Hayata Dair Notlar-47

Ayet: Ne Medine (ve şehirler) halkının, ne de etraflarındaki çöl ve köyler halkının Allah Rasûlü’ne muhalefet edip O’nun peşinden gitmemeleri ve O’na gereken ihtimamı göstermeyip, kendi canlarının ve başlarının derdine düşmeleri olacak şey değildir. Değildir, çünkü (O’nun getirdiği Din’e bağlılıkla) Allah yolunda herhangi bir susuzluğa, yorgunluğa ve açlığa maruz kalmış, bir yere ayak basıp kâfirleri öfkeye sevketmiş ve düşman karşısında herhangi bir başarı elde etmiş olmasınlar ki, bundan dolayı kendilerine makbul bir iş sevabı yazılmamış bulunsun. Şurası bir gerçek ki Allah, iyiliği şiar edinmiş ve Allah’ı görmeseler de, O’nun kendilerini gördüğünün şuuru içinde davrananların mükâfatını zayi etmez. (Tevbe Sûresi 12)

Hamdi Yazır: Evet Mü’minlere Resulullah’a uymak ve itaat etmenin gereği sebebiyle: Allah yolunda onlara ne bir susuzluk, ne bir yorgunluk, ne de bir açlık isabet etmez ve kâfirleri kızdıracak, öfkelendirecek hiçbir yeri çiğnemezler ve düşmana karşı hiçbir başarı sağlamazlar ki, mutlaka kendileri için bunların her biri ile salih bir amel, (yani en güzel ecre layık, Allah katında makbul olan bir iyilik) yazılır. Hiç şüphesiz Allah muhsinlerin (yani güzel iş yapanların) ecrini zayi etmez. Özellikle ve öncelikle bunların ecrini zayi etmeyeceği kesindir. [Hak Dini Kuran Dili]

***

Büreyde radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kadı üçtür: Biri cennetlik, ikisi cehennemliktir. Cennetlik olan, hakkı bilip öyle hükmedendir. Hakkı bilip hükmünde (bile bile) adaletsiz davranan cehennemliktir. Halka câhilâne hükümde bulunan da cehennemliktir.” [Ebu Dâvud, Akdiye 2, (3573). Bu hadis, hakkı bilen ve hakla amel eden kadının cehennemden kurtulabileceğini belirtir. Diğerleri ise kutulamayacaktır. Şu halde burada esas, sadece bilmek değil, onunla amel’dir. Zîra hakkı bilip de onunla amel etmeyenin, aynen cehaletle hükmeden gibi cehennemlik olduğu belirtilmiştir. Hadiste mühim bir husus şudur: Cehaletle hükmedenin hükmü hakka muvafık olsa da cehennemliktir. Hadisin zâhiri bunu ifade etmektedir. Çünkü mutlak gelmiştir. Böylece hadis, cehaletle hükmetmekten veya hakkı bildiği halde haksız hükmetmekten şiddetle tahzîrde bulunmuş olmaktadır. Hatîb Şerbînî: “Hükmü infaz edilecek kadı birinci kadıdır, diğer iki sinin hükümlerine itibar edilmez” demiştir. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/77-78]

***

Bir mü’min, İslâm’a, imana ve Kur’ân’a ait meselelere sahip çıktığını söylediği halde kendi nesline anlatacak kadar bu yüce hakikatleri bilmiyorsa, onun samimî olduğunu söylemek çok zordur. Oysaki içte ve dışta dine karşı olan kimselerden hangisine kulak verilirse verilsin, kendilerine ait meseleleri çok iyi bildikleri görülecektir. Meselâ bir nihilist, bir anarşist, bir din düşmanının, fikirlerinden istifade ettiği kişilerin eserlerini çok iyi takip ettikleri ve rahat anlatabildikleri açıktır. Aynı zamanda onlar, demagoji ve diyalektiği de fevkalâde iyi bilmekte ve karşılarına aldıkları körpe dimağları ezip yoğurarak balmumuna çevirmektedirler. Evet bâtıl yolun tâli’siz yolcuları, kendi ideolojileriyle alâkalı bilmeleri gereken her şeyi çok iyi bilirler. Bir şahsın hayat serencâmesini bilmek bir ilim ve irfan değildir ama ruhları karbonlaşmış bu tâli’sizler, kendi davalarında bayraktarlık yapmış pek çok dinsizin hayat serencâmesini çok iyi bilirler. Ne acıdır ki, yüce bir davaya gönül vermiş mü’minlerin pek çoğu Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hulefâ-i Râşidîn’in (radıyallâhu anhüm) hayat-ı seniyyelerine ait bir şey bilmedikleri gibi dinin temel felsefesinden de habersizdirler. Bilmedikleri için de o yüce şahsiyetlerin hayatlarından ve kıymetli sözlerinden habersizdirler. Bunlar bir yana, akıl ve mantık ölçüleri içinde müspet ilimlerden de istifade ederek anlatma imkânı varken Allah’ı, Peygamber’i, Kitab’ı ve ahireti bile tam olarak anlatamamaktadırlar. Onlar, fünûn-u müsbetenin henüz yeni yeni keşfettiği pek çok ilmî hakikatten Kur’ân-ı Kerim sayesinde, belli ölçüde de olsa haberdarken, bütün bunlardan gerektiği gibi istifade edememektedirler. [Ki̇tap Okuma/Prizma-4]

***

Süleyman Sargın: Bediüzzaman’ın “iştirak-i a’mâl-i uhreviye” tabiri gibi, Pırlanta Müellifi de sık sık “duanın külliyet kesbetmesi” üzerinde duruyor. Duanın külliyet kesbetmesi binlerce, milyonlarca gönlün aynı istikamette çarparak aynı ruh hali ile Ulu Dergâh’a teveccüh etmesi ile olur. Aynı derdin dertlisi sineler, derman bulacakları Yegâne Mercî’ye ısrarla ve ızdırar diliyle yönelirlerse, tek kuluna “Lebbeyk!” diye cevap veren İlâhi Rahmet aynı şeyi dillendiren yüzbinlerin bu samimi yönelişini karşılıksız bırakmaz. Yasin’ler, Fetih’ler, Cevşenler, Tefriciyeler, Kulûbu’d-Dâria’lar (Yakaran Gönüller ), Kırık Dilekçeler bunun için paylaşılmalıdır. Paylaşılarak okunan her bir evrad ve dua, iştirak eden kişi adedince sevapla çarpılarak Rabbimize arz edilir. Bu durum, şahs-ı manevinin Hak nezdindeki yerini kıymetler üstü bir noktaya taşımaya vesile ve ilahî inayete tertemiz bir davetiyedir. Paylaşarak okumak, duaya iştirak eden insanların kalbleri arasında görünmez nurâni bağların oluşmasına da sebep olur. Öyle bir dua atmosferinde ne şeytanların vesveseleri, ne nefsin hırıltıları ne de kalbi kirli, ruhu kirli, dili kirli, kalemi kirli edepsizlerin sözleri kendilerine tesir alanı bulamaz. Kaygan yolda düşmemek için el ele tutuşmak nasıl önemliyse böyle isli, puslu havalarda kaymamak için gönül gönüle tutuşmak çok daha ehemmiyetlidir. Bunun en pratik yollarından biri her yerde “dua saatleri” oluşturmaktır. Maddenin ve esbapperestliğin ruhlarımıza kâbus gibi çöktüğü bu zamanda “külliyet kesbetmiş” duaların ve “iştirak-ı a’mâl-i uhreviyenin” nurdan atmosferine çok ihtiyacımız var… ( www.tr724.com sitesindeki yazısından alınmıştır)

***

HE: Bir arkadaşımız rüyasında, salât u selâmların, hey’etin üzerine gelen bombardıman ve kurşun yağmurlarını bozguna uğrattığını görmüştü. [Salât u Selâm’a Dair/Kırık Testi-1(2001)] Burada kastedilen Heyet; Hizmetin en dar dairedeki heyetinden en geniş dairedeki Hizmet’i sevk ve idare eden heyetlere kadar hepsi içine dahildir. Gerek Büyük Cevşen ve el Kulûbuddâria yani yakaran gönüller bu konuda birer hazinedir.. Hususiyle ortak okumalara dahil olan herkes bu muhafaza edici manevi kalkanın zırhını bürünmüş olur. Ayrıca Bir zaman diliminde gerçekleşen bir olay her zaman vaki olabilir. Üstümüze gelen bela dalgalarını yine aynı şekilde püskürtmek her zaman mümkündür.

***

Abdullah İbnu Amr İbni’l-Âs (ra) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İcâbete mazhar olmada gâib kimsenin gâib kimse hakkında yaptığı duadan daha sür’atli olanı yoktur.” (Tirmizî, Birr 50, Ebû Dâvud, Salât 364) Bu hadise göre, Allah’ın derhal kabul buyuracağı dualardan biri de, mü’min kimsenin mü’min kardeşi için gıyâbında yapacağı duadır. Bu hususta  Müslim’in bir riayeti daha açıktır: “Müslüman kimsenin, kardeşi için gıyâbında yaptığı dua müstecâbdır. Dua edenin başucunda ona müvekkel bir melek vardır. Kardeşi için hayır dua yaptıkça bu melek: “Amin, istediğin şeyin bir misli de sana olsun” der.” (Müslim) (Prof dr İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi 6/526)

***

Kuşak Geçişlerinde Organizasyonun Ruhunu Korumanın 5 Yolu

~Kuruluş hikayesini canlı tutun: Nereden geldiğinizi bilmeyen nesil, nereye gittiğini de bilemez. Kurumsal hafıza, kimliğin temelidir.
~Değerleri aktarın, yöntemleri günceleyin: Temel değerler kalıcıdır ama uygulama biçimleri çağa uyum sağlamalıdır. Özü koruyup kabuğu yenilemek, sürekliliğin formülüdür.
~Yeni nesle sorumluluk verin: Yetki devretmeden bağlılık beklemek gerçekçi değildir. İnsanlar sahiplendikleri şeyi korur.
~Mentorluk kültürü oluşturun: Deneyim aktarımı doğal yollarla gerçekleşmez, bilinçli bir çabayla kurgulanmalıdır.
~Geçiş dönemlerini planlayın: Ani geçişler kırılmalara yol açar. Kademeli ve planlı geçiş, sarsıntıyı minimize eder.

***

İnsan meyveli ağaca benzer. Meyveli ağaç meyve verdiği müddetçe canlılığını korur, o oranda kendisine değer verilir ve kısa zamanda kesilip bir kenara atılmaktan kurtulur. Aksi taktirde kısa bir müddet sonra kesilir, odun olarak ateşe atılır ve yakılır. İşte insan da her mevsimde meyve vermeli ki canlılığını ve kıymetini devam ettirmiş olsun. (İlim ve İrfan Nesli/ V.Yıldız)

***

Pırlanta Müellifi: İki önemli tavsiye: (1) Şahsi veya umumi hizmetlerinizde bir duraksama, kilitlenme, kıtlık, kısırlık ve kuraklık varsa “istiğfar seferberliği” başlatabilirsiniz. (İnayet kesintisi) (2) Yok her şey yolunda gidiyor fakat netice istediğiniz gibi olmuyorsa “salavat seferberliği” başlatabilirsiniz. (Bereket kesintisi)

***

“Oturup, Allah’ın kitabından bir âyeti anlaman, senin için yüz rekât (nâfile) namaz kılmandan daha hayırlıdır.” (İbn Mâce, mukaddime, 16)

***

Bir sohbetinde Allah Resûlü, “Sizden hiçbir kimse kendini hor ve hakir kılıp, küçük duruma düşürmesin!” buyurur. Ashab-ı kiram, “Ey Allah’ın Resûlü! Bizden birisi nasıl kendini küçük duruma düşürür?” diye sorar.  Bu soru üzerine Efendimiz şu açıklamayı yapar: “Sizden bir kimse, Allah için söz söylemesi gerekli olan bir hadiseye şahit olur, fakat susar hiçbir şey söylemez. Allah da o kimseyi kıyamet günü bundan dolayı hesaba çeker ve ona ‘Seni, şahit olduğun o olayla ilgili hakkı seslendirmekten ne alıkoydu?’ buyurur. Bunun üzerine kul da ‘İnsanlardan çekindim, korktum.’ diye cevap verir. Bu cevap üzerine Cenab-ı Hak ona ‘Sen, sadece Benden çekinip korkmalı değil miydin?’ buyurur.’ İşte bu durum insanın kendini küçük duruma düşürmesi demektir.” (İbn-i Mace, Fiten 4008) Dolayısıyla toplum baskısı, devlet korkusu vs.. sebebi ne olursa olsun, zulme karşı sessiz kalıp hakkı haykırmayan ve haklarını aramayanlar, kendilerini zelîl duruma düşürür, davalarını da yüzüstü bırakmış olurlar.

Bu yazı 11 kez okundu