Allah katında oldukça menfur olan şey
Ey iman edenler! Yapmadığınız ve yapmayacağınız şeyleri neden söylersiniz? Yapmadığınız ve yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında oldukça menfur bir şeydir. Ama Allah, (bütün yapı taşları birbirine kenetlenmiş) kurşundan bir bina gibi, Kendi yolunda saf saf savaşanları sever. (Saf Sûresi 2-4) Evet bu âyetler, bir şey söyleyip aksini yapma, yapmayacağımız, yapamayacağımız şeyleri yapacağımızı söyleme, boş iddialarda bulunma, sözden dönme, yalan söyleme, sözle davranışın birbirine uymaması ve olduğundan farklı görünme gibi, imanla bağdaşmayan nifak alâmetlerinin çirkinliğini ifade etmektedir. (Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal)
***
İmanla bağdaşmayan şeyler
İbnu Mes’ud (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdu: “Benden önce Allah’ın gönderdiği her peygamberin mutlaka ümmetinden havarîleri ve arkadaşları olmuştur. Bunlar onun sünnetiyle amel ederler emirlerini de yerine getirirlerdi. sonra, bu peygamberlerin ardından öylesi kötüler zuhûr etmişti ki, yapmadıklarını söyleyip, kendilerine emredilmeyeni de yapmışlardır. Kim bu güruhla eliyle mücahede ederse mü’mindir. Kim onunla diliyle mücahede ederse o da mü’mindir. Kim de onlarla kalbiyle mücahede ederse o da mü’ mindir. Bunun gerisine, artık zerre miktar iman yoktur.” (Müslim)
Evet İşlenen bir kötülük (münker) karşısında, mü’min, şartlara göre mutlaka bir tavır alacaktır. Eliyle müdâhale ettiği takdirde halledebileceği, müessir olabileceği bir durumsa eliyle, sözle faydalı olabilecekse diliyle müdâhale edecektir. Her ikisi de fayda vermeyecek bir durumda ise kalben buğzederek taraftar olmadığını belirtecektir. Bunu da yapmazsa o münkeri hoş görüyor demektir. Bu elbette imanla bağdaşmaz. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/378.]
***
Abdullah AYMAZ: “Uhuvvet ruhu gelişmezse, Marifet sırrı da açılmıyor”
Hulusî Yahyagil diyor ki: “Ben size bir şey söyleyeyim mi, bir sır söyleyeyim mi? “Nur Talebesinde uhuvvet ruhu gelişmez ise, o Nur Talebesinde marifet sırrı da gelişmiyor, açılmıyor. Çünkü uhuvvet Risale-i Nur’un şahs-ı mânevisinin, ruh-u mânevisi hükmündedir. Uhuvvet, dâvanın kayyumu mânâsındadır. Uhuvvet ruhu çökünce Risale-i Nur’un şahs-ı mânevisine de, alâkadarlık noktasında gelen füyuzât artık gelmiyor. Risale-i Nur Talebesi risaleyi okuyor, malumatı artıyor fakat marifeti, istikameti ve ihlası artmıyor.” Cenab-ı Hak bu vartalardan ve bu tehlikelerden hepimizi muhafaza etsin.” (www.surkulliyati.com’da )
Nur’un birinci talebesi ve ihlâsta birinciliği hep devam ettiren Hulusî Ağabeyimizin seneler önceki bu tesbitinin gerçekliğini bu süreçte ayan-beyan gördük… Zâlimlerin darbeleriyle yerlere kapaklanan kardeşlerine bir tekme daha atmaktan çekinmeyen uhuvvet yoksunlarını… “Bize bir yurt verecekler” diye uhuvvetini unutup kardeşlerini, mossad ajanı ilan eden koca koca insanları… Makamlar, mansıplar ümidiyle kardeşlerine hainlik damgası vuran anlı şanlı profesörleri… Okuduğunu ruhunda dokuyamayan, hazmedemeyen, okuduklarını tabiatına mal edemeyen, o haller ile hallenemeyen, temsil ruhunu içine sindiremeyen talebeler olmaktan Cenab-ı Hak bizleri korusun… Başkalarının acı hallerini görüp de kendi nefsinin ayıplarını sezememekten de… Bunları söylemek kolay da “Acaba ben nasılım?” diye bir de okuduklarımızın aynasından kendimize bakmak, hatalarımızdan dönmek çok kolay değil… Cenab-ı Hak, hepimize bu zorlukları, bu akabeleri aşacak ihlas ve gücü de versin… (13 Aralık 2016 Samanyoluhaber)
***
İftiraka Sebebiyet Verenler Cennet Yüzü Göremezler
“.. Evet, ne acıdır ki, yeryüzü muvazenesinde çok önemli bir konumu bulunan koskocaman bir Devlet-i Âliye iftiraklar neticesinde yıkılıp gitmiştir. [..] Ancak biz, ‘Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız’ (Bakara/134) ferman-ı sübhanisini nazar-ı dikkate alıp kendi hâl-i pürmelâlimize bakmamız gerekir. Evet, onlar, kazandıklarıyla Allah’ın huzuruna gittiler. Biz de bugün bir ümmet, bir milletiz. Bizim de tekâsüllerimiz, ihmallerimiz, birbirimizle yaka paça olmamız, anlaşma ve uzlaşmaya bir türlü yanaşmamamız ve ayrılıklara düşmemiz söz konusu. İşte bütün bunlar başımıza öyle gaileler açmaktadır ki, koskocaman bir millet iftiraklar sonucunda zayıf düşürülmüş, sonra da başkaları gelmiş, tokmakla tepesine inmiş ve onu sürüm sürüm süründürmüştür/süründürmektedir. Bütün bu günahlar umumun hukukuna tecavüz olduğu için şahsî günahların kat be kat önüne geçer. Hukuk sistemi açısından amme hakkı aynı zamanda Allah hakkıdır. Bu açıdan milletin hukukuna tecavüz aynı zamanda Allah hakkını da ihtiva eder. Bu sebeple rahatlıkla denilebilir ki, İFTİRAKLARLA BİR MİLLETİ PARAMPARÇA HÂLE GETİRENLER, NAMAZ kılsa, ORUÇ tutsa, ZEKÂT verse ve HACCA gitse de, UMUM MİLLET HAKKINI HELÂL ETMEDİKÇE, ONLARIN CENNET’e GİRMELERİ MÜMKÜN DEĞİLDİR. Bu sebeple, hizip mülâhazasıyla vahdet-i ruhiyeyi yaralayan ve birbiriyle boğuşarak mübarek bir milleti paramparça hâle getirenler, bu ağır ve azim günahın vebalinden kurtulmak istiyorlarsa, işledikleri cinayetin büyüklüğünü görmeli, iftirakın ihanet ölçüsünde bu topluma zarar verdiğinin farkına varmalı ve artık klik ve hizip anlayışını bir kenara bırakarak vifak ve ittifaka giden yolları açmalıdırlar; hiç olmazsa sulh olup ihtilafa düşmeme noktasından bir azim ve cehd ortaya koymalıdırlar. Aksi takdirde biraz önce ifade edildiği gibi, umum millet fertleri hakkını helâl etmedikçe, onlar, Cennet’in kokusunu dahi duyamazlar. [Eser: Günaha Göre Ceza ve Günaha Göre Tevbe/Cemre Beklentisi]
***
Halkından zulüm ve gasp yoluyla bir şeyler alıp hazinesine koyan sultan
Nûşirevân-ı Âdil bir valisine iş vermişti. Vali, görev süresinin sonunda hazineye vergi olarak getirmesi gerekenin üzerine üç bin dirhem fazla getirdi. Nûşirevân, fazlalığa tek bir bakış attı ve hemen emir verdi: “Fazla olan üç bin dirhemi sahiplerine geri verin. Valiyi de azledin.” Sonra meclisindekilere döndü ve şu cümleyi söyledi: “Halkından zulüm ve gasp yoluyla bir şeyler alıp hazinesine koyan sultan, bir temel atıp henüz kuruyup kuvvetlenmeden üzerine bina yapan adama benzer. Bina da temeli de yıkılır.” İktidarın hazinesinde olması beklenenden fazla ne varsa, yarın yıkılacak yerinin haberidir. (Tuhfetü’l-Ümerâ ve Minhatü’l-Vüzerâ — Siyaset Ahlakı, Abdüsselâm el-Amâsî, Büyüyenay Yayınları, s.75)
***
İstişarenin sırrı
“Gayret isteyen işlerde cesurlarla istişare et, tedbir gerektiren işlerde korkaklarla istişare et. Çünkü bunu yaparsan, korkakların taksir, cesurların düşüncesizce hareket etmek ayıplarından kurtulursun.” Mâverdî, istişarenin sırrını burada açar: Doğru cevap, kime sorduğuna bağlıdır. Cesura ihtiyat, korkağa hücum sordurulmaz. (Bilge Yöneticinin El Kitabı — Edebü’l-vezir, Ebü’l-Hasen el-Mâverdî, Klasik Yayınları, s.98)
***
Beş Adımda Daha Zekice Sorular Sorma Yöntemi
>Cevap İçin Değil, Anlamak İçin Sor: Evet Zekice sorular, bilgi değil bakış açısı kazandırır.
>“Neden” Yerine “Nasıl’ı” Sor: “Neden?” savunma yaptırır. “Nasıl?” çözüm üretir.
>Önce Dinle, Sonra Sor: İyi sorular, iyi dinlemenin meyvesidir.
>Belirsizliği Kucakla: Her sorunun hemen net ve kesin bir cevabı olmak zorunda değildir..
>Kısa Sor, Derin Etki oluştur: Kısa, açık ve güçlü… Çünkü karmaşık cümle, basit gerçeği örter.
***
Sosyal hayatta çözüm
Sosyal hayatta çözüm, doğru düşüncenin rağbet gördüğü anda otomatik olarak başlar. (Ahmet Selim/ZAMAN) Evet İnsanlar doğru ve isabetli düşünceye değer vermeye başladığında, sorunların çözümü kendiliğinden kolaylaşır. Çünkü doğru düşünce, doğru davranış ve doğru uygulamaların önünü açar.
***
Bazı şeylere öncelik vermek uğruna
Bazı şeylere öncelik vermek uğruna diğerlerini yok sayma yanlışı, öncelik vermek istediğin şeyleri yalnızlaştırır; verimsizliğe, konusuzluğa, asliyet yoksunluğuna götürür yani amaçladığının tersini getirir. (Ahmet Selim/ZAMAN) Bir konuya önem vermek, diğer önemli unsurları tamamen dışlamak anlamına gelmez. Aksi hâlde ön plana çıkarılan şey yalnızlaşır ve verimsizleşir; sonuçta hedeflenen başarının tam tersi ortaya çıkar.
***
İBÂDET ayrı, AHLAK ayrı, VİCDAN ayrı, AKIL ayrı değildir.
İBÂDET ayrı, AHLAK ayrı, VİCDAN ayrı, AKIL ayrı değildir. Gelişirse hepsini kapsayan bir bütün halinde gelişir. (Ahmet Selim/ZAMAN) İnsanın manevi ve zihnî gelişimi parçalı değildir. İbadet, güzel ahlak, vicdan ve akıl birlikte geliştiğinde insan da bir bütün olarak olgunlaşır. Bu bütünlük, sağlıklı ve dengeli bir hayatın temel şartıdır.
***
HE’den bir Duâ tavsiyesi
Hepimizin, ‘Keşke, tırnağımın ucundan başımdaki saçın ucuna kadar ölümü bütün acılığıyla duysaydım ama âlem-i İslâm âbidesinin ayakta olduğunu, ümmet-i Muhammed’in vifak ve ittifak içinde tek bir yürek hâline geldiğini görseydim’ diyerek dua etmeli ve bütün cehd ve gayretlerimizle bu işe kilitlenmeliyiz ki, bu durum, umum günahlara keffaret olsun ve başımızdaki gaile ve musibetler de rahmet-i ilâhî tarafından bertaraf edilsin. Evet, Cenâb-ı Hakk’a karşı: ‘Allahım bin kere benim canımı al ama ülkemde nizam olsun. Ne olur yâ Rabbi, bahtına düştük, canımızı al fakat ruhumuzun abidesini dikmeye bizi muvaffak kıl. Ne yapalım, âciziz, zayıfız, elimizden bir şey gelmiyor. Feleğin çarkları karşısında hep yenik düşüyoruz. O çarklar bizim arzu ve isteklerimize göre dönmüyor. Zira zimam başkasının elinde, dümende oturan başkası. Vallahi, billâhi, tallahi, çırpınıp duruyoruz ama dediğimiz şeyler hep havada kalıyor’ sözleriyle içimizde iç yakan bir hicran ve hasret olmalı ve sinemiz zıpkın yemiş gibi heyecanla inlemelidir ki, bizim bu hâlimiz umum günahlara kefaret olsun ve yeniden bir kez daha milletimizin ikbali gülsün.” [Eser: Günaha Göre Ceza ve Günaha Göre Tevbe/Cemre Beklentisi]