17-] Mâide Sûresi [46-103]

وَقَفَّيْنَا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرٰيةِۖ وَاٰتَيْنَاهُ الْاِنْج۪يلَ فِيهِ هُدًى وَنُورٌۙ وَمُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقِينَ (٤٦)

46. Daha sonra, o peygamberlerin izleri üzerinde, kendinden önce indirilen Tevrat’ı (aslî hali, İlâhî kaynaklı oluşu ve halâ ihtiva ettiği gerçekler itibariyle) tasdik eden (bir rasûl) olarak Meryem oğlu İsa’yı görevlendirdik. O’na içinde safî hidayet ve (insanların zihnini, kalbini ve yollarını aydınlatan) bir nur (İlâhî kaide ve hükümler) yer alan, kendinden önce indirilen Tevrat(taki hükümleri, birkaç haramın helâl kılınması dışında) tasdik eden ve irşad ve rehberlik adına müttakîler için bir öğüt ve yol gösterici olan İncil’i verdik.

وَلْيَحْكُمْ اَهْلُ الْاِنْجِيلِ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فِيهِۜ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ (٤٧)

47. Ve şöyle buyurduk: “İncil Ehli, Allah’ın o (İncil)’de indirdiği (hükümlerle) hükmetsin. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, böyleleri fasıkların ta kendileridir.”

وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْ عَمَّا جَٓاءَكَ مِنَ الْحَقِّۜ لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًاۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ لِيَبْلُوَكُمْ ف۪ي مَٓا اٰتٰيكُمْ فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِۜ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَۙ (٤٨)

48. (Ey Rasûlüm!) Sana da, Kitap’tan kendinden önce indirilenleri (aslî halleri, halâ ihtiva ettikleri gerçekler ve İlâhî kaynakları itibariyle) tasdik edici ve onlar üzerinde gözetleyici, denetleyici ve onların gerçek niteliklerini ortaya koyucu, ayrıca gerçeğin ta kendisi olarak ve indirilişi esnasında kendisine hiçbir şüphe ve bâtıl karışmayacak şekilde (bu) Kitabı indirdik. O halde, mü’minler (ve müracaatlarını kabulle davalarına bakmayı kabul ettiğin ve edeceğin Kitap Ehli’nden insanlar) arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve artık sana gerçeğin ta kendisi gelmiş olduğuna göre onların keyiflerine ve arzularına uyma. (Tarih sürecinde kendilerine ayrı rasûl gelen ve Kitap verilen) her bir ümmet için, günlük hayatlarında üzerinde yürüyecekleri ve saadete götüren apaçık bir yol (Şeriat) ve onun dayandığı değişmez temel esaslardan oluşan bir ana cadde (Minhac) tayin buyurduk. Eğer Allah dilemiş olsaydı,hepinizi (tarih boyu aynı Şeriat üzerinde) tek bir ümmet kılardı (ve aynı hayat şartlarında kalırdınız); fakat O (sizi, değişik ve gelişen şartlarda ilmî tekâmül kanununa tâbi tutarak,) her birinizi kendisine verdiği (Kitap’la) imtihan etmek için böyle ümmetlere ayırdı. Öyleyse (ey mü’minler), durmayın, (kendi Kitabınıza ittiba ile) hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Neticede Allah’adır hepinizin dönüşü ve O, (nefsaniyete kapılarak) ihtilâf edegeldiğiniz bütün hususları size tek tek bildirecek ve bu hususlarda aranızdaki hükmünü verecektir. (*)

-Açıklama-

(*) Bu âyetler, Bakara Sûresi 213’üncü âyeti gibi, çok önemli tarihî ve sosyolojik kaide ve gerçeklere parmak basmaktadır. İnsanlar arasında iki türlü ihtilâf vardır. Bunlardan birisi yaratılıştan gelen, zekâ fonksiyonlarındaki, güç-kuvvet, arzu, karakter, gaye gibi hususlardaki fıtrî ihtilâflardır ki, bunlar hem farklı mesleklerin kaynağıdır, hem de müsbet terakkinin ve hayırlarda yarışmanın sebebidir. Bir de, nefsaniyetten ve menfaat paylaşımı veya çatışmasından kaynaklanan ihtilâflar vardır ki, bunlar da maddî terakkiye hizmet etmekle beraber, yeryüzünde fitne ve fesadın da en önemli sebeplerini oluşturur. Gerçi maddî ve ilmî terakkinin asıl üstadları da peygamberler olmakla birlikte, onlar genellikle tohumu atar ve insanlar, bu tohumları yeşertirler. İşte bu ilmî ve maddî terakkinin değiştirdiği siyasî, içtimaî ve iktisadî şartlar, farklı zamanlarda aynı iman, ibadet, ahlâk, hattâ temel helâl-haram esaslarında ittifak etmekle birlikte, farklı şeriatlarla farklı rasûllerin gönderilip, farklı kitapların verilmesini gerektirmiştir. Son peygamber Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’in risaleti beşer tarihinde özellikle ilim ve teknik gelişmeler, ulaşım ve haberleşme vasıtaları açısından büyük ölçüde bir geçiş noktası olma özelliği taşıdığından evrensel, önceki rasûllerin her birinin misyonu ise belli zaman ve topluluklarla sınırlı olmuştur. İbrahimî çizgide Hz.Musa (a.s.) İsrail Oğulları’na Tevrat’la, aynı çizgide Hz.İsa (a.s.) ise, ana itikad, ibadet, ahlâk ve pek çok temel helâl-haram esaslarında, bir de aslı itibariyle ihtiva ettiği her şeyin Allah’tan olduğu hususunda Tevrat’ı tasdik eden, fakat ondaki bazı haramları helâl kılan İncil’le gelmiştir. Dolayısıyla, Hz. İsa’dan itibaren İsrail Oğulları’na düşen, bütün önceki peygamberlere ve getirdikleri kitaplara da iman etmenin yanısıra Hz. İsa’ya ve İncil’e de iman edip, artık Tevrat’la birlikte, İncil’in Tevrat hükümlerinde yaptığı değişikliklere tâbi olmaktı. Ne var ki bu, büyük ölçüde gerçekleşmemiş ve bütün temel esaslarda bir ve aynı olan Allah’ın dini, Yahudilik ve Hıristiyanlık olarak iki din halinde ortaya çıkarken, Allah’ın dinine mensubiyet içinde tek bir topluluk oluşturması gerekenler de, çok defa birbine düşman iki ayrı topluluk oluşturmuştur. Kendisinden sonra insanlığın artık bir başka peygambere ihtiyaç duymayacağı bir dönemde son peygamber olarak gönderilen Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm Kur’ân-ı Kerim’le birlikte geldiğinde ise, diğer bütün insanlar gibi, hem Yahudilere hem de Hıristiyanlara düşen, bütün önceki kitaplara ve peygamberlere inanmakla birlikte, Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’a ve Kur’ân-ı Kerim’e de inanıp, artık Kur’ân’ın hükümlerine tâbi olmaktı. Ne var ki bu da,henüz önemli ölçüde gerçekleşmedi ve İbrahimî çizgide tek bir peygamber, tek bir kitap, tek bir din, tek bir yol olması gerekirken,üç ayrı din ve yol ortaya çıktı.

48’inci âyetin, O, (nefsaniyete kapılarak) ihtilâf edegeldiğiniz bütün hususları size tek tek bildirecek ve bu hususlarda aranızdaki hükmünü verecektir. şeklinde bitmesi, tek yolun üçe çıkarılması açısından son derece önemlidir ve tehdit ifade etmektedir.

Âyetler, Kur’ân’dan önce gönderilen kitapları ismen anar ve onlar için 48’inci âyette Kitap’tan indirilenler ifadesini kullanırken, Kur’ân’ı Kerim hakkında doğrudan Kitap tâbirini kullanmaktadır. Bu demektir ki Kur’ân-ı Kerim, Şeriat noktasında şüphesiz farklılıklar olmakla birlikte, onun da dayandığı temel gerçekler ve ayrıca bütün itikad, ibadet, ahlâk ve temel haram-helâl esasları itibariyle önceki kitapları ihtiva etmektedir. Şeriat noktasında ise Kur’ân, o kitaplarda yer alıp da neshetmediği ahkâmı, bazen bizzat anarak (kısas gibi), bazen de hakkında sessiz kalarak ama anmayı Sünnet’e havale ederek (recm gibi) yerinde bırakmıştır ki, İslâm hukukçuları bundan, “Evvelkilerin neshedilmemiş bulunan şeriatı, Kur’ân ve Sünnet’te de anılmak kaydıyla bizim de şeriatımızdır.” kaidesini istinbat etmişlerdir. Bunun yanısıra Kur’ân, elbette yeni hükümler de koymuştur ve artık bütün insanlar için geçerli olan Kitap Kur’ân’dır. Bununla birlikte, Ehl-i Kitap kategorisine giren Yahudiler ve Hıristiyanlar, Kur’ân’ın hakim olduğu ortamda ayrı bir cemaat halinde kendi dinlerini yaşayıp, kitaplarını uygulayabilirler. Ama bu, Tevrat ve İncil’in Kur’ân tarafından neshedilmiş bulunan hükümleri açısından mensuh olmadığı manâsına gelmez. İslâm, hukuk açısından, iki temel kaynak Kur’ân ve Sünnet’e dayalı olarak icma, kıyas, istihsan, istishab, mesalih-i mürsele, örf, öncekilerin nesholmamış şeriatı, sedd-i zerayî gibi kanun koyma yollarıyla, tarihte benzeri olmayan bir fıkıh usulü (hukuk metodolojisi)ne sahiptir ve dolayısıyla, Peygamber Efendimiz’den Kıyamet’e kadar insanların bütün meselelerine cevap verecek genişlik,derinlik ve kapsamdadır.

Yukarıda da temas edildiği üzere, Hz.İsa (a.s.) da İsrail Oğulları’na gönderilmişti. Dolayısıyla ona verilen ve elbette ahkâm da ihtiva eden İncil, Tevrat’taki bazı hükümleri neshetmiş, bazı haramları helâl kılmıştı. Dolayısıyla, İsrail Oğulları, bu hükümlerde İncil’e tâbi olacaktı. Kur’ân-ı Kerim ise, sadece bütün önceki kitaplardaki aslî gerçekleri ihtiva ederek değil, Kıyamet’e kadar geçerli ahkâmı da içine alarak geldi. Yukarda arz olunduğu gibi, bu ahkâmdan pek çoğu önceki kitaplarda da vardı, fakat bunların yanısıra Kur’ân, hem yeni hükümler koydu, hem de o kitaplardaki bazı hükümleri neshetti. Nasıl İncil Tevrat’taki bazı haramları helâl kılarak İsrail Oğulları üzerindeki bazı yükleri almışsa (Âl-i İmran Sûresi/:50), aynı gerçek Kur’ân-ı Kerim için de geçerlidir: Onlar ki, ellerinde bulunan Tevrat ve İncil’de bütün vasıflarıyla kaydedilmiş olduğunu gördükleri ümmî (okuyup yazmamış ve dolayısıyla yazılı kültürden uzak, zihni ve kalbi tamamen vahiyle şekillenmiş bulunan, Allah’tan insanlara elçi, insanlar katında ise) nebî o en büyük Rasûl’e (bütün emir ve yasaklarında) tâbi olurlar. O Rasûl, onlara iyilik, doğruluk ve güzelliği tebliğ ve emretmekte, kötülük, yanlışlık ve çirkinliği yasaklamakta; Allah’ın pak yaratıp pak saydığı bütün sağlıklı yiyecek ve içecekleri onlara helâl, murdar yaratıp murdar saydıklarını ise haram kılmakta ve sırtlarındaki (kendi şeriatlarından kalma) ağır yükü indirip, boyunlarına vurulmuş zincirleri çözmektedir. İşte, O’na bütün samimiyetleriyle iman etmiş bulunanlar, O’nu destekleyen, O’na yardım eden ve (risalet misyonuyla gönderilmesiyle birlikte) O’na indirilmeye başlayan Nûr’a (Kur’ân) tâbi olanlar: işte onlar, (hem dünyada hem de ve bilhassa Âhiret’te) gerçek kurtuluşa ve mazhariyete erenlerdir (Â’râf Sûresi/157). İslâm’ın ve Kur’ân’ın evrenselliği de, önceki kitapların ahkâm itibariyle mensuh olması demektir. Dolayısıyla, önceki ümmetlerin şeriatları, kendi dönemleri için geçerlidir.

44. âyette Cenab-ı Allah’ın indirdiğini tasdik etmeyip, onunla hükmetmeyenler kâfir olarak anılıyordu. Bu şekilde kâfir olma, aynı zamanda zalim ve fasık olmadır da. 45. âyette, Allah’ın indirdiğiyle ona inanmakla birlikte nefsanî sebeplerle hükmetmeyenler, zalim olarak nitelenmişti. 47. âyette ise, böyleleri ayrıca fasık olarak anılmakta, 49. âyette de, keyif ve arzularına tâbi olarak Allah’ın indirdiğinden yüz çevirenler de yine fasıklar olarak anılıp, bir bakıma 45. âyete hem atıfta bulunmakta, hem de bu âyet bir açıdan tefsir edilmiş olmaktadır.

Netice olarak: Hz. İsa (a.s.) da Yahudilere gönderildiği için artık O’nun gönderilmesinden sonra Yahudiler için de nihaî Şeriat, Tevrat’tan farklı olduğu noktalarda İncil’in Şeriatı’dır. Bununla birlikte Yahudiler İncil’e inanmıyor ama Allah’ın Dini’ne ve Tevrat’a bağlılık iddia ediyorlarsa, bunlardan hiç olmazsa kendi kitaplarına, yani Tevrat’a uymaları beklenir ve Tevrat’la ilzam olunurlar. Buna uymamak zulüm, uymayan yahudiler zalim, Tevrat’taki hükümleri kabul etmemek ise küfür ve kabul etmeyenler kâfirdirler. Hz.İsa’ya,önceki peygamberlere ve İlâhî Kitaba, Kitaplara inanmakla birlikte nefsaniyetten kaynaklanan sebeplerle İncil’le amel etmeyen İncil ehli ise fasıktır.

وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ اَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ اِلَيْكَۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاعْلَمْ اَنَّمَا يُرِيدُ اللّٰهُ اَنْ يُصِيبَهُمْ بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْۜ وَاِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ (٤٩)

49. Evet, sana işte böyle buyurduk: Onların arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmet; onların keyif ve arzularına uyma ve dikkat et ki, Allah’ın sana indirdiği hükümlerden bir kısmıyla ilgili olarak seni bir imtihana atıp şaşırtmasınlar. Eğer senin verdiğin hükmü kabul etmez de yüz dönüp giderlerse, bil ki Allah, bazı günahları sebebiyle onları bir musibete uğratmayı dilemektedir. Zaten insanlar içinde pek çoğu,hiç şüphesiz Allah’ın emrinden çıkıp, O’na isyanda ısrar eden (fasık)lardır.

اَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَۜ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ۟ (٥٠)

50. Yoksa onlar, Cahiliye hükmünü mü arayıp arzuluyorlar? Oysa, ilim ve imanında kesinlik (yakîn) peşindeki bir topluluk için Allah’tan daha güzel hüküm veren biri olabilir mi?

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارٰٓى اَوْلِيَٓاءَۢ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاِنَّهُ مِنْهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (٥١)

51. Ey iman edenler! (Müslümanlara düşmanlık içindeki o) Yahudileri ve Hıristiyanları (Yahudilikleri ve Hıristiyanlıkları içinde, hele bir de Müslümanlara rağmen) dostlar, müttefik ve işlerinizi kendilerine havale edeceğiniz vekil ve merci edinmeyin. Onlardan ancak kimisi kimisine dost, yardımcı ve vekildir. İçinizden kim onlarla hakikî dost ve sırdaş olup işlerini onlara bırakırsa, hiç şüphesiz böylesi neticede onlara benzer,onlardan olur (ve Âhiret’te de onlarla birlikte haşrolur). Allah, (itikad ve ahkâmda yanlışa yuvarlanmakla en büyük zulmü işleyen) zalimler topluluğunu doğruya (ve bilhassa Âhiret’te kurtuluşa) iletmez.

فَتَرَى الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يُسَارِعُونَ فِيهِمْ يَقُولُونَ نَخْشٰٓى اَنْ تُصِيبَنَا دَٓائِرَةٌۜ فَعَسَى اللّٰهُ اَنْ يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ اَوْ اَمْرٍ مِنْ عِنْدِهِ فَيُصْبِحُوا عَلٰى مَٓا اَسَرُّوا فِ۪ٓي اَنْفُسِهِمْ نَادِمِينَۜ (٥٢)

52. Fakat sen (ey Rasûlüm), kalblerinin tam merkezinde hastalık bulunanların “Ne olur ne olmaz, korkarız ki zaman aleyhimize dönüverir de başımıza bir musibet gelir!” diyerek, o zalimlerin dostluklarını kazanmak için âdeta yarış yaptıklarını görürsün. Ne malûm, belki de Allah yakında (mü’minlere) bir zafer veya başka şekilde ferahlık ihsan eder, ya da (o münafıklara veya dost edindikleri zalimlere) doğrudan Kendi katından bir musibet verir de o zaman, içlerinde gizledikleri nifakları yüzünden “Eyvah,biz ne yaptık!” diye hayıflanırlar.

وَيَقُولُ الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذِينَ اَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْۙ اِنَّهُمْ لَمَعَكُمْۜ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَاَصْبَحُوا خَاسِرِينَ (٥٣)

53. İman etmiş bulunanlar ise, o zaman hayretle şöyle söylenirler: “Şunlar değil miydi var güçleriyle Allah üzerine yemin edip,siz (biz) mü’minlerle beraber olduklarını söyleyenler?” Ama işte netice: bütün yaptıkları boşa gitti de, büsbütün kayıp içinde kalakaldılar.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَۘ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ (٥٤)

54. Ey iman edenler! İçinizden kim, hangi grup dininden dönerse dönsün, bir gün gelecek ve Allah onların yerine öyle bir topluluk getirecek ki, Allah onları sever, onlar da O’nu severler; mü’minlere karşı boyunları yerde, kâfirler karşısında onurlu ve zorludurlar; Allah yolunda durmaksızın cihad ederler ve bunu yaparken, kendilerine dil uzatan hiçbir kimsenin kınamasından çekinmezler. İşte bu Allah’ın öyle bir lütfudur ki, onu dilediğine verir. Allah, (engin lütuf ve merhametiyle) kullarını sarıp sarmalayandır, (neyi niçin yaptığını) çok iyi bilendir. (*)

-Açıklama-

(*) Daha Sahabe-i Kiram döneminde İslâm’ın yakın ve uzak geleceği adına müjdeler veren bu âyetler, son derece önemli gerçekleri ifade etmektedir: Kimsenin İslâm’ı terketmesiyle İslâm’a bir zarar gelmez; onun korunması Allah’a aittir ve Allah, dinini koruduğu gibi, onu her halükârda başka dinlere de galip kılacaktır. Allah, hikmet yurdu olan dünyada genellikle sebepler perdesi arkasında icraatta bulunur. Dolayısıyla, İslâm nimetini omuzlarına yüklediği bir grup, cemaat veya millet, onu yaşayıp yaşatmada acze düşerse, Allah bu defa istikbal hazinesinde sakladığı bir başka topluluğu ortaya çıkarır. Bu, ileride ortaya koyacakları performans sebebiyle Allah’ın önceden seçtiği bir topluluktur ki, Allah onlardan razıdır ve onları sevmektedir; bu sevgi sebebiyle onlar da Allah’ı sevmektedirler. Allah (c.c.) Sahâbe-i Kiram’ı benzer bir üslûpta sena ederken, sırayla, 1. sürekli Hz. Peygamber’in aleyhissalâtü vesselâm maiyyetinde, yanında bulunup, O’nunla hemhal olmayı; 2. dönem, geleceğe nazaran daha çok bedeviyet dönemi olup, bu dönemde bedevilere galip gelme genellikle kuvvete bağlı bulunduğundan inkârcılara karşı çetin olmayı; 3. mü’minler arasında merhameti ve 4. sürekli Allah’ın rızası peşinde ibadet etmeyi ön plana çıkarır (Fetih Sûresi/48: 29). Bu dört haslette sırasıyla Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali efendilerimiz başı çektiklerinden, bunlar Sahabe’nin de en büyükleridir. Fakat bir zaman gelecek ve Allah (c.c.),dinine hizmet şerefini âyet indiği anda henüz Sahâbe tarafından bilinmeyen bir topluluğa, bir millete bahşedecek. İslâm’a hizmet nimetinin omuzlarına konduğu bu topluluk veya millet ise sırasıyla: 1. mü’minlere karşı (merhametten de öte) boynu yerde olma; 2. inkârcılara karşı onurlu ve zorlu olma;gerçek izzet ve şerefin İslâm’da olduğunun şuuru içinde bulunma; 3. Allah yolunda durup dinlenme bilmeden cihad etme; yani,Allah’ı insanlara duyurma, insanların hidayetine vesile olma, Allah’ın dinini mümkün olan her yere taşıma yolunda tam bir yardımlaşma ve dayanışma içinde durmaksızın gerekeni yapma ve: 4. Allah yolunda cihad vazifesini yerine getirirken kınanmaktan, küçümsenmekten çekinmeme en ön planda gelen hasletler olacak ve bu dört haslette başı çekenler de, o topluluğun en önde gelenlerini teşkil edeceklerdir.

اِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ (٥٥)

55. Sizin işlerinizi kendisine havale edeceğiniz hakikî dostunuz ve koruyucunuz ancak (ve öncelikle) Allah’tır, (sonra) O’nun Rasûlü’dür ve (sonra) iman etmiş olup, Allah’a tam boyun eğmişlik içinde namazlarını bütün şartlarına riayet ederek vaktinde ve aksatmadan kılan ve zekâtlarını her dönem hakkıyla verenlerdir.

وَمَنْ يَتَوَلَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا فَاِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ۟ (٥٦)

56. Kim Allah’ı, O’nun Rasûlü’nü ve iman etmiş bulunanları hakikî dost, işlerini kendisine havale edeceği vekil ve idareci edinirse, hiç şüphesiz bunların teşkil ettiği Allah tarafı, her halükârda galip olanlardır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الَّذِينَ اتَّخَذُوا دِينَكُمْ هُزُوًا وَلَعِبًا مِنَ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَالْكُفَّارَ اَوْلِيَٓاءَۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (٥٧)

57. Ey iman edenler! Daha önce kendilerine Kitap verilmiş bulunanlardan dininizi alay ve eğlence konusu yapanlarla, (vahiy, Kitap, Din kabul etmeyen) kâfirleri gerçek dost, müttefik ve işlerinizi kendilerine havale edeceğiniz vekiller edinmeyin. Eğer mü’minler iseniz, Allah’ın buyruklarına karşı gelmekten sakının ve O’nun korumasına girin.

وَاِذَا نَادَيْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ اتَّخَذُوهَا هُزُوًا وَلَعِبًاۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْقِلُونَ (٥٨)

58. Siz ezan okuyup namaza davette bulunduğunuz zaman onlar bunu alay ve eğlence konusu yaparlar. Böyle yaparlar, çünkü onlar, akletmeyen ve gerçeği anlamayan bir topluluktur.

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ هَلْ تَنْقِمُونَ مِنَّٓا اِلَّٓا اَنْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلُۙ وَاَنَّ اَكْثَرَكُمْ فَاسِقُونَ (٥٩)

59. De ki: “Ey Kitap Ehli! Siz, herhalde şu sebepten dolayı bizden hiç hoşlanmıyorsunuz: Biz, Allah’a, bize indirilen (Kur’ân)’a ve daha önce indirilmiş bulunan (Tevrat, İncil ve diğer Kitaplar)’a inanmaktayız; siz ise, çoğunluk itibariyle yoldan çıkmış fasıklarsınız.”

قُلْ هَلْ اُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكَ مَثُوبَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ مَنْ لَعَنَهُ اللّٰهُ وَغَضِبَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَازِيرَ وَعَبَدَ الطَّاغُوتَۜ اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَانًا وَاَضَلُّ عَنْ سَوَٓاءِ السَّبِيلِ (٦٠)

60. De ki: “(Siz, İsa dahil bütün önceki peygamberlere ve Kitaplara olan inancımızı kötü görüyorsunuz ama,) ben size Allah katında müstahak oldukları ceza itibariyle kötünün kötüsü bir durumu bildireyim mi? O kimseler ki, Allah onları lânetlemiş (rahmetinden tardetmiş), onları şiddetli bir cezaya düçar kılmış ve içlerinden bir kısmını maymun, domuz ve Allah’a isyanla başka yollar, başka dinler icat ederek insanları bunlara itaate zorlayan bâtıl güçlere ve sahte ilâhlara tapan zelil köleler haline getirmiştir. Onlar, (dünyada da Âhiret’te de) yerleri ve konumları itibariyle en kötü durumdadırlar ve dümdüz yoldan en fazla sapıp gitmiş olanlardır.

وَاِذَا جَٓاؤُ۫كُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّا وَقَدْ دَخَلُوا بِالْكُفْرِ وَهُمْ قَدْ خَرَجُوا بِهِ۪ۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا كَانُوا يَكْتُمُونَ (٦١)

61. (Bunların aynı karakterdeki dostları olan münafıklar) size geldiklerinde “İnandık!” derler; halbuki huzurunuza (kalblerinde) küfürle girdikleri gibi, huzurunuzdan yine (kalblerindeki) küfürle çıkarlar. İçlerinde gizledikleri (küfrü) Allah çok iyi bilmektedir.

وَتَرٰى كَثِيرًا مِنْهُمْ يُسَارِعُونَ فِي الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَۜ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (٦٢)

62. (Kitap Ehli’nden olan o inkârcıların) pek çoğunun, bizatihî büyük günah olan sözler sarfetmede, düşmanlıkta ve haram yemede yarışırcasına ve birbirlerine destek içinde koşuşturduklarını görürsün. Gerçekten ne de fena işleyip durdukları bu şey!

لَوْلَا يَنْهٰيهُمُ الرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ عَنْ قَوْلِهِمُ الْاِثْمَ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَۜ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَصْنَعُونَ (٦٣)

63. Bari mürşidleri ve fakihleri onları büyük günah olan sözler sarfetmekten ve haram yemekten alıkoysalardı! (Ama heyhat!) Bunların da yapıp durdukları gerçekten ne kötü!

وَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللّٰهِ مَغْلُولَةٌۜ غُلَّتْ اَيْدِيهِمْ وَلُعِنُوا بِمَا قَالُواۢ بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِۙ يُنْفِقُ كَيْفَ يَشَٓاءُۜ وَلَيَزِيدَنَّ كَثِيرًا مِنْهُمْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًاۜ وَاَلْقَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۜ كُلَّمَٓا اَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ اَطْفَاَهَا اللّٰهُۙ وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَادًاۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ (٦٤)

64. Yahudiler, “Allah’ın eli bağlı ve sıkıdır.” diyor (ve bizzat kendilerinin sebep olduğu zillet ve meskenetlerini Allah’a yüklemeye çalışıyorlar). Hay kendi elleri bağlanasıcalar; hay söyledikleri bu sözden dolayı rahmetten uzak kalasıcalar! Hayır, hiç de öyle değil:Allah’ın İki Eli de açıktır; O, nasıl dilerse öyle infak eder; (dolayısıyla vermesi, onların keyfine bağlı değildir). Fakat şurası bir gerçek ki, Rabbinden sana indirilen (nimet ve âyetler), onların pek çoğunun ancak azgınlığını ve küfrünü arttırmaktadır. Biz de aralarına Kıyamet’e kadar sürüp gidecek bir kin, düşmanlık ve nefret saldık. Ne zaman (Rasûlüllah’a ve mü’minlere karşı) harp için bir ateş yaksalar Allah onu söndürür. Ancak onlar, sürekli bozgunculuk çıkarmak için yeryüzünde koşuşturup dururlar. Allah, bozguncuları sevmez.

وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْكِتَابِ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَكَفَّرْنَا عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَاَدْخَلْنَاهُمْ جَنَّاتِ النَّعِيمِ (٦٥)

65. Ne olurdu, Kitap Ehli gerektiği gibi iman etmiş ve Allah’a tam bir saygı içinde O’nun yasaklarından sakınarak koruması altına girmiş olsalardı (–Hiç olmazsa şimdi yapsalar!–); o takdirde hiç şüphesiz işledikleri günahları(n küçüklerini de) siler ve yine hiç şüphesiz onları nimetler yurdu cennetlere yerleştirirdik.

وَلَوْ اَنَّهُمْ اَقَامُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْجِيلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لَاَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْۜ مِنْهُمْ اُمَّةٌ مُقْتَصِدَةٌۜ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ سَٓاءَ مَا يَعْمَلُونَ۟ (٦٦)

66. Ne olurdu, (zamanında) Tevrat’ı, bilâhare (Tevrat’taki hükümlerde yaptığı bazı değişikliklerle) İncil’i ve kendilerine Rabbilerinden indirilen diğer Kitapları bütün hükümleriyle ve hakkıyla uygulamış, (dolayısıyla son olarak Kur’ân’a da inanıp bağlanmış) olsalardı (–Hiç olmazsa bundan sonra böyle yapsalar!–); o takdirde hiç şüphesiz, (yukarıdan yağacak ve yerden fışkıracak nimet ve bereketler sebebiyle) başlarının üzerinden ve ayaklarının altından bol bol yerlerdi. (*) Her şeye rağmen, içlerinde ölçülü ve dengeli davranıp mutedil yolda giden bir zümre de vardır; fakat çoğunluğa gelince: işleyip durdukları şeyler ne de kötü!

-Açıklama-

(*) Bu âyette anlatılan gerçeği Kitab-ı Mukaddes’te de görürüz:

  • Eğer kanunlarımda yürürseniz ve emirlerimi tutarsanız, ve onları yaparsanız; o zaman, yağmurlarınızı vakitlerinde göndereceğim ve yer mahsulünü verecek, ve kırın ağaçları meyvelerini verecekler… ve doyuncaya kadar ekmeğinizi yiyeceksiniz…(Levililer,26: 3–5)
  • Ve eğer Allah’ın Rabbin sözünü dinlersen, bütün bu bereketler senin üzerine gelecek ve sana erişeceklerdir. Şehirde bereketli olacaksın ve kırda bereketli olacaksın…(Tesniye,28: 2–3)

Bu iki âyet, takva kelimesi ve Kitabın uygulanması çerçevesinde önemli bir gerçeğe parmak basmaktadır. Kitabın ihtiva ettiği kanunlardan başka, Şeriat-ı Tekvîniye veya Kevniye diye anılıp, Cenab-ı Allah’ın kâinat ve hayatla ilgili koyduğu ve tecrübî ilimlerin (Fizik, Kimya, Astronomi, Biyoloji vb.) konusu olan kanunlar da vardır. Bunlara uyup uymamanın da karşılığı olup, bu karşılık daha çok dünyada, kısmen de Âhiret’te görülür. Takva kavramı, daha önce de açıklandığı üzere, bu kanunlara göre davranmayı da içine alır.

يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۜ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُۜ وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ (٦٧)

67. Ey (şanı çok yüce, o en büyük) Rasûl! Rabbinden sana her ne indirilmişse onu eksiksiz tebliğ et! Eğer böyle yapmazsan risalet (elçilik) vazifeni yerine getirmemiş olursun. Allah, seni bütün insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu (senin aleyhindeki) hedeflerine ulaştırmaz. (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyet, Kur’ân’a ve Rasûlüllah’a ait bir mucizeyi ifade etmekte, yani Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm’ın Mekkeli ve çöldeki bütün müşrikler, Yahudiler, Hıristiyanlar, münafıklar ve daha başkaları dahil olmak üzere bütün düşmanlarından korunacağını, misyonunu yerine getirmede düşmanlarının kendisine bir zarar veremeyeceklerini kesin bir dille haber vermektedir. Ve, âyetin haber verdiği aynen gerçekleşmiş, Allah Rasûlü yatağında vefat etmiştir. Âyet, Allah’ın mesajını, yani dinini kimseden korkmadan ve Rasûlüllah’ın izinde, yani Sünnet’e uygun çizgide tebliğ edenlerin de (33: 39) aynı koruma altında bulunacaklarına zımnî bir müjde de ihtiva etmektedir.

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَسْتُمْ عَلٰى شَيْءٍ حَتّٰى تُقِيمُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْجِيلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْۜ وَلَيَزِيدَنَّ كَثِيرًا مِنْهُمْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًاۚ فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ (٦٨)

68. De ki: “Ey Kitap Ehli! (Her birinin geçerli olduğu zaman itibariyle ve halâ ihtiva ettikleri nesholmamış gerçekleriyle) Tevrat’a, İncil’e ve Rabbinizden size indirilen bütün diğer Kitap ve Sahifelere, (dolayısıyla şimdi de artık bana ve Kur’ân’a) gerektiği gibi inanıp hükümlerini uygulamadıkça Allah katında hiçbir değeriniz olmadığı gibi, Din adına da sağlam hiçbir dayanağınız yok demektir. Fakat (ey Rasûlüm,) Rabbinden sana indirilen (bu Kur’ân), onlardan pek çoğunun ancak azgınlık ve küfrünü arttırmaktadır. (*) Ama bundan dolayı sen,o kâfirler topluluğu için üzülüp gam çekme!

-Açıklama-

(*) Bu âyet, üç önemli gerçeğe temas etmektedir. Yahudiler, yegâne kitapları bildikleri Tevrat’ı ve kendilerine gelen diğer İlâhî Kitap veya Sayfaları, Hıristiyanlar İncil’i, asliyetleri içinde ve hakkıyla uygulamadıkça, Allah katında bir değer ve Din adına da herhangi sağlam bir dayanağa sahip olma iddiasında bulunamazlar. Bunları hakkıyla uygulama, Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’a inanmayı da gerektirdiğinden, dolayısıyla gerçekten mü’min sayılmak için O’na inanıp, Kur’ân’ı kabullenmeleri şarttır. Hıristiyanlar ve Yahudiler, Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’a inanmayıp, Kur’ân’ı kabullenmemekle birlikte, İslâm onları Kitap Ehli kabûl eder. Bu sebeple, Din adına şu veya bu şekilde bir dayanakları olması için, Kitap Ehli olarak en azından kendi kitaplarına uymaları beklenir. Kur’ân, hidayeti önlerine koyduğu halde, kendi kitaplarına nasıl muamele ettiklerini açıkladığı için, inatla ve gurur sebebiyle Kur’ân’a inanmayıp karşı çıkmakta daha bir ileri gitmektedirler.

اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِؤُ۫نَ وَالنَّصَارٰى مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (٦٩)

69. İster (Müslüman bilinip, Kur’ân’a ve Allah Rasûlü’ne) iman ikrarında bulunanlardan olsun, isterse Yahudi olanlar, Sâbiîler, Hıristiyanlar (ve daha başka insanlardan) olsun, (mesele asla bir isim meselesi ve kuru bir iddiadan ibaret değildir). Her kim gerçekten Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman eder ve imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yaparsa, (yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) korkmalarını gerektiren bir şey olmayacak ve herhangi bir şekilde üzülmeyeceklerdir de.

لَقَدْ اَخَذْنَا مِيثَاقَ بَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ وَاَرْسَلْنَٓا اِلَيْهِمْ رُسُلًاۜ كُلَّمَا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُهُمْۙ فَرِيقًا كَذَّبُوا وَفَرِيقًا يَقْتُلُونَ (٧٠)

70. Andolsun, İsrail Oğulları’ndan (bu iman ve salih amel esası üzere) sağlam söz almış ve kendilerine pek çok rasûller göndermiştik. Ama ne zaman onlara nefislerinin hoşlanmayacağı, heva ve heveslerine hizmet etmeyecek mesaj ve hükümlerle bir rasûl gelmişse, (onlardan) kimisini yalanlıyor, kimisini de öldürüyorlardı.

وَحَسِبُٓوا اَلَّا تَكُونَ فِتْنَةٌ فَعَمُوا وَصَمُّوا ثُمَّ تَابَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ ثُمَّ عَمُوا وَصَمُّوا كَثِيرٌ مِنْهُمْۜ وَاللّٰهُ بَصِيرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ (٧١)

71. Böyle davranmakla bir karışıklık çıkmayacak, başlarına mihnet ve musibet gelmeyecek zannederek (gerçeğe ve ikazlara karşı) kör ve sağır kesildiler. Sonra Allah,onlara tevbe nasip etti ve tevbelerini de kabul buyurdu; ama bunun ardından pek çoğu itibariyle yine kör ve sağır kesildiler. Allah, ne yapıp ettiklerini hakkıyla görmektedir.

لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ وَقَالَ الْمَسِيحُ يَا بَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبِّي وَرَبَّكُمْۜ اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوٰيهُ النَّارُۜ وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ اَنْصَارٍ (٧٢)

72. “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir.” diyenler hiç şüphesiz kâfir olmuşlardır. Oysa Mesih, şöyle demişti: “Ey İsrail Oğulları! Benim de sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin. Gerçek şu ki, kim Allah’a şirk koşarsa, Allah mutlak surette Cennet’i ona haram kılmıştır ve onun nihaî barınağı Ateş’tir. (Allah’a şirk koşmakla en büyük zulmü işleyen) bütün zalimler için (Âhiret’te) hiçbir yardımcı da yoktur.

لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ ثَالِثُ ثَلٰثَةٍۢ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّٓا اِلٰهٌ وَاحِدٌۜ وَاِنْ لَمْ يَنْتَهُوا عَمَّا يَقُولُونَ لَيَمَسَّنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ (٧٣)

73. Bunun gibi, “Allah üç uknumdan biridir.” diyenler de,yine hiç şüphesiz kâfir olmuşlardır. Halbuki tek bir İlâh’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Söyleyegeldikleri bu sözden eğer vazgeçmeyecek olurlarsa,içlerinde bu şekilde küfürde diretenlere çok acı bir azap dokunacaktır.

اَفَلَا يَتُوبُونَ اِلَى اللّٰهِ وَيَسْتَغْفِرُونَهُۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٧٤)

74. Öyleyse, halâ içten bir pişmanlık ve bir daha aynı zulmü işlememe kararlılığıyla Allah’a dönüp O’ndan bağışlanma dilemeyecekler mi? Allah,günahları pek çok bağışlayandır; (bilhassa Kendisine yönelen kullarına karşı) hususî merhameti pek bol olandır.

مَا الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ وَاُمُّهُ صِدِّيقَةٌۜ كَانَا يَأْكُلَانِ الطَّعَامَۜ اُنْظُرْ كَيْفَ نُبَيِّنُ لَهُمُ الْاٰيَاتِ ثُمَّ انْظُرْ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ (٧٥)

75. Meryem’in oğlu Mesih, ancak bir rasûldür. Nitekim ondan önce de rasûller gelip geçmişti. Annesi (de ilâhe değil), Allah’a tam sadakat içinde, son derece iffetli, dürüst, özü-sözü doğru bir hanımdı. Her ikisi de, (diğer insanlar gibi) yemek yerlerdi. Bak, Biz onlara gerçekleri delilleriyle nasıl açıklıyoruz, ama gel gör ki onlar, belli tesirler altında nasıl da akılları çelinip, bâtıl sevdalar peşinde koşturup duruyorlar.

قُلْ اَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًاۜ وَاللّٰهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٧٦)

76. De ki: “Yalnızca Allah’a ibadet etmeyi bıraktınız da, (Allah dilemedikçe ve kendiliklerinden) size zarar da fayda da vermeye gücü yetmeyen âciz mahlûklara mı ibadet ediyorsunuz?” Halbuki Allah, (siz ve bütün ihtiyaçlarınız dahil) her şeyi hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla bilendir.

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا فِي دِينِكُمْ غَيْرَ الْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعُٓوا اَهْوَٓاءَ قَوْمٍ قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ وَاَضَلُّوا كَثِيرًا وَضَلُّوا عَنْ سَوَٓاءِ السَّبِيلِ۟ (٧٧)

77. De ki: “Ey Kitap Ehli! Dininizde gerçeğin sınırlarından taşarak aşırılıklara düşmeyin ve daha önceden kendileri saptığı gibi, pek çoklarını da saptırmış ve şu anda da düz yolun ortasında sapmış gitmiş olanların heva ve heveslerine uymayın. (*)

-Açıklama-

(*) Âyet, öncelikle Hıristiyanları birtakım eski milletlere, antik çağ topluluklarına ve Doğru Yol’dan sapmış birtakım Yahudilere karşı uyarmaktadır. Bu ikazda, şüphesiz Müslümanların ve günümüzde ‘mektep ehli’nin, yani okumuşların da payı vardır. Hıristiyanlığın inanç ve ibadet esaslarında Hz. İsa’dan sonra ortaya çıkan birtakım değişikliklere, daha ilk asrından itibaren İslâm içinde de baş gösteren fitnelere, ayrılıklara, dalâlet fırkalarına ve bilhassa son asırlarda ortaya çıkan bazı din dışı ideolojilerin ve mistik cereyanların temeline de baktığımızda bu âyetteki ikazı daha iyi anlamak mümkün olmaktadır. Demek oluyor ki, Kur’ân’ın ikazları gerektiği gibi anlaşılamamış veya dikkate alınmamıştır. Kaldı ki, benzer ikazları,hattâ çok daha fazlası ve sert ifadelerle İncillerde de, bizzat Ahd-i Atik’in hemen hemen bütün kitaplarında da bulmak mümkündür.

Encyclopaedia Britannica’da (14. baskı) ‘Hıristiyanlık’ maddesini yazan George William Knox, bu konuda şunları kaydeder:

Hıristiyanlığın düşünce kalıpları Yunan felsefesine ait olup, bunların içine bir de Yahudi öğretileri girmiştir. Bu şekilde kendine has bir bileşime sahip bulunuyoruz: İsa’nın şahsı üzerinde örülen ve yabancı bir felsefenin içinden akıp gelen Kitab-ı Mukaddes doktrinleri. Aynı eserde,Charles Anderson Scott, ‘İsa Mesih’ başlığı altında şunları yazar: Matta, Markos ve Luka’da, bunları yazanların İsa’yı insandan öte bir varlık, özellikle ona ‘Allah’ın Oğlu’ denmesine gerekçe olacak şekilde Allah’la hulûl-ittihad şeklinde münasebeti bulunan ve Allah’ın Ruhu’nu taşıyan bir insan olarak gördüklerini ima eden hiçbir şey yoktur. Hattâ Matta ona, ‘Marangozun oğlu’ olarak atıfta bulunur (–Hemen belirtelim ki, Matta’nın bu kaydı izafîdir; ona göre, marangoz Yusuf, Hz.İsa’nın babalığıdır. AÜ) ve Petrus’un Hz. İsa’yı bir tarafa çekip azarladığını bile kaydeder (16: 22). Luka’da, İsa’nın vefatından sonra Emmaus köyüne doğru giden iki şakirt O’ndan, “Allah’ın ve bütün halkın yanında, işte ve sözde kudretli bir peygamber” olarak bahsetmektedir (24:19)… Markos yazılmadan önce, Hristiyanlar arasında artık Hz.İsa’dan Rab olarak bahsetmek âdeta gelenek halini almış olmasına rağmen, bu ikinci İncil’de, İsa hakkında Rab tabirinin kullanılması çok nadirdir (birincide –Matta– kavram Allah hakında bol bol kullanılmakla birlikte, İsa hakkında da hemen hemen hiç geçmiyor denebilir). Bütün bu üç İncil’de İsa’nın çilesine, vefatına ve son akşam yemeğindeki konuşmalara çok önemli yer verilmişse de, bunlara daha sonra yüklenen anlamı çağrıştıracak herhangi bir işaret olmadığı gibi,İsa’nın vefatının da aslî günah ve ona kefaret olma gibi hususlarla alâkası bulunduğuna dair bir ima bile yer almaz. İsa, kendisinden sık sık İnsanoğlu diye söz eder… Petrus’un Pentekos’da (Hasat Bayramı) söylediği, “Allah’ın tasvip ettiği insan” sözü,çağdaşlarının tanıdığı ve kabul ettiği İsa’yı tarif ediyordu…İncillerden öğreniyoruz ki, İsa,fizikî ve zihnî gelişme dönemlerinden geçti; acıktı, susadı, yoruldu, uyudu, hayret etti, malûmata ihtiyacı oldu, acı çekti ve vefat etti. Her şeyi bildiğini iddia etmek şöyle dursun, tam tersini söyledi…Aynı şekilde, O’nun mutlak kudret sahibi olduğunu söylemeye de hiçbir gerekçe yoktur.Bunun gibi, O’nun Allah’tan bağımsız olarak veya bağımsız bir tanrı gibi davrandığına dair bir işaret bulmak da mümkün değildir. Bilakis duasıyla, ibadetiyle O, Allah’a bağımlığını ortaya koymaktadır. Hattâ, Allah için kullanılabilecek ölçüde mutlak iyiliğin kendisine atfedilmesini de reddetmiştir. Yukarıda kendisinden iktibasta bulunduğumuz William Knox, Hz. İsa’ya ulûhiyet atfedilmesi konusunda da şu mütalâada bulunur: Üçüncü asrın bitmesine yakın yıllarda bile onun ilâh olduğu reddediliyordu. Ancak 325’te İznik Konsülün’de İsa’nın ilâhlığı resmî kabul gördü, fakat bu konudaki tartışmalar bir süre daha devam etti. (İktibaslar için bkn. Mevdûdî, 2, not 101.) İşte Kur’ân, Hz. İsa’nın getirdiği saf akîdeye daha sonraki müdahaleler konusunda ikazda bulunmaktadır.

لُعِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ بَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ عَلٰى لِسَانِ دَاوُ۫دَ وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَۜ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ (٧٨)

78. İsrail Oğulları’ndan küfre düşenler, Davud’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lânetlendiler. Bunun sebebi,onların isyan etmeleri ve sürekli taşkınlıkta bulunup haddi aşmaları idi.

كَانُوا لَا يَتَنَاهَوْنَ عَنْ مُنْكَرٍ فَعَلُوهُۜ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ (٧٩)

79. Hangi türde çirkin bir fiili işlemeye dursalar, bundan birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlar, bilakis onu işlerlerdi. Ne de kötüydü yapıp durdukları bu şey!

تَرٰى كَثِيرًا مِنْهُمْ يَتَوَلَّوْنَ الَّذِينَ كَفَرُواۜ لَبِئْسَ مَا قَدَّمَتْ لَهُمْ اَنْفُسُهُمْ اَنْ سَخِطَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَفِي الْعَذَابِ هُمْ خَالِدُونَ (٨٠)

80. Onlardan pek çoğunun, (mü’minleri değil de) küfredenleri kendilerine yakın dost ve müttefik edindiklerini görürsün. Öz nefislerinin bizzat kendileri için (gelecek hayatları ve âhiretleri adına) işleyip gönderdikleri ve Allah’ın cezasını üzerlerine çekecek olan bu davranışları ne de kötü! Ve onlar, azapta sonsuzca kalacaklardır.

وَلَوْ كَانُوا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالنَّبِيِّ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مَا اتَّخَذُوهُمْ اَوْلِيَٓاءَ وَلٰكِنَّ كَثِيرًا مِنْهُمْ فَاسِقُونَ (٨١)

81. Allah’a ve (peygamberliğin zirve temsilcisi, bütün peygamberlerin has vârisi) Nebî’ye ve O’na indirilen (Kur’ân)’a gerçekten inanmış olsalardı,o küfredenleri yakın dostlar ve müttefikler edinmeyeceklerdi. (*) Ne var ki, onların pek çoğu (inançta da, davranışta da yoldan çıkmış) fasıklardır.

~Açıklama~

(*) Âyetleri parça parça ele almak, siyak ve sibak,yani içinde bulundukları metin çerçevesinde, bir de Kur’ân’ın bütünlüğü ve bu bütünlüğün ortaya koyduğu ana düsturlar temelinde değerlendirmemek, bazılarını çok yanlış sonuçlara götürebilmektedir. Meselâ, bu sûrede (43–48’inci âyetler) Tevrat ehlinin Tevrat’la,İncil ehlinin İncil’le hükmetmesi gerektiği ifade buyurulmaktadır. Bunu, İncil geldikten sonra Tevrat’la, Kur’ân geldikten sonra da Tevrat ve İncil’le hükmetmenin Allah’ın rızası istikametinde ve O’nun indirdiğiyle hükmetmek manâsında bir davranış olduğu şeklinde yorumlamak,Kur’ân’dan sonra bu kitaplardaki hükümlerin geçerliliklerini halâ koruduğu ve böyle davranmanın kurtuluşa vesile olabileceğini düşünmek, bu yanlış sonuçlardan biridir. Açıktır ki, Hz. İsa (a.s.) İsrail Oğulları’na gönderilmiştir ve getirdiği İncil, Tevrat’taki bazı haramları helâllaştırmıştır. İncil geldikten sonra halâ Tevrat’taki o haramları haram kabul etmek ve bunu da Allah katında geçerli görmek, İncil’in o haramları helâllaştırmasını,haşa, abes kabul etmek olur. Aynı şekilde, Peygamber Efendimiz’in evrensel bir mesajla ve bütün insanlığa gönderildiği Kur’ân’da açıkken ve Kur’ân, Kitap Ehli dahil herkesi Peygamber Efendimiz’e inanıp Kur’ân’a tâbi olmaya çağırırken, bazı âyetleri, diğerlerinden ve Kur’ân’ın bütününden kopukluk içinde, bir de o âyetlerdeki gerçek maksadı, onlardaki manânın gerçek yerini ve hedefini tesbit edemeden ele alıp buna göre sonuçlar üretmek, “düz yolun ortasında sapıp gitmek”ten başka anlama gelmez. Özellikle bu âyet,Hz.Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’a ve Kur’ân’a inanmamayı, Allah’a gerçek anlamda inanmama olarak değerlendirmektedir. Bu âyetlerde, Kitap Ehli’nin kendi kitaplarına bağlılıklarının sınanması da vardır. Onlar, İslâm toplumu içinde ayrı birer cemaat halinde kalıp kendi kitaplarını uygulayabilirler; fakat bu, böyle davranmanın kurtuluşa vesile olacağı ve Allah’ın rızasını kazanacak bir tercih ve tutum olduğu neticesini doğurmaz. Burada mesele, tamamen hukukîdir. Şu kadar ki, bu kitaplarda bulunan ve İslâm’ın neshetmeyip, Kur’ân ve Allah Rasûlü tarafından anılan hükümler geçerliliğini korumakta olup,İslâm hukukunun içinde “öncekilerin şeriatları” olarak yer almaktadır.

لَتَجِدَنَّ اَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ اٰمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ اَشْرَكُواۚ وَلَتَجِدَنَّ اَقْرَبَهُمْ مَوَدَّةً لِلَّذِينَ اٰمَنُوا الَّذِينَ قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰىۜ ذٰلِكَ بِاَنَّ مِنْهُمْ قِسِّيسِينَ وَرُهْبَانًا وَاَنَّهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ (٨٢)

82. Şurası muhakkak ki,iman edenlere insanlar içinde en şiddetli düşmanlık besleyenleri Yahudiler ve (Allah’a) şirk koşanlar olarak bulursun. Yine şurası da muhakkak ki, sevgi ve alâka bakımından iman edenlere en çok yakınlık duyanların ise, “Biz Nasranîyiz!” diyenler olduğunu görürsün. Bu, onların içinde bilhassa geceleri ibadetle meşgul keşişler ve (manastırlara kapanmış, Âhiret endişesi içinde nefisleriyle mücadele içinde) ruhbanlar bulunması sebebiyledir ve onlar, (alçakgönüllü olup) büyüklenmezler. (*)

~Açıklama~

(*) Âyet, pek çok gerçeğe parmak basmaktadır. Kısaca: Kibir ve fısk, imana mani, buna karşılık alçakgönüllülük,nefis muhasebesi, kendini beğenmeme, imana açılan birer kapıdır. Hz. İsa (a.s.), misyonu gereği Din’in daha çok ruhî-manevî yanı üzerinde durmuş ve bu, O’nun ümmeti içinde keşişler ve ruhbanlar gibi, ibadetle, riyazetle ve nefis mücadelesiyle meşgul insanların çok sayıda bulunmasına yol açmıştır. Bunlar içinde pek çoğu İslâm’ı kabûl etmiştir ve âyette sözü edilenler de, İslâm’ı kabul eden bu insanlardır. İslâm, her bakımdan denge dini olmakla birlikte, her halükârda Din’in temelinde enaniyeti bırakma, tevazu, ibadet ve nefse karşı mücadele yattığı ve bunlar İslâm’da da esas olduğu için, Hz. İsa’nın gerçek takipçileriyle mü’minler arasında bir yakınlığın olması çok tabiîdir. Hıristiyanlık’ta bilâhare Hz.İsa’yı ilâh mertebesine çıkarmakla Kilise’ye ve papa gibi ‘din adamları’na tanınan ve teokrasiye vücut veren Allah ile kul, Hz. İsa ile Hıristiyan cemaati arasında aracılık statüsü gibi bir statüye İslâm’da yer yoktur.

وَاِذَا سَمِعُوا مَٓا اُنْزِلَ اِلَى الرَّسُولِ تَرٰٓى اَعْيُنَهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّۚ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اٰمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ (٨٣)

83. Onların (Risalet’in has temsilcisi o en büyük) Rasûl’e indirilen (Kur’ân)’ı işittikleri zaman, (kendi kitaplarında görüp) tanıdıkları gerçeği (onda bulmaları sebebiyle) gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün. İçlerini şöyle boşaltır onlar: “Rabbimiz, iman ettik; bizi (hakkın, Kur’ân’ın ve Rasûlüllah’ın) şahitleriyle beraber kaydet.

وَمَا لَنَا لَا نُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَمَا جَٓاءَنَا مِنَ الْحَقِّۙ وَنَطْمَعُ اَنْ يُدْخِلَنَا رَبُّنَا مَعَ الْقَوْمِ الصَّالِحِينَ (٨٤)

84. “Rabbimizin bizi salihler topluluğuna dahil etmesi ümit ve beklentisi içinde iken, Allah’a ve bize gelen gerçeğe neden inanmayacakmışız?”

فَاَثَابَهُمُ اللّٰهُ بِمَا قَالُوا جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَاۜ وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْمُحْسِنِينَ (٨٥)

85. Bu söz ve tavırlarından dolayı Allah onları,hem de içlerinde sonsuzca kalmak üzere, (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlerle mükâfatlandırmaya (hükmetmiştir). Budur Rabbilerini görürcesine, en azından Rabbilerinin kendilerini gördüğünün şuuru içinde davrananların mükâfatı.

وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَحِيمِ۟ (٨٦)

86. Buna karşılık, küfredip de, (dış dünyada ve bizzat kendi yaratılış, vücut ve mahiyetlerinde bulunan ve bütün iman esaslarını ispatlayan) delilleri (ve Kitap’taki) âyetlerimizi yalanlayanlar ise, öyleleri o Kızgın, Alevli Ateş’in yârân ve yoldaşlarıdırlar.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَٓا اَحَلَّ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ (٨٧)

87. Ey iman edenler! (Fıtrat dışına çıkarak) Allah’ın size helâl kıldığı temiz, hoş ve sağlığa zararsız şeyleri haram kılmayın ve (hem helâlları haramlaştırmak, hem de onları israf derecesinde kullanıp tüketmek suretiyle) aşırılığa kaçmayın. Allah, aşırı gidip haddi aşanları sevmez.

وَكُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ حَلَالًا طَيِّبًاۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذِ۪ٓي اَنْتُمْ بِهِ مُؤْمِنُونَ (٨٨)

88. Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helâl,temiz ve sağlığa zararsız olmak üzere tüketin. (Aksi bir davranış içine girmekle) Allah’a karşı gelmekten sakının; çünkü siz, O’na gerçekten inanmış mü’minlersiniz.

لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللّٰهُ بِاللَّغْوِ فِ۪ٓي اَيْمَانِكُمْ وَلٰكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا عَقَّدْتُمُ الْاَيْمَانَۚ فَكَفَّارَتُهُٓ اِطْعَامُ عَشَرَةِ مَسَاكِينَ مِنْ اَوْسَطِ مَا تُطْعِمُونَ اَهْلِيكُمْ اَوْ كِسْوَتُهُمْ اَوْ تَحْرِيرُ رَقَبَةٍۜ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلٰثَةِ اَيَّامٍۜ ذٰلِكَ كَفَّارَةُ اَيْمَانِكُمْ اِذَا حَلَفْتُمْۜ وَاحْفَظُٓوا اَيْمَانَكُمْۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (٨٩)

89. Allah, yalan yere yapmadığınız ve çok farkına varmadan dilinizden dökülüveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz; ama bilerek yaptığınız ve onlarla kendinizi bağladığınız yeminler sebebiyle sorumlu tutar. Böyle yapıp da yerine getirmediğiniz bir yeminin kefareti, ailenize yedirdiğiniz orta halli yemekle on yoksulu (sabah-akşam veya bir yoksulu on gün) doyurmak veya onları giydirmek ya da bir köle âzat etmektir. Bunlara gücü yetmeyen, üç gün oruç tutsun.İşte, yemin ettiğinizde onu bozmanın kefareti budur. Bununla birlikte, yeminlerinize sahip çıkın: (olur olmaz şeyler için yemin etmeyin; yemin ettiğinizde de yerine getirin). Allah, size âyetlerini, O’nun yolunun işaretlerini işte böyle açıklıyor ki, (tam bir minnet ve borçluluk duygusu içinde, hem bunları yerine getirmek hem de O’na ibadet etmek suretiyle sözlü, fiilî ve kalbî) şükür içinde bulunasınız.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْاَنْصَابُ وَالْاَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ (٩٠)

90. Ey iman edenler! Sarhoşluk veren nesneler,kumar ve onun cinsinden bütün şans oyunları, put manâsı taşıyan her türlü taş, yapı ve anıtlarla bunlara kurban sunma ve fal okları, (piyango kalemi ve zarlarla) şans ve kısmet arama, ancak şeytan işi ve onun sizi sürüklediği murdar birer pisliktir. Bunların her birinden kaçının ki, (dünyada da Âhiret’te de) kurtuluşa ve muradınıza eresiniz.

اِنَّمَا يُرِيدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَعَنِ الصَّلٰوةِۚ فَهَلْ اَنْتُمْ مُنْتَهُونَ (٩١)

91. Hiç şüphesiz şeytan, sarhoş edici nesneler ve her türden kumarla aranıza ancak düşmanlık ve kin atmak, sizi Allah’ı zikretmekten, O’nunla ilgili çalışmalardan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiverdiniz değil mi? (*)

-Açıklama-

(*) İnsanın dünya ve Âhiret hayatı adına çok önemli düsturlar ihtiva eden bu âyetler, her dönemde Allah’ın Yolu’ndan uzaklaşan insanlığın, özellikle günümüz dünyasının düçar bulunduğu alkol, uyuşturucu, kumar, daha başka her türden şans ve kısmet oyunları ve her biri ceset giymiş riya ve maddeciliğin, ruhu ihmalin ve dünyada ebedî kalma arzusunun temessül etmiş şekli olan bazı sözde sanat dalları gibi modern âfetlere dikkat çekmekte ve bunların, hem fertler hem de toplumlar çapında sebep bulundukları düşmanlık, kin, nefret, cinayetler gibi neticelerini nazara vermektedir. Günümüz dünyasının en korkunç gerçeklerinden olan mafyacılığın beslenme kaynaklarına ve kara para, fuhuş ve daha başka her türlü ahlâksızlık ve gayr-ı meşrûluğun üreme zeminlerine baktığımızda karşımıza ilk çıkan yine, âyette sözü edilen şeytan işi pislikler olacaktır. Her yıl binlerce insanın hayatına mal olan ve çok büyük miktarda servet kaybına yol açan trafik kazalarının ana sebebinin de alkol olması, Kur’ân’ın bu tek bir âyetinden uzaklaşmanın bile doğuracağı felâketleri görmek bakımından manidardır.

وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاحْذَرُواۚ فَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّمَا عَلٰى رَسُولِنَا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ (٩٢)

92. (Bunlardan vazgeçin ve bütün hükümlerinde) Allah’a itaat edin; (size olan emirleri ve yasaklarında vahye dayanan, Risalet’in zirve temsilcisi o en büyük) Rasûl’e itaat edin ve (onlara muhalefet etmeme hususunda) daima tetikte bulunun. Eğer (itaattan) yüz çevirecek olursanız, biliniz ki Rasûlümüze düşen apaçık tebliğden ibarettir.

لَيْسَ عَلَى الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جُنَاحٌ فِيمَا طَعِمُٓوا اِذَا مَا اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ثُمَّ اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا ثُمَّ اتَّقَوْا وَاَحْسَنُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ۟ (٩٣)

93. Artık iman etmiş olup imanlarının gereği sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik (salih) işler yapanlar, işledikleri günahlardan endişe içinde (icmalî imanla) iman edip salih işler yaptıkları, sonra endişelerinde daha bir derinleşip takvaya sarılarak (her hükmünde Allah’a ve Rasûlü’ne) iman ettikleri, sonra daha bir derinlikte takvaya sarılıp, bütün yaptıklarını Allah’ı görürcesine bir şuur ve samimiyet içinde yaptıkları takdirde, daha önceden yiyip içtikleri (haram nesnelerden) dolayı üzerlerine bir vebal yoktur. Allah, bu seviyede iyiliğe kilitlenen ve O’nu görüyormuşçasına davrananları sever. (*)

~Açıklama~

(*) Yiyecek ve içeceklerle ilgili olan bu âyet, Kur’an’da takvanın en fazla vurgulandığı âyettir. Bir defa İslâm, evveli siler, yani bir insan Müslüman olduğunda önceki günahları affedilir. Buna rağmen, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) döneminde Müslümanların, bazı yiyecek ve içeceklerin yasaklanması karşısında Müslümanlıklarından önce haram yiyecek ve içecekleri tüketmiş olmalarının hükmünün ne olacağı sorusuna cevap olarak gelen bu âyetin üç basamaklı veya derinlikli bir takvayı nazara vermesi ve Müslümanlıktan önce tüketilmiş haram yiyecek ve içeceklerin vebalinin bu şekilde ortadan kalkmış olacağını vurgulaması çok mânidardır. Bu aynı gerçeği Ashab-ı Kehf kıssasında da görüyoruz. Ashab-ı Kehf, mağarada uyandıkları zaman içlerinden birini yiyecek almak için şehre gönderirlerken kendisine şu tenbihte bulunulmaktadır: “…En temizinden,helâl yiyecek arasın ve ondan bir miktar alıp getirsin.”(Kehf Sûresi/19) Henüz sadece şirke başkaldırmış ve Tevhid’i ilan etmiş bu insanların yiyeceğin (temiz de değil) en temiz ve helâl olanını aramaları, yiyecek ve içeceklerin helâl ve tayyip (her bakımdan tertemiz) olması konusunda ne kadar dikkat edilmesi gerektiği ve bunun Din’de ne derece önemli olduğunu ortaya koymaktadır. İşte, üzerinde durduğumuz âyetin (Mâide Sûresi/93) yiyecek ve içecekler konusunda üç derinlikli bir iman ve takvaya (1:takva–iman–salih amel, 2: takva–iman,3: takva–ihsan) ve nihayet ihsana, yani Allah’ı görür gibi, en azından O’nun kullarını gördüğünün şuuru içinde davranmaya vurgu yapması da, aynı önemin ifadesidir. Çünkü tüketilen yiyecek ve içeceklerin insan maneviyatında ve toplum hayatında büyük tesiri vardır. İkinci olarak, yiyecek ve içecekler dikkatsiz ve sınırsız tüketildiğinde birer şehvet haline gelir ve insanı teslim alır; artık insan, âdeta yiyecek ve içeceğin kölesi olma derekesine düşer. Böyle bir insanın maneviyatı öleceği gibi, yeme ve içme şehvetini tatmin için de haram-helâl gözetmesi çok kolay olmaz. Bu da, hem ferdî hem içtimaî planda güvenirliği ve ekonomik hayatı temelinden sarsar. Dolayısıyla insan Müslüman olmakla, eğer bütün derinliğiyle takvaya ve ihsana sarılmazsa, Müslümanlığı öncesi yiyecek-içecek düşkünlüğünden kurtulamaz. Bu sebeple Kur’an-ı Kerim, bütün derinliğiyle takvayı yiyecek-içecek konusunda nazara vermekte ve onu nihayet ihsana bağlamaktadır. Bu konuda fetva sahasını pek geniş tutanların kulakları çınlasın!

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَيَبْلُوَنَّكُمُ اللّٰهُ بِشَيْءٍ مِنَ الصَّيْدِ تَنَالُهُٓ اَيْدِيكُمْ وَرِمَاحُكُمْ لِيَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ يَخَافُهُ بِالْغَيْبِۚ فَمَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ اَلِيمٌ (٩٤)

94. Ey iman edenler! Allah sizi, (avlanmanın yasak olduğu ihramda iken) ellerinizle tutuverecek veya mızraklarınızla vuruverecek şekilde yakınınızda kaynaşan avlarla mutlaka deneyecektir ki, gizlide ve O’nu görmediği halde Kendisinden korkanları ortaya çıkarsın. Buna rağmen kim yasak sınırını aşar ve tecavüzde bulunursa, öyleleri için acı bir azap vardır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَقْتُلُوا الصَّيْدَ وَاَنْتُمْ حُرُمٌۜ وَمَنْ قَتَلَهُ مِنْكُمْ مُتَعَمِّدًا فَجَزَٓاءٌ مِثْلُ مَا قَتَلَ مِنَ النَّعَمِ يَحْكُمُ بِهِ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ هَدْيًا بَالِغَ الْكَعْبَةِ اَوْ كَفَّارَةٌ طَعَامُ مَسَاكِينَ اَوْ عَدْلُ ذٰلِكَ صِيَامًا لِيَذُوقَ وَبَالَ اَمْرِهِ۪ۜ عَفَا اللّٰهُ عَمَّا سَلَفَۜ وَمَنْ عَادَ فَيَنْتَقِمُ اللّٰهُ مِنْهُۜ وَاللّٰهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍ (٩٥)

95. Ey iman edenler! (Hac veya Umre münasebetiyle) ihramda iken av hayvanlarını öldürmeyin. İçinizden kim bu halde iken kasten bir hayvanı öldürürse, yaptığı işin vebalini çekmesi için cezası, öldürdüğünün dengi ve kurban olarak Kâbe’ye ulaştırılacak sığır veya davar cinsinden bir hayvandır ki, bunu içinizden adaletli iki kişi kararlaştırır. (Böyle bir hayvan bulunmazsa, işlenen suçun) kefareti, (öldürülen avın kıymeti tutarında yiyecekle) yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünleri doyurmak ya da (düşkün veya düşkünler için ayrılan pay sayısınca) oruç tutmaktır.Bu konuda daha önce işlediğiniz suçları Allah affetmiştir. Ama kim bundan sonra aynı suçu işleyecek olursa, Allah ona (hem bu ceza veya kefaret ile, hem de bir haramı işlemiş olmanın cezasıyla) mukabelede bulunur. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir ve gereken cezayı vermeye mutlak muktedirdir.

اُحِلَّ لَكُمْ صَيْدُ الْبَحْرِ وَطَعَامُهُ مَتَاعًا لَكُمْ وَلِلسَّيَّارَةِۚ وَحُرِّمَ عَلَيْكُمْ صَيْدُ الْبَرِّ مَا دُمْتُمْ حُرُمًاۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذِ۪ٓي اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ (٩٦)

96. Deniz avı ve oradan elde edilen (meşrû) yiyecekler, hem kendiniz, hem de (ikramda bulunacağınız) yolcular için size (her halükârda) helâl kılındı. Buna karşılık, (sair zamanlarda helâl olsa da,) ihramda bulunduğunuz müddetçe kara avı, (hayvan kesip yemeniz ve başkalarına işarette bulunup onların avladıklarından da yemeniz) size haramdır. Allah’a karşı gelip de (azaba uğramaktan) sakının ki, neticede O’nun huzurunda haşrolacaksınız.

جَعَلَ اللّٰهُ الْكَعْبَةَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ قِيَامًا لِلنَّاسِ وَالشَّهْرَ الْحَرَامَ وَالْهَدْيَ وَالْقَلَٓائِدَۜ ذٰلِكَ لِتَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَاَنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (٩٧)

97. Allah, Kâbe’yi, kendisine her şekilde hürmet göstermek vacip olan o Ev’i (Beyt-i Haram) insanların emniyeti, tanışıp yardımlaşmaları, Din ve dünya hayatlarının düzeni, âhengi ve devamı için bir vesile kıldı; (bilhassa onların emniyeti ve geçimliği için) Haram Ayları, kurbanı ve (özellikle, boyunlarına gerdanlık taktıkları o çok kıymetli) develeri de. Şunu bilesiniz ki Allah, (insanların hayatının düzen ve âhenginin dinamikleri gibi,) göklerde ne var yerde ne varsa hepsini bilir ve gerçekten Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

اِعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ وَاَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌۜ (٩٨)

98. Bilin ki Allah, cezalandırması pek çetin olandır ve Allah, günahları çok bağışlayan, (bilhassa mü’min kullarına karşı hususî) merhameti pek bol olandır da.

مَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ (٩٩)

99. (Bütün bu hususlarda Risalet’in zirve temsilcisi o en büyük) Rasûl’e düşen,sadece tebliğdir. (Sizin yapmanız gereken ise onları yerine getirmek olup,) Allah,açıkça söyleyip açıktan işlediklerinizi de, gizlide yaptıklarınız gibi, içinizde saklı tuttuğunuz (düşünce, plan ve niyetlerinizi de) bilir.

قُلْ لَا يَسْتَوِي الْخَبِيثُ وَالطَّيِّبُ وَلَوْ اَعْجَبَكَ كَثْرَةُ الْخَبِيثِۚ فَاتَّقُوا اللّٰهَ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ۟ (١٠٠)

100. Pis ve murdar olanın çokluğu seni hayrete sevketse de,“Hiç pis ve murdar olanla temiz ve hoş olan bir midir?” de, (böyle inan ve bunu anlat). Ey gerçek akıl ve idrak sahipleri! (O’nun koyduğu ölçülere riayetsizlik ederek aksini düşünüp öyle inanmak ve ona göre davranmak suretiyle) Allah’a karşı gelmekten sakının ki, gerçek kurtuluşa, başarıya ve muradınıza erebilesiniz. (*)

-Açıklama-

(*) Bu âyet, çok mühim bir ölçüyü ortaya koymaktadır. Dünya ve içindekiler, mutlak hakikatleri alıcılar olarak yeterli kapasiteye sahip bulunmadığı ve dünya noksanlıklar diyarı olduğu için bu hakikatler dünyada çok defa izafileşir. Dolayısıyla, belki dünya ve insanlar açısından hem mutlak manâda hem de nisbetler perspektifinde dünyada çirkin güzelden, kötü iyiden, murdar temizden, bu çerçevede inançsız inanandan, münafık samimiden, değersiz değerliden, haram iş ve haram kazanç helâl iş ve helâl kazançtan, yanlış inanç, düşünce ve davranış doğrusundan daha fazladır. Dolayısıyla, sayı fazlalılığına, yani kemiyete (niceliğe) bakarak hüküm vermek yanlıştır; önemli olan keyfiyettir (nitelik). Bazen bir toplumda tek bir insan doğruyu temsil edebilir. Dolayısıyla, (görüşe ve istişareye açık izafî, zamana ve zemine bağlı doğrular dışında) bir şeyin doğruluğu, sayıyla, onu doğru görenlerin çokluğuyla ölçülmez. Doğrunun, gerçeğin kaynağı,kendisi Mutlak Hakk olan Allah’tır. Aksi düşünce ve davranış,insanlar için genel manâda felâh (kurtuluş) değil, felâket getirir. Tarih gibi,dünyanın mevcut hali de buna şahittir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَسْـَٔلُوا عَنْ اَشْيَٓاءَ اِنْ تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْۚ وَاِنْ تَسْـَٔلُوا عَنْهَا حِينَ يُنَزَّلُ الْقُرْاٰنُ تُبْدَ لَكُمْۜ عَفَا اللّٰهُ عَنْهَاۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ حَلِيمٌ (١٠١)

101. Ey iman edenler! (Allah Rasûlü ile münasebetlerinizde dikkatli olun. Ayrıca, size buyrulanları yerine getirmeye bakın ve size söylenenlerle iktifa edin de,) cevaplandığında ve açıklandığında hoşunuza gitmeyecek meselelerden, Din’i yaşamanızı zorlaştıracak konulardan sormayın. Kur’ân fasıl fasıl indirilir ve size tebliğ edilip dururken sorup açıklama isterseniz, açıklanması gereken gerektiği ölçüde zaten size açıklanmaktadır. Sorduğunuz veya soracağınız pek çok şeyler vardır ki, Allah onlardan sizi muaf tutmuştur. Allah, bağışlaması pek bol olandır, (kullarının hataları karşısında) çok sabırlı, çok müsamahalıdır.

قَدْ سَاَلَهَا قَوْمٌ مِنْ قَبْلِكُمْ ثُمَّ اَصْبَحُوا بِهَا كَافِرِينَ (١٠٢)

102. Sizden önce bir topluluk o kabil şeyleri sorup durur ve peygamberlerinden olmadık isteklerde bulunurlardı da, sonra o sordukları meseleler kendilerine açıklanınca veya isteklerine cevap verilince yine de inanmamış, buyrulanları yapmamış ve kâfir olmuşlardı.

مَا جَعَلَ اللّٰهُ مِنْ بَحِيرَةٍ وَلَا سَٓائِبَةٍ وَلَا وَصِيلَةٍ وَلَا حَامٍۙ وَلٰكِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ وَاَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ (١٠٣)

103. Allah, beşinci defa doğum yaptığında erkek doğuran devenin sütünü putlara bırakmayı da, adak adayıp adağı yerine gelince dişi veya erkek deveyi salıverip ondan faydalanmayı nefsine haram etmeyi de, biri erkek diğeri dişi ikiz doğuran koyun veya devenin erkek yavrusunu putlar için serbest bırakmayı da, on nesli dölleyen erkek deveyi salıp ondan istifadeyi nefsine haram kılmayı da emretmedi (insanların kendiliklerinden hükümler koyup, sonra da bunları Allah’a, Din’e atfetmelerine kesinlikle izin vermedi). Fakat o küfredenler, (Din adına) yalanlar uydurup, sanki bunları Allah emretmiş gibi O’na iftirada bulunmaktadırlar. Esasen o küfredenlerin çoğu, düşünüp akletmekte değillerdir. (*)

~Açıklama~

(*) Âyetin fezlekesi, yani son ve bağlayıcı cümlesi, önemli bir gerçeğe parmak basmaktadır.
Allah (c.c.), asla mantıksız, yanlış ve hikmetsiz iş yapmaz. Aklını kullanan ve gerçekleri kavrayacak ölçüde aklî olgunluğu olan her insan, Allah’ın koyduğu hükümlerdeki hikmeti kavrayabilir ve onun tam yerinde olduğunu anlar. Yani İslâm, bütün hükümlerini akla tasdik ettirir. Ama akıl, çok defa bu hükümleri baştan koymaktan âcizdir, çünkü insan, 97’nci âyette buyurulduğu üzere, Allah gibi, göklerde ne var yerde ne varsa hepsini, her şeyi hakkıyla bilen değildir. Ancak böyle bir bilgiye sahip olan –kâinatın yapısını, işleyişini, bütünlüğü içinde kâinatla onu meydana getiren parçalar arasındaki, ayrıca hadiseler arasındaki münasebetleri, bu arada bütün özellikleri, ihtiyaçları ve münasebetler ağıyla insanı, dünyayı ve Âhiret’i bilen– biri, yani Hz.Allah (c.c.), insan hayatı için gerekli hükümleri koyabilir ve bu yetkiye sahiptir. İnsana düşen, bu hükümlerdeki hikmeti kavramak ve gelişen hayat şartlarında ikinci derecedeki meselelerde bu hikmet temelinde hüküm istinbatında bulunmak için aklını kullanmaktır. Âyetin ortaya koyduğu bir diğer gerçek, İslâm’ın hükümlerini akla aykırı bulan ve başka hükümleri onlara tercih edenler, ya kasıtlıdırlar veya bilgi ve akıl iddiaları ne olursa olsun, akıllarını kullanan, aklı eren, düşünüp değerlendirebilen insanlar değildirler.

Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal

Bu yazı 63 kez okundu