Pırlanta İkliminde Seyahat-61

  • •İlâhî Riayet ve Boşa Düşen Komplolar
  • ️•Milyonda Bir İhtimal ve Herkes inandığı kadar verir
  • ️•Zaferleri Bize İhsan Eden Allah’tır!
  • ️•Îsâr Ruhunun Altın Çağı: Asr-ı Saâdet
  • ️•Makam ve Mansıpta Kardeşini Tercih

İLÂHÎ RİAYET VE BOŞA DÜŞEN KOMPLOLAR

°°°Önsöz°°°

Herşeyi Allah’tan bilmenin hayatımızda iki karşılığı var. Birisi bize ihsan edilen nimetler, başarılar, ihsanlar mukabilinde onları kendimizden bilip şımarmamak, şirke girmemek, diğeri de başımıza gelen sıkıntılar, belâlar ve zorluklar karşısında ümitsizliğe düşüp mücadeleyi bırakmamak. Bütün Peygamberlerin ve hayatlarını davasına adamış büyük insanların tevhid mücadelelerinde, başlarına gelen olumlu veya olumsuz durumlar karşısında takındıkları tavırlarda bu durum açıkça görülür. İşte onlardan bazı misaller verilerek bu konu Pırlantada şöyle alınıyor:

°°°°°°°°°°°

Evvela şunu belirtmek gerekir ki elde edilen mazhariyetlerin Müsebbibü’l-Esbâb olan Allah’ın lütuf ve ihsanıyla gerçekleştiği hususu, sadece bizimle alâkalı bir mesele değil, her devir için geçerli bir prensiptir.

Mesela Hazreti Nuh (aleyhisselâm), –tefsirlerdeki yaklaşımla– tufandan Allah’ın izni ve inayetiyle kurtulduktan sonra bir süre daha insanlara hak ve hakikati anlatmıştır. O, bu süre zarfında ümmetini hayvaniyetten çıkarıp cismaniyetin dar mahbesinden kurtararak, kalb ve ruhun hayat derecesine yönlendirmiş; onlar da Allah’a yönelerek kulluklarının gereğini yerine getirmeye çalışmışlardır. Dolayısıyla Hazreti Nuh’un (aleyhisselâm) mücadelelerle dolu hayatına bakıldığında ilâhî inayet apaçık görülür. Zira sebeplere verildiği zaman, ne onun tufandan kurtuluşunu ne de tufandan sonra halka müessiriyetini izah etmek mümkündür. Zaten Kur’ân-ı Kerim de,

بِسْمِ اللهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَۤا

Geminin hareket etmesi de, durması da/demir atması da Allah’ın adıyladır.” (Hûd sûresi, 11/41.) demek suretiyle Hazreti Nuh’un gemisinin hareket etmesinin de, durmasının da ilâhî inayetle gerçekleştiğini beyan buyurmuyor mu?

Yine sebeplere bina edildiği takdirde Seyyidina Hazreti Musa’nın (aleyhisselâm), Firavun’un zulmünden kurtuluşunu, İsrailoğullarını alıp Mısır’dan çıkararak Tih’te tutmasını, belli bir süre sonra Hazreti Yûşâ İbn Nûn’la (aleyhisselâm) Filistin’e girmelerini düşünmek mümkün değildir. Zira sebepler açısından bakıldığında bu hâdiselerin gerçekleşmesi belki de ancak iki milyonda bir ihtimalle mümkün olabilir.

İlâhî Riayet ve Boşa Düşen Komplolar

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhi ekmelüttehâyâ) mübarek hayatlarına bakıldığında da apaçık ilâhî inayet ve riayet müşâhede edilir. Zira müşrikler, her köşe başında âdeta bir gulyabani gibi O’nun ve Müslümanların üstüne gelip tepelerine binerek, her gün türlü türlü eziyetler ederek, hatta bazılarını öldürerek ümitlerini yıkmaya çalışıyorlardı. Ancak O bide Şahsiyet’te hiçbir zaman bir ümit kırılması yaşanmıyordu. Sanki Süleyman Nazif;

Ruhum benim oldukça bu imanla beraber; Üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene bekler.” mısralarıyla O’nun ruh hâletini seslendirir.

Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar yahut öldürsünler mi yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar plânlıyorlardı…” (Enfâl sûresi, 8/30.) âyetinde de ifade edildiği gibi Mekkeli müşrikler, Nebiler Serveri’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) hakkında türlü türlü komplolar kuruyorlardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) evinin etrafı sarılıp esbap açısından kurtulma imkânı kalmadığında da, Uhud’da mübarek yanağı yarılıp mübarek dişinin kırılması neticesinde başından aşağıya kanlar aktığında da aynı ortak kader yaşanıyordu. Bu hâdiselerin hiçbirinde sebepler açısından bir çıkış bulmak mümkün değildir. Ama Allah (celle celâluhu), Sevgili Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) her seferinde mu’cizevî bir şekilde koruyup kurtarmıştı. Öyle ki evi muhasara edildiğinde, kâfirlerin ve fâcirlerin içinden O’nu çok rahat bir şekilde çıkarmış, sonrasında öyle bir yola sevk etmişti ki dört yüz küsur kilometrelik yolu hiç kimsenin O’nu yakalayamayacağı şekilde kat ettirmişti. Arkasından O’nu yakalamak için takip eden Sürâka İbn Mâlik bile dize gelip geriye dönmüş ve O’nu takip edenleri başka tarafa yönlendirmişti. ( Bkz.: Buhârî, menâkıb 25, fezâilü ashâb 2, menâkıbü’l-ensâr 45; Müslim, zühd 75.)

  • Aslında dikkatli bir nazarla bakıldığında, Allah yolunda mücahede edenlerin hepsinin hayatında ilâhî inayet tablolarını görmek mümkündür.

Mesela Târık İbn Ziyad, Ukbe İbn Nâfi gibi devâsâ kâmetler bunlardandır. Bildiğiniz gibi Ukbe İbn Nâfi, Kuzey Afrika’yı baştanbaşa fethetmiş, Atlas Okyanusu’na kadar atını sürmüş, sonra da, Allahım! Bu karanlık deniz önüme çıkmasaydı, Senin nâm-ı celîlini denizler ötesi âlemlere götürecektim.” (İbnü’l-Esîr, el-Kâmîl fi’t-tarih 3/451.) demişti. Şimdi bu harika insanların örnek hayatlarına bakıldığında onlara bahşedilen bu lütufların, hakikaten ancak birçok ihtimalin bir araya gelmesiyle gerçekleştiği görülür. Bu misallere, Osmanlı’nın yükselişi, İstanbul’un fethi ve Hazreti Pîr’le başlayıp günümüzde devam eden adanmışlar hizmeti de dâhil edilebilir.

Mesela başlangıç itibarıyla, Hazreti Pîr’in şu an ortaya çıkan seviyede bir açılım ortaya koymasına ihtimal verilemezdi. Çünkü o, sürekli gözetim altında tutulmuş, âdeta adım adım yakın takibe alınmış, oradan oraya sürgüne gönderilmişti. Fakat bütün bu olumsuzluklara rağmen Allah’ın izni ve inayetiyle onun tarafından ortaya konulan Kur’ân ve iman nurları her tarafa yayılmıştır. Bir ümit insanı olan Üstad Bediüzzaman, en olumsuz atmosferde bile Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbâtı içinde, en yüksek ve gür sadâ İslâm’ın sadâsı olacaktır!” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.126 (İlk Hayatı).) deyip ümitle gürlemiş;

-“Yakinim var ki; istikbal semavât u zemîn-i Asya-bâ / Hem olur teslim, yed-i beyzâ-yı İslâm’a.” (Bediüzzaman, Sözler, s.755 (ed-Dâî); Şuâlar, s.739.) sözleriyle çevresine hep ümit aşılamıştır. O günkü konjonktürü düşündüğümüzde bütün bunlar, normal şartlar altında olacak işler değildir fakat belki şimdi olanlar da bir yönüyle o gün verilen müjdelerin tezahürüdür. [Her Şey O’ndan/ Yolun Kaderi]

