Allah Kulunu Severse…
➖Vedûd İsminin Tezahürleri
➖Kalblere Konulan Sevgi
➖“Ben Kulumu Sevince…”
Rabbânîler
ALLAH KULUNU SEVERSE …
°°°Önsöz°°°
İnsanlarda, değişik varlıklara karşı ve değişik seviyelerde bile olsa bir sevgi duygusunun ve gerçeğinin mevcut oluşu, bizdeki bu sıfatın kaynağı olması itibariyle Cenâb-ı Hakk hakkında da elbette bir sevgiden söz edilebilir. Fakat, aşağıda açıklanacağı üzere nasıl Onun Zatı hiçbir varlığa benzemiyor ise, Onun sevgisi de bizdeki sevgiye benzemez ve biz o sevginin mahiyetini kavrayamayız. İşte bu mahiyet farkını ve anlayamama sebebini şöyle açıklıyor Muhterem Hocaefendi:
°°°°°°°°°°°
Kelime darlığından ötürü çoğu zaman bir kısım yüce mefhum ve mânâları kendi lafızlarımızın içine sıkıştırarak ifade etmek zorunda kalıyoruz. Allah’ın kullarını sevmesinden, onlara muhabbet duymasından bahsediyoruz. Fakat bunların, zahirî anlamlarının ötesinde çok daha derin mânâlarının olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Sevmenin, muhabbet duymanın, insanlarda bir kısım tezahürleri vardır. Bu tezahürler genel itibarıyla olumlu ve güzel olsa da diğer bir açıdan zaaf da sayılabilir. Yani sevmenin arızalı, kusurlu yönleri de vardır. Mesela sevdiğiniz bir insana aşırı düşkünlüğünüz olur. Elinizde olmadan ona tutulur ve onun arkasından sürüklenirsiniz. Dolayısıyla da istemediğiniz şeyleri yapmak, hayatınızdan bir kısım tavizler vermek zorunda kalırsınız.
Aynı şekilde insanların, sevdiği şahıslara karşı sevgilerini gösterme yolları vardır. Bunu bazen bir tebessümle, bazen sözle ifade ederler. Bazen sevdikleri insanlar için şiirler, bazen de mektuplar yazarlar. Bu sevgi bazen hediyeler yoluyla, bazen de sözle açığa vurulur. Ne var ki bizim sevgiden anladıklarımız veya sevginin bize yaptırdığı bu gibi şeylerin hepsi, müteal olan Cenab-ı Hak hakkında düşünülemez. İnsanlara nispet ettiğimiz gazaplanma, sevme, kıskanma, intikam alma gibi fiiller Allah’a nispet edildiklerinde farklı mânâlar taşır. Bunları, insanlara izafe ettiğimiz hakiki anlamlarıyla Allah hakkında kullanmak doğru değildir. Dolayısıyla bu fiillerin Allah’a nispet edildiği âyet ve hadislerde mecazî anlam kastedilmiştir. Biz, sevgi ve muhabbetin, cezbe ve incizapların bizim üzerimizde meydana getirdiği tesirden veya bunların sonucunda ortaya çıkan bir kısım fiillerden hareketle Allah’ın kendine mahsus mukaddes sevgisini ve muhabbetini anlamaya çalışırız. Mesela biz, sevdiğimiz bir insana karşı iyilik yollarını araştırırız. Onu üzecek, ona zarar verecek davranışlardan uzak dururuz. Allah için de aynı şey söz konusudur. İşte bu gibi lazımî mânâlardan hareketle Zat-ı Ulûhiyet’e yakışır mülâhazalara ulaşmalıyız.
Vedûd İsminin Tezahürleri
°°°Önsöz°°°
Bizdeki sevgi duygusunun, Cenab-ı Hakk’ın kullarını sevmesinin de bir delili olmasının yanında, bu sevginin nasıl tecelli ve tezahür edeceği de ilk akla gelebilecek hususlardan biridir. Nasıl ki onun sevgisi bizimkine benzemez, bu sevginin tezahürü de bizim birbirimize veya sevdiğimiz diğer varlıklara karşı gösterdiğimiz şekillerde olmaz. Muhterem müellif, yine bir âyet-i kerimenin ifadesinden yola çıkarak bu tecellinin bir şeklini şöyle açıklıyor:
°°°°°°°°°°°
Yukarıda ifade edildiği üzere, beşerî duygu ve fiillere ait lafızlar Cenab-ı Hakk’a nispet edildiğinde bunların ‘lazım’ları kastedilir. Dolayısıyla Allah’ın kullarına sevgi duyduğu ifade edildiğinde, sevgi ve muhabbete terettüp eden neticeler anlaşılır. Cenab-ı Hakk’ın insanlara karşı sevgisini ifade ettiği âyetlerden biri şudur:
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمٰنُ وُدّاً
“Rahman, iman edip, salih ameller yapanlar için bir vüd (sevgi) vazedecek, (Onları hem Kendi hem de mahlûklar nezdinde sevimli kılacaktır.)” (Meryem sûresi, 19/96.) Bilindiği üzere esmâ-i hüsnâdan biri de Vedûd’tur. Allah, bu ism-i şerifin bir tezahürü olarak mahlûkata karşı muhabbetin de ötesinde bir alâka duyar. Sufice bir yaklaşımla bu sevgi ve alâkayı, “Allah Teâlâ’nın, kullarına, onları memnun ve mesrur edecek şekilde muamelede bulunması ve onları rızasına uygun tavır ve davranışlara muvaffak kılması” şeklinde de anlayabiliriz.
Bu âyet-i kerimede, iman ve salih amel sahipleri için vazedilecek sevgi, “seyec’alü” fiiliyle ifade ediliyor. Bilindiği üzere Arapçada “sevfe” edatı uzak geleceğe, “sin” harfi ise yakın geleceğe delalet eder. Âyette “sin” kullanılmasından, iman ve amel sahiplerinin daha bu dünyada sevgiye mazhar olacakları anlaşılıyor. Yani Allah, onların mükâfatını fazlasıyla âhirette vereceği gibi, daha dünyada iken de onlardan razı olacak ve kullarına da onları sevdirecektir. Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu hadis-i şerifleri bu âyetin bir açıklaması gibidir: “Allah bir kulu sevdi mi Hz. Cebrail’e, ‘Allah falanı seviyor, onu sen de sev!’ diye seslenir. Onu Cebrail de sever. Sonra Cebrail Aleyhisselam, sema ehline, ‘Allah falanı seviyor, onu siz de sevin!’ diye nida eder, derken bütün sema ehli de onu sevmeye başlar. Sonra onun için yeryüzünde (insanlar arasında) hüsn-ü kabul vaz’ edilir.” (Buhârî, bed’ü’l–halk 6; Müslim, birr 157)
Hadiste ilk olarak Cebrail Aleyhisselam zikrediliyor. Çünkü o, Allah’tan vahiy alabilecek ve içine hiçbir şey karıştırmadan peygamberlere iletebilecek keyfiyette yaratılmış hususi donanımlı bir varlıktır. Burada, meleklerden bir zümrenin temsilcisi olarak Hz. Cebrail’in ismi zikrediliyor ve örnek olarak o nazara veriliyor da olabilir. Peki, meleklerin insanı sevmesi nasıl olur ve bu, insan için ne ifade eder? Mesela onlar insan için dua ederler. Gönlünüzü kaptırdığınız, arkasında koştuğunuz, gaye-i hayal hâline getirdiğiniz konularda size rehberlik yapar, işlerinizi kolaylaştırırlar. Ayağınızın kayacağı zeminlerde elinizden tutarlar. Allah, meleklerini de izzet ve azametine (büyüklüğüne) perde yapmıştır. Bir kısım nimet ve ihsanlarını onlar vasıtasıyla göndermektedir.
Kalblere Konulan Sevgi
°°°Önsöz°°°
Yine aşağıda açıklandığı üzere, Allah’ın kullarını sevmesinin başka tezahürleri de vardır. Bu sevgi bir taraftan onları insanlara sevdirirken, bir taraftan da önlerini açar ve işlerini kolaylaştır. Fakat, “Allah’ın sevdiklerini sevidimesi” demek, onların herkes tarafından sevileceği anlamına gelmez. Zira biliyoruz ki Peygamberlerin bile düşmanları vardır. Öyleyse onların kimler tarafından ve niçin sevildiklerine, yine kimler tarafından ve niçin sevilmediklerine bakmak gerekiyor. Ayrıca, kişinin bu durumu kendinden bilmesi de ayrı bir handikap ve ciddi bir imtihan unsurudur. Şöyle devam ediyor Hazret:
°°°°°°°°°°°
Hadis-i şerifte, daha sonra gökte ve yerde de o insan için sevgi vazedileceği ifade edilmektedir. Demek ki Allah’ın kullarını sevmesinin önemli tezahürlerinden bazıları; kalblere onun hakkında sevgi koyması, insanların ona karşı alâka duymaları, onun söylediklerine kulak vermeleri, onu dinlemeye hazır hâle gelmeleri ve onun için hizmet zeminleri hazırlamalarıdır. Eğer gittiğiniz yerlerde size karşı bir sevgi atmosferi oluşuyor, muhatap olduğunuz insanlar size alâka duyuyorlarsa, bunu Cenab-ı Hakk’ın vazettiği sevgiye bağlamak gerekir. Bu takdirde şirkten de sakınmış olursunuz. Size gösterilen teveccühü bütün bütün görmezden gelmek nankörlük olur. Bunu kendinizden bilme ise kibirdir. Yapılması gereken, bunu Allah’a vermek, “Şayet Allah, kalblere böyle bir sevgi ve teveccüh koymasaydı ben o kalbleri açamazdım.” diyebilmektir. İnsan bu konuda ne nankörlüğe düşmeli ne de böbürlenmeye girmeli; güzellikleri görüp takdir ettikten sonra hepsini Allah’a vermesini bilmelidir. Çünkü bunların hepsi, Cenab-ı Hakk’ın, sevdiği kullarına karşı teveccühünün değişik dalga boyundaki tecellilerinden ibarettir.
Allah’ın, kullarını günahlara ve haramlara karşı koruması da sevgisinin tezahürlerindendir. İsmet sıfatı sadece peygamberlere mahsustur. Dolayısıyla haramlara karşı mutlak bir koruma da sadece onlar için söz konusudur. Onların vazife ve misyonları bunu gerektirir. Fakat Allah, habibi ve mahbubu hâline gelmiş kullarını da günahlardan sıyanet buyurabilir (koruyabilir). Tam düşecekleri anda sıyanet-i ilâhiye imdatlarına yetişebilir. Tam çukura yuvarlanacaklarken arkadan onları tutarak düşmelerine mâni olabilir. Çünkü O, sevdiklerini zayi etmez. Sevdiği kullarının, sürçse ve düşseler dahi, günahta devamlı kalmalarına fırsat vermez. Hatta Allah, bazı kullarının istikbalde iradelerini hayır istikametinde kullanıp ortaya güzel hizmetler koyacağını bildiğinden, erken yaşlarından itibaren onlara ekstra lütuflarda bulunabilir, onları yontup şekillendirebilir, günahlardan sıyanet buyurabilir. Bunların hepsi O’nun, sevdiği kulları üzerindeki ayrı birer lütuf tecellisidir. “İşte bu, Allah’ın lütfudur, onu dilediğine verir. Allah vâsi ve alîmdir (ihsanı boldur, her şeyi hakkıyla bilir.)” (Mâide sûresi, 5/54)
