Eşyanın icadı, yani var kılınması, ya yoktan var etme (ihtira) ile veya terkip, teşkil ve inşâ suretinde olur. Her iki durumda da eşyanın varlığı için her şeyi görür göz, her şeyi işitir kulak, her şeyi bilir ilim, her şeyi bir gaye istikametinde dileyen irade ve her şeye yeten kudret gereklidir. (Lem’alar, “23. Lem’a, Hâtime, 3. Sual; 30. Lem’a, 4. Nükte, 4. İşaret”)
Eşyanın veya bütün varlıkların meydana gelmesi, iki yoldan biriyledir: ya yoktan ortaya çıkarlar veya var olan unsurlardan terkip ve teşkil edilirler. Gerekli yerlerde temas edildiği üzere, kâinat, canlı organizması gibi tüm unsurları birbiriyle münasebet ve yardımlaşma halinde bir bütündür. En basit bir örnek olarak, bir ekmeğin elde edilmesi için:
(1) Toprağın, suyun ve ısısı ve ışığıyla güneşin altında çimlenme, büyüme ve buğday bitkisi haline gelme özelliğine sahip buğday tanesinin bulunması gerekir. Bütün sebepler, hattâ varlık içinde bilgisi ve yapabilme kabiliyeti en fazla olan insanın bütün fertleri bile bütün imkânlarıyla bir araya gelseler, bir buğday tanesini yapamazlar.
(2) Buğday tanesinin ekilip çimleneceği, büyüyüp buğday bitkisi haline geleceği toprağa ihtiyaç vardır. Yine bütün insanlar bir araya gelseler, canlı toprağı meydana getiremez, yaratamazlar.
(3) Her bitki her toprakta yetişmez; dolayısıyla buğday tanesinin yetişeceği toprağın var olması gerekir.
(4) Isısı ve ışığıyla güneşe ihtiyaç vardır.
(5) Suya, yağmura, dolayısıyla yağmurun yağma sebeplerine, yani denizlere, göllere, akarsulara, suyun buharlaşma, bulut teşkil etme ve yağmura dönüşme özelliklerine, atmosfer hareketlerine, rüzgârlara, bulutlarda elektriğe ve elektriklenmeye, yani bulutların arasının te’lifine ihtiyaç vardır.
(6) Günlerin geçmesine, geceye ve gündüze ve birbirini takiben mevsimlerin oluşmasına ihtiyaç vardır.
(7) Günlerin, gece–gündüzün ve mevsimlerin deveranı için yeryüzü ile güneşin çok iyi hesaplanmış bir konumda olmasına ve yeryüzünün kendisi ve güneş etrafında dönmesine ihtiyaç vardır.
(8) İnsanın ekip–biçme bilgi ve kabiliyetine ihtiyaç vardır.
(9) İnsanın ekmeğe muhtaç, bir diğer ifadeyle, ekmeğin insan için gıda olması gerekir.
(10) Buğdayın öğütülüp un olabilme özelliği taşıması gerekir.
(11) Unun su ile karışıp hamur olması ve bunun furunda, belli ateşte pişebilmesi gerekir, dolayısıyla ateşe de ihtiyaç vardır.
(12) En önemli bir husus olarak, buğday tanesi, onun yetişeceği toprak, su/yağmur, atmosfer, ısısı ve ışığıyla güneş, kendi ekseni ve güneş etrafındaki hareketleriyle yeryüzü, ateş ve insanın belli kaideler etrafında orantılı biçimde yardımlaşması şarttır.
Açıktır ki, bir ekmeğin elde edilebilmesi için âdeta bütün kâinat işbirliği yapmaktadır; bu işbirliğini yapan insan hariç kâinat unsurlarından hiçbiri şuurlu, bilgili, iradeli, görür ve işitir olmadığı gibi, neyi niçin yaptığının farkında da değildir. Ve bu işbirliği içinde insanın rolü zerre miktar var veya yoktur ve bu rolü tayin eden, yani insanın yapması gereken işleri belirleyen de insanın kendisi değildir. İnsanın ekmeğine ihtiyacını tayin eden de ne insandır, ne ekmektir, ne de ekmeğin üretiminde işbirliği yapan kâinat unsurlarıdır. Böylesine şuurlu bir düzen ve işbirliği cansız, ilimsiz, şuursuz, iradesiz, gözsüz, kulaksız maddeye, tabiata, sebeplere, hele hele tesadüflere asla havale edilemez; havale eden, akıldan istifa etmiş demektir. Dolayısıyla, bütün kâinatın varlığını gerektiren bir ekmeğin varlığı ve varlık sebebi, yani eşyanın terkip ve teşkili için, içindeki her şeyle birlikte bütün kâinatı bilen, gören, duyan, tasarruf ve idaresi altında tutan, mutlak irade ve kudret sahibi biri muhakkak bulunmalıdır.
Terkip veya teşkil ederek var kılma, yani var olan unsurlardan yeni bir şey ortaya çıkarma, mecazen insan gibi varıklar için de kullanılabilir. Fakat bu varlıkların yaptığı, bir üretmedir, meydana getirmedir. Mesele mecazen değil de hakikat açısından ele alındığında, bu üretme ve meydana getirmenin bile neticede Allah’a ait olduğu açıktır. Çünkü, insan gibi şuurlu varlıkların fiillerini de yaratan, Hz. Allah’tır. Allah’ın dilemesi, izin vermesi ve haricî varlık alanına çıkarması olmadan kimse bir şey yapamaz; öyle ki, bir yaprak kımıldamaz; insan, parmağını bile oynatamaz. Bütün bunlar, Hz. Allah’ın dilemesi, izin vermesi ve kudretiyle mümkündür. Dolayısıyla, kâinatta belli sebepler altında meydana geliyor gibi görünen her bir iş, nihayette Cenab-ı Allah’ın dilemesi, izin vermesi ve yaratmasıyla mümkün olur ve ortaya çıkar. İnsan, parmağını oynatmayı dilediği anda eğer Cenab-ı Allah izin vermez ve onun parmağını oynatma teşebbüsünü haricî varlığa çıkarmazsa, insan, parmağını oynatamaz. Bunun örnekleri çok görülür ve görülmüştür.
Bu önemli gerçeklerin yanısıra, özellikle bir canlı varlığın terkip ve teşkil suretiyle yaratılması da, bütünüyle Allah’a aittir. Çünkü Hz. Allah’tan başka kimse hayat veremez. Her an sayısız varlık, meselâ bakteriler, hayat alanına belli sebeplerle çıkıyor görünse bile, bir defa o sebepleri de yaratan ve onlara bir canlının hayat sahasına çıkması için gerekli özelliği veren Allah’tır. İnsan, sadece bu sebepleri inceleme, araştırma ve tecrübe ile öğrenir ve onları bir araya getirir. Fakat o sebepler altında ortaya çıkan canlının varlığını irade eden ve ona hayatı üfleyen, yine Hz. Allah’tır, yoksa sebeplerin yaratmada hiçbir hakikî tesiri yoktur. Onlar, sadece birer mazerettir, bahanedir. Bundandır ki, değil sadece bir canlı varlığın, kâinatta herhangi bir hadisenin meydana gelmesinde rolü olan aynı sebeplerin aynı şartlar altında her defasında aynı sonucu vereceği kesin bir kaide olarak ileri sürülememektedir. Bu bakımdan, herhangi bir hadisenin milyonlar sayısınca bile aynı zamanda ve aynı yerde meydana gelmiş olmasının onun aynı şartlarda bir defa daha meydana gelmesini gerektirmeyeceği, dolayısıyla deneyle kesin bir sonuca ve nihaî bir hakikate ulaşılamayacağı, ilim âleminde David Hume’dan beri kabûl edilen bir gerçektir. Aynı gerçek sebebiyledir ki, sebep–sonuç kanunu da, ilmin gözünde kesin bir kaide olma özelliğini çoktan yitirmiştir. Çünkü ortada mutlak bir irade ve kudret sözkonusudur. Bu İrade dilemeden, Kudret yaratmadan, hiçbir şey meydana gelmez.
MUTLAK YOKLUK YOKTUR; KALDI Kİ, MUTLAK YOKTAN VAR, VAR OLMAZ
Eşyanın meydana gelmesinde sebeplerin mecazî de olsa rol sahibi bulunduğu terkip ve teşkil neticede nasıl Cenab-ı Allah’a aitse, ihtira, yani yoktan veya yokken var kılma, elbette ve tamamen Cenab-ı Allah’a aittir. Bu kabûl edilmediği takdirde, yukarıda temas edilen muhallerin yanısıra, bir muhal daha ortaya çıkar. Şöyle ki: Kâinatın varlığı Cenab-ı Allah’a verilmediği takdirde, onun mutlak yokluktan varlık sahasına çıkmış olması gerekir. Mutlak yoktan, mutlak yokluktan hiçbir şey var olmaz. Nasıl kâinat ezelî değilse ve onun yaşından söz ediyorsak, kendisine nasıl bir tarif getirirsek getirelim maddenin de ezelî ve kendi kendine var olması mümkün değildir. Çünkü madde, mürekkeptir, yani belli unsurlardan, atomlardan veya atom–altı parçacıklardan oluşmadır. Maddî veya maddeye ait olup da mürekkep olmayan hiçbir şey yoktur. Mürekkep olan her şey, değişkendir, çözülmeye ve yok olmaya mahkûmdur, zaman ve mekân boyutludur, dolayısıyla sonradan olmadır. Bu bakımdan, belli unsurlardan oluşan, yani mürekkep bir şey, hem meydana gelmesi, hem de teşekkülü, yani oluşumu için kendisini ve kendisini oluşturacak unsurları, nerede ve nasıl oluşacağını bilmeli, ayrıca, oluşma iradesine ve gücüne sahip bulunmalıdır. İnsanda bile bulunmayan bu bilgi, irade ve güç, cisimlerde de, maddede de hiç mi hiç yoktur. Ayrıca madde, şuursuzdur; duyması, görmesi sözkonusu değildir. Şuursuz, ilimsiz, iradesiz bir şey, mutlak şuur, ilim ve irade isteyen işlerin asla kaynağı ve faili olamaz. Bunun yanısıra madde, insanın ve daha başka şuurlu canlıların tasarrufu karşısında âcizdir, edilgendir. Böyle bir şey ne ezelî ve varlığı kendinden olabilir, ne de başka varlıkların yaratanı, meydana getireni olabilir. Aksini iddia etmek, sadece temelsiz ve keyfî bir iddia olmaktan öte bir manâ ve değer ifade etmez. Dolayısıyla, hiçbir şey, kendi kendine veya maddeye dayalı olarak yoktan var olamaz. Yoktan var olma, ancak bir var edenin varlığıyla mümkündür. Yani, maddenin de, kâinatın da varlığını dileyen, varlığını yokluğuna tercih eden, onu her şeyiyle bilen, varlık alanına çıkaran/yaratan ve idare eden ezelî, zamandan–mekândan münezzeh, mutlak ilim, irade ve kudret sahibi biri mutlaka bulunmalıdır. Ve bu, kendine kendine var, gayr-ı maddî ve maddî hiçbir şeye benzemez olmalıdır. İşte bu, mutlak ilim, irade ve kudret sahibi Hz. Allah’tır (c.c.).
Cenab-ı Allah’ın varlığı gibi, Sıfatları da, yani İlm’i, İrade’si, Gör-me’si, İşitme’si ve Kudret’i de ezelîdir. Dolayısıyla, bütün kâinat ve onun içindeki her bir şey, mutlak yoktan ve yokluktan gelmemiştir. Çünkü Mutlak Var’ın olduğu yerde mutlak yok ve yokluktan bahsedilemez. Kaldı ki, mutlak yok veya yokluktan hiçbir şey var olmaz. Nasıl mevcut haliyle hariçte olmayan bir makale, önceden yazarının zihninde manâlar halinde bulunabilir ve o manâları zihninde üreten insanın kendisidir; bazen bu manâlar kendiliğinden geliyor gibi görünse de, ya onlar daha önceden hazır şartlar ve birikimlere bağlı olarak doğar veya insana ilham edilir; bunun gibi, kâinat da, Hz. Allah’ın İlmi’nde ilmî veya manâlar halinde varlığa sahiptir ve bu manâlar, Cenab-ı Allah’ın eseridir, İlmi’nin malûmlarıdır. Çünkü her şey, nihayette bir Mutlak Var’a, varlığı Kendi’nden, zarurî ve ezelî olana, mutlak İlim, İrade ve Kudret Sahibi’ne muhtaçtır. İşte bu mutlak ve varlığı kendinden Var, bu sonsuz İlim, İrade ve Kudret sahibi Hz. Allah (c.c.), İlmi’ndeki varlıklardan haricî âleme çıkmasını irade buyurduklarına Meşîeti’yle ölçüsünü, drobunu, sûretini, niteliğini, formunu (hey’et-i umumiye) verir ve Kudret’iyle de onları haricî varlık âlemine çıkarır.
ON AKIL GİBİ ARACI PRENSİPLER BİRER UYDURMADAN İBARETTİR
Cenab-ı Allah’ın, İlmi’nde ilmî varlıklar halinde var olan varlıkları maddî âleme çıkarması, bilhassa akıllarına çok güvenen filozofları fazlasıyla meşgul etmiştir. Öyle ki, filozofların Müslüman olanları bile, Cenab-ı Allah ile maddî âlem arasına “İlk Akıl, İkinci Akıl” gibi bir sürü ara–prensipler koymuşlardır. Bu tavır, tamamen Cenab-ı Allah’ı tanımamaktan, Kudret’ini görmemekten kaynaklanmaktadır. Kâinatın sonsuz İlmi’ni, İradesi’ni ve Kudret’ini ortaya koyduğu Hz. Allah (c.c.), İlm’indeki varlıkları haricî veya maddî âleme çıkarırken hiçbir aracı prensibe ihtiyaç duymaz. Bir insan bile zihnindeki manâları konuşur veya yazıya döker; bunu yaparken de kelimeleri kullanır. Manâlar, mücerret ve ilmî varlıklardır; ancak kelimeleri meydana getiren harfler, yazılmış biçimleriyle müşahhastır. Harfleri ve onlardan kelimeleri yapmak, yani ilmî/manevî varlıkları konuşma ve yazma yoluyla haricî âleme çıkarmak insan için mümkün ise ve bunu sürekli yaşıyorsak, mutlak Kudret sahibi, Kudret gibi İrade ve Kelâm da Zâtı’nın ayrılmaz ezelî sıfatları olan; konuşma, manâlar üretme ve yazma kabiliyetini yaratmasına bir misal olarak insana bahşeden Cenab-ı Allah (c.c.), İlmi’ndeki varlıkları haricî âleme çıkarmada, yani harflerin şekillerinde kullanılan çizgi, hattâ onun da esasen bir uzantısı olduğu nokta mesabesindeki maddeyi yaratmada niçin birtakım ara–prensiplere muhtaç olsun veya bunları kullanma gereği duysun?
Cenab-ı Allah’ın Zât’ı gibi Sıfatları, dolayısıyla Kudret’i de sonsuzdur. Maddeyi yokken yaratmak O’nun için sonsuzca kolaydır. Bir yandan inanan filozoflar, Hz. Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle, böyle ara–prensipler icat etme “haltını işlerken”, diğer yandan materyalistler, Cenab-ı Allah’a vermedikleri mutlak ilim, görme, işitme, irade, hikmet ve kudreti mürekkep, cansız, şuursuz, iradesiz, ilimsiz maddeye verebilmekte veya kâinatın varlığı için hiçbir ilim, şuur, işitme, görme, irade ve kudretin gerekmediğini ve bunların sözkonusu olmadığını, her şeyin kendiliğinden ve tesadüflerle olduğunu, olmaya devam ettiğini iddia edebilmektedirler. Sözkonusu inanan filozofların tavrı bir had bilmezlik, akla fazla güvenme, her şeyde maddî sebep arama, Cenab-ı Allah’ın sonsuz Kudreti’ni tanıyamama; materyalistlerin tavrı ise, akıldan tamamen istifa, insanı insanlığından utandıracak bir hurafe üretmedir.
KUR’ÂN-I KERİM’DE ĤALQ VE TÜRKÇE’DE ‘YARATMA’ KAVRAMLARI
Kur’ân-ı Kerim’de kullanılan yaratma (ĥalq) kavramı, hem ihtira, yani yokken var kılma, hem de terkip ve teşkille var kılma manâlarını içine alır. Bu kavram, ihtira manâsıyla sadece Cenab-ı Allah için kullanılır. Hayat verme kastedilmemek şartıyla ve sadece terkip ve teşkil manâsıyla insanlar gibi varlıklar için de kullanılabilir. Fakat Türkçe’de ‘yaratma’ kelimesi daha çok ihtira, yani yok iken var kılma manâsına geldiği için, hem de insanın bütün fiillerini bile yaratan Allah olduğu, dolayısıyla insanın terkip ve teşkiline de haricî âlemde ancak Cenab-ı Allah vücut verdiği, Allah’ın izni, iradesi ve kudreti dışında bir yaprak bile kımıldamadığı için ‘var kılma’ veya ‘yaratma’ tabirleri, sadece Cenab-ı Allah için kullanılmalıdır. İnsan için ise terkip etme, ‘teşkil etme’, ‘üretme’, ‘meydana getirme’, ‘inşâ’ gibi kelimeler kullanılabilir.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |