âl-i İmran Sûresi 55’inci âyetiyle birlikte ele alındığı takdirde, Bediüzzaman hz de ifade buyurduğu üzere (Mektubat, 1. Mektup), Hz.İsa’nın Cenab-ı Allah’a yükseltilmesi konusunda şunu söyleyebiliriz: Hz.İsa (a.s.), ruhuyla ve astral (necmî) beden haline bürünmüş vücuduyla birlikte semaya kaldırılmış, doğuşu gibi vefatı, yani dünyadan alınması da farklı olmuştur. Hz.İsa’nın semaya kaldırılışı, Hz.Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ın miracına benzetilebilir. Efendimiz, misyonu gereği ruhu ve bedeniyle göklere çıkıp, bütün âlemleri dolaşarak geri dönerken, Hz.İsa(a.s.) ise, şahsı adına bir rasûl olarak misyonunu tamamladığı için geri dönmemiştir.
•159’uncu âyet, müfessirler tarafından çok tartışılmıştır. Bazıları, âyetten Hz.İsa’nın ölmediği, vefat ile mevt arkasında farklılık bulunduğu, Kur’ân-ı Kerim’de O’nun sadece vefatından söz edildiği, dolayısıyla Hz. İsa vefat etmekle (Âl-i İmran: 55, Mâide:117), yani risaletinin sona erip, ruh–beden birlikte semaya kaldırılmasıyla birlikte, mevtinin henüz gerçekleşmediği ve herkes gibi mevtinin, yani ölümünün Âhir Zaman’da yeryüzüne inmesinden sonra olacağı görüşündedir. Dolayısıyla bu âyette “mevtihî” kelimesinin sonundaki “hî–onun” zamiri Hz.İsa ile ilgilidir. Buna göre, Hz.İsa (a.s.) Âhir Zaman’da yeryüzüne inince Ehl-i Kitap’tan olan herkes O’na inanacaktır. Fakat bu görüş, Nisâ Sûresi’nin üzerinde durduğumuz âyetini sınırlamaktadır.
Âyette “Ehl-i Kitap’tan hiç kimse yoktur ki…”denmektedir ki, bundan sadece Âhir Zaman’da Hz. İsa yeryüzüne indikten sonraki Kitap Ehli’nin değil, Hz.İsa’dan itibaren Ehl-i Kitap’tan herkesin O’na inanacağı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla buradan hareket eden müfessirler, Ehl-i Kitap’tan herkesin ölümünden önce, sekerat halinde, Hz.İsa gerçeğini görüp inanacağını, fakat bu imanın fayda etmeyeceğini, âyetin devamında da ifade buyrulduğu üzere, Hz.İsa’nın (a.s.) Kıyamet Günü onlar aleyhinde şahitlik yapacağını belirtirler. Mu’tezilî müfessir Zemahşerî’nin görüşü ise farklıdır. O’na göre, Hz. İsa Âhir Zaman’da yeryüzüne inince o zamana kadar ölmüş bulunan bütün Kitap Ehli’ni Cenab-ı Allah diriltecek ve bunlar, Hz.İsa’ya inanacaklar, fakat bu iman onlara fayda vermeyecektir. Bu görüş, Şia’ya ait ric’at itikadını kabûl manâsına gelmektedir ki, Ehl-i Sünnet bu itikadı reddetmektedir. Doğruyu en iyi Allah bilir. Hz.İsa’nın Kıyamet’ten önce yeryüzüne ineceğiyle ilgili hadis-i şerifler, şu şekilde de anlaşılmakta ve yorumlanmaktadır:
Kur’ân-ı Kerim’de açıkça görüldüğü ve Bedir esirlerine yapılacak muamele konusunda fikirlerini beyan eden Hz.Ebû Bekir ve Hz.Ömer’e karşı Efendimiz’in de beyan buyurdukları üzere, “ülü’l-azm” denilen büyük rasûller içinde Hz.Nuh ile Hz.Musa ve Hz.İbrahim ile Hz İsa, mizaç olarak birbirlerine daha yakındırlar. İlk ikisinde, misyonları gereği celâl, yani önce küfre ve kâfirlere karşı hiddet hakim iken, diğer ikisinde cemal, yani umumi manâda yumuşaklık ve dolayısıyla önce mü’minlere karşı merhamet ve sonra küfre, kâfirlere karşı izzet hakimdir. Muhammedî ruhta ise, evrenselliği sebebiyle bunların her ikisi de denge halinde meczedilmiş, birbiriyle kaynaştırılmıştır. Fakat şartlara göre bazen biri, bazen diğeri öne çıkabilir. Kıyamet’e yakın bir dönemde İslâmî hizmetlerde Hz. İbrahim ve bilhassa Hz.İsa’nın temsil ettiği cemal, yumuşaklık ön plana çıkacak, yani İslâm’ın tebliğinde Hz.İsa’nın (a.s.) temsil ettiği misyon ağırlık kazanacak, neticede Hıristiyanlar içinde en azından büyük gruplar mutlak küfrün savleti karşısında ya İslâm’a girecek veya onun rehberliğini tanıyacak ve böylece İslâm, mutlak küfür karşısında cihan çapında bir hakimiyet elde edecektir.
فَبِظُلْمٍ مِنَ الَّذِينَ هَادُوا حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ طَيِّبَاتٍ اُحِلَّتْ لَهُمْ وَبِصَدِّهِمْ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ كَثِيرًاۙ (١٦٠)
160. Yine, Yahudi olanlardan taşan zulüm sebebiyle, kendilerine daha önce helâl kılınmış bulunan birtakım temiz ve hoş yiyecekleri onlara haram kıldık; ayrıca, insanları Allah’ın yolundan alıkoymaları sebebiyle de.
وَاَخْذِهِمُ الرِّبٰوا وَقَدْ نُهُوا عَنْهُ وَاَكْلِهِمْ اَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِۜ وَاَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ مِنْهُمْ عَذَابًا اَلِيمًا (١٦١)
161.Kendilerine yasaklanmış olmasına rağmen faiz almaları ve halkın mallarını (gasp, yolsuzluk,hıyanet ve Allah’ın âyetlerini satma gibi) bâtıl yollarla yemeleri sebebiyle de. İçlerinden kâfir olanlara ise (Âhiret’te) pek acı bir azap hazırladık.
لٰكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَالْمُقِيمِينَ الصَّلٰوةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ اُو۬لٰٓئِكَ سَنُؤْتِيهِمْ اَجْرًا عَظِيمًا۟ (١٦٢)
162. Fakat onların içinde ilimde derinleşip kökleşmiş olanlar ve gerçek manâda mü’min bulunanlar da (vardır ki, diğerleri gibi senden kendilerine gökten kitap indirmeni istemezler. Onlar,) sana indirilen (Kur’ân)’a ve senden önce indirilen (Tevrat, İncil ve diğer Kitaplar)a iman ederler; namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılanlardır onlar; ayrıca zekâtı tastamam verenler ve Allah’a ve Âhiret Günü’ne içten iman edenlerdir: onlardır ki, kendilerine çok büyük bir mükâfat vereceğiz.
اِنَّٓا اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ كَمَٓا اَوْحَيْنَٓا اِلٰى نُوحٍ وَالنَّبِيِّ۪نَ مِنْ بَعْدِهِ۪ۚ وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰعِيلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَعِيسٰى وَاَيُّوبَ وَيُونُسَ وَهٰرُونَ وَسُلَيْمٰنَۚ وَاٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ زَبُورًاۚ (١٦٣)
163. (Ey Rasûlüm!) Nuh’a ve O’ndan sonra gelen nebîlere nasıl vahiyde bulunmuşsak, aynı şekilde sana da vahyediyoruz. Nitekim İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve O’nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberlere, İsa’ya, Eyyûb’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a da vahyetmiştik. Davud’a da Zebur’u verdik. (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyetle ilgili, Ebû’l-A’lâ el-Mevdûdî, şu notu düşmektedir:
Kitab-ı Mukaddes’te geçen Mezmurlar, Davud’un Zebur’u değildir. Aynı kitap içinde, daha pek çoklarına atfedilen Mezmurlar da vardır. Bununla birlikte, Hz.Davud’a atfedilen Mezmurlar’da şüphesiz gerçeğin parıltıları da yok değildir. Hz.Süleyman’a atfedilen Meseller içinde kuşkusuz O’na aidiyeti pekalâ mümkün olanlar var ise de, bu Meseller pek çok ilâveyi de ihtiva etmekte olup, bilhassa son iki bölümü hiç şüphesiz Süleyman’a ait değildir. Kitab-ı Mukaddes içinde yer alan Eyüp kitabı, pek çok hikmet cevherleri ihtiva etmekle beraber, kitabın Hz.Eyüb’e ait olması