Cenab-ı Hakk, bize tamamen ve her şeyden daha ziyade yakındır. Biz ise, O’ndan nihayet derecede uzağız. Onun bize bizden daha yakın olması bizim ona aynı şekilde yakın olmamızı veya sayılmamızı gerektirmediği gibi, bizim ona olan çok büyük uzaklığımızı da etkilemez. (Lem’alar, “30. Lem’a, 6. Nükte”)
Bu, iyi anlaşılması gereken ve iyi anlaşılmadığı takdirde önemli hatalara sebep olan bir diğer çok önemli küllî gerçektir. Güneş, zâtı itibariyle bizden çok uzaktır. Fakat sıfatlarıyla, ısısı, ışığı ve ışığındaki renkleri itibariyle bizim gözbebeğimizdedir, içimizdedir, denebilir ki, bize bizden daha yakındır. Onun bize bizden daha yakın olması bizim ona aynı şekilde yakın olmamızı veya sayılmamızı gerektirmediği gibi, bizim ona olan çok büyük uzaklığımızı da etkilemez. Benzer şekilde, Cenab-ı Allah (c.c.), güneş gibi maddî bir cisim olmadığı gibi, Zâtı’yla herhangi bir yerde de değildir. O, zaman ve mekân ötesidir, fakat her bakımdan bize nihayet derecede ve bizden çok daha yakındır. Fakat O’nun bize olan bu yakınlığı, bizim de aynı şekilde O’na yakın olduğumuz manâsına gelmez. Biz, O’ndan nihayet derecede uzağız. İman, ibadet ve Din’e hizmetle O’na yaklaşmamız ise, katiyen maddî bir yaklaşma değildir. Bu, mânen yaklaşma, O’nun rızasına nail olma, O’nu daha iyi tanıma, O’nunla daha yakın ve derin münasebetler içinde bulunma demektir.
AKREBİYET-İ İLÂHİYENİN İNKİŞAFI VE SAHÂBE’NİN BÜYÜKLÜĞÜ
Bu meselenin manevî terakkî ve bu terakkîyi anlama açısından da ayrı bir önemi söz konusudur. Bazı insanlar vardır ki, kibrit-i ahmer gibi birden ateş alabilirler. Cenab-ı Allah (c.c.), bir tecellisiyle bunları mânen Kendi’ne yaklaştırır. Buna akrebiyet-i İlâhiyenin, yani Cenab-ı Allah’ın kullarına olan yakınlığının inkişafı denir. Bu inkişafla Allah’a mânen yaklaşanlar, başkaları gibi tarikat berzahına girmezler ve aylarca, senelerce seyr ü sülûk yapmazlar. Peygamberlerin ve büyük asfiyânın Allah’a yakınlığı genellikle böyledir.
Peygamber Efendimiz’in sahâbesini yetiştirmesi de böyle olmuş ve Peygamberimizin huzurunda bir defa oturma, bir defa O’nun sohbetine nail olma, Sahâbe derecesine çıkmaya kâfi gelmiştir. O’nun huzuru, sohbeti, ‘insibağ’ denilen, muhataplarına çaldığı boya ve nazarı, bir bedevîyi bir defada Sahâbe yapmaya yetmiştir. Tabiî, Sahâbe’nin bu mertebeyi kazandıktan sonra terakkîsi durmamış, her bir Sahâbî, kendi âlemi ve hususî çizgisinde terakkîsini sürdürmüştür. Ama bu terakkî, artık sahabîlikte terakkîdir. Buna karşılık, bazıları da tarikat berzahına girer ve orada meşakkatli bir seyr ü sülûkla terakkîlerini sürdürürler. Fakat bunlar, çok defa diğerlerinin derecesine yetişemezler. İşte, hiçbir velînin umumî fazilet ve büyüklükte en küçük bir Sahâbî’ye bile yetişememesi bu sırdandır.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |