Bir köy, muhtarsız olmaz. Bir iğne, ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf, kâtipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket Hakim’siz olur? (Sözler, “10. Söz”)
Bir kâğıdın üzerinde rastgele konmuş bir nokta bile görsek “Bu noktayı buraya mutlaka bir koyan vardır.” der, yani, o noktayı kendisine, kâğıda, hattâ kaleme atfetmeyi aklımıza bile getirmez, bunun yerine, onu koyan şuurlu birini arar, bununla da yetinmez, o noktayı koyanın onu neden koyduğunu düşünürüz. Bir yerde bir iz görsek, oradan birinin geçtiğine hükmeder ve birinin niçin ve nereye doğru gittiğini merak ederiz. En küçük bir eseri, en küçük bir hareketi bile failsiz düşünmez, failsiz düşünmemenin ötesinde, o eserin veya hareketin sebebini ve onunla güdülen gayeyi araştırırız.
En küçük bir eser ve hareketi failsiz, sebepsiz ve gayesiz görmez, onu tesadüflere, tabiata, kanuna ve kendisine havale etmezken, nasıl olur da, bütün insanların bilgilerinin toplamını sonsuz derecede aşacak bir ilim, bütün iradelerin üstünde mutlak bir irade, her bir varlığa, vücuttaki her bir organa onca faydalar ve gayeler takan bir hikmet ve bütün güçlerin sonsuzca ötesinde bir kudret gerektiren kâinatı, ondaki her bir varlığı, her bir hadiseyi ve insanı sahipsiz ve yaratıcısız, ayrıca gayesiz düşünebilir ve bunları şuursuz, ilimsiz, iradesiz, hikmetsiz, kudretsiz, neyi niçin yaptıklarının, kendi varlık ve mahiyetlerinin bile farkında olmayan tabiata, kanuna, sebeplere, şeylerin kendilerine, tesadüfe, manâsızlığa, gayesizliğe atfedebiliriz? Bundan daha sefil, daha cahilane, daha ahmakça bir düşünce ve tavır olabilir mi? Bu tavra “ilim” veya “bilim”, bu tavrın sahiplerine “bilim insanı” da dense, böylesine bir cahillik ve sefalet kabûl edilebilir, insanlıkla bağdaştırılabilir mi?
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |