Her şeyin ‘mülk’ denilen zâhir ve ‘melekût’ denilen bâtın ciheti vardır. Bunların birbiriyle münasebeti mülk ve melekût âlem-lerinde birbirlerinin zıttıdır veya aynanın iki yüzü gibi birbirini tamamlar. Arş ile kâinat, insan ile kalb arasında da benzer münasebet sözkonusudur. (Mesnevî-i Nûriye, “Hubab”)
MÜLK VE MELEKÛT, İNSAN VE KALBİ, ARŞ VE KÂİNAT
Bir fotoğrafın pozitifi ve negatifi veya bir aynanın parlak yüzüyle siyah yüzü gibi, her şeyin bir zâhir (dış), bir de bâtın (iç) yüzü vardır. Dış yüzüne ‘mülk’, iç yüzüne ‘melekût’ denir. Mülk yüzü, kâinat ile ilgili olarak şehâdet âlemi, yani fizikî âlem, melekûtun veya gayb âlem(ler)inin hariçteki tezahürüdür veya fizikî âlem ve orada yaşananlar, her bir âlemin hususiyetlerine göre melekûtta veya diğer âlemlerde yansır. Gayb âlemleri, iç içe aynalar gibi Misâl Âlemi, Melekût Âlemi, Ceberût Âlemi, Rahamût Âlemi gibi âlemlerden müteşekkildir. (Âlemler için bkn. Kalbin Zümrüt Tepeleri, c: 3, 4; Nil Yayınları.) Kâinatın her bir âlemde o âleme has varlığı vardır.
Mülk ile melekût arasındaki münasebet, bu her iki yüzde birbirinin tersidir. Mülk âleminde bu âlem zarf, yani kuşatan, ihtiva eden, melekût ise mazruf, yani zarfın içindekidir, muhtevadır. Melekût âleminde ise bu âlem, yani melekût zarf, mülk mazruftur. Bu aynı münasebet, her iki âlem itibariyle insan ile kalbi arasında da sözkonusudur. İnsan bedeni, mülke, kalb melekûta aittir. Mülk cihetiyle insan kalbe zarf, kalb mazruf olur; melekût cihetiyle ise kalb zarf, insan mazruf olur.
Aynı münasebet, Hz. Allah’ın Arşı ile mahlûk kâinat arasında da vardır. Şöyle ki: Arş, Cenab-ı Allah’ın Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın isimlerinin halitası veya karışığıdır. Bu İsimler’in en veciz tarifini, varlıkların en belîği, Allah ma’rifetinin eşsiz zirvesi Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) bir hadisinde buluruz. “Allahım, Sen Evvel’sin, Sen’den evveli yoktur; Âhir’sin, Sen’den sonrası yoktur; Zâhir’sin, Sen’den ötesi yoktur; Bâtın’sın, Sen’den berisi yoktur.” (Müslim, “Zikr,” 16:8)
İşte Cenab-ı Allah’ın eşyanın dış yüzüne bakan Zâhir ismi itibariyle Arş mülk, kâinat melekûttur; yani Arş, bütün kâinatı kuşatır; Arş zarf, kâinat mazruf olur. İsm-i Bâtın itibariyle Arş melekût, kâinat mülktür. İsm-i Bâtın eşyanın içine, başlangıcına, çekirdek ve tohumlara, programlarına bakması açısından Arş melekût, yani mazruf, kâinat ise mülk, yani onun dış yüzü veya zarf olur. Evvel ismi itibariyle Arş, “Arşı bir sıvı (sıvı gibi bir şey) üzerinde idi.” (Hûd Sûresi/11: 7.) âyet-i kerimesinin işaretiyle kâinatın, maddî yaratılışın başlangıcını işaretler: Âhir ismi itibariyle “Cennet’in tavanı, Rahmân’ın Arşı’dır.” (Deylemi, el-Müsned, 2:338) hadis-i şerifinin işaretiyle nihayeti işaret eder. Demek Arş öyle bir halitadır ki, Cenab-ı Allah’ın bahis mevzuu dört İsmi’nden aldığı hisselerle yaratılışın ve varlığın sağını, solunu, üstünü ve altını kuşatır.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal