152-) Manen Canlı Kalmanın Yolu ve Sistemli Kitap Okuma

Manen Canlı Kalmanın Yolu
➖Sâbıkîn-ı evvelin
➖Formalitelere Hapsolmama
➖Yaşanan Dağınıklığın Sebepleri
Sistemli Kitap Okuma
➖Okuma Seferberliği
➖Dijital Dünyanın Handikapları
➖Müzakereli Okuma
➖Yüksek Donanımlı İnsanlar Yetiştirme

MANEN CANLI KALMANIN YOLU

°°°Önsöz°°°  

Her hareketin, her başlangıcın ilk safhası daha canlı ve heyecanlı oluyor. çünkü, temel zaaflarımızdan biri olan ülfet ve ünsiyet henüz devreye girmemiştir. İnsan yeni bir eşya adığında bile, ilk aldığındaki sahip olma zevkini ve duygusunu zamanla kaybediyor. Aldığı o şey gözünde sıradanlaşıyor. Evlilikte bile durum böyledir. Ayrıca kemiyetle keyfiyet arasında her zaman bir tezat mevcuttur. Biri arttıkça diğeri azalıyor, biri güçlendikçe diğeri zayıflıyor. İşte bu ruh halinin Hizmet’imize yansımasını şöyle açıklıyor Muhterem Hocaefendi:

°°°°°°°°°°°

Bir hakikatin altını çizmek istiyorum. Gerçekten Hizmet’in ilk yıllarında insanlar çok samimi ve fedakâr idiler. Onların, Allah rızasından başka hiçbir beklentileri yoktu. Hizmet gönüllüleri arasında müthiş bir vifak ve ittifak vardı. Daha çok okuyor, daha çok düşünüyor, daha çok müzakere ediyorlardı. Okumaya, araştırmaya ve öğrenmeye karşı çok ilgililerdi. Bu itibarla günümüze nispeten ilim-irfan açısından daha derindiler. Mesela Risale-i Nurlar’ı aşkla iştiyakla okur, onlardaki hakikatleri anlamaya çalışırlardı. Risaleler’de ele alınan mevzulara öyle vâkıf idiler ki nerede, hangi konu, nasıl ele alınıyor çok iyi bilir, gerektiğinde kıyaslâmalar yapar, şerh ve haşiyeler düşerlerdi.

Ben eskiden kitap okunmadan, dua edilmeden kalkılan bir meclis hatırlamıyorum. Bazen Kur’ân âyetlerini mütalaa ediyor, bazen Efendimiz’in hadis-i şeriflerini anlamaya çalışıyor, bazen Risale-i Nurlar’daki iman hakikatlerine yoğunlaşıyorduk. İlmî ve dinî meseleleri öğrenme, anlama ve başkalarına da anlatma noktasında ciddi bir ceht ve gayret söz konusuydu. İnsanlar, okuyup öğrendikleriyle önce kendi boşluklarını doldurmaya, sonrasında da onları muhtaç sinelere ulaştırmaya çalışıyorlardı. Bütün bunlar da onları manevî ve itikadî açıdan besliyor, canlı ve diri tutuyordu. İnsanlarda ayrı bir heyecan vardı. Yapılan hizmetlerde de bütün bunların bereketini görüyorduk. Maalesef daha sonraki yıllarda bu okuma heyecanını kaybettik, dolayısıyla da beslenme kaynaklarımızdan uzak düştük.

Okumayan, öğrenmeyen insanların kıvamını koruyabilmesi, Hizmet aşk ve şevkini devam ettirebilmesi çok zordur. Bazıları hâlâ ilim aşkını, okuma heyecanını korusa da bunların sayısı artmadı. Hâlbuki dairenin genişlemesiyle bunların sayılarının da artması gerekirdi. Fakat maalesef böyle olmadı. Keyfiyet, kemmiyet ölçüsünde gelişmedi. Bunun önemli bir sebebi, zamanla insanlarda ülfet ve ünsiyetin hâsıl olmasıdır. Hizmet’in ilk yıllarında insanlar okudukları eserlerden müthiş bir lezzet alıyorlardı. Her şey onlara yeni, taze, orijinal geliyordu. İnsanları, zamanla oluşacak ülfet ve ünsiyetten kurtarmak için yeni bir okuma şekli geliştirmeye, meseleleri daha derin, engin ve geniş bir perspektifle ele almaya ihtiyaç vardı. Fakat ne yazık ki ilmî ve dinî hakikatleri insanlara sunanlar bunu yapamadı, ele aldıkları mevzulara yeni açılımlar getiremedi. Kıdemle birlikte ülfet de ortaya çıktı. Halkın teveccühüne aldandılar. Nasıl olsa halk anlatılan her şeyi dinliyordu. Bu sebeple onlar da aynı şeyleri tekrar etmeye devam ettiler. Neticede zamanla en orijinal hakikatler bile insanların gözünde cazibesini kaybetmeye başladı.

Oluşan bu alışkanlık ve sıradanlaşma duygusunu yok etmenin, kaybedilen aşk u heyecanı yeniden elde etmenin yolu; daire içinde bir kere daha okuma seferberliği başlatmak, insanımızı yeniden ilme, irfana, araştırmaya, öğrenmeye yönlendirmektir. Bunun için de yeni okuma tarzları geliştirmeli, yeni formatlar bulmalıyız. Farklı eserleri ve fikirleri birlikte müzakere etmeli, bunlar arasında mukayeseler yapmalı, yeni sonuçlara ulaşmaya, yeni ufuklar yakalamaya çalışmalıyız. İnsanların ilgi ve merakını yeniden imanî hakikatlere, onları anlatan eserlere çekmeli, onlardaki orijinal fikirlerin farkına varılmasını sağlamalıyız. Ne yapıp etmeli, okuma mevzuunda insanları bir kere daha harekete geçirmeli, onların heyecanlarını tetiklemeliyiz. Bunu başaramazsak ülfetten sıyrılamaz, metafizik gerilimimizi muhafaza edemeyiz.

Sâbıkîn-ı evvelin

°°°Önsöz°°°  

Yukarıdaki durumun bir sebebi de, o hareketleri başlatan zatlardan uzaklaşma, yani zaman ve mekân olarak farklı devir ve mekanlarda yaşıyor olma, onlardan yüz yüze feyz alma ve faydalanma imkanının ortadan kalkmış bulunması sebebiyle karşımıza çıkıyor. Fakat bu mahrumiyet, telafi edilemeyecek bir eksiklik değildir. Bu yeni şartlarda bile, o ilk halkada yer alanlarla aynı seviyede olmasa da, onlara  yakın bir kıvam kazanma ve onu korumak adına şunların yapılabileceğini söylüyor Muhterem merhum:

°°°°°°°°°°°

İster peygamberlerin isterse onların yolundan giden büyüklerin rahle-i tedrisine oturan ilk insanlar her zaman çok farklı olmuşlardır. Onlar, rahle-i tedrisine oturdukları (ders aldıkları) zatı kâmet ü kıymetiyle tanıyıp o insibağı yaşadıklarından dolayı farklı bir ufkun insanı olmuşlardır. Hz. Bediüzzaman’ın çevresinde hâlelenmiş insanlara bu gözle bakabilirsiniz. Risaleler’i çok iyi okumuş, Üstad’ı çok iyi anlamışlardır. Sordukları sorularla ondan hakkıyla istifade etmesini bilmişlerdir. Risaleler’i çok cazip, çok orijinal bulmuşlar; gönüllerini bu feyz menbaına bütün fakülteleriyle açmışlar, kabiliyetleri ölçüsünde ondan alabildiklerini almışlardır. Belki de talebelerinin Bediüzzaman’a tam bir teveccühle yönelmeleri ve hasr-ı himmet etmeleri onun da ilhamlarının önünü açmış ve ona yepyeni şeyler söyletmiştir.

Evet, herkesin böyle bir kıvam sergilemesi çok zordur. Bunun için çok iyi bir ameliyat-ı fikriye geçirmek; yani meseleleri yeniden ele almak, okumak, düşünmek, tahlil ve analiz etmek gerekir. Bunun nasıl bir usulle yapılacağı üzerinde ayrıca kafa yorulabilir ve bu konuda farklı yol ve yöntemler bulunabilir. Nasıl bir yöntem takip edilirse edilsin hedeflenen şey, ele alınan mevzuları nüanslarıyla kavrayabilmek, ima ve göndermeleri anlayabilmek ve onların derinliklerine dalabilmektir. Bunu yapabildiğimiz takdirde en iyi bildiğimiz konuları bile tüm yönleriyle anlamadığımızı görecek ve keşfettiğimiz yeni mânâlar karşısında ayrı bir zevk ve heyecan duyacağız. Netice itibarıyla ülfetin boğucu, ezici ve öldürücü atmosferinden kurtulacak, okuduğumuz eserlere farklı bir bakış açısıyla bakabilecek ve onları yeniden terütaze duyabileceğiz.

Her bir mevzuu, o alanda yazılmış başucu eserleriyle birlikte müzakere ve mütalaa etmek gerekir. Bu yolda yeni usuller geliştirmeli ve ısrarla bunların üzerinde durmalıyız. Ben, günümüzde ciddi anlamda kitap okunduğu kanaatinde değilim. Dolayısıyla temel meseleler bilinmediği gibi, pek çok insanda bunları bilme ve öğrenmeye karşı bir istek, açlık ve merak da yok. Bir mü’min nasıl olur da Allah’ın kendisine indirmiş olduğu kitabı merak etmez, dinine ait meseleleri öğrenmeye çalışmaz! Bu durum beni fevkalâde rahatsız ediyor. İman ve Kur’ân’a dair yazılmış eserlerin, üzerinde düşünmeden düz bir şekilde okunup geçilmesi de rahatsız ediyor. Bunları anlamaya çalışmıyor, üstelik anlamasak da anlamış gibi davranıyoruz. Maalesef yüzeysel bilgiler, sığ anlayışlar bugünün ihtiyaçlarına cevap vermiyor, insanları tatmin etmiyor ve onlarda yeni bir aşk u şevk uyandırmıyor.

Formalitelere Hapsolmama

°°°Önsöz°°°  

Her hedefe ulaşmanın bir takım vesileleri vardır. Hayatın zaruretleri, sosyolojinin kanunları bizi buna mecbur eder. Fakat bu vesileler gaye yerine kaim olmaya başladığı andan itibaren, yavaş yavaş hedeften sapma da başlamış olur. Bu vesileler, aynı zamanda zaaflarımızın ortaya çıkması için de birer vesiledirler. Bunlara takılmamanın iki şartı vardır. Çok samimi inanmış olmak ve sağlam bir karakter. Hocaefendi, en ufak bir tezahüründen bile çok büyük rahatsızlık duyduğu bu takılma konusunda şöyle diyor:

°°°°°°°°°°°

Okuma aşk u heyecanını kaybetmenin yanında, zamanla içine düştüğümüz diğer bir problem de formalitelerle meşguliyetin bizi asıl hedefimizden alıkoymasıdır. İşin başlangıcında makamlar, payeler, rütbeler yoktu. Ne tayin heyetleri vardı ne müfettişler ne de müdürlükler. Herkes eşit kabul ediliyor, aynı kategoride mütalaa ediliyordu. İnsanlarda birbirine karşı derin bir hürmet ve muhabbet hâkimdi. Bir araya gelince bizim için hayat kaynağı olan meseleler müzakere ediliyordu. İnsanlar, ellerine geçen kitapları didik didik ediyor, okudukları her meseleyi derinlemesine bilmek, öğrenmek istiyor; anlamadıkları bir şey olursa onu da bir bilene soruyorlardı. Herkes, kendi meselelerimizi başkalarına arızasız kusursuz ifade edebilecek bir donanıma sahip olmaya çalışıyordu. Bütün himmetler mükemmel insan yetiştirmeye sarfediliyordu. İ’lâ-i kelimetullah davası dışında kalan her şey teferruat sayılıyor ve önemsiz görülüyordu.

Zamanla insanlar bazı makamları tuttular. Kimisi bir kurumun temsilcisi oldu, kimisi bir yerin sorumluluğunu üstlendi, kimisine daha başka vazifeler verildi, kimisi bir kademede vazifelendirildi. Zamanla farklı farklı heyetler meydana geldi, birimler oluştu. Toplantıları toplantılar takip etti. Belki bütün bunlar, büyümenin ve kurumsallaşmanın kaçınılmaz neticeleriydi. Fakat asıl problem, insanların bu makam ve payelere takılıp kalmaları, bunların tâli şeyler olduğunu unutmaları ve asıl hedeflerinden sapmalarıydı. Dahası, yer yer sun’i gündemler icat etmeleri ve bunlarla hem kendilerinin hem de başkalarının vaktini heba etmeleriydi. Bir başka problem de önemli vazifeler yaptıkları vehmiyle okumayı, evrad u ezkârı ihmal etmeleriydi.

Esasında idarecilik, müdürlük, genel müdürlük gibi vazifeler, sadece, iman ve Kur’ân hizmetlerinin ahenk ve istikrar içerisinde yürümesi adına başvurulan birer vesileydi. Bunların hiçbiri gaye olmamalıydı ve bunlara haddinden fazla önem atfedilmemeliydi. Bir insan hangi makam ve konumu tutarsa tutsun, kendisini, bir mektubu bir yere götürmek, bir selamı bir kimseye ulaştırmak için tutulan bir ulak, bir amele gibi görmeliydi. O insana düşen vazife, sistemin düzenli işlemesi adına kendisine biçilen rolü oynayabilmek, konumunun hakkını verebilmekti. Tekraren söyleyeyim, adanmışlar açısından bu makamların hiçbiri, üzerinde durulacak, gönül bağlanacak şeyler değildir, olmamalıdır. Zira emaneten üstlendiğimiz bütün bu makamlar, muhtaç gönüllere Allah ve Resûlü’nü duyurma adına çıktığımız yolda birer vesileden, vasıtadan başka bir şey değildir.

Temsil ettiğimiz makamları asıl hedef hâline getirirsek vesileleri gaye yerine koymuş oluruz. Bu makamları kendimizi ifade etme, bilinme, görünme adına birer fırsata çevirirsek üzerimize aldığımız emanetleri istismar etmiş oluruz. Hele hele sahip olduğumuz makam ve payeleri şahsî çıkar elde etme adına kullanır ve kendi hesaplarımızın arkasına düşersek bunun adı düpedüz ihanet olur. Gaye-i hayal hâline getirdiğimiz şeyler hâsıl olduktan, ifasına ömrümüzü harcadığımız vazifeler yapıldıktan, canı-cananı uğruna feda etmeyi göze alıp yollarına düştüğümüz maksudumuza vâsıl olduktan, Hakk’ın rızası ufkumuzda tüllendikten sonra biz bilinsek ne olur bilinmesek ne olur! Varsın adımız, namımız bilinmesin. Hatta ucb ve riya marazından azade kalmamız için bilinmemek daha selametlidir.

Yaşanan Dağınıklığın Sebepleri

°°°Önsöz°°°  

Tasavvufta, “halk içinde Hak’la beraber olma” şeklinde ifade edilen bir sözümüz vardır. Bu, uzlete, inzivaya, yani toplumdan el ayak çekip zikre ve fikre dalarak Allah’a yaklaşmaya çalışmaktan çok daha zor bir kurbet (yakınlaşma) yoludur. İrşad ve tebliğ yolunu seçenler mecburen bu ikinci yolu seçmek zorundadırlar. Fakat bu seçim, bunun olumsuz etkilerinden korunmak için ekstra tedbirler almayı da gerektirir. Hizmetimiz açısından bu durumun değerlendirilmesi konusunda da Muhterem büyüğümüz şunları söylüyor:

°°°°°°°°°°°

Bizi beslenme kaynaklarımızdan uzaklaştıran etkenlerden biri de içtimaî hayatın içine girmemiz, farklı meşguliyetlere açılmamız, değişik plân ve projelerin arkasından koşmamız oldu. Birer gereklilik zannederek girdiğimiz bu işler zamanla bizi çepeçevre sardı; konuşmalarımızın temel konusu hâline geldi, hayal dünyamıza kadar sirayet etti. Zamanla, bir araya gelişlerimizde Hizmet’i konuştuğumuzu zannederken asıl konuşmamız ve üzerinde yoğunlaşmamız gereken ana meselelerimizi unuttuk ve Hizmet mevzuundan uzaklaştık. Bu da, okuma-anlama şevkimizi, bunlara muhtaç olduğumuz hissini aldı götürdü. Hatta bazılarımızda, “Bunları okusam ne olur okumasam ne olur, anlasam ne olur anlamasam ne olur!” şeklinde tuhaf bir istiğna duygusu belirdi. Bilmedikleri hâlde kendilerini biliyor zannettiler. Şekiller, kalıplar, formaliteler gelip mânâ, muhteva ve özün yerini aldı. İnsanlar, kalbî ve ruhî hayatımızın temel gıdası olan imanî hakikatlerden uzak kaldıkça farklı arıza ve problemler de baş göstermeye başladı.

Farklı sahalardaki açılımların hizmet adına önemli kazanımları olduysa da, bunlar aynı zamanda işi farklı bir zemine çekti. Açılımlarla birlikte bir kısım insanlar kendini salmaya başladı. Dünyanın farklı ülkelerinde İslâmî centerlar, diyalog merkezleri, kültür lokalleri, eğitim müesseseleri açma; oralarda idareci veya öğretmen olarak çalışma, toplumun farklı kesimleriyle sosyal münasebetler kurma, rical-i devletle görüşme, hoşgörü ve diyalog adına farklı kesimlerden insanlarla el sıkışma ve kucaklaşma gibi şeyler bizi kendi dünyamızdan, kendi düşünce ortamımızdan uzaklaştırdı, aldı bizi başka dünyalara götürdü. Ne yazık ki çoğumuz günümüzde hâlâ böyle bir dağınıklık ve kaybolmuşluk içinde yaşıyoruz.

Evet, arkasında koştuğumuz gaye-i hayalimizin gerçekleşmesi adına bir kısım organizasyonlar kuracak, sistemler geliştireceğiz. Fakat bunlar bizim için tali meselelerdir. Bizim toplanmalarımız, bir araya gelmelerimiz en temelde okumaya/okutmaya, öğrenmeye/öğretmeye, kendimizi ve başkalarını geliştirmeye, dua ve evrad u ezkâr yapmaya matuf olmalıdır. Ondan da gaye rıza-ı ilâhî ve i’lâ-yı kelimetullahtır.

Sonuç olarak, kaybettiğimiz kıvamı yeniden yakalamak, insanların aşk u şevkini tekrar canlandırmak, derlenip toparlanmak istiyorsak yapacağımız şeyler şunlardır: saff-ı evveli teşkil edenler gibi bir kere daha ilim, araştırma ve hakikat aşkına açılmak, beslenme kaynaklarımızla tekrar sıkı bir irtibata geçmek, herkeste bunlara karşı iştiyak hâsıl etmeye çalışmak. Bunun için yeni formatlar bulmalı, farklı okuma usulleri geliştirmeli ve ne yapıp edip insanların merakını bizim için menhelü’l-azbi’l-mevrud (tatlı su kaynağı) sayılan eserlere çekmeliyiz. Kendini i’lâ-yı kelimetullah davasına adamış yeni gönül erlerinin yetişmesi, yani bu devranın devamı ancak bununla mümkündür.

Eser: Kırık Testi-19 Işık Karanlığı Boğarken

SİSTEMLİ KİTAP OKUMA

°°°Önsöz°°°  

Bilgi sahibi olmanın en kısa ve en sağlıklı yolunun okumaktan geçtiği herkesin malumudur. Fakat günümüzde o kadar çok kitap var ki onları okumaya ne vakit yeter ye de buna ihtiyaç vardır. Yani ister istemez bu konuda seçici olmak zorundayız. Önemli olan bu seçimi doğru yapmış olmaktır. Yoksa hem zaman kaybetmiş, hem de tabiri caizse zihnimizi, kalbimizi abur cuburla doldurmuş oluruz. Aşağıda, işte bu seçme işinde kriterlerimizin neler olması gerektiği şöyle özetleniyor:

°°°°°°°°°°°

Ellili, altmışlı yıllarda bizim düşünce dünyamızı yansıtan, ruh ve mânâ köklerimize yabancı olmayan mecmuaların, kitapların sayısı hayli azdı. İnsan gününün beş altı saatini okumaya ayırsa piyasaya çıkan hemen her eseri okuyabilirdi. Fakat günümüzde –ister ticaret yapmak isterse ilim ve fikir hayatına katkıda bulunmak için olsun– o kadar çok eser neşrediliyor ki bunları takip etmek, okumak gerçekten çok zor. Buna karşılık insanı meşgul edecek, zihni dağıtacak meşgaleler de oldukça fazla. Bu açıdan, okunacak kitaplar konusunda olabildiğince seçici olmakta fayda var. Bizler iman ve İslâm’la ilgili meseleleri ele alan, ruh ve mânâ köklerimizle irtibatlı olan eserlere öncelik vermeliyiz. En lüzumlu eserlerden başlayarak okuma faaliyetlerimizi devam ettirmeliyiz. Kendi değerleriniz ve düşünce dünyanız itibarıyla ayaklarınızı sağlam bir zemine bastıktan sonra başka eserler okumanızda bir mahzur olmayabilir. Aksi takdirde değişik düşünce akımları karşısında başınız dönebilir, bakışınız bulanabilir, şaşırabilir ve devrilebilirsiniz.

Okuma Seferberliği

°°°Önsöz°°°  

Okumak her zaman ve herkes için önemli olmakla birlikte, zaman ilerledikçe ihtiyaçların çeşitlenmesi ve çoğalması, daha geniş çevrede insanlarla temas noktalarının artması, okumaya olan ihtiyaç gibi okunması gereken kitapları, ihtiyacımız olan bilgileri de artırıyor. Okuma konusunda seçici olmanın sebeleri, bu hayattaki gayemizin ve hedefimizin ne olduğuna göre değişir. İşte bizim dünya görüşümüz açısından neleri okumamız, öğrenmememiz ve bilmemizin en önemli olduğu alanlar:

°°°°°°°°°°°

Dinî ve millî değerlerimiz veya iktisadî ve kültürel hayatımız itibarıyla kendimiz olmanın, bütün alanlarda kendi ruh abidemizi ikame etmenin yolu, bilgili ve kültürlü olmamızdan geçer. Bediüzzaman bir yerde mahiyet ve istidat itibarıyla her şeyin ilme bağlı olduğunu belirtirken, (Bkz.: Bediüzzaman, Sözler, s.336 (Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas).) başka bir yerde insanlığın âhir zamanda ilim ve fenne sarılacağını ve bütün kuvvetini oradan alacağını ifade ediyor. (Bkz.: Bediüzzaman, Sözler, s.281 (Yirminci Söz, İkinci Makam).) Bu açıdan, kafilenin gerisinde kalmamak için çok ciddi bir okuma seferberliğinin başlatılmasına ihtiyaç var. Kitap okuma, sadece herhangi bir ilim dalında ihtisas sahibi olan kişilerin yapması gereken bir aktivite değildir. Bilakis herkesin seviyesine göre mutlaka kitap okuma alışkanlığı edinmesi gerekir. Biz öncelikle hava, su, besin gibi ruhumuzun ihtiyaç duyduğu temel kitapları okumalıyız. Mesela ibadetlerimizi doğru yapabilme, dinimizi doğru yaşayabilme adına ilmihal bilgilerini çok iyi öğrenmeliyiz. Ayrıca ahlâka ve muamelata dair meseleleri iyi bilmeli, Kur’ân hakkındaki malumatımızı artırmalı, Efendimiz’in (sâllallahu aleyhi ve sellem) nurefşan (etrafa ışık saçan) beyanlarına muttali olmalıyız. Hangi işle meşgul olursak olalım, yaptığımız işlerin İslâm’ın muhkematına uygunluğunu test edebilecek ölçüde dinimizi bilmek zorundayız.

Bütün bunların yanında tebliğ ve irşat kahramanları inandıkları hak ve hakikatleri doğru bir şekilde başkalarına nakletmek, dünya görüşlerini ve hayat felsefelerini ikna edici bir üslupla muhataplarına şerh etmek istiyorlarsa inandıkları değerler hakkında çok daha doyurucu bilgiye sahip olmak zorundadırlar. Ayrıca içinde yaşadıkları zamanın rüzgârını arkalarına almasını bilmeli ve çağın ihtiyaçlarına cevap verebilmelidirler. İşte bu da ancak ciddi bir okuma seferberliğiyle mümkün olabilir. Her şey dar bir dairede başlar, merkezde çok küçük bir açı şeklinde kendini hissettirir fakat muhit hattında çok büyük bir mesafeye dönüşür. Siz elli kişiyle bir işe başlarsınız. Bir süre sonra bakarsınız ki o elli kişi bin kişiye ulaşmış. Öte yandan bir ailede anne-baba kitap okumuyorsa, hususi bir inayet olmadığı takdirde, çocukların okuması beklenilemez. Âdeta genetik bir kod gibi anne-babanın tavır ve davranışları çoğu zaman çocuklara da akseder. Maalesef günümüzde anne-babalar okumaya ehemmiyet vermedikleri için çocuklar da okumuyor. Mutlaka bu boşluğun doldurulması, bu arızanın tamir ve telafi edilmesi gerekir.

Sadece ailede değil, bulunduğumuz her yerde insanlara kitap okumayı tavsiye etmeli, sevdirmeliyiz. Özellikle kendi düşünce dünyamızdan dem vuran, ruh ve mânâ köklerimizle irtibatlı eserlerin okunmasını sağlamalıyız. Yabancılaşma ve başkalaşmanın önüne geçmenin en önemli yolu budur.

Dijital Dünyanın Handikapları

°°°Önsöz°°°  

Günümüzde, bilgiye ulaşmak çok kolaylaşmış olmakla beraber, klasik okumanın, öğrenme yolunun ve şeklinin de ne kadar önemli olduğu bir kere daha ortaya çıkmış oluyor. Dijital imkânlar bilgiye ulaşmayı inanılmaz derecede kolaylaştırmış olmakla birlikte kitabın yerini tutamadığını, kağıdın ve kalemin yerini alamayacağını, almaması gerektiğini iki farklı noktadan şöyle açıklıyor Pırlanta Adam:

°°°°°°°°°°°

Dijital dünya insanlara okumaya alternatif bir dünya sunarken klasik anlamda kitap okuma alışkanlığını negatif şekilde etkilemeye başladı. Toplum olarak bu badirenin nasıl aşılması gerektiği üzerinde kafa yormamız ve insanları yeniden okumaya, düşünmeye, müzakere etmeye yönlendirmemiz gerekiyor. Her ne kadar bilgisayar, telefon ve internet sayesinde insanlar bilgiye daha kolay ulaşıyor olsa da kolay ulaşılan bilgilerin zihinde yer etmesi daha zordur. Dolayısıyla kitap okuma alışkanlığı kazandırma günümüz dijital dünyasında da önemini koruyor. İnsanın eline kitabını alıp önemli gördüğü yerlerin altını çizmesi, gerektiğinde kenarına notlar alması, tasvip etmediği fikirlerle ilgili mülâhazalarını kaydetmesi, okunanların daha iyi anlaşılması ve hazmedilmesi adına çok önemlidir. Zira okumaktan maksat, anlamak ve zihin açısından zenginleşmektir. Bu da ancak belirli bir emek ve ceht ortaya koymaya bağlıdır.

Burada bir hususu daha hatırlatmak istiyorum; günümüzde internet ve televizyon gibi kitle iletişim vasıtaları sayesinde çok şey görüyor, öğreniyoruz. Fakat insanlar bir süre sonra hiç farkına varmadan bunların bağımlısı hâline geliyorlar. Derken aktüaliteye ve eğlenceye dalıyor, kendi dünyalarından uzaklaşıyorlar. Kendimize bazı sınırlar koymalı, yaşanması muhtemel ferdî ve içtimaî dejenerasyonların önüne geçmeliyiz. Bu tür ortamlar suiistimale çok açıktır. Nitekim kitle iletişim araçlarının genç dimağlarda, ailelerde ve toplumsal hayatta meydana getirdiği yara ve tahribat da bunu gösteriyor. Bu konuda devlete düşen sorumluluklar olduğu gibi ailelerin de vazifesi olan şeyler vardır. Aileler, çocuklarını yakından takip ederek onların internette nerelerde gezindiğini, hangi sayfalara girdiğini kontrol edebilir, internet kullanımını belirli kurallar çerçevesinde sınırlandırabilirler.

Müzakereli Okuma

°°°Önsöz°°°  

Kişilerdeki okumak, öğrenmek arzu, istek ve niyetlerinin de birçok çeşidi vardır. Okumuş olmak için okumaktan, malumatfuruşluk için kuru kuruya bilgi toplamaya, bir çıkar elde etmek için okumaktan, okuduğu kitaptan azami istifade etmeye kadar kişinin niyetine göre değişen farklı okuma gerekçeleri var. Hocaefendi, bir kitap niçin okunmalı sorusunun cevabını verdikten sonra, nasıl okunmalı konusunda da şunları söylüyor:

°°°°°°°°°°°

Okunan kitaplardan daha fazla istifade etmenin önemli bir yolu, meseleleri karşılıklı müzakere etmektir. Diyelim ki haşir mevzuunu okumak istiyorsunuz, Hz. Bediüzzaman’ın, Fahruddin er-Razî’nin, İmam Gazzâlî’nin ve İbn Sina’nın konu etrafında yazmış olduğu eserleri birlikte müzakere edebilir ve konuyu çok boyutlu ele alabilirsiniz. Mesela “Ene ve Zerre Risalesi”ni okuyacaksanız bunu Muhammed İkbal’in benliğin sırlarını anlattığı Rumûz-ı bi-Hôdî kitabıyla karşılaştırarak yapabilirsiniz. Mukayeseli okumalar sayesinde hem fikirlerin birbirine üstünlüğünü görür hem de konuyu daha derinlemesine kavrayabilirsiniz.

Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem), meleklerin ilim talebelerini kuşatacağını ve onların üzerine sekine ineceğini anlattığı hadis-i şerifte meseleyi müzakereye bağlıyor. (Müslim, zikr 38; Ebû Dâvûd, vitr 14; İbn Mâce, mukaddime 17.) “Mufâale babı”ndan gelen müzakere kelimesi, birden fazla insanın baş başa vererek bir meseleyi etraflıca değerlendirmesi anlamına gelir. Müzakere, âdet kabilinden kitap okuma şekli olmadığı gibi birinin okuyup diğerlerinin uyuklaması da değildir. Bilakis on insanın kafa kafaya vererek bir konu etrafında imal-i fikir etmesi ve ‘tesâdüm-i efkârdan (fikirlerin çarpışmasından) barika-i hakikatin’ (hakikat parıltısının) tecelli etmesidir. Burada tek bir usul takip edilmek zorunluluğu yoktur. Zira bu, zamanla insanlarda ülfet ve bıkkınlık hâsıl edebilir. Dolayısıyla yapılan müzakereden, o ‘menhelü’l-azbü’l-mevruddan’ (dupduru tatlı su kaynağından) gerektiği ölçüde istifade edilemez. Önemli olan, herkesin yeni ve orijinal şeyler öğrenmenin hazzını tatmasını sağlamak ve okumayı çok saygın ve istifade edilebilir bir aktivite hâline getirebilmektir. Bu da yapılan derslerin formatıyla sık sık oynamaya, yeni metotlar geliştirmeye bağlıdır.

Yüksek Donanımlı İnsanlar Yetiştirme

°°°Önsöz°°°  

Her şeyi bilmek sadece Cenab-ı Hakk’a mahsus. İnsan için bu  mümkün de değil lazım da. Dünya ve ahiret hayatımızın tanzimi adına herkesin ihtiyacı olan zaruri bilgilerin dışında, tali anlamdaki bilgilere olan ihtiyaç herkese göre değişir. Tıpkı her mesleğin uzmanı için gerekli olan bilgilerin farklı oluşu gibi. Son olarak Muhterem müellifimiz, Bediüzzaman Hazretlerinin kısmen yanlış anlaşılan bir sözü üzerinden bu konuda şu tavsiyeleri yapıyor:

°°°°°°°°°°°

Biz, Hz. Pîr’in, bir dönem çevresindeki talebelerine hitaben söylediği, “Risaleler size yeter.” (Bediüzzaman, Sözler, s.839 (Konferans).) ifadesini maalesef yanlış anladık. O, din ve diyanetin ciddi tahrip edildiği, millî duygu ve düşüncenin ‘künde künde üstüne devrildiği’ bir dönemde, dinin temel esaslarına ve o gün için en lüzumlu olan meseleye dikkat çekme adına bunu söylemiştir. Fakat biz, onun bu ifadesini mutlaklaştırdık, dinî ilimlere gereken ehemmiyeti göstermedik. Hâlbuki bir insanın Risale-i Nur eserlerini okumanın yanı sıra tıp, kimya, fizik, biyoloji, antropoloji, sosyoloji, jeoloji gibi ilimlerin tahsilini yapması tabiîdir. Bunun gibi bir ilâhiyatçının da başlı başına müstakil birer alan olan İslâmî ilimlere ait temel eserleri okuması ve bu alanlarda uzmanlaşması beklenir. Hatta bir ilâhiyatçının, kendi alanıyla ilgili ilimlerin yanı sıra pozitif bilimlere ait meseleleri de icmalî olarak bilmesi, en azından bu alanda da ansiklopedik bir bilgiye sahip olması gerekir. Öyle ki o, bir kimyacı veya fizikçiyle çok rahat bu alana ait bir meseleyi konuşabilmelidir. Çünkü hem İslâm’ı pozitif bilimlerden tecrit edemezsiniz hem de bu alanlarda bilgi sahibi olmadıkça derdinizi bu sahalarla iştigal eden insanlara anlatamazsınız. Cenab-ı Hakk’ın kelâm sıfatından gelen teşriî emirler (Allah’ın indirdiği dinî hükümler), tekvinî emirleri (Allah’ın kainatta koymuş olduğu fizikî kanunlar) şerh ve tavzih eder. Bunlar o kadar iç içedir ki birini diğerinden ayırdığınız takdirde her ikisinin dilini de doğru anlayamazsınız. Bu açıdan, dinî ilimlerde ihtisas yapan insanların en azından icmali olarak müspet ilimler hakkında bilgi sahibi olması gerekir. Aynı şekilde müspet ilimlerde uzmanlaşan kimselerin de dinleri hakkında o ölçüde hatta daha fazla bilgi sahibi olmaları beklenir.

Dinî ilimler sahasında tahsil gören insanlar, çağımızın kucağımıza attığı problemlere makul çözümler getiremezlerse bu sadece onların acizlik ve mağlubiyeti olarak görülmez; bilakis böyle bir yenilgi İslâm’a mâl edilir. İmam Gazzâlî’den Fahruddin er-Râzî’ye, İzz İbn Abdisselâm’dan İbn Hacer el-Askalânî’ye, Hz. Bediüzzaman’dan Said Ramazan el-Bûtî’ye, ondan Tantavî Cevherî’ye kadar pek çok âlimin, yaşadığı dönemde İslâm’ın doğru anlaşılması adına ortaya koyduğu yorum ve fikirleri de bu yolda atılmış adımlar olarak görmek gerekir. Onlar, kaleme aldıkları çok kıymetli eserlerle dinî konulardaki şüphelere cevaplar vermiş, zihinleri meşgul eden problemlere tatmin edici izahlar getirmişlerdir. Günümüz dünyasında İslâm’ın doğru anlaşılıp yaşanmasını arzuluyorsak, en az onlar kadar malumat ve donanıma sahip olmak zorundayız. Bunun yolu da; mevcut eğitim sistemi içerisinde hem tecrübî hem de şer’î ilimlerde mahir insanlar yetiştirmek, bunun oluşması için gerekli ortamları hazırlamaktır.

Biz, mezar-ı müteharrik (canlı cenazeler) hâline gelmiş insanları, Cenab-ı Hakk’ın bahşettiği imkânları çok iyi değerlendirmek suretiyle uyandırmak ve yeni bir dirilişe vesile olmak istiyorsak, bunun yüksek donanımlı insanlara bağlı olduğunu çok iyi bilmeli, bu istikamette her fırsatı değerlendirmeli ve konumumuzun hakkını vermeliyiz.

Eser: Kırık Testi-19 Işık Karanlığı Boğarken

Bu yazı 26 kez okundu