“Ben Kulumu Sevince…”
°°°Önsöz°°°
Allah tarafından seviliyor olmak elbette ki bu dünyadaki mazhariyetlerin en büyüklerindendir. Fakat Allah’ın kimleri seveceğini bilmek de bir o kadar önemlidir. Yoksa şeytan insanı “sevildiğini sanma” vehmiyle de aldatabilir. Nitekim Kur’an-ı Kerimin beyanına göre gerçekte lanetlenmiş bulunan yahudiler, Allah tarafından sevildiklerine inanır ve bununla övünürler. Aşağıdaki hadis-i kudsî bu sevgiye giden yolun encamını beyan ederken, o yolun yolcularından Muhterem Hocaefendi de şu açıklamayı yapıyor:
°°°°°°°°°°°
Şu hadis-i şerifte de Allah’ın kullarına olan sevgisinin ayrı bir tezahürüne işaret edilir: “Kulum bana, kendisine farz kıldığım ibadetlerden daha sevimli bir amelle yaklaşamaz. Farzları eda eden kulum nafilelerle bana yaklaşmaya devam eder. Öyle ki nihayet ben onu severim. Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli… olurum.” (Buhârî, rikak 38; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/256) Demek ki Allah bir kulunu sevince, onun kulağını mânâ âlemine açıyor ve her şeyi en doğru ve mükemmel şekilde duymasını sağlıyor. Böyle bir kişinin, sem’iyyat dediğimiz vahiy bilgisine ve tekvinî/teşriî emirlere karşı gözleri açılır. O, görülecekleri daha iyi görmeye başlar. İnsanın başını döndüren bir meşher (teşhir yeri) olan kâinat kitabına baktıkça içine marifet hüzmeleri akar. Rabbimiz, aynı zamanda böyle bir kulunun elini ve ayağını da doğruluk istikametinde kullandırır. Ona yanlış adım attırmaz. Bu hadisi de biraz önce üzerinde durulan sıyanet-i ilâhiyeye irca edebilirsiniz.
Hadis-i şerife göre mü’minin böyle bir mertebeye nail olmasının yolu, önce farzları tastamam yerine getirmesi, arkasından da nafilelerle Allah’a yaklaşmaya devam etmesinden geçer. Evet, muhabbet-i kâmileye götüren faktörlerden bir tanesi de “kurb-u nevâfil” diyebileceğimiz ufka ulaştıran nafile ibadetlerdir. Allah’ın kullarına olan sevgisinin diğer bir tezahürü de onların Cenab-ı Hakk’a karşı içlerinde duydukları aşk u şevktir. Cenab-ı Hakk’ın teveccühüne karşı insanın içinde de bir teveccüh hâsıl olur. Mesela bir insan, samimi olarak Allah’tan sadakat, vefa, muhabbet ve teveccüh isteyebilir. Ellerini açıp sürekli, “Allah’ım, Seni öyle sevmek istiyorum ki Senden başka gözümden her şey silinip gitsin. Seni andığım zaman burnumun kemikleri sızlasın, heyecanla coşayım. Beni benden alıp götürecek ve Sende yeniden var edecek bir sevgi ve teveccüh istiyorum.” diyebilir. Onun bu istekleri tezahür etmese bile Allah’tan bunları isteyen bir insan bu ufkun kahramanıdır. Allah, bazı fıtratların bu taleplerini kabul ederken bazı fıtratlara da, imtihan yaşamamaları için, ikramını hissettirmeden verebilir. Bütün bunlar, Rahîm ü Vedûd olan o Zat-ı Zülcelâl’in, âciz kullarına lütuf tecellileridir ve O dilediğini fazilet ve lütfuna mazhar kılar.
Eser: Kırık Testi-19 Işık Karanlığı Boğarken
RABBÂNÎLER
°°°Önsöz°°°
Aşağıda, her ikisi de Kuranı Kerim’de geçen Rabbânî ve Ribbî kelimelerinin açıklamaları yapılıyor. Türkçemizde kullandığımız “Allah adamı” ve “adanmış” ifadeleri de bir açıdan aynı manaya gelmekle beraber, bu iki kelimenin Kuranı Kerim’de kullanılmış olması hasebiyle, bu manaların daha da ötesindeki derinlik ve inceliklerini şöyle açıklıyor merhum Allah Adamı:
°°°°°°°°°°°
Kur’ân’da geçen “rabbânî” kelimesi.. Sözlükte; âlim, Rabbe kulluk eden din adamı mânâsına gelen rabbânî kelimesi; tefsirlerde ârif-i billah, hikmet ve ilimle donatılmış hak erleri olarak tarif edilmiştir. (İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab 1/403; et-Taberî, Câmiu’l-beyân 3/327.) Biraz daha açarak rabbânî ifadesini, Allah rızasını hedefleyen, metafizik mülâhazalara ve maneviyata açık yaşayan, hayvaniyet ve cismaniyeti bırakarak kalb ve ruhun derece-i hayatında seyr ü seyahatte bulunan hak eri şeklinde de tarif edebiliriz. Tasavvufta yer alan seyr ilallah, seyr fillah, seyr maallah ve seyr anillah gibi kavramlar da bir yönüyle bunu ifade eder. Farklı bir yaklaşımla rabbânî; inandığı dava uğruna kendi arzu ve isteklerinden vazgeçmiş, her şeyi Cenâb-ı Hakk’ın hesap ve plânlarına bağlamış, emre itaatteki inceliği kavramış ve hayatını bu istikamette sürdürmeye azm ü cehdetmiş mü’mine denir.
Evet, rabbânî, bu mânâda, “Rabb”e bağlılığı şahsında yaşayan olgun bir mü’min olmasının yanı sıra, o ufka ulaşma yolunda başkalarına da rehberlik eden kâmil mürşittir. O, Cenâb-ı Hakk’ın rububiyet dairesini nazar-ı itibara alarak, insan olarak yaratılan “potansiyel insanları” hakiki insan hâline getirmeye gayret eden bir rehberdir. Bu sebeple ehlullaha, hakiki terbiyecilere, mürşitlere rabbânî denmiştir. İmam Rabbânî’ye ‘rabbânî’ denmesinin sebebi de budur. Rabbânîler öyle bir eğitim kadrosudur ki kâinatta cârî kanunlara uygun hareket eder, insanlara yaşamasını öğretir, bu meşheri temaşa etmelerini, bu kitabı okumalarını ve onunla hedeflenen ufka ulaşmalarını sağlar.
Rabbânî kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’in üç âyetinde geçer. Mâide sûresi 44 ve 63. âyetlerde, Ehl-i Kitap’ın rabbânîlerinden bahsedilir. Âl-i İmrân sûresindeki diğer âyet ise bütün peygamberlerin, muhataplarını rabbânî olmaya çağırdığını ifade eder:
مَا كَانَ لِـبَشَرٍ اَنْ يُـؤْتِـيَهُ اللّٰهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّـبُوَّةَ ثُمَّ يَـقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِـبَاداً ل۪ى مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلٰـكِنْ كُونُوا رَبَّانِـيّ۪ـنَ بِمَا كُـنْـتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُـنْـتُمْ تَـدْرُسُونَۙ
“Allah’ın kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet verdiği hiçbir insanın kalkıp da halka, ‘Allah’la beraber bana da kul olun!’ demesi düşünülemez. Bilakis o, ’Okuyup başkalarına da okuttuğunuz, öğrettiğiniz kitaba uyun da rabbânî olun!’ der.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/79.) Herkes kendi kabiliyetinin müsaade ettiği ölçüde rabbânî olabilir, kendi arş-ı kemalâtına yükselebilir. Fakat bunun için bir kısım manevî sistemlerini harekete geçirmesi, his ve heyecanlarını tetiklemesi, cismaniyetten uzaklaşması, Hakk’ın rıza ve hoşnutluğunu kendi isteklerinin önüne geçirmesi, şahsî hesaplarından vazgeçerek bütün hayatını Allah’ın hesaplarına göre plânlaması gerekir.
Nefis taşıyan, hırs ve tutkuları olan, şeytan gibi ebedî bir düşmanı bulunan insanın rabbânî olabilmesi kolay değildir; ciddi bir mücadele ve mücahede gerektirir. Böyle bir yola giren kimse, Allah’la münasebetlerini çok güçlü tutmak zorundadır. Kendi mülâhazaları ve kendi hesapları işin içine karıştığı anda, onları yere çalarak paramparça etmesini bilmelidir. Diyelim ki nafile bir namaz kılıyor. Eğer içine Allah mülâhazası dışında başka bir mülâhaza karışıyorsa, namazı bırakmalı, odasına çekilmeli, tam konsantre olduktan sonra yeniden namaza başlamalıdır. Farzlar için aynı şeyi söyleyemeyiz. Çünkü bu takdirde onun altından kalkılamaz. Fakat rabbânî olmak isteyen bir insan, kendini Allah’a yaklaştıracak bütün amellerinde ihlâsı yakalamaya, gönlünü Allah’a vermeye mecburdur.
Kur’ân-ı Kerim’de geçen, rabbânî kelimesine benzeyen bir başka sözcük de “ribbî”dir:
كَاَيِّنْ مِنْ نَبِـىٍّ قَاتَلَۙ مَعَهُ رِبِّـيُّونَ كَـث۪ـيرٌۚ فَمَا وَهَنُوا لِمَآ اَصَابَهُمْ ف۪ى سَب۪يلِ اللّٰهِ وَمَا ضَعُفُوا وَمَا اسْتَـكَانُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الصَّابِـر۪ينََ
“Nice peygamberler gelip geçti ki onlarla beraber birçok ribbî mücadele verdi, savaştı. Onlar, Allah yolunda başlarına gelen zorluklar sebebiyle asla yılmadılar, zayıflık göstermediler, düşmanlarına boyun da eğmediler. Allah böyle sabırlı insanları sever.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/146.) Tefsirlere bakıldığında, ağırlıklı olarak “ribbî” kelimesine kökeninden hareketle iki farklı mânânın verildiği görülür. Birincisi, büyük topluluklar; ikincisi ise kendini “Rabb”e adamış kimseler. İkinci mânâda ribbî kelimesi, rabbânî kelimesine benzer. Bazı müfessirler, ikisinin arasında şöyle bir farktan bahsederler: Ribbî, kendini Allah yoluna adamış herkese denirken rabbânî, aynı zamanda mürşitlik vasfına da sahip kimselere denir. Demek ribbî de; i’lâ-yı kelimetullah davasına kendini adayan, Allah’ın adının dünyanın dört bir yanında şehbal açması için hiç duraksamadan koşturan, dinin güzelliklerini herkese duyurmaya çalışan ve bu yolda karşılaştığı her tür sıkıntıyı sabırla karşılayan er oğlu erlere denir.
Âyette, i’lâ-yı kelimetullah davasına adanmış kimselerin; yürüdükleri yolda karşılaşacakları zorluk ve sıkıntılardan ötürü yılgınlığa düşmeyecekleri, zayıflık göstermeyecekleri, düşmanlarına boyun eğmeyecekleri ifade ediliyor. Çünkü onlar, yürüdükleri yolun zorluklarının farkındadır ve bu zorluklara göğüs germeye baştan söz vermiş, ahdetmişlerdir. Onlar, hayatları boyunca hep bu sözlerine bağlı yaşarlar. Temsil ettikleri dava uğruna başlarına gelen her musibeti gülerek karşılarlar. Zorluklar karşısında dimdik durur, sarsıntı yaşamaz ve paniklemezler. Asla, “Ne zaman bu işten sıyrılacağız?” düşüncesine kapılmazlar. Yaşadıkları sıkıntılar karşısında onların ağızlarından en fazla şu cümleler dökülür: اِنَّـمَآ اَشْكُوا بَـثّ۪ى وَحُزْن۪ٓى اِلَى اللّٰهِ “Sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allah’a arz ediyorum.” (Yûsuf sûresi, 12/86)
Evet, Allah’a inanan bir insan sadece O’nun karşısında secde ve rükûa gider, sadece O’nun huzurunda yüzünü yerlere sürer. Bu payeyi elde etmiş bir mü’minin başkalarına kul köle olması, başkaları karşısında bel bükmesi, boyun eğmesi, vesayet altında yaşamaya razı olması düşünülemez. O, Bediüzzaman Hazretleri gibi, “Ben, ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam!” der. (Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası, s.15 (Yirmi Yedinci Mektup’tan).) Hiçbir şey karşılığında bağımsızlığını feda etmez, Allah’tan başka hiç kimseden medet ummaz, yardım dilenmez. Ribbîlerin anlatıldığı âyet-i kerimenin sonunda, Cenab-ı Hakk’ın sabredenlerle beraber olduğu ifade buyruluyor. Eğer Allah sizinle beraberse şunu çok iyi bilmelisiniz ki; O asla sizi zayi etmez. Burada, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine yapılan eziyetler karşısında çok üzülen ve ağlayan muhterem kızını teselli etmek için söylediği şu sözü hatırlayabilirsiniz: “Ağlama ciğerparem! Allah senin babanı zayi etmeyecektir.” (el-Hâkim, el–Müstedrek 3/169.)
Bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyruluyor:
وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ اِلَّآ اَنْ قَالُوا رَبَّـنَا اغْفِرْ لَـنَا ذُنُوبَـنَا وَاِسْرَافَـنَا فِ۪ٓى اَمْرِنَا وَثَـبِّـتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ
“Evet, bu durumda (düşmanla yaka paça oldukları, kolları kanatları kırıldığı, kan revan içinde kaldıkları zaman) onların dudaklarından dökülen, yalnızca şu kelimeler oldu: Ey Rabb-i Kerimimiz! Günahlarımızı ve içine düştüğümüz aşırılıklarımızı affeyle; bizleri doğru yolda sabitkadem kıl ve (fıtratlarındaki inanma istidadını kendi iradeleriyle köreltmiş, neticesinde gözleri görmez, kulakları duymaz ve kalbleri işlemez hâle gelmiş) küfr ü küfran içindekilere karşı bize yardımcı ol.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/147)
Bu iki âyet-i kerimede, kendini Allah’a adamış insan portresi çiziliyor. Böylece onların ne düşündüklerini ne dediklerini, kendileriyle nasıl yüzleştiklerini, Cenâb-ı Hakk’a nasıl teveccüh ettiklerini, zorluk ve sıkıntılar karşısında nasıl bir duruş sergilediklerini görmüş oluyoruz. Ortaya konan bu portreden hareketle konumumuzu belirleyebilir, kendimizi ölçüp tartabilir, durduğumuz yer ile durmamız gereken yer arasındaki farkı görebilir, Allah yolunun adanmışları olup olmadığımızı anlayabiliriz.
Rabbânîlik ile adanmışlık bir vahidin iki yüzü gibidir, bunların birbiriyle çok sıkı irtibatı vardır. Rabbânîlik, içte derinleşmeyi, Allah’la kalbî irtibatı ifade ederken; ribbîlik daha ziyade dışa açılımı, Allah’ın adını dünyaya duyurma azmini ortaya koyan bir kelimedir. Rabbânî olmadan, tam mânâsıyla adanmış da olamazsınız. Adanmışlıkta etemmiyet ve ekmeliyeti elde edememişseniz bu sefer de rabbânîlik yolunda gerekli performans ve mukavemeti gösteremezsiniz. Bunların birindeki kusur diğerini de etkiler. Kendinizi bir yönüyle Allah yoluna vermiş, belli ölçüde terakki etmiş olabilirsiniz. Ama rızaya tam kilitlenememişseniz i’lâ-yı kelimetullah davasında da eksikleriniz olur.
Hâsılı kelâm, mü’mine düşen vazife, bir taraftan kalbî ve ruhî hayata tam kilitlenmesi, havâss-ı zahire ve bâtınesi ile (iç ve dış duygularıyla) hep Allah yolunda olması, diğer yandan da dini adına taşıdığı onurunu hiçbir şeye feda etmemesi, bu konuda hep adanmışlık ruhuyla hareket etmesidir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın rızasını elde etme ve Rabbimizin cemal-i bâkemalini müşahede etme, ona giden yolun gereklerinin bütünüyle yerine getirilmesine bağlıdır.
Eser: Kırık Testi-19 Işık Karanlığı Boğarken