mümkün görünmemektedir. Çünkü bu kitapta çizilen Eyüp karakteri, Hz.Eyüb’ün Kur’ân’da ve bizzat bu kitabın başlangıcında övülen o destansı sabrına terstir ve maruz kaldığı çile ve mihnet döneminde Allah hakkında bütünüyle şikâyet ve sitemlerle dolu bir tipi ortaya koymaktadır. O kadar ki,arkadaşları O’nu,Allah’ın zalim olmadığı konusunda âdeta ikna bile edememektedirler. Kitab-ı Mukaddes’te İsrailî peygamberlerle ilgili 17 kitap daha vardır ki, bunların büyük bölümü vahiy mahsulü gibi görünmektedir. Yeşeya, Yeremya, Hezekiel, Amos ve diğerlerinde insan ruhunu harekete geçiren bölümler vardır. Bunları okurken, ihtiva ettikleri ahlâkî kaideler, şirke çok güçlü muhalefet, Tevhid’in üzerinde ısrarla durulması ve İsrail Oğulları’nda görülen ve karakterleri haline gelmiş ahlâkî yozlaşmanın şiddetle kınanması karşısında çarpılmamak elde değildir. Bu kitapların ve İncillerde geçen Hz.İsa’nın va’zlarının, Kur’ân-ı Kerim gibi aynı İlâhî kaynaktan gelmiş olduğu rahatlıkla görülebilir.(Mevdûdî, 2: 113 –114, not 205)
وَرُسُلًا قَدْ قَصَصْنَاهُمْ عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُ وَرُسُلًا لَمْ نَقْصُصْهُمْ عَلَيْكَۜ وَكَلَّمَ اللّٰهُ مُوسٰى تَكْلِيمًاۚ (١٦٤)
164. (Misyonları çerçevesinde) daha önceden sana bahsettiğimiz rasûller gibi,kendilerinden sana söz etmediğimiz daha başka rasûller de gönderdik (ve şüphesiz onlara da vahiyde bulunduk).Ve Allah,Musa ile de hususî bir tarzda konuştu. (*)
~Açıklama~
(*) Şûrâ Sûresi 51.âyette de ifade olunduğu üzere, vahiy üç şekildedir: 1. Allah, manâyı peygamberin kalbine bırakır ve peygamber, bunun Allah’tan olduğunu bilir. 2. Allah,peygamberle aracısız,fakat onun tarafından görülmeksizin ve bir perde arkasından konuşur: Hz.Musa’ya ağaçtan konuşması gibi. 3. Allah,bir melek gönderir ve bu melek, peygambere Allah’ın mesajını getirir. Cenab-ı Allah (c.c.), Kur’ân’ı Hz. Cebrail (a.s.) vasıtasıyla göndermiştir.
Bakara Sûresi 253’üncü âyette ifade buyrulduğu üzere Allah, misyonları gereği peygamberleri bir veya birkaç yönden birbirlerinden üstün kılmıştır; yani her peygamber, diğerlerinden bir veya birkaç noktada üstündür. Şu kadar ki, son peygamber olması ve mesajının her yönden evrenselliği sebebiyle Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, peygamberliğin bütün yönleriyle en üstün temsilcisi olduğu için, her bakımdan bütün peygamberlerden üstündür. Bununla birlikte, O’nun hayatının belli dönemlerinde ve peygamberliği zirve noktada temsil edeceği ana kadarki tekâmül sürecinde, bilhassa Kur’ân’da geçen peygamberler, üstün oldukları noktalarda O’na rehberlik yapmışlardır denebilir. Peygamberler içinde Hz.Musa (a.s.), Cenab-ı Allah’ın kendisine bir perde gerisinden de olsa aracısız hitap etmesiyle bir seçkinliğe sahiptir. Şüphesiz bu hususî bir ikram olmakla birlikte, vahyin en kâmil şekli değildir. Vahyin en kâmil şekli, Hz.Cebrail’in gönderilmesi yoluyla olan vahiydir. Bundandır ki Tevrat,Cenab-ı Allah’ın Hz.Musa’ya aracısız konuşmalarından oluşmaz.
رُسُلًا مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللّٰهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَزِيزًا حَكِيمًا (١٦٥)
165. Hepsini (iman ve salih amel karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyiciler ve (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcılar olarak gönderdik; ta ki, kendilerine rasûller geldikten sonra insanların, (“Bize müjdeleyen ve uyaran bir rasûl gelmemişti ki!” diye) Allah karşısında geçerli bir mazeretleri olmasın. Şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
لٰكِنِ اللّٰهُ يَشْهَدُ بِمَٓا اَنْزَلَ اِلَيْكَ اَنْزَلَهُ بِعِلْمِهِ۪ۚ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يَشْهَدُونَۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَهِيدًا (١٦٦)
166. (İnsanlar ister iman etsin ister etmesin,) ama Allah, sana indirdiğinin hak olduğuna bizzat şahadet etmektedir ve yine şahadet etmektedir ki,onu bizzat Kendi ilmine dayalı olarak ve yine Kendi ilmi dahilinde indirmektedir.Sonra,bu gerçeğe melekler de şahitlik etmektedirler. (Temelde, her gerçeğe) şahit olarak Allah yeter.
اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ قَدْ ضَلُّوا ضَلَالًا بَعِيدًا (١٦٧)
167. Hâl böyle iken, (sana indirdiğimiz hakikatları) ret ve inkâr edenler ve başkalarını da Allah’ın yolundan alıkoyanlar, hiç şüphesiz haktan büsbütün sapıp gitmişlerdir.
اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَظَلَمُوا لَمْ يَكُنِ اللّٰهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلَا لِيَهْدِيَهُمْ طَرِيقًاۙ (١٦٨)
168. Evet, o inkâr edenleri ve (başkalarını Allah’ın yolundan alıkoymakla) zulmedenleri, (böyle bir inkârla da Allah’a, peygamberlere, meleklere, bütün mü’minlere ve hakka şahitlik eden onca varlığa karşı) haksızlıkta bulunanları Allah asla bağışlayacak değildir; onları (başka) bir yola iletecek de değildir,
اِلَّا طَرِيقَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَٓا اَبَدًاۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَسِيرًا (١٦٩)
169. İçinde ebediyen kalacakları Cehennem’in yolu dışında. Bunu yapmak, Allah için pek kolaydır.
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمُ الرَّسُولُ بِالْحَقِّ مِنْ رَبِّكُمْ فَاٰمِنُوا خَيْرًا لَكُمْۜ وَاِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلِيمًا حَكِيمًا (١٧٠)
170. Ey (bütün) insanlar! O (şanı çok yüce en büyük) Rasûl, size Rabbinizden hakkı getirdi; dolayısıyla kendi iyiliğiniz için iman edin. Eğer inkâr ederseniz, bilin ki (inkârınızın Allah’a hiçbir zararı olmayacak ve O’ndan hiçbir şey eksiltmeyecektir; çünkü) göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Ve Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا فِي دِينِكُمْ وَلَا تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّۜ اِنَّمَا الْمَس۪يحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللّٰهِ وَكَلِمَتُهُۚ اَلْقٰيهَٓا اِلٰى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِنْهُۘ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِهِ۪ۚ وَلَا تَقُولُوا ثَلٰثَةٌۜ اِنْتَهُوا خَيْرًا لَكُمْۜ اِنَّمَا اللّٰهُ اِلٰهٌ وَاحِدٌۜ سُبْحَانَهُٓ اَنْ يَكُونَ لَهُ وَلَدٌۢ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَكِيلًا۟ (١٧١)
171. Ey Kitap Ehli! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında gerçek dışı iddialarda bulunmayın. Bilin ki, Meryem’in oğlu İsa Mesih başka değil, sadece Allah’ın bir rasûlüdür ve (Kudreti’nin) bir kelimesidir ki, onu Meryem’e bırakmıştır; bir de, Allah’tan bir ruhtur. (*) Şu halde, Allah’a (Allah olarak) ve (İsa Mesih gibi) bütün rasûllerine de (rasûl olarak) iman edin; böyle iman edin de, “İlâh üçtür!” demeyin. Kendi hayrınıza, böyle iddialardan vazgeçin. Allah ki, ancak tek bir ilâhtır. Hiç mümkün müdür ki bir oğlu olsun; bundan bütünüyle münezzehtir O. Göklerde ne varsa, yerde ne varsa hepsi O’nundur (O’nun mülküdür ve O’nun tasarrufu altındadır). Allah, (koruyan, yöneten ve bütün işlerin Kendisine havale edileceği bir) vekil olarak yeter.
~Açıklama~
(*) Allah’ın iki türlü kelimeleri vardır; biri Kelâm sıfatından gelir, diğeri ise Kudret sıfatından. Kelâm sıfatından gelen kelimeleri, İlâhî beyanlar veya Kitaplar ve Sahifeler olarak peygamberlere gönderilmiştir. Kudret sıfatından gelen kelimeleri ise, O’nun belki bütün eserleri, yarattıkları ve kâinatta olup biten hadiselerdir. Bununla birlikte, Hz.İsa için bilhassa Allah’ın bir kelimesi tabirinin kullanılması şunun içindir: Cenab-ı Allah (c.c.), bir hikmet yurdu olan bu dünyada izzet ve azametinin gereği olarak sebepler perdesi arkasında icraatta bulunur; yani icraatına sebep-sonuç kanununu perde yapar. Çünkü, kâinatta olup bitenlerin, bilhassa hastalıklar, ölüm ve musibetler gibi insanlara sevimsiz gelen hadiselerin arkasındaki İlâhî hikmeti ve güzellikleri kavrayamayan bazıları, bunları doğrudan Allah’a atfederek günaha ve yanlış değerlendirmelere girebilirler. Bu bakımdan, Cenab-ı Allah (c.c.), insan ile bu hadiseler arasına sebepleri perde olarak koymuştur ki, insanların bu hadiselerden dolayı şikâyeti ve serzenişleri Allah’a gitmesin. Âhiret ise bütünüyle Kudret yurdu olup, orada Allah’ın Kudreti ile varlıklar ve hadiseler arasında sebep perdesi yer almayacak ve her şey anında olup bitecektir. İşte, Hz.İsa’nın yaratılışında öncelikle Kudret hakimdir. O,diğer insanların aksine babasız yaratılmıştır. Hz.Meryem’e Allah’ın bir yaratığı ve kulu olan Ruh tarafından üflenmiş ve böylece yaratılışında ruhanî cihet çok daha ağır basmıştır. Bu ise, O’nun misyonunun gereği idi. Çünkü O, tamamen maddecilik ve/veya dünyevîlik bataklığına batmış ve Allah’ın âyetlerini çok küçük dünya menfaatleri karşısında satmaktan çekinmeyen bir topluluğa yeniden ‘ruh’ üflemek, onları mânen diriltmek için gelmişti. Dolayısıyla O’nun, “Allah’tan bir ruh” olarak anılmasına da bu açılardan yaklaşmak gerekir.
Hz.Âdem de annesiz ve babasız yaratılmıştı. Böyle iken O’nun için Allah’ın bir kelimesi tabirinin kullanılmamasının sebebi ise şudur: Hz.Âdem (a.s.) ilk insandı; dolayısıyla ilk insan olarak şartlar gereği annesiz ve babasız olacaktı. Oysa Hz.İsa (a.s.), bütün insanların bir anne ve babadan dünyaya geldiği asırlar sonrasında bir mucize olarak babasız dünyaya geliyordu. Gerçek bu iken, Hz.İsa’nın takipçilerinin büyük çoğunluğu,sonraki yıllarda ve asırlarda dinlerinde aşırılığa gittiler. “Allah’tan bir ruh”u “Allah’ın ruhu” yaptılar ve Hz.İsa’nın kendisiyle desteklendiği “Kudsiyet Ruhu”nu (Bakara:87) da “Allah’ın Kendi Ruhu” olarak yorumlayıp, ona da tanrılık verdiler ve neticede Tevhid’i teslise çevirdiler. Kur’ân-ı Kerim,bütün bunları reddetmekte ve bu konuda gerçeği ortaya koymaktadır.
لَنْ يَسْتَنْكِفَ الْمَسِيحُ اَنْ يَكُونَ عَبْدًا لِلّٰهِ وَلَا الْمَلٰٓئِكَةُ الْمُقَرَّبُونَۜ وَمَنْ يَسْتَنْكِفْ عَنْ عِبَادَتِهِ وَيَسْتَكْبِرْ فَسَيَحْشُرُهُمْ اِلَيْهِ جَمِيعًا (١٧٢)
172. Mesih, Allah’a herkes gibi sadece bir kul olup ibadet etmekten asla kaçınmaz; Allah’a en yakın melekler de kaçınmaz; (şu halde, melekler içinde de asla bir ilâh bulunamaz). Kim Allah’a kul olup ibadet etmekten kaçınır ve bunu kibirine yediremezse, bilsin ki Allah, öylelerinin hepsini huzuruna toplayacak (ve hesaba çekecektir).
فَاَمَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفِّيهِمْ اُجُورَهُمْ وَيَزِيدُهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ۚ وَاَمَّا الَّذِينَ اسْتَنْكَفُوا وَاسْتَكْبَرُوا فَيُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا اَلِيمًاۙ وَلَا يَجِدُونَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا (١٧٣)
173. İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlara ise mükâfatlarını tastamam verecek, üstelik lütf u kereminden daha fazlasını bahşedecektir. (Allah’a kul olmaktan) kaçınanlara ve bunu kibirlerine yediremeyip büyüklenenlere gelince, öylelerini ise çok acı bir azapla cezalandıracak ve onlar, Allah kendilerini asla sahiplenmeyeceği için, (azap karşısında) ne bir koruyucu, ne bir sahip, ne de bir yardımcı bulabileceklerdir.
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ نُورًا مُبِينًا (١٧٤)
174. Ey insanlar! Hiç şüphesiz Rabbinizden size kesin bir Delil geldi ve size her şeyi olduğu gibi apaydınlık gösteren ve yolunuzu aydınlatan parlak bir Nur indirdik.
فَاَمَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَاعْتَصَمُوا بِهِ فَسَيُدْخِلُهُمْ فِي رَحْمَةٍ مِنْهُ وَفَضْلٍۙ وَيَهْدِيهِمْ اِلَيْهِ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًاۜ (١٧٥)
175. İşte, Allah’a (bu Delil’in kılavuzluğunda ve Nûr’un ışığında) iman eden ve O’na sımsıkı sarılanları O, Kendi katından (şu anda mahiyetini ve büyüklüğünü kavrayamayacağınız) bir rahmetin ve yine (mahiyetini kavramanız mümkün olmayan) bir lütf u nimetin içine yerleştirecek ve dosdoğru bir yol üzerinde hiç sapmadan Kendisine ulaştıracaktır.
يَسْتَفْتُونَكَۜ قُلِ اللّٰهُ يُفْتِيكُمْ فِي الْكَلَالَةِۜ اِنِ امْرُؤٌا هَلَكَ لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ وَلَهُٓ اُخْتٌ فَلَهَا نِصْفُ مَا تَرَكَۚ وَهُوَ يَرِثُهَٓا اِنْ لَمْ يَكُنْ لَهَا وَلَدٌۜ فَاِنْ كَانَتَا اثْنَتَيْنِ فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَۜ وَاِنْ كَانُٓوا اِخْوَةً رِجَالًا وَنِسَٓاءً فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِۜ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اَنْ تَضِلُّواۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (١٧٦)
176. (Ey Rasûlüm!) Senden fetva istiyorlar. De ki: “Allah, kelâle (geride anne–baba ve çocuk bırakmadan vefat eden kişi)nin mirasıyla ilgili hükmünü size şöyle bildiriyor: “Çocuğu olmayan, (anne–babasını da daha önce kaybetmiş bulunan) biri ölür ve geride (öz veya baba bir) kız kardeş bırakırsa, terikesinin yarısı ona aittir; (kalan yarısı, baba tarafından varsa mirasçı konumundaki akrabanındır. Onlar da yoksa, yine kız kardeşindir.) Eğer herhangi 1 kız kardeş çocuk bırakmaksızın ölürse, (tek vâris olan öz veya baba bir) erkek kardeş, onun terikesinin tamamını alır. (anne–babasız veya çocuksuz olarak vefat eden bir kişiden) geriye 2 kız kardeş kalırsa, terikenin üçte ikisi onlarındır. Eğer vârisler erkek ve kız kardeşlerden ibaret olurlarsa, bu durumda erkek, kadın hissesinin iki mislini alır. Allah, hükümlerini size açıklıyor ki, herhangi bir yanlışlığa ve şaşkınlığa düşmeyesiniz. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal