✍Uzlaşı Kültürü
➖Diplomasi
➖Sevgi Köprüleri
✍Dünyada Selameti Sağlayan İki Söz
➖Eğri Büğrü Yollarla Hakka Varılamaz!
➖Ortak Paydalarda Anlaşma
UZLAŞI KÜLTÜRÜ
°°°Önsöz°°°
Uzlaşmazlık her zaman, hattâ günümüzde çoğu zaman inanç, ideal, fikir ve düşüncelerin farklılığından kaynaklanmaz. Zaten dünya kuruldu kurulalı var olan bu farklılıkların kabul edilmemesinden kaynaklanır. Mizaç olarak her insanın meşrebi doğuştan farklıdır. Sonra insanlar, kendi meşrebine en yakın bulduğu bir grubu seçer ve ona katılır. İşte, uzlaşma dediğimiz bu herkesin birbirini olduğu gibi kabul edilebilmesinin gerçekleşmesinde, o grupların başındakiler, yani cemaat, tarikat, parti vs. liderlerinin oynamaları gereken rolü şöyle açıklıyor Muhterem Hocaefendi:
°°°°°°°°°°°
Çokları, küreselleşme ve çoğulculukla birlikte ihtilaf ve çatışmaların temel kaynağı olan farklılıkların ve kırmızı çizgilerin bertaraf edileceğini, insanların geçmiş dönemlere nispetle daha fazla kucaklaşacağını, farklı zeminlerde bir araya geleceğini zannediyordu. Farklı din mensuplarının bazen bir camide, bazen bir kilisede, bazen de bir havrada bir araya geleceklerini veya farklı meşrep ve mezhep mensuplarının bazen bir Kadirî, bazen bir Nakşî, bazen de bir Alevî tekyesinde buluşacaklarını bekliyorlardı.
Ne var ki küreselleşmeyle birlikte tabiatlarda bulunan kimlik dürtüleri daha çok uyarıldı ve bu da “ötekine” karşı farklı farklı tepkilerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Vücudun kendisine enjekte edilen yabancı bir maddeye tepki verişi gibi insanlar duygu ve düşünceleri, hayat görüşleri itibarıyla kendilerinden farklı olana karşı tepki geliştirdiler. Çünkü insanlık, küreselleşen dünyanın sorunlarıyla yüzleşmeye ve bunların üstesinden gelmeye hazır değildi. Hâlbuki kanaat önderleri, fikir insanları, entelektüeller, filozoflar değişen dünya şartlarına ayak uydurabilme adına insanların zihinlerini hazır hâle getirmeli, birlikte yaşama kültürüne ve barışa vurgu yapmalıydı. İnsanlığı, farklı kimliklerin, etnik ve dinî farklılıkların, mezhep telakkilerinin sebep olabileceği ayrışma ve çatışmalara karşı uyarmalı, onlarda herkesi kendi konumunda kabul etme anlayışını geliştirmeliydiler.
Maalesef bu yapılmadı. Âdeta amatörce, “Hele bir engin denizlere yelken açalım, önümüze çıkan dev dalgalara nasıl karşı koyacağımızı daha sonra düşünürüz.” denildi. Bu sebeple önümüzdeki yıllarda insanlığı ne tür tehlikelerin beklediğini kestirmek zor görünüyor. İnsanlık adına yararlı işler yapmaya kendini adamış ruhların mutlaka bu konulara kafa yorması ve bunlarla ilgili çözüm önerileri geliştirmesi gerekir.
Mesela Hz. Bediüzzaman’ın, “Tâbiiyeti, sebeb-i mesuliyet ve hatar olan metbûiyete tercih etme” (Bediüzzaman, Lem’alar s.192 (Yirminci Lem’a, Birinci Nokta).) şeklinde dile getirdiği husus, ihtilafların önüne geçme adına önemli bir ölçüdür. Bunun anlamı, önde bulunmak çok tehlikeli olduğu için, idare işini başkalarına bırakma demektir. Bu, ciddi bir fedakârlık ve kahramanlıktır. Böyle bir tavır, farklı mezhep, meşrep ve mezaklar arasında ortaya çıkabilecek potansiyel ayrılıkların önüne geçme adına bir reçete olabilir. Fakat bunun etnik problemlere çare olması zordur.
Diplomasi
°°°Önsöz°°°
Günümüzde, toplumun farklı kesimleri arasındaki nefret ve düşmanlığın neredeyse tamamının bir arka planı vardır. Tabiri caiz ise bunlar, bir kan davasına dönüşmüş bulunan eski düşmanlıkların bize bıraktığı kötü bir mirastır. Bu kötü mirasın bize kadar ulaşmasını, bir zamanlar güçlü tarafın zayıflara karşı kullandıkları kaba kuvvete bağlıyor Hocaefendi. Yeni ortaya çıkmış bulunan kutuplaşmaların ve düşmanlıkların da aynı sonucu vermemesi ve mevcut durumdan kurtulmanın yolunu da işte şöyle gösteriyor:
°°°°°°°°°°°
Mevcut ihtilafların giderilmesi ve ortaya çıkan problemlerin çözümü adına, hemen güç ve şiddete sarılmak yerine akıl ve mantık çerçevesinde diplomasiyi sonuna kadar kullanmak dünyanın daha yaşanılabilir bir yer olmasını sağlar. Fakat ne yazık ki hakkın emrine verilmeyen güç ve kuvvet yanlış yerde kullanılıyor. Ortaya çıkan sıkıntıları bastırma adına hemen kaba kuvvete başvuruluyor ve insanların üzerine yürünüyor. Fakat bu, çok tehlikeli sonuçlar doğuruyor. Muvakkaten sorunlar bastırılsa da orada kin ve nefret ödemi oluşuyor. Bu ödem de gelecek nesillere miras kalıyor. Gencecik nesiller babalarına ve dedelerine yapılan haksızlığı konuşarak büyüyor ve intikam duygularıyla oturup kalkıyorlar. Dolayısıyla da uygulanan şiddet faydadan çok zarar getiriyor.
Bu itibarladır ki devletler gerek ülke içinde gerekse uluslararası ilişkilerde sorunları çözmek için hemen kaba kuvvete sarılmamalıdır. Kaba kuvvetin olduğu yerde en temel insanî değerler ihlâl edilir, nice zulüm ve haksızlıklar yapılır. İnsanların tepesine balyoz gibi inilerek, kafalar ezilerek, kelle alınarak bastırılan problemler daha sonraki dönemlerde daha da büyüyerek nükseder. Çünkü içlerde ukde kalır, ödemler oluşur. Onur ve gururlar yaralanır. Kin ve nefretler arkadan gelen nesillere intikal eder. Bu da çözüldü zannedilen problemlerin fasit daireler şeklinde devam edip gitmesine sebep olur. Geçici olarak çözüldü zannedilse de problemler daha da büyümüş olarak gelecek nesillere intikal eder ve altından kalkılamaz hâle gelir.
Akıl ve mantık kullanılarak, insanî duygular gözetilerek getirilen çözümler ise kalıcı olur. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) fetanet-i uzmâsının en önemli tezahürlerinden biri budur. O, adımlarını hiçbir falsoya sebep olmayacak şekilde atmıştır. Hayat-ı seniyyeleri boyunca ortaya koyduğu tavır ve davranışlarıyla bizlere akıllı davranmanın, diplomasiye sarılmanın, şefkat ve merhametle muamele etmenin gönülleri nasıl fethedeceğini göstermiştir. Günümüzde dünyanın dört bir yanına açılan amatör ruhların yaşadığı tecrübeler de samimiyetin, beklentisizliğin, insanlığın ve şefkatin mevcut problemlerle baş etmede ve gönülleri kazanmada ne kadar etkili olduğunu gösterdi. Çünkü onların bu tavırları, mevcut veya muhtemel olumsuz tepkileri kırdı, yatıştırdı. Yeterince tanınmayan, kültürü hakkında bilgi sahibi olunmayan, profesyonelce hareket edilemeyen zeminlerde dahi nice gönüller kazanıldı, nice dostluk köprüleri kuruldu.
Sevgi Köprüleri
°°°Önsöz°°°
Dostluğun veya düşmanlığın en derin yönü, onun duygusal ve psikolojik tarafıdır. Fiilî ve fizikî görüntüler duygularımızın dışarıya yansımasından ibarettir. Bu duygular, sevgi veya nefret dediğimiz içimizdeki tahrik edici unsurlardır. Çoğu zaman nefretin, kinin ve düşmanlığın sebebi, karşı tarafın tamamen kötü olduğu yargısına dayanır. Bu önyargıdan kurtulmanın tek yolu da insanları tanımaktan geçer. Bunun için, hem ferdî, hem de sosyal adımlar atmak ve bir araya gelmek şarttır. Malum yalan, iftira ve zulüm fırtınası esinceye kadar bunun çok güzel örneklerini vermiş bulunan merhum büyüğümüz burada da şu tavsiyeleri yapıyor:
°°°°°°°°°°°
Küreselleşmenin tüm hızıyla sürdüğü günümüz dünyasında birlikte yaşama kültürü geliştirmek istiyorsak bir taraftan problemlerin çözümü adına diplomasiyi öne çıkarmalı, diğer taraftan farklı anlayışlara, kültürlere, değerlere saygılı olmayı öğrenmeliyiz. Sıkça dile getirdiğimiz bir ifadeyle, herkese, sinemizde oturacağı bir sandalye tahsis edebilmeliyiz ki hiç kimse ayakta kalma endişesine kapılmasın. Böyle bir tavır müsamaha ve şefkat endişe duyulan pek çok korkunç silahın kullanılmasının önüne geçecek, çarpışan dev dalgaların önünde dalgakıran vazifesi görerek onları tesirsiz hâle getirecektir. İşte en yakın çevreden başlayarak bütün dünyada tesis ettiğimiz bu sevgi köprüleri, sulh adacıkları muhtemel çatışmaları önleme adına etkili birer hamle ve hareket olacaktır.
Maalesef bugüne kadar her zaman birileri, kendinden olmayanları “öteki” olarak gördü, onlar hakkında önyargıyla hüküm verdi ve onları pek çok olumsuzluğun adresi gibi gösterdi. Eğer farklı dil, din, ırk ve kültür ortamlarında yetişen insanların önyargılardan, yanlış algı ve kanaatlerden kurtarılmasını istiyorsak onların farklı ortamlarda bir araya gelmelerini ve böylece birbirlerini daha yakından ve doğru bir şekilde tanımalarını sağlamalıyız. Evet, pek çok yanlış kanaati zihinlerden kaldırmanın yolu, beraber oturup kalkmak, beraber yiyip içmek suretiyle insanlar arasındaki perdeleri, duvarları ortadan kaldırabilmekten geçer.
İnsanlar fıtrî olarak kendi milletinden, mezhebinden, meşrebinden olana karşı farklı bir yakınlık duyabilir. Belirli bir anlayışa, hayat felsefesine, düşünce tarzına samimi bir şekilde bağlı olabilir. Fakat bu, başkalarına düşmanlık yapmayı gerektirmez. Mesela ben bir Müslüman olarak kendi yolumu, yöntemimi delice severim. Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bin canım olsa kurban ederim. “Keşke, başkaları da bu hakikat membaını tanısa, bu tatlı su kaynağına kovalarını salsa, bu kevserden kana kana içse ve susuzluğunu onunla giderse!” diyebilirim. Fakat benim bu sevgim, arzu ve isteğim ne Hıristiyanlara ne Yahudilere ne de başka din mensuplarına düşmanlık yapmamı gerektirmez. Bilakis bana düşen, herkese karşı insanca davranmaktır.
Daha önce farklı münasebetlerle bir düşüncemi dile getirmiş ve şöyle demiştim: Keşke müşterek bahçesi olan cami, kilise ve havralar inşa edebilsek veya aynı avlu içerisinde camiyle cem evleri yapabilsek. Mabetlerinden çıkan insanlar aynı bahçede bir araya gelebilse, beraber çay içse, yemek yese ve böylece birbirlerini daha yakından tanıma imkânı bulsa. Öyle bir atmosfer oluşsa ki herkes kendi düşüncesini rahatlıkla dile getirip birbirine tebessüm edebilse, birbiriyle kucaklaşıp ön yargılardan büsbütün sıyrılabilse. Böylesi insanca tavırlara bütün dünya insanının şiddetle ihtiyacı var. Maalesef uzun yıllar önce yaptığımız bu teklif ve girişimler havada kaldı. Demek ki insanlık henüz böyle bir seyahate muktedir değilmiş. Fakat böyle bir ufku yakalama adına her fırsatı değerlendirmeliyiz. En azından biz kapımızı, soframızı, gönlümüzü her meşrepten, her anlayıştan insana açık tutmalıyız. Kendimize de onların sofralarında yer aramalıyız. Onları aramıza aldığımız gibi biz de onların zeminlerinde, ortamlarında bulunmalıyız. İlahî ahlâk da bunu gerektirir. Zira Allah, “Kulum Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın yaklaşırım. O Bana bir arşın yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç yaklaşırım. O Bana yürüyerek gelirse Ben ona koşarak giderim.” (Buhârî, tevhîd 15, 50; Müslim, tevbe 1, zikr 1, 20-22) buyuruyor.
Civanmertlik bekliyorsak önce biz civanmertlikte bulunmalıyız. Teveccüh bekliyorsak önce biz teveccüh göstermeliyiz. Âlemin bizden beklediği, bizim âlemden beklediğimizdir. Günümüzde buna empati diyorlar. Empati, insanın kendini başka birinin yerine koyarak olaylara onun gözüyle de bakabilmesi; farklı bir ifadeyle, muhatap olduğu insanların beklentilerini, duygu ve düşüncelerini, heyecanlarını ve saygı duyduğu değerleri göz önünde bulundurabilmesidir. Zannediyorum lokal olarak bu meseleyi hallettikten sonra daireyi genişleterek, dünya çapında da benzer güzelliklerin ortaya çıkmasına vesile olabiliriz. Belki de bu, dünyayı sürüklendiği kötü sondan kurtarma adına önemli bir adım olur. Bize düşen de iyiliklerin temsilcisi olmak ve muhtemel fitneleri göğüsleyebilmektir.
Selçuklu devletinin son zamanlarında, hercümercin hâkim olduğu, her şeyin künde künde üstüne devrildiği kritik bir dönemde yaşamış olan Hz. Mevlâna öyle bir sevgi atmosferi oluşturmuş ki onun etkisi günümüze kadar gelmiş; hatta Batı’ya bile ciddi tesir etmiştir. O, bir ayağı İslâm dininde sabit, diğeri ise yetmiş iki millet üzerinde gezen bir pergel gibi olduğunu söylüyor. Bu, gerçekten derin bir mülâhazadır. Günümüzde ihtiyacımız olan şey de bu ruh ve mânâdır. İsterseniz buna “Mesihiyet ruhu” diyebilir ve bunu âhir zamanda Hz. Mesih’in nüzulüyle (inişiyle) de irtibatlandırabilirsiniz. Önemli olan, önce dar sahada da olsa böyle bir kucaklaşma başlatıp yavaş yavaş çevreye yayabilmektir.
DÜNYADA SELAMETİ SAĞLAYAN İKİ SÖZ
°°°Önsöz°°°
İdarecilik bir sanat, bir engin görüş ve farklılıkları kabullenme, kendisi açısından olumsuz bulduğu söz, hâl ve durumları bir yere kadar hazmedebilme kabiliyetidir. Yoksa bir makamı işgal etmiş bulunmak, sıfatı müdür, genel müdür, başkan, bakan, başbakan ve cumhurbaşkanı da olsa idarecilik değildir. Herkesin kendi çapında idare etmekle mükellef bulunduğu kişi ve çevreler vardır. Sorumluluğun alanı ve seviyesi ne olursa olsun, her idarecinin sahip bulunması gereken temel özellikleri şöyle açıklıyor Zât-ı Muhterem:
°°°°°°°°°°°
Bediüzzaman Hazretleri, “Uhuvvet Risalesi”nde Hâfız-ı Şirazî’nin şu sözünü nakleder: “İki cihanın rahat ve selâmetini iki şey tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârane muaşeret ve düşmanlarına sulhkârane muamele.” (Bediüzzaman, Mektubat s.390 (Yirmi İkinci Mektup, Birinci Mebhas, Dördüncü Vecih).) Buradaki dost tabirini geniş anlamıyla düşünmek gerekir. Kardeş, muhip, taraftar, sempatizan konumunda olan insanlar da bir yönüyle bu kategoriye girer. Hatta bazıları vardır ki iyi günde yanınızda durur fakat kötü günler gelip çattığında zaaflarına yenik düşerek size sırtını dönebilir. Bunları da sindirmesini, hazmetmesini ve hoşgörüyle karşılamasını bilmeli ve Hâfız-ı Şirazî’nin dediği gibi mürüvvetten ayrılmamalısınız. Bunun yanında kişi, kendisine düşmanca tavır alanları da idare etmesini, onlarla barış içinde yaşamasını bilmeli.
Hz. Âişe’nin rivayet ettiği bir hadiste Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:
إنّ اللّٰهَ تَعَالَى أمَرَني بِمُدَارَاةِ النَّاسِ كَمَا أمَرَني بإِقامَةِ الفَرَائِضِ
“Allah bana, farzları yapmayı emrettiği gibi insanları idare etmeyi de emretti.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l–ummâl 3/164.) Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), burada insanları idare etmenin, namaz kılma, oruç tutma, zekât verme, hacca gitme seviyesinde bir emir olduğunu ifade buyuruyor. Bunu, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker kategorisi içinde değerlendirmemiz mümkündür. Aslında bunun adı siyasettir. Arapça bir kelime olan siyaset, her ne kadar günümüzde olumsuz bir anlam yüklenmiş olsa da, idare etme sanatı demektir. Çok farklı yönleri bulunan idare sanatı, ciddi bir birikim ister. İçinde yaşadığı çağı iyi okuyamayan ve çevresindeki insanların bakışını doğru değerlendiremeyen birinin, şartlara göre doğru tavrı belirleyebilmesi ve düşmanlığa kilitlenmiş insanları idare edebilmesi mümkün değildir. Siyaseti (idare sanatını) bilen kimse, mesela teferruata ait meseleleri kavga vesilesi yapmaz. Herkesi kendi karakteri, kabiliyeti ve yetiştiği kültür ortamı itibarıyla çok iyi tanır ve buna göre davranır. Üzerine doğru gelen çılgın bir sel bile olsa bir mecra bulur ya da açar ve onu zararsızlaştırabilir. Zararsız hâle getirmenin de üstünde, onu bir barajda toplayarak, arkasından da toprakla buluşturarak faydalı hâle getirebilir.
Siyaset, yani idare sanatı, sadece devletle ilgili bir mesele değildir. Eğitimde, ailede, insanî münasebetlerde, toplumsal meselelerde de siyaset söz konusudur. Hiç şüphesiz, daire genişledikçe insanları idare etmek de zorlaşacaktır. Problemleri akıl ve diplomasiyle çözme, düşmanlara karşı doğru bir ilm-i siyaset takip etme asıldır. Fakat yeterli donanıma sahip olmayan ve bulundukları makamın hakkını veremeyen idareciler, hemen kaba kuvvet ve şiddete başvurur ve siyaset ilminin gereklerini yerine getirmezler. Konumlarını hak ederek kazanmamış, kademe kademe ilerlememiş, birden sıçrayıp bir noktaya yükselmiş/yükseltilmiş insanlar, bulundukları yerin hakkını eda edemezler. Onlar her ne kadar yüksek makamları temsil etseler de duygu ve düşünce açısından bulundukları yerin çok gerisinde kalırlar. Karşılaştıkları zorluklar veya düşmanların hile ve hud’aları karşısında çabuk tahrik olur, hislerine yenik düşer, ne zaman nasıl hareket etmeleri gerektiğini kestiremezler. Bu sebeple temsil ettikleri konuma terettüp eden vazifeleri hakkıyla eda edemezler. Ancak zamanla rüştünü ispat eden, yavaş yavaş olgunlaşarak yükselen ve aldığı vazifeleri başarıyla yerine getiren insanlar konumlarının hakkını verebilir. İstihdam edildikleri her işi, Allah’ın izniyle, falso yapmadan başaracak potansiyelleri vardır.
Eğri Büğrü Yollarla Hakka Varılamaz!
°°°Önsöz°°°
Dünyanın her devrinde insanlığın problemleri de, bunların çözüm yolları da aynıdır. Sadece bu problemlerin çıkış sebepleri ve şiddeti farklı olabilir. Üstteki bölümde de geçtiği gibi Hâfız-ı Şirazî’nin ifade ettiği ve Üstadımızın naklettiği formül, öneminden hiç bir şey kaybetmeksizin günümüz için de geçerlidir. Yine o söze atıf yaparak, insanlığın son birkaç yüzyıldan beri yaşadığı, hâlâ yaşamaya devam ettiği ayrışma, ayrıştırma ve bunların çaresi ile ilgili olarak yine şu önemli değerlendirmeyi yapıyor Muhterem Müellifimiz:
°°°°°°°°°°°
Hâfız-ı Şirazî’nin sözü, bugünün Müslümanları için daha bir önem kazanmıştır. İhtilaf ve çatışmaların hiç eksik olmadığı, şiddet ve radikalizmin İslâm’ın dırahşan çehresini kirlettiği günümüz dünyasında, Mevlâna, Yunus Emre ve Bediüzzaman gibi davranmaya, dövene elsiz, sövene dilsiz, gönül koyana gönülsüz mukabelede bulunmaya ihtiyaç var. Müslümanlar, her tür kabalığa ve saldırıya göğüs germesini, zorluk ve sıkıntılara katlanmasını bilmelidirler. Her ne kadar son asırlarda Müslümanların ülkeleri işgal edilmiş, toprakları elinden alınmış, idare sistemlerine dokunulmuş ve kaynakları sömürülmüş olsa da bu, onları tepkisel ve radikal davranmaya sevk etmemelidir. Onlar, temsil ettikleri değerlerin hatırına İslâmî düşünceyi, olması gereken noktaya yönlendirerek tüm dünyada barış köprüleri kurmaya, sulh adacıkları inşa etmeye çalışmalıdırlar.
Bu konuda günümüzde öyle büyük yanlışlar yapılıyor ki! Kimileri devletten bağımsız kafasına göre istiklal mücadelesi başlatıyor. Kimileri canlı bombalarla çoluk-çocuk, yaşlı-kadın demeden masum insanları öldürmenin adına cihat diyor. Hakta mutabakat sağlanamadığından, herkes kendine göre bir hak arayışına giriyor ve kendine göre bir mücadele şekli ortaya koyuyor. İstiklal ve hürriyet peşinde koşsa bile asla maksadına ulaşamıyor. Bilakis ortaya kargaşa ve anarşi çıkıyor. Hatta kin ve nefretler körüklenerek İslâm düşmanlığına sebep olunuyor.
Hak olmayan bu tür eğri büğrü yollarla hakka varılamaz. Hz. Pîr’in ifadesiyle, her hakkın her vesilesi hak olmayınca, hak olan bir maksuda bâtıl yollarla ulaşılmaya çalışılınca, ortaya konulan bütün mücadeleler akamete maruz kalıyor (sonuca ulaşamıyor). Hâlbuki hakka ulaştıran yolların da hak olması gerekir. Eğer biz hakkı hedeflemiş, gözümüzü i’lâ-yı kelimetullaha dikmiş ve tüm insanlığın bir sevgi atmosferi içinde bir araya gelmesini gaye-i hayal hâline getirmişsek, Makyavelist düşüncelerle bu hedefimize varamayacağımızı bilmeliyiz. Bu konuda kendi kafamıza göre yol ve metotlar uyduramayız. Öncelikle Kur’ân ve Sünnet’in önümüze koyduğu ilke ve prensiplere, sonrasında da günümüz insanlığının büyük mücadeleler neticesinde elde ettiği evrensel insanî değerlere uygun hareket etmek zorundayız.
Ortak Paydalarda Anlaşma
°°°Önsöz°°°
İnsanlar, ne kadar çok farklı düşüncelere, farklı inançlara, farklı kültürlere sahip bulunsalar da, hepsinin insan olmaları açısından ortak noktaları mutlaka vardır hem de çoktur. Bu ortak değerlerde buluşup anlaşmak hem mümkün hem de insanlığın tamamı için faydalıdır. İhtilafın, tefrikanın, fitnenin, hele hele savaşın ise hiç kimseye faydası yoktur. Üstelik çağımız, bilgi çağı olması itibarıyla geçmiş asırlara göre ortak bir zeminde buluşmak daha kolay gerçekleşebilir. İşte son olarak, bunun niçin ve nasıl olacağı konusunda şunları söylüyor Muhterem Büyüğümüz:
°°°°°°°°°°°
İnsanlığın üzerinde ittifak ettiği evrensel fasl-ı müştereklerin ortaya çıkarılması ve bunlar etrafında bir araya gelinmesi, her zaman olduğu gibi günümüzde de takip edilmesi gereken önemli bir siyaset tarzıdır. Kur’ân’ın Ehl-i Kitap’a hitaben söylediği gibi, farklı duygu ve düşüncelere sahip olan insanlarla ortak noktalar çok iyi tespit edilerek “Gelin şunlarda anlaşalım!” denilebilmelidir. Bu, dünya çapında bir sulh ve salahın sağlanması adına takip edilmesi gereken çok önemli bir idare anlayışıdır.
Kur’ân şöyle buyurur: “(Resûlüm!) de ki: Ey Ehl-i Kitap! Buyurun gelin, sizinle aramızda müşterek şu noktada buluşalım: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım; Allah’ı bırakıp da insanları rab edinmeyelim. Eğer sizin bu çağrınıza kulak vermezlerse, işte o zaman: ‘Şahit olun ki biz Müslümanlarız, bu ahde teslim olanlarız!’ deyiniz.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/64) Bediüzzaman Hazretleri, âyet-i kerimede geçen “Ehl-i Kitap” ifadesine, “ehl-i mektep” şeklinde mânâ veriyor. Söz konusu âyette, Hıristiyan ve Yahudilere, kendilerine indirilen kitabı okuyup anlamalarına gönderme yapılarak aslında bir yönüyle iltifat ediliyor. Diğer bir yönden bu ifade aynı zamanda onlara ciddi bir ikazdır: “Madem sizin elinizde kitabınız var ve onu okuyorsunuz, o hâlde başkaları gibi kulaktan dolma bilgilerle değil; okumuş, elit bir insan gibi hareket etmelisiniz.”
Arkasından Cenab-ı Hak, her iki tarafın da üzerinde uzlaştığı ortak bir söz etrafında bir araya gelinebileceğini beyan buyuruyor. Nedir bu ortak kelime? Sadece Allah’a kulluk yapmak. Âyet, hem hiç kimseyi suçlamadan meselenin pozitif yönü üzerinde duruyor hem de bu konuda detaya inmiyor. Çünkü detaya indikçe ihtilaflar ortaya çıkacaktır. Ümmühatta (temel esaslarda) mutabakat sağlama imkânı varken detayda ihtilaf etmek doğru değildir. Farklı din ve kültürlere sahip insanların, anlaşmakta zorlanacakları pek çok noktanın olması tabiîdir. Fakat tartışma ve çatışma doğuracak meseleler söz konusu edilmeden müşterek noktalarda anlaşılabilir. Yani karşı tarafın duygu ve düşüncesini hesaba katmadan kendi doğrularımızı onun yüzüne haykırmak doğru değildir.
Selim vicdan ve akıllar, Kur’ân’ın yukarıdaki gibi çağrılarına itiraz etmezler. Bu yüzden, önemli bir misyonun temsilcisi olan insanların hep bu espri içinde hareket etmesi çok önemlidir. Vahdet-i ruhiyenin, gönül birliğinin sağlanması buna bağlıdır. Senelerden beri rahnedar olmuş (zarar görmüş) bir kaleyi birden tamir edemezsiniz. Tahrip kolaydır fakat bir şeyi aslına uygun şekilde restore etmek çok zordur. Günümüzde kalpler, vicdanlar, akıllar çok zedelendi, tahrip çok büyük oldu. İnsanların birbirine karşı güvenleri kalmadı. İnsanların yeniden çok rahatlıkla güven içinde yaşayabilecekleri bir atmosfer oluşturma, ciddi bir gayrete bağlıdır. Eğer dünyaya sunacağınız bir mesajınızın olduğuna inanıyorsanız, önce en yakın dairede, sonra yavaş yavaş dışarıya doğru açılarak insanlarla fasl-ı müştereklerde anlaşarak işe başlamalısınız. Hiçbir yerde probleme sebebiyet vermemeli, dünyevî mücadelelerin içine girmemeli, çatışma ve ihtilafa neden olacak meselelerden uzak durmalısınız. Çünkü dünyanın kardeşçe yaşamaya, paylaşmaya, huzur ve barışa ihtiyacı var.
Eser: Kırık Testi-19 Işık Karanlığı Boğarken