- ️Yolsuzluğu Yol Edinenlerin Hazin Sonu
- ️Kötülükleri Savmada Bazı Ölçüler!
- ️Kötülüğe İyilik Er Kişinin Kârı
- ️Güzergâh Emniyeti
- ️İnsanı Allah’tan Uzaklaştıran İlim
***
YOLSUZLUĞU YOL EDİNENLERİN HAZİN SONU
°°°Önsöz°°°
Beklentinin her çeşidi, insana sadece ahireti kaybettirmiyor. Dünyada da itibar kaybettiriyor ve onu değersizleştiriyor. Muvakkaten maddî kazanç sağlasa bile genellikle bu hem kalıcı olmuyor, hem de verdiğinden çok fazlasını bir şekilde geri alıyor. Beklenti genel bir ahlak hâlini alınca, o toplumun ve milletin, içinde bulunduğu zaman dilimi gibi geleceğini de etkiliyor. Olumlu yönde milletlerin ve toplumların geleceğini etkileyenler, inanç ve düşünceleri ne olursa olsun davaları adına bir çıkar beklentisi içinde olmayanlardır. Özellikle hak bir davaya gönül vermiş insanlar, bu konuda sadece Peygamberleri örnek almalıdır. Bir beklenti içine girdikleri ve hele hele yolsuzluk gibi gayrı meşru işlere bulaştıklarında ise, hem davalarına, hem de o milletin geleceğine ihanet etmiş olurlar. İşte bu konudaki pırlanta tavsiyeler:
°°°°°°°°°°°
Esasında güven telkin etmenin ve muhatabı inandırmanın biricik yolu da beklentisizliktir. Çünkü yaptıkları hizmetler karşılığında bir kısım beklentilere giren ve menfaatler gözeten insanlar, kendilerine yönelen teveccühleri kırmış ve muhatapları nazarında itibar kaybına uğramış olurlar. Bu açıdan eğer siz, “Vira bismillâh!” deyip bir hizmet yoluna girmişseniz, peygamber yolundan ayrılmamalısınız. Size bakanlar, çok rahat, “Bunlar işin içine girdikleri zaman yüz liraları vardı. Ayrıldıklarında baktık, doksan liraları kalmış. Demek ki, sahip oldukları parayı bile koruyamamış ve bu yolda harcamışlar.” diyebilmeliler. Müstağni olma ve beklentiye girmeme prensibi, köy muhtarından devlet başkanına kadar bütün idareciler için gerekli bir vasıf olduğu gibi, kendilerini hak ve hakikati anlatmaya adamışlar için de geçerlidir. Zira onların en büyük dinamiği, beklentisizlik ve adanmışlıktır.
Kendini insanlığa hizmete adamış insanların kalıcı eserler bırakmaları da peygamber yolunda yürümelerine bağlıdır. Yoksa Harun olarak yola çıkıp sonra Karunlaşan kimseler bir gün gelir hazineleriyle birlikte yerin dibine batar ve lânet ile yâd edilirler. Eğer dilimin azıcık bir yerinde tel’in ve bedduaya yer olsaydı, millete hizmet etme iddiasıyla ortaya çıktıkları hâlde kendi menfaatlerini düşünen, meselelerini çıkar çarkına bağlayan, ihalelerde kendilerine pay ayıran, kendilerine pay verenleri mâbeyn-i hümâyûn insanı hâline getirenlere şöyle derdim: “Allah, sizi çoluk çocuğunuzla, beklentilerinizle, ümitlerinizle yerin dibine batırsın, mahvetsin!” Ama dilimde böyle bir bedduaya açık bir yer olmadığından dolayı ben, İkbal’in dediği gibi, dua dua yalvardım, tel’in ve bedduaya “âmin” demedim.
Bu açıdan hiç olmazsa kendilerini iman ve Kur’ân hizmetine adamış olan bir mübarek daire içinde bulunan insanlar, yaptıkları hizmetleri kendi hesaplarına değerlendirmeyi asla düşünmemelidirler. Onlar, hatır ve itibarlarını kullanarak hakları olmayan ne bir ihale almalı ne de başka bir menfaatin peşine düşmelidirler. Onlar, kendileri için en büyük birer dinamik olan adanmışlık ve beklentisizliklerini dünyaya ait böyle bayağı şeyler karşısında feda etmemelidirler. Zaten meşru dairede dünya için uğraşan insanlar var. Cenâb-ı Hak, onlara ticarî hayatlarında büyük kazançlar lütfetmiş, lütfediyor ve onlar da kazançlarını, servetlerini Allah yolunda kullanıyorlar. Rehber konumunda bulunan adanmışlara gelince onların en büyük zenginliği ise hasbîlikleri ve beklentisizlikleridir. Eğer onlar bunu bırakıp başka şeylerin arkasına düşerlerse, çoğu bırakıp aza talip olmuş olurlar.
İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), ruhunun ufkuna yürüyüp bu dünyaya gözlerini kapadığı zaman, ailesinin rızkını temin etmeye matuf olarak mübarek zırhı bir Yahudinin elinde rehin bulunuyordu. (Buhârî, rikak 17; Müslim, libâs 37.) Hazreti Ebû Bekir, O’ndan farklı değildi; kendisine verilen maaşın fazla gelen miktarını bir testinin içine atmış ve bunu kendisinden sonra gelen halifeye emanet etmişti. (Bkz.: İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/186; et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 2/354.) Hazreti Ömer Efendimiz’in elinde avucunda bir şey yoktu. Çok defa Mescid-i Nebevî’de kum üzerinde yatıyordu. Örnek alınması gereken büyükler bunlardır. Doğru olan yol ve yöntem de onların yolu ve yöntemidir. Onların yolunun dışındaki bir yola, “yolsuzluk” denir. Doğru yoldan çıkan böyle bir insan da hiç farkına varmadan elli türlü yolsuzluğa kaymış olur. Yapılan bu yolsuzluklar, başta insanı güldürse bile, bir gün öyle bir ağlatır ki insana, يَا لَيْتَنِي كُنْتُ تُرَابًا ‘Ah ne olurdu, keşke toprak olsaydım’ (Nebe sûresi, 78/40.)da bunları duymasaydım!” dedirtir. Bu açıdan en azından bu heyet-i âliye içindeki insanlar, hevâ ve heveslere bakan yönü itibarıyla sinek kanadı kadar kıymeti olmayan bu dünyaya, fazla değil, itibar edilmesi gerektiği kadar itibar etmelidirler. Hadis diye rivayet edilen bir sözde, dünya bir cife yığınına benzetilmiş ve bütün işlerini, plânlarını, çarklarını onu elde etmek için kullanan insanların da o cifeye koşan kelpler mesabesinde oldukları ifade edilmiştir. (Bkz.: el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/492-493.)
- Keşke şu aldatıcı dünyayı, bakılması gerekli olan yanlarının dışında unutabilseydik. Unutmayanlar ise hem kendilerine, hem millete hem de tarihe yazık ettiler.
Topkapı Sarayı, sahabenin hemen arkasında yerini alan mübarek bir milleti dünya hâkimiyetine götürdü. Orası bizim ruh dünyamızın dışarıya aksedişiydi. Orada Fatih’in, İkinci Bayezid’in, Koca Yavuz’un ve Kanuni Sultan Süleyman’ın mefkûresi vardı. Onlar yollara düşmüş, uzak diyarlara gitmiş, dünya muvazenesi için yapılması gerekenleri yapmış, zalimleri dize getirmiş, mazlumlara soluk aldırmış ama geriye döndüklerinde sade ve mütevazi Topkapı Sarayı’nda vazifelerine devam etmişlerdi. Aksine Dolmabahçeler, Yıldızlar ise bütün şaşaa ve debdebelerine rağmen bizim yıldızımızı söndürdüler. Bunlar bir yönüyle dünyayı bize Cennet gibi gösterseler de, bize Cennet’i ve Allah’ı unutturdular. [İrşad Yolcuları İçin En Büyük Kredi: Beklentisizlik/ Yolun Kaderi]
***
KÖTÜLÜKLERİ SAVMADA BAZI ÖLÇÜLER VE EN GÜZEL UZAKLAŞTIRMA!
°°°Önsöz°°°
Kötülükler en güzel şekliyle ancak iyilikle savılır. Kötülüğü kötülükle savmaya kalkmak, çoğu zaman onu bir iken iki yapmak demektir. Fakat birincisi nefsin hiç hoşuna gitmez ve bu ona çok zor gelir. Ayrıca, kötülüğün iyilikle savulmasının iki şekli vardır. Birisi, insan bizzat kendisi kendisine bir kötülük yaptığında, yani günah işlediğinde, başta tevbe ve istiğfâr olmak üzere başka iyilikler yaparak en azından onun günahını telafi etme şeklindeki savma; diğeri de, bir başkası ona kötülük yaptığında onun buna karşı iyilik yapması şeklinde olanı. İşte, her türlü kötülüğe karşı alınması gereken bu doğru tavır şöyle açıklanıyor Pırlantada:
°°°°°°°°°°°
Kur’ân-ı Kerim’de konuyla alâkalı bir âyet-i kerimede,
أُۨولٰۤئِكَ يُؤْتَوْنَ أَجْرَهُمْ مَرَّتَيْنِ بِمَا صَبَرُوا وَيَدْرَءُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ
“İşte onlar, gösterdikleri sabır ve sebattan dolayı çifte mükâfat alırlar. Onlar kötülüğe iyilikle mukabele eder ve kendilerine nasip ettiğimiz mallardan, Allah yolunda harcarlar.” (Kasas sûresi, 28/54.) buyrulmak suretiyle mü’minlerin bed muameleler karşısında nasıl bir tavır içinde olmaları gerektiği ifade edilir. Vâkıa âyet-i kerimenin Ehl-i Kitap’la ilgili nâzil olduğu rivayet edilir; fakat sebebin hususiliği, hükmün umumiliğine mâni değildir. Dolayısıyla âyet-i kerime herkese hitap ettiği gibi günümüz mü’minlerine de hitap etmektedir.
- Âyet-i kerimede kendilerine iki kat ecir ve mükâfat vaat edilen insanlar,
بِمَا صَبَرُوا ifadesinin sarih mânâsından anlaşılacağı üzere dişlerini sıkıp eza ve cefa karşısında sabredenler; başlarına gelen belâ ve musibetleri sinelerinde eriterek onları âdeta maytaplara çevirenler ve böylece tıpkı şehrâyinler gibi insanlara baş döndürücü manzaralar sunanlar olduğu ifade edilmiştir. Evet, onlar en olumsuz hâdiseleri bile olumlu şekle çevirip وَيَدْرَءُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ ifadeleriyle işaret edildiği üzere kötülüğe iyilik ve güzelliklerle mukabelede bulunurlar. Bu âyet-i kerimeyi hayatına hayat kılan bir mü’min, maruz kaldığı çirkin ve nâhoş muamelelerden dolayı, içinde birine veya birilerine karşı kin ve nefret duygusu hâsıl olmuşsa, hemen onu hilm ü silm duygusuyla silip eritmeye çalışır. Nasıl ki,
إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ ذٰلِكَ ذِكْرٰى لِلذَّاكِرِينَ
“Şüphesiz iyilikler kötülükleri siler-süpürür götürür. Bu, neyin nasıl anılması gerektiğini bilen insanlar için çok önemli bir hatırlatmadır.” (Hûd sûresi, 11/114.) âyetinin fehvasınca, bir mü’min, olumsuz (negatif) bir iş yapsa ve bu, onun ibadet ü taatine dair bir kusur teşkil edecek hâle gelse, hemen bir keffaret ödeme mülâhazasıyla onu gidermeye çalışır, ayrıca üzerine bir de amel-i salih işleyerek onu taçlandırır.
Evet, hakiki bir mü’min bir kötülük işlediğinde o kötülük, bir zıpkın, bir mızrak ya da bir kılçık gibi sinesine saplanır ve onun içinde bir burkuntu hâsıl eder. Bunun üzerine o, bu kötülüğünün hemen arkasından bir iyilik yapmak suretiyle onu gidermeye gayret eder. O, ister bir söz, ister bir davranış, isterse bir bakış, hatta bir imayla dahi olsa bir kötülük yaptığında, hemen ardından onu giderecek, zihninde bıraktığı izleri silecek olumlu bir davranışta bulunur. Böyle bir tavır, esasında Allah’a (celle celâluhu) karşı kulluk tavrının bir gereğidir.
- Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Muaz’a (radıyallâhu anh) nasihatinde,
– “Ey Muaz! Nerede olursan ol, Allah’tan kork. Kötülüğün arkasından iyilik yap ki onu imha etsin ve insanlara da güzel ahlâkla muamele et.” (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/228.) buyurmuştur. Evet iyilikler, kavlî amelleri Allah’a yükselten birer helezon vazifesi gördüğü gibi, aynı zamanda kötülükleri yok edip giderici bir etkiye de sahiptir. Âyetin sonundaki, ذٰلِكَ ذِكْرٰى لِلذَّاكِرِينَ “Bu, anmasını bilen, neyin nasıl anılması gerektiğini çok iyi bilen insanlar için çok önemli bir hatırlatmadır.” ifadelerini de, kötülükleri iyilikle giderme mevzuunun, Kur’ân’ın sürekli hatırda tutulması gerekli bir hatırlatması olduğu şeklinde anlamak mümkündür.
Esasında, ister ferdî isterse içtimaî olsun yapılan tüm kötülükleri ve olumsuzlukları insanların zihinlerinden silip onları unutturacak olumlu her davranış, onların aynı zamanda nezd-i ulûhiyette de silinmesine vesile olur. Zira Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, o olumsuzlukların ötede bir eziyet ve zahmete vesile olmamalarını, bir iç ızdırabına dönüşmemelerini gerektirir. Evet, mü’minin hadsiz nimet, sınırsız ihsan ve namütenahî iltifat yurdunda, “Ben Rabbim’e, dinime, Efendim’e ve temel disiplinlerime karşı bu saygısızlığı yapmamalıydım.” deyip sürekli onları hatırına getirmesi, onun için bir iç ızdırabına vesile olacaktır. Bu yüzden Cenâb-ı Hak, rahmetinin farklı bir tecelli dalga buudu olarak, orada onları unutturacak ve kuluna o sıkıntıyı yaşatmayacaktır. Ancak insanın dünyada iken, yaptığı günahları unutması ve onları zihninden silmesi doğru değildir; zira elli sene evvel işlemiş olsa bile onu her hatırlayışında bir kere daha “estağfirullah” diyorsa, bu durum onu, hem bir kez daha aynı günaha düşmekten koruyacak hem de onun amel defterine sürekli sevap yazılmasına vesile olacaktır. Bu şekilde dile getirilen her istiğfar, yokluğa âdeta bir tırpan sallar ve böylelikle bütün kötülükleri alır götürür. Götüreceği bir kötülük kalmadığında da öyle şeylere vesile olur ki onlar ahirette kulun karşısına çıktığı zaman kul, hayret ve sevincinden şaşırır kalır. O hâlde insan, kendi günahını hiçbir zaman unutmamalı, ötede onun ızdırabına maruz kalmamak için burada en küçük hatasını bile sürekli zihninde canlı tutmalı ve ruhunda duyduğu ızdırapla “estağfirullah, elfü elfi estağfirullah” deyip Hazreti Gaffâr’dan (celle celâluhu) bağışlanma dilemelidir.
Diğer yandan mü’min yaptığı iyilikleri ise unutmalıdır. Velev ki o iyilik, İstanbul’un fethi gibi çağ açıp çağ kapatacak, yeni bir medeniyetin inşasına vesile olacak bir iyilik olsun. Evet, böyle devâsâ bir hizmet kendisine hatırlatıldığında bile o, “Allah Allah! Ben öyle bir şey yapmış mıydım, hatırlamıyorum.” diyecek kadar kendini o işin dışında görmelidir. Şayet insanlar ille de “Bu işi sen yapmışsın” diyorlarsa, o zaman da tahdis-i nimet mülâhazasıyla, “Demek Allah (celle celâluhu) benim gibi bir mücrime de bazı şeyler yaptırtmış. Bu, tamamen O’nun rahmetinin enginliğinin farklı dalga boyutundaki tecellilerindendir.” şeklinde duygularını ifade etmelidir. [Kötülükleri Savmada Bazı Ölçüler/ Yolun Kaderi]
***
KÖTÜLÜĞE İYİLİK ER KİŞİNİN KÂRI
°°°Önsöz°°°
İntikam duygusu da insandaki en köklü duygulardan birisidir. İntikam almakta menhus bir zevk vardır. Hâlbuki, maksat düşmanı veya hasmı yaptığına pişman etmek ise, bunun en kısa yolu intikam almaktan değil affetmekten geçer. Kendisi suçlu olduğu, kötülük yaptığı kişinin eline de intikam alma fırsatı ve imkanı geçtiği halde onun tarafından affedilen kimse, sadece yaptığına pişman olmakla kalmaz bir de mahcup olur, utanır. İntikam almaktan vazgeçen kişi için de bir düşman eksilmiş, bir dost kazanılmış olur. Fakat buna muvaffak olmak çok zordur, çünkü nefis bunu istemez. Bunda başarılı olabilmek için gerçekten eroğlu er olmak lazım. Tıpkı aşağıda anlatıldığı gibi:
°°°°°°°°°°°
Bir âyet-i kerimede,
وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ
“İyilikle kötülük bir olmaz. O hâlde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet sûresi, 41/34.) buyruluyor ve yukarıdaki âyetin işaret ettiği benzer bir husus dile getiriliyor. Buna göre kıskançlık ve çekememezlikle düşmanlığa kilitlenmiş biri âdeta gayz ve nefretle köpürüyor, sürekli karşısındakini tahrik ediyor ve onda bir öfke meydana getirmek istiyorsa,
وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ
“O müttakiler, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/134.) âyetinin ifadesiyle o da ona karşı öfkesini yutmakla mukabelede bulunmalıdır.
Âyet-i kerimedeki وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ ifadesi; öfkesini, hiddetini, şiddetini zorla bile olsa yutanlar, derdini dışarıya vurup izhar etmeyenler ve bu mevzuda yutkunup duranlar demektir ki onların bu tutumları, lisan-ı Nebevî’de bir fazilet olarak zikredilir. (Bkz.: Ebû Dâvûd, edeb 3; Tirmizî, birr 74, sıfatü’l-kıyâme 48; İbn Mâce, zühd 18.) Birisi bir kusur işlediğinde ona af ile muamelede bulunma; bir kötülük işlediğinde bir daha aynı kötülüğü yapmaması için ona iyilikte bulunma.. evet, bütün bunlar, yapılan kötülüğe iyilikle mukabelede bulunma adına örneklerdir.
Bir başka ifadeyle, başkaları elleri, dilleri, gözleri, kulakları hatta jest ve mimikleriyle hep kötülük döktürüp dururken mü’min, onların bütününe iyilikle mukabelede bulunmak suretiyle bunun bir fasit daire hâline gelip devam etmesine meydan vermemelidir. Bir Türk atasözünde manzum hâlde bu durum “İyiliğe iyilik her kişinin kârı Kötülüğe iyilik er kişinin kârıdır.” ifadeleriyle dile getirilir.
Dolayısıyla bir mü’mine, münkere mârufla karşılık verip “er kişi” olmak yakışır. Diğer türlü mukabele-i bi’l-misil kaide-i zalimanesine girerek, “Onlar kötülük adına şunları dedi, bunları etti; ben de karşılık olarak şunları yaptım.” demesi gibi, ancak acûze-i şemtâların dillendirecekleri güft ü gûlara girmesi ve bir yönüyle sevap yolunda günahlara yelken açması ona yakışmaz! Böyle bir anlayışın aynı zamanda günümüz meselelerinin çözümüne hiçbir faydası olmayacaktır. Dolayısıyla bu mevzuda herkesin, özellikle de yüce bir mefkûreye gönül vermiş insanların çok hassas davranması gerekir. [Kötülükleri Savmada Bazı Ölçüler/ Yolun Kaderi]
***
GÜZERGÂH EMNİYETİ
°°° Önsöz °°°
Atasözleri, yüzyılların tecrübesi ve birikimiyle ortaya çıkmış, genellikle doğru, üslup ve ifade olarak da edebî, estetik çok güzel sözlerdir. Fakat onların içinde de istisnai de olsa anlam olarak doğru olmayanlar vardır. Hem de Allah’ın kelamına, Efendimiz’in sözlerine ve icraatına zıt bir şekilde dillendirilmiş olanlar. Bir üstteki konuyla bağlantılı ve onun devamı olarak bu atasözlerinden birisi, Pırlantada şu şekilde ele alınıyor ve değerlendiriliyor:
°°°°°°°°°°°
Bir atasözünde اِتَّقِ شَرَّ مَنْ أَحْسَنْتَ إِلَيْهِ “Kendisine iyilikte bulunduğun kişinin şerrinden sakın.” (Aliyyülkârî, el-Masnû’ 1/45; Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/44) denir ki bunun hodbince ve saygısızca söylenmiş bir söz olduğu kanaatindeyim. Zira yapılan iyilik, değil insanları, kobraları bile raks ettirip oynatıyor.
Belgesellerde görmüşsünüzdür; çalınan neyle kobralar raks ediyor. Haddizatında kobra sağır bir hayvan olduğu için çalınan ney sesini duymaz, ancak neyzenin parmaklarının bir ağaç üzerinde hareket ettiğini ve kendisine zarar verilmediğini görünce o da raks edip oynamaya başlıyor. Ona raks ettirecek espride kusur edildiği zaman, muhtemelen ısırdığı da oluyordur ama bu davranışları çok nadir olsa gerek. Zira ney karşısında kobraların ısırmaları çok sık yaşanılan bir vaka olsaydı, zannediyorum o işe bu ölçüde teşebbüs edilmezdi.
Sözün özü, Allah (celle celâluhu) hayvanlarda bile kendilerine yapılan iyiliklere karşı böyle bir teveccüh hissi ihsan etmişse, insan kendinde bulunan kabiliyetleri değerlendirmeli ve أَحْسِنْ إِلَى مَنِ اتَّقَيْتَ شَرَّهُ “Şerrinden korktuğun kimseye iyilikte bulun.” anlayışıyla hareket etmelidir. Elbette ki, böyle bir tavır, umum toplumun huzur ve ahengini koruma, kin, nefret ve fitne ateşini söndürme adına iradî olarak ortaya konması gereken bir tavırdır ve çerçevesi de şahsî haklarda fedakârlıkla sınırlıdır. Yoksa umumun hukukunun söz konusu olduğu yerde zulme sessiz kalma, sessiz kalıp zulme ortak olma insanı dilsiz şeytan konumuna düşürür ve kesinlikle mü’mine yakışmaz.
Ancak gerektiği yerde; mızrağını eline almış, süngüsünü takmış, öldürmek için sizin üzerinize yürüyen bir gözü dönmüş karşısında bile, “Gel kardeşim, seni bir kucaklayayım” deyip, bununla onun o öldürücü mızrak ve süngüsünü tekrar kınına sokmak mümkünse, işte mü’minin ortaya koyması gereken tavır budur ve bir kez daha ifade edeyim ki, böyle bir davranış şekli, günümüzdeki problemlerin çözümü adına hayatî derecede önem arz etmektedir. [Kötülükleri Savmada Bazı Ölçüler/ Yolun Kaderi]
***
İNSANI ALLAH’TAN UZAKLAŞTIRAN İLİM
°°°Önsöz°°°
Allah bütün kullarına en yakın olduğu halde, kulları Allah’tan kişi sayısınca farklı uzaklıktadırlar. Bu uzaklığın farkına varan ve Ona yaklaşmak isteyenler ise, mizaç ve meşreplerine göre kendilerine yine farklı farklı yollar edinirler. İşte aşk bir yoldur, zühd bir yoldur, ilim bir yoldur, tefekkür bir yoldur vs. Bazen bunların hepsi tek bir yol olarak da birleşebilir. Fakat bunların yol olmaları, kulu Allah’a yaklaştırmaları şartıyla meşrû ve muteber olur. Bütün bunların bulunmaması hâli ise taklit müslümanlığı demek olur. İşte bütün bu yolların ve taklitçiliğin mahiyeti kısaca şöyle özetleniyor Yolun Kaderinde:
°°°°°°°°°°°
مَنِ ازْدَادَ عِلْمًا وَلَمْ يَزْدَدْ في الدُّنْيَا زُهْدًا لَمْ يَزْدَدْ مِنَ اللهِ إِلَّا بُعْدًا
“Dünyada kimin ilmi arttıkça zühdü de artmazsa, onun sadece Allah’tan uzaklığı artar.” (el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 6/52.) İnsanı Allah’a ulaştıran yollar mahlûkatın solukları sayısıncadır. Çünkü her bir insan farklı istidat ve kabiliyetlere sahiptir. Buna göre bazı hassas tabiatlar, Hakk’a ulaştıran yollar içinde en önemli güzergâhın aşk olduğunu söylemişlerdir.
Bu aşk yolcularından kimi; “Yâ Rab, belâ-yı aşk ile kıl âşina beni, Bir dem belâ-yı aşktan etme cüdâ beni!” (Fuzûlî) deyip inlemiş,
bir başka gönül eri; “Öyle bir dildâre dil ver, eyleye dilşâd seni, Öyle bir dâmeni tut ki ede ber-murâd seni!” (Alvarlı Efe) sözleriyle aşk yolunu nazara vermiş,
bir diğer aşk kahramanı ise; “Zahidin gönlünde Cennet’tir temenna ettiği, Ârif-i dilhastenin gönlündeki dildârıdır.” (Şeyh Galip) mısralarıyla âşığın iç dünyasının resmini ortaya koymuştur.
Ancak hak ve hakikat yolcularından bazıları da zühd yoluyla Allah’a ulaşmaya çalışmış ve diğerlerine nazaran bu yolun daha önemli olduğunu düşünmüşlerdir. Zühd bir yönüyle dünya ve içindekileri terk etme ve dünyadan istifadeyi ihtiyaç ölçüsüyle sınırlama demektir. İnsan elbette mevcudiyetini devam ettirebilme adına yeme, içme, uyuma gibi bedene ait ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Fakat hayatını zühd çizgisinde yaşamak isteyen bir insan, gaflete sürükleyeceği düşüncesiyle dünyanın bu tür nimetlerinden doyuncaya kadar istifade etmek istemez. O, “Tatmaya izin var, doymaya izin yok.” sözünü kendine rehber edinir.
Tedebbür, tezekkür ve tefekkür yoluyla Allah’ı tanımaya çalışan bazı mütecessis ruhlar ve kemal erbabı ise, sürekli eşya ve hâdiseleri hallaç etmiş, kâinat kitabını okumuş, bu kitapla Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân arasında koordinasyonlar kurmuş ve bu iki kitabı sürekli birbirinin merceği, projektörü veya rasathanesi altında temâşâ etmeye çalışmışlardır.
Taklit Vadilerinde Yolunu Şaşıranlar
Bütün bunların dışında henüz surî ve şeklî yaşamaktan sıyrılamamış, taklidin esiri kullar vardır ki, bunların yol alması, mesafe katetmesi oldukça zordur. Atalarında gördüklerini taklit etmeleri açısından onların durumu,
حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَۤاءَنَۤا
“Atalarımızı ne yol üzerinde bulmuşsak, o bize yeter!” (Mâide sûresi, 5/104.) diyen kâfirlerin durumu gibidir. Bu hâlde bulunan bir insan ise kendi kendine “Acaba bir kilisenin haziresinde neş’et etmiş olsaydım, akıl, mantık ve muhakememi kullanarak şu hâlihazırdaki yarım yamalak Müslümanlığı elde edebilir miydim?” diye sorması gerekir.
Gerçi Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin enginliğine bağlanarak taklidî imanın da makbul olduğunu; yani atalarında gördüğünden dolayı “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” diyen, babası gittiği için onun yanında camiye giden, Ramazan ayında babaannesi oruç tuttuğu için oruç tutan insanların da kurtulacağını söylemişlerdir. (Bkz.: et-Teftâzâni, Şerhu’l-Mekâsıd 2/264; Mütercim Asım Efendi, Merehu’l-meâli fi şerhi’l-mâlî s.155.) [İnsanı Allah’tan Uzaklaştıran İlim/ Yolun Kaderi]