***

MİLYONDA BİR İHTİMAL ve HERKES İNANDIĞI KADAR VERİR

°°°Önsöz°°°

Yukarıda anlatılan hususlar, bu konuda kesinlikle sebeplerin bütün bütün devre dışı kaldığı anlamına gelmez. Bilakis binde bir de olsa, milyonda bir ihtimal de olsa, sırf bahane ölçüsünde bile olsa meydana gelen olaylarda sebeplerin yine devrede oldukları görülür. Çünkü sebepler dünyasında yaşıyoruz. Başka türlü imtihan için burada bulunuşumuzun hiçbir anlamı kalmazdı. Fakat sebebin küçüklüğü, basitliği ile sonucun büyüklüğü dikkate alındığında, bütün olanların Allah’ın takdiriyle olduğunda hiç şüpheye yer kalmaz. İşin bu tarafı da, kendi hizmetimiz üzerinden şu şekilde açıklanıyor:

°°°°°°°°°°°

Günümüzdeki eğitim gönüllüleri de “Bir mum, diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından hiçbir şey kaybetmez.” diyen Hazreti Mevlâna’nın mesajını alarak, ellerindeki ışık kaynağıyla bütün dünyayı aydınlatmak için yeryüzünün dört bir yanına açılıyor, Allah’ın izni ve inayetiyle gittikleri yerlerde hüsnükabul görüyorlar. Önceki dönemlerde ortaya konan hizmetler gibi bugünküler de ancak pek çok şartın bir araya gelmesiyle mümkün olabilecek bir hâdisedir.

Mesela 1990’lı yıllardaki o ilk açılım için, dönemin süper güçlerinden birini oluşturan birliğin çözülüp dağılması, tam bu çözülmenin yaşandığı dönemde, oralara gönüllü olarak gidebilecek evsafta çiçeği burnunda genç öğretmen ve belletmenlerin bulunması, bu genç eğitimcilerin adlarını yeni duydukları, dünya haritasındaki yerini bile bulmakta zorlanacakları ülkelere –kendilerini bekleyen zor şartlara rağmen– gitme arzularının olması gerekiyordu. Çoğu itibarıyla yeni mezun bu insanların kendi ülkelerinde kalıp hizmet etme gibi bir arzuları olabilirdi. Zira dâussıla çok zordur. Fakat kadınıyla erkeğiyle bu gençler hayatlarının baharında olmalarına rağmen kendilerine engel olabilecek bu duyguları aşarak örf, âdet, gelenek ve dillerini bilmedikleri ülkelere dahi herhangi bir panik yaşamadan ve tereddüt göstermeden gittiler.

   Yine unutmamak gerekir ki okullarından henüz mezun olan bu adanmışların da onları büyütüp okutan anne-babalarının da bazı beklentileri vardı. Fakat hayatlarını yaşatmaya adamış bu eğitim gönüllüleri, anne-babalarını nasıl yumuşatıp ikna ettiler? O anne-babalar da nasıl razı olup evlatlarından ayrılabildiler? Bu da ayrı bir meseledir. Aynı zamanda çeşitli ülkelere giden bu fedakâr insanların bir kısmı nişanlı olmasına rağmen nişanlılarını arkada bırakıp gitmek zorunda kaldı. Ne giden ne de geride kalıp gidenin yolunu gözleyen, bu hasret ve hicranı yapılacak hizmetlere engel görmedi; “Şu an milletimiz ve insanlık adına yapılması gereken bu!” deyip göz yaşartıcı bir fedakârlık sergiledi. İşte bütün bunları bir arada düşününce, sebepler dairesinde bunların hepsinin aynı anda bir araya gelme ihtimali âdeta imkânsız gibidir.

  • Kaldı ki, insanlık adına ortaya konan bu güzel faaliyetler için gerekli şartlar, bunlarla da sınırlı değildi.
  • Bir de eğitim hizmetlerinin doğruluğuna ve gerekliliğine inanmış fedakâr finansörlere ihtiyaç vardı.
  • Bu finansörleri bulmak, ikna etmek ve onlardan gönüllü olarak bu ihtiyaçları karşılamaları için talepte bulunmak oldukça zordu.

Burada bir hatıramı arz ederek yaşanmış bir hâdiseyle konuya açıklık getirmek istiyorum. İzmir’de inşa edilecek olan Yüksek İslâm Enstitüsü için varlıklı iki insanla birlikte fabrikaları gezip sahiplerinden yardım istiyorduk. Onlar, insanlara meselenin ehemmiyetini anlatmak ve daha kolay inandırıp ikna edebilmek için bir vaiz olarak yanlarında beni de götürüyorlardı. Bu maksatla gittiğimiz bir tuğla fabrikasında meselenin önemini anlattıktan sonra fabrikanın sahibi, cebinden –hilâf-ı vâki olmasın– sadece elli lira çıkarıp vermişti. Takdir edersiniz ki bu küçük rakamlarla Yüksek İslâm Enstitüsü’nün kurulması imkânsız denecek kadar zordu. Bu durum karşısında, ilgili arkadaşlarla aramızda yaptığımız istişare neticesinde çağrılabilecek durumda, imkânı iyi olan insanların bir mekâna davet edilmesi ve böylelikle onların himmetlerine başvurulmasına karar verildi. Hatırlayabildiğim kadarıyla ancak bir masanın dört tarafını dolduracak kadar insan gelmişti. Orada bir konuşma yaptım. Davete icabet edip gelen insanlar, yüz bin lira, elli bin lira, kırk bin lira, otuz bin lira gibi çeşitli miktarlarda yardım taahhüdünde bulundular. Fakat oradakilerden birisi, Herkes bir meseleye inandığı kadar verir, ben iki bin beş yüz lira veriyorum.” diyerek âdeta ordu bozanlık yaptı. Fakat gün geldi ülkenin değişik yerlerinde onlarca insan, bu tür hayır faaliyetleri için birbirini teşvik etti; öyle ki, himmetlerine müracaat edilecek bir toplantıdan haberdar olmadıklarında, “Ben niye çağırılmadım?” diye sitem ettiler. Hatta aynı maksat için bir araya gelinen başka bir mecliste konuşmayı yaptıktan sonra bir odaya çekildiğimde astsubay emeklisi bir insan elinde anahtarlar olduğu hâlde odaya girdi, duygulu bir şekilde “Az önce herkes himmet etti, benimse verecek bir şeyim yoktu, onun için size evimin anahtarlarını getirdim.” dedi. Tabi ki benim böyle bir teklifi kabul etmem mümkün değildi, teşekkür edip uygun bir dille geri çevirdim.

İşte 90’lı yıllardaki o ilk yurt dışı açılım günlerine gelindiğinde artık insanımızda bu ruh oluşmuştu. Dolayısıyla mesele sadece öğretmen ve belletmen meselesi değildi. Anne-babanın razı olması, gidilecek yerlerin ve konjonktürün müsait olması, gidecek insanlara civanmert Anadolu insanının finans desteğinin olması gibi pek çok ihtimalin bir araya gelmesiyle dünya çapındaki bu eğitim faaliyetleri tahakkuk edebilirdi ki ihtimal hesaplarına göre bu, milyonda bir ihtimaldi. O hâlde milyonda bir ihtimalle gerçekleşen bir meseleyi, hiç kimse kendi dehasına, fetanetine, kiyasetine, yüksek aklına, mantığına, muhakemesine veya stratejik gücüne bağlayamaz; bağlamaya kalktığında büyük bir zulüm ve saygısızlığa girmiş olur. [Her Şey O’ndan/ Yolun Kaderi]

***

ZAFERLERİ BİZE İHSAN EDEN ALLAH’TIR!

°°°Önsöz°°°

Başarıları kendinden ya da Allah’tan bilme meselesinin bir farklı yönü de, günümüzde tevhid davasının yegâne temsilcileri olduklarını söyleyen, öyle de olması gereken Müslümanların, her şeyin O’ndan olduğunu kabul etmeleri ve içlerine sindirmeleri ölçüsünde muvaffak oldukları, kendilerinden bildikleri nisbette de başarısız oldukları sonucudur. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Cenâb-ı Hak, tevhid davası diyerek yola çıkan mü’min kullarının, “Biz yaptık, biz yaparız” diyerek şirke girmelerini istemiyor. Bu durum, zaten sahih bir tevhid inancı olmayan milletler, topluluklar için böyle olmayabilir. İslâm tarihinin parlak ve sönük dönemlerinde yaşanmış olaylara, elde edilen sonuçlara bakıldığında bu husus açıkça görülür. İşte yine, birisi islâmın ilk parlak günlerinden, diğeri ise günümüzde yaşanan iki farklı başarı hikayesi üzerinden konu aynı hakkında söyleyenlerden bazıları:

°°°°°°°°°°°

Esasında, her güzel iş ve muvaffakiyette her şeyin Allah’tan bilinmesi Müslüman inanç ve ahlâkında hassasiyetle üzerinde durulan bir konudur.

Mesela Hazreti Ömer (radıyallâhu anh), bu mülâhazayla Yermük gibi çok ciddi bir savaşta ordu kumandanı Hazreti Halid’i (radıyallâhu anh) vazifeden almıştır. Suriye’de Bizans hâkimiyetini sona erdiren ve Müslümanların bölgeye hâkim olmasını sağlayan bu savaşta düşman kuvvetler Müslümanların en az on katı idi. Ama Allah’ın izniyle Müslümanlar savaş sonunda büyük bir zafer elde etmişlerdi. Orduya komutanlık eden Hazreti Halid’in bu savaşta ilk defa uyguladığı harp stratejileri, askerî dehası, aynı zamanda cesaret ve yiğitliği herkes tarafından takdir ediliyordu. Ve işte böyle bir savaş devam ederken Hazreti Ömer, Hazreti Halid’i vazifeden almış ve Koca Halid sarığı boynunda halifenin karşısına çıkmıştı. O ki, Sasanilerin ve Bizans’ın başına bir balyoz gibi inmişti. Hazreti Ebû Bekir Efendimiz’in (radıyallâhu anh) ifadesiyle, “Halid gibisini analar doğurmamıştır.” (Taberî, Tarihü’l-ümem ve’l-mülûk, 2/315; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-tarih, 2/242.) Bir Batılının dediği gibi “Biz, Anibal gibi komutanları Halid’in kapısında kumandanlık dilenirken görüyoruz.”

İşte herkesin takdir ettiği böyle yüce bir kâmet olmasına rağmen artık o, Halife-i Rûy-i Zemin’in önünde, sarığı boynunda, kumandanlıktan azledilmiş sıradan bir neferdir. Hazreti Halid, Hazreti Ömer’in yanına geldiğinde –ruhum ikisine de feda olsun– Hazreti Ömer ona, Halid! Biliyorsun Allah için seni çok severim. Fakat halk, elde edilen zaferleri senin şahsından biliyor. Hâlbuki ben biliyorum ki bunları bize ihsan eden Allah’tır. (Senin bir mit hâline gelmenden, putlaştırılmandan endişe duyuyorum. Azlediş nedenin bu…)” demişti. (Bkz.: et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 2/491; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 16/266; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-târîh 2/381.) Bu durum karşısında Hazreti Halid (radıyallâhu anh), büyüklüğüne baş döndürücü ayrı bir büyüklük katar, o güne kadar emrinde bir nefer olan Hazreti Ebû Ubeyde İbn Cerrâh’ın (radıyallâhu anh) emri altına girer.. girer ve hayatının sonuna kadar da bir nefer olarak İslâm ordusunun parlak bir kılıcı olarak mücadele eder.

Hâsılı, Allah’ın kudret ve inayeti işin içinde olmayınca, herhangi bir meselenin realize edilmesine imkân ve ihtimal bulunmadığının hiçbir zaman hatırdan çıkarılmaması gerekir. Evet, olan her güzellik ancak Allah’ın izni, inayeti ve riayetiyle olmaktadır. Onun için bugüne kadar gerçekleşen faaliyetleri Cenâb-ı Hakk’ın riayetinin bir tezahürü, inayetinin ve teveccühünün değişik dalga boyunda bir tecellîsi şeklinde değerlendirmek lazımdır. Aynı zamanda bunlar, bizim hamd ve şükür duygularımızı tetiklemelidir ki bugüne kadar olan nimetler, yapacağımız şükürlerle artarak devam etsin. Yoksa elde edilen başarıları –Allah muhafaza!– kendimizden bilirsek, Allah da bizi kendi dar güç, kuvvet ve irademizle baş başa bırakır; bırakır da bize kadar çok hâlisane ellerde gelen bu mübarek emanete hıyanet etmiş oluruz.

Oysaki Kur’ân hakikatlerinin kâinat üzerinde hakkıyla dalgalandırılması ancak her ânımızda tevhid hakikatine bağlı kalmamız, O’nun inayeti olmadan bir yaprağın dahi kımıldamasının mümkün olmadığına inanmamız ve bu inanca bağlı kalarak yaşamamızla mümkündür. [Her Şey O’ndan/ Yolun Kaderi]

***

ÎSÂR RUHUNUN ALTIN ÇAĞI: ASR-I SAÂDET

°°°Önsöz°°°

Büyük çoğunlukla Müslümanların, infakı neredeyse kırkta bir, yâni farz olan zekât limitine indirdiği bir dünyada, biz infakın sınırının “ihtiyaç fazlası”nı harcamaya (Bakara/219) kadar uzandığını kendisinden öğrendiğimiz Muhterem Müellifimiz, onun bir boyutuna daha dikkat çekerek, bunun en ileri derecesi olan îsâr’ın sadece mal ve para gibi maddî değerlerde değil, yaşatmak için yaşamaya kadar uzanan bir çizgide ve hayatın her alanında yaşanması gereken bir fazilet olduğunu ifâde ediyor. Günümüzde irtikâp edilen pek çok kötülüğün de bu ruhun ölmesi sonucu kuvvetlenen bencillikten kaynaklandığına vurgu yapıyor. Her yönüyle kendi hayatının böyle bir adanmışlık içerisinde geçmekte olduğu, onu az çok tanıyanların zaten malumudur. Hem dünyaya, hem de âhirete bakan yönleriyle ele aldığı bu konu ile ilgili ifadelerinden bazıları işte şunlar:

°°°°°°°°°°°

Başkalarını kendisine tercih etme mânâsına gelen îsâr, yitirdiğimiz en önemli değerlerimizden biridir. Bugün fert ve toplumlar arasında yaşanan herc ü mercin, ihtilaf ve iftirakların, insanların birbirini kabul edememesinin ve sindirememesinin arkasında îsâr ruhunun ölümü vardır. Bu ruhun ölmesinin sebebi ise kalbe ait değerlerin bozulmaya yüz tutmasıdır. Çünkü kalb fesada uğrayınca bütün insanî değerler, insandaki ahsen-i takvîme ait yazılar ve tuğralar silinip gider ve şeytan da insanın düşünce dünyası üzerinde daha rahat oyununu oynar. Bu açıdan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem),

إِنَّ الْحَلَالَ بَيِّنٌ وَإِنَّ الْحَرَامَ بَيِّنٌ

Helâller bellidir, haramlar da bellidir.” şeklinde başlayan hadis-i şerifin sonunda şöyle buyurmuştur:

أَلَا وإِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ أَلَا وَهِيَ الْقَلْبُ

Dikkat edin! Cesette öyle bir et parçası vardır ki, o sıhhatli olunca beden de sıhhatli olur, o bozulunca beden de bozulur. Aklınızı başınıza alın! İşte o, kalbdir!” (Buhârî, îmân 39; Müslim, müsâkât 107.)

Demek ki insanın, kalbini her türlü toz ve kirden temiz tutması, her gün birkaç defa onu gözden geçirmesi mânevî hayatının korunması adına çok önemli bir faktördür. Bu konuda insanın çok dikkatli olması ve çok dua etmesi gerekir. Öyle ki, kalbde çirkin bir kısım izler bırakabilecek olumsuz hayal ve düşüncelerden bile insan uzak durmalıdır. Çünkü hadisin de ifadesiyle, Allah (celle celâluhu), insanın kalbine bakar ve onu kalbine göre değerlendirir. (Bkz.: Müslim, birr 34; İbn Mâce, zühd 9; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/284, 539.) Cenâb-ı Hak, bir insanın kilosuna, rengine, boyuna posuna, neş’et ettiği kültür ortamına göre değil, kalbinin safvet ve nezahetine göre muamelede bulunur. Öbür tarafta mizanda da kalbin ağırlığına bakılır; kalb ne kadar O’na teveccüh etmiş ve ne kadar O’nun için çarpmışsa insana o ölçüde değer verilir.

Îsâr Ruhunun Altın Çağı: Asr-ı Saâdet

Kalbi pak ve temiz olan kişiler aynı zamanda insanlığa karşı re’fet ve şefkat hisleriyle dolu olacak ve yaşamadan daha çok yaşatmayı düşüneceklerdir. Esasen îsâr ruhu da buna bağlıdır. Kur’ân-ı Kerim, îsâr hasletine şu ifadeleriyle dikkat çekmiştir:

وَيُؤْثِرُونَ عَلٰۤى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ

Onlar, muhtaç olsalar bile başkalarını kendilerine tercih ederler.” (Haşir sûresi, 59/9.) Asr-ı Saâdet’te bu ruh ve düşünce çok ileri seviyedeydi. Mesela Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), karnı aç olan bir misafirini hane-i saâdetinde doyurmak istemiş, kendi mübarek hanesinde sudan başka bir şey bulunmadığı söylenince onu bir sahabiye göndermişti. Onun da evinde sadece bir kişiye yetecek kadar yemek bulunduğundan, karı-koca çocukları uyutmuş, ışığı söndürmüş, kendileri kaşıklarını tabağa boş getirip götürmüşlerdi. Böylece kendileri aç kalmıştı ama gelen misafir karnını doyurabilmişti. (Buhârî, menakıbu’l-ensar 10, tefsîru sûre (59) 6; Müslim, eşribe 172, 173.)

Mehmet Âkif, îsâra ait bu yüce ruhu Yermük Muharebesi vesilesiyle gözümüzün önüne sermiştir. Bu savaşta sahabe efendilerimizden Hâris İbn Hişam, İkrime İbn Ebî Cehil ve Ayyâş İbn Ebî Rebîa (radıyallâhu anhüm) ölümcül yara almıştı. Şehadetleri beklenirken onlardan Hazreti Hâris su istemiş, hemen bir sahabî efendimiz matarayı eline alıp onun imdadına koşmuştu. O, son anlarını yaşamaktaydı. Belki de sadece bir kelime söylemeye gücü vardı. Tam matarayı dudağına götüreceği sırada Hazreti İkrime’nin su istediğini duymuş, suyun ona götürülmesini işaret etmişti. Sahabî suyu ona götürmüş, o da tam matarayı dudağına götüreceği esnada bu sefer de Hazreti Ayyâş su istemişti. Hazreti İkrime, suyun ona götürülmesini işaret etmişti. Sahabî, Hazreti Ayyâş’a matarayı götürdüğünde onun şehit olduğunu görmüştü. Diğerlerine suyu yetiştireyim diye yanlarına vardığında onların da çoktan şehit olduklarını anlamıştı. (el-Hâkim, el-Müstedrek 3/270; İbn Abdilberr, el-İstîâb 3/1084.)

Buca kampındayken hiç unutmadığım buna benzer bir hâdise yaşanmıştı. Yemek yerken tabağıma bir et parçası düşmüştü. Ben de onu hemen yanımda oturan misafir bir hocanın önüne itmiştim. O da yanındakine itti; derken et parçası belki on iki tane insanın önünde dolaştıktan sonra yine onun tabağına gelmişti. Nüktedan bir insan olan hoca da, Yûsuf Sûresi’nde geçen bir âyet-i kerimeyi okuyarak,

بِضَاعَتُنَا رُدَّتْ إِلَيْنَا

Bidâa döndü dolaştı ve yine bizi buldu.” (Yûsuf sûresi, 12/65.) demişti. İşte insanlar arasında bu duygu ve düşüncenin yaygınlaşması toplumun huzuru, kardeşlik ruhunun tesisi adına çok önemlidir. [Îsâr Ruhu/ Yolun Kaderi]

***

MAKAM ve MANSIPTA KARDEŞİNİ TERCİH

°°°Önsöz°°°

Aşağıda, îsâr konusunda bir perde daha açılıyor. Daha önce üç puttan birisi olarak ifade edilen şöhretten bahsedilmişti. Şöhret arzusunun en önemli göstergelerinden biri olan makam ve mansıp düşkünlüğünün önüne geçmenin bir yolu da yine îsârdan geçiyor. Yüksek ahlâk adına en güzel örneklerin yaşandığı asr-ı saadet ve hulefâ-i râşidîn dönemlerinde, söz konusu değerlerde ümmetin ittifakı ile Peygamberlerden sonra zirveyi tutmuş bulunan iki yüce kâmet arasında yaşanan bir îsâr yarışı şöyle hatırlatılıyor:

°°°°°°°°°°°

Îsârı sadece yeme-içme, giyme gibi hususlardan ibaret görmemek gerekir. Belli bir makam, mansıp ve paye elde etme söz konusu olduğunda kardeşini kendine tercih etme de îsâr adına çok önemlidir.

Bu konuda Hazreti Ömer’in şu tavrı ne kadar çarpıcı ve güzel bir misaldir: İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, vahdet-i ruhiye bozulmasın ve İslâm toplumu dağılmasın diye sahabe hemen bir imam etrafında ittifak etmek üzere bir araya toplanmışlardı. Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer’in faziletlerini anlatarak ona biat etmek istediğini ve onun halife seçilmesi gerektiğini ifade etmişti. Ama Hazreti Ömer hemen Hazreti Ebû Bekir’in elini tutmuş ve “Allah Resûlü’nden sonra başa geçecek birisi varsa o da Ebû Bekir’dir.” diyerek ona biat etmişti. (Bkz.: Buhârî, fezâilü ashâb 5, cenâiz 3, meğâzî 83; Nesâî, cenâiz 11; İbn Mâce, cenâiz 65.) İşte, amirlikte, önde bulunmada kendini geriye çekip kardeşini ileriye sürmek îsârın çok önemli bir çeşididir.

Bu arada şunu ifade edeyim ki biz, Hazreti Ebû Bekir’le Hazreti Ömer Efendilerimizin büyüklüklerini kıyas edebilecek durumda değiliz. Çünkü elimizde onların kendi kâmet-i kıymetlerine göre ağırlıklarını tartacak bir kantar yok. Zannediyorum ahiretteki mizan bile Ebû Bekir’i, Ömer’i, Osman’ı ve Ali’yi (radıyallâhu anhüm) sevaplarıyla tartmaya kalksa, kırılır. Onların hepsi birbirinden kıymetlidir. Hatta onlar, öyle at başı gitmişler ki, bir paye olarak önlerinde sadece peygamberlik kalmış, Allah Resûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra peygamberlik olmadığı için bu payeyi ihraz edememişler. Eğer İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra bir peygamber gelecek olsaydı, onlar olurdu.

Evet, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer’i halifeliğe lâyık görürken, o da diğerini lâyık görmüştü. Kat’iyen hiçbiri “Ben bu işi daha iyi beceririm. Ben bu işe daha lâyığım.” dememişti. İşte maddî menfaatlerin yanında belirli makamları elde etme söz konusu olduğunda başkalarını kendine tercih edebilme, belki maddî menfaatlerin ötesinde bir îsâr hasletidir. Bu haslete sahip bir insan yaşamayı değil, yaşatmayı tercih edecek ve “Gerekirse ben ölüp gideyim, önemli olan âlemin yaşamasıdır. Eğer bir milletin ayakta durması benim kurban edilmeme bağlıysa, Cenâb-ı Hak tez elden bunu bana nasip etsin!” diyecek kadar yürekli davranacaktır. Bunun aksine kendisini arzın altındaki öküz yerine koyan kendisi çekildiğinde yerin yıkılacağını, kıyametin kopacağını vehmeden insanlar ise bu ruhtan nasipsiz bedbahtlardır. [Îsâr Ruhu/ Yolun Kaderi]

Bu yazı 97 kez okundu