173-) Materyalistlerin “tabiat” dedikleri şey, olsa olsa ancak bir san’at olabilir, sâni‘ olamaz.

Materyalistlerin “tabiat” dedikleri şey, olsa olsa ancak bir san’at olabilir, sâni‘ olamaz. Bir nakıştır, nakkaş olamaz; ahkâmdır, hakim olamaz; bir şeriat-ı fıtriyedir, şâri’ olamaz; mahlûk bir perde-i izzettir, yaratıcı olamaz; münfail (alan, kabûl eden) bir fıtrattır, fâtır bir fail olamaz. Kanundur, kudret değildir ve kâdir olamaz. Mistardır, masdar olamaz. (Lem’alar, “30. Lem’a, 6. Nükte, 1. Şua”)

Materyalistler, fiziğin gelişmesine paralel olarak tabiat ve maddenin tarifini sürekli değiştirmişlerdir. Kaba materyalizm veya mekanik kâinat görüşünden kaynaklanan 19’uncu asır materyalizmi, maddeyi cisim, tabiatı görünür âlem, yani bütün cisimler toplamı kabûl ediyordu. Mekanik veya kaba materyalizm, quantum fiziğiyle birlikte terk edildi ve bu defa madde bir cevher, bir öz, tabiat da kanunlar veya kuvvetler bütünü gibi kabûl edilmeye başlandı. Quantum fizikçileri, artık kâinat hakkında kesin bir şey söylenemeyeceği, çünkü kâinat adına ortada sürekli hareket eden ve incelemeye kalkıldığında hemen değişen veya hal değiştiren bir ışık dalga paketçiği bulunduğu düşüncesini taşıyorlar. Gerçek bu ise veya bu da ileride değişecekse, madde ve tabiata bakış da, bilimlerin, bilhassa fiziğin gelişmesine paralel sürekli değişecek demektir.

İNSANLIĞI UTANDIRACAK HURAFE VE SAFSATALAR

Materyalistler madde ve tabiattan ne anlarlarsa anlasınlar, onlar, her halükârda maddeyi ve tabiatı hem var eden, hem var edilen görmektedirler. Yani, iddialarına göre madde, ezelden beri kendi kendine vardır ve kendi kendine veya kendinden kaynaklanan birtakım kanunlara bağlı olarak sürekli hal değiştirmekte ve farklı farklı cisimlerin oluşmasına sebep olmaktadır. Kanunlar her ne kadar sâbit bulunsa da ve dolayısıyla kâinatın varlığı ve maddenin hareketleri determinizmle, yani bizatihî maddeden kaynaklanan bir mecburiyetle izah edilse de, yine de onun bütün hareketleri tesadüfîdir, çünkü ortada bir gaye ve dolayısıyla gaye sahibi şuurlu bir yaratıcı yoktur.

Daha önce de yer yer üzerinde durulduğu gibi, insan, bir kâğıt üzerinde gördüğü bir nokta için bile şuurlu fail arar ve “Bunu kim yaptı?” der. Bir noktayı koymak, en azından onu koymayı ve kalem tutmayı bilmeyi, onu koyma iradesini ve gücünü gerektirir. Ayrıca, kâinatın her tarafında, her bir varlıkta müşahede edilen ve bilimlerin dayandığı “kanun”ların kaynağı olan muhteşem intizam ve nizam; bu nizam ve intizamın işaret ettiği ve her bir varlıkta, her bir hadisede açıkça görülen gayeler; her bir varlığa takılan çok sayıdaki faydalar; varlıkta hiçbir israfın olmaması; tek bir meyvenin bile meydana gelmesi için kâinattaki unsurların birbiriyle en orantılı biçimde yardımlaşması; kâinatta her şeyin bir şeye, bir şeyin her şeye hizmet ediyor olması; sebepler veya kâinat içinde şuur, irade, güç ve bilgi sahibi olan insanın bile kâinattaki dengeye ve nizama uymaktan başka bir şey yapamaması ve dünyaya gelip gelmemesi, doğum ve ölüm yer, tarih ve sebepleri, aile, ırk ve fiziğinin seçimi ve tayini, aslî ihtiyaçları ve bunların giderilme yol ve biçimleri gibi varlığının en aslî boyutlarında en küçük bir rolünün bulunmaması… kısaca bütün kâinat gerçekleri, varlıkta gayeliğin esas olduğunu gösterdiği gibi, mutlak bir ilim, görme, işitme, irade ve kudretin varlığının zaruretini de apaçık haykırmaktadır. Hayatında en küçük işi kanunlara, tesadüflere ve kendi kendine olmaya bırakmayan, yaptığı en küçük aletlere bile kullanma kılavuzu hazırlayan insan, şu muhteşem kâinatı, şu her bakımdan mûcize, yani insan bilgi, irade ve gücünün ötesindeki ve arz edildiği gibi, mutlak ilim, görme, işitme, irade ve kudret isteyen varlığı bilgisiz, şuursuz, iradesiz, kendi kendine hiçbir şey yapamaz, yapsa bile neyi niçin yaptığının farkında ve şuurunda olmayan maddeye, kanunlara, “tabiat”a ve “tabiat kuvvetleri” gibi kuvvetlere verebilmektedir. Bundan daha korkunç safsata, insanlığı insanlığından utandıracak hurafe olamaz. Fakat, zaman zaman arz edildiği gibi, ben-sevgisi, enaniyet, makam–mevki–statü düşkünlüğü, şöhret, gaflet, kendine meftuniyet, menfaatperestlik, maddenin ve maddî şeylerin içinde boğulma gibi faktörler ve bu faktörlerin bilim insanı denilen bazılarında meydana getirdiği gurur-u ilmî, günümüzde pek çoklarını bu safsataya, bu hurafeye inandırabilmektedir.

GURUR-U İLMÎ VE BİLİMLERİN BİRBİRİYLE ÇELİŞMESİ

Evet, bu öyle bir ilmî gurur ve onun doğurduğu safsatadır ki, ilimleri birbirleriyle çelişik hale getirir. Meselâ, ilmî gurur içinde yuvarlanan “bilim insanları”, madde ötesi bir gerçek kabûl etmediklerinden, insan düşüncesini beyindeki birtakım kimyevî işlemlere verirler. Yani, onlara göre insan, iradî olarak düşünen bir varlık değildir. Düşünceyi maddîleştiren, maddî bir ürün haline getiren bu iddia, bir çelişkiyi doğurmaktadır ki, beyninde güya kendi iradesi dışında kimyevî işlemlerin meydana getirdiği düşünceyi algılayan, insanın kendisidir. İnsan, “ben” derken, sadece bedenini kastetmez. Modern Psikoloji bile insana ve davranışlarına sadece bedeni açısından yaklaşmaz. Bedenin dışında bir “pisişe” kabûl eder ve adı üstünde zaten ‘pisişe’ bilimidir. Öte yandan, bilim adına insan düşüncesi için bile maddî determinizm iddia eden aynı insanlar, iş hukuk ve ahlâka gelince insanı irade sahibi bir varlık olarak kabûl etmekte ve davranışları sebebiyle bedenini değil, irade sahibi bir varlık olarak insanın ‘kendisi’ni sorumlu tutmaktadırlar. Madem “bilimsel” olarak insandaki düşünce, şuur, irade her şey ondaki birtakım kimyevî veya biyolojik işlemlerden ibarettir ve insan vücudu açıktır ki insandan bağımsız çalışmaktadır, öyleyse insan, hiçbir davranışından sorumlu tutulmamalı ve hukuk diye bir ilim, ahlâk diye bir disiplin ve değerler sistemi olmamalıdır.

DENİZİN YARILMASI MÛCİZESİ

Burada ilimler yoluyla İslâm’ı ispat adına bazı Müslümanların yaptığı hatalara da temas etmek gerekiyor. Bir ara, Hz. Musa’nın (a.s.) asâsını vurmasıyla bir mûcize olarak denizin ikiye yarılmasının güya fizikî olarak ispatlandığı haberi yayıldı. Güya tespit edilmiş ki, bir taraftan gelen rüzgârlar denizin sularını karşı tarafa taşımış ve Hz. Musa (a.s.) ve kavmi, bu şekilde açılan yoldan geçmişler. Bu haberi “mûcize ispatlandı” diye aktarmak, sadece mûcizeyi bilmeme cahilliği demektir. Denizin yarılması büyük peygamber Hz. Musa’nın bir mûcizesi idi ve mûcize fizik kaidelerine göre gerçekleşmez; o kaidelere rağmen gerçekleşir; yani mûcize, fizik kaidelerini aşmayı ve o kaidelere rağmen gerçekleşen bir harikayı ifade eder.

İNANÇ VEYA İNKÂR GENİ Mİ?

İkinci olarak, bazı safdil Müslümanlar da, “İnanç geni bulundu”; “Sevgi geni bulundu.” gibi haberlere sarılarak, güya inancın, inanmanın bilimsel olarak ispatlandığı gibi ne manâya geldiğini fark etmedikleri iddialarda bulunabiliyorlar. Bu, sadece manâyı maddîleştirmek, inancı, inkârı, düşünceyi, sevmeyi biyolojik veya kimyevî bir hadise gibi görmek demektir. Bu takdirde eğitim ve öğretimle, dini tebliğle uğraşmak yerine inanç genini etkileyip, inanç geniyle oynayıp, insanların inanması veya inkârı mümkün kılınabilir. Evet, beden ile kalb ve ruh arasında elbette münasebetler vardır ve bunlar, birbirini etkiler. Genlerle oynayarak veya beyne hükmederek insana bazı şeyler yaptırılabilir. Fakat bunlar, insanların genleri veya bir gen sebebiyle inandıkları veya inkâr ettikleri, inanacakları veya inkâr edecekleri manâsına gelmez. İnanıp inanmama, tamamen iradî bir tercihtir; bedenin veya genin değil, insanın tercihidir. İnanma veya inanmama, Din’i yaşayıp yaşamama, günah işleme ve günahlardan kaçınma, bütün bunların beden üzerinde tesirleri olur. Fakat bu hiçbir zaman, insanı bedeni veya genlerinin yönlendirdiği manâsına gelmez.

TABİAT, SANATTIR, ESERDİR, İLÂHÎ KANUNLAR MECMUASIDIR

Apaçık görünen ve hissedilen gerçek şudur ki: Tabiat, süreklilik neticesinde kazanılan hal demektir. İnsan vücudu gibi, ‘tabiat’ diye anılan tüm fizikî âlem, sürekli bir faaliyet ve değişim içindedir. Fakat bütün bu faaliyet ve değişim, değişmeyen mahiyetler üzerinde ve değişmeyen düsturlara göre cereyan eder. Dolayısıyla, çevremizde zahiren hep aynı şeyleri, aynı kimlikleri görürüz. Değişimin arkasındaki değişmeyen düsturların ve mahiyetlerin değişmezliğidir ki, her şeyde ve varlıkta, bilhassa tabiat denilen fizikî âlemde bir devamlılığa sebeptir. İşte, aslî manâsıyla tabiat, bu devamlılık, bu devamlılığın ortaya koyduğu hal manâsınadır. Buradan galat-ı meşhur olarak, fizik âlemin kendisi için de kullanılır olmuştur.

Tarihte olduğu gibi, tabiatta da hadiseler genellikle misliyle tekrar edilir. Meselâ, bu yılki ağaçların çiçekleri, yaprakları ve meyveleri, geçen yılki çiçekler, yapraklar ve meyveler değildir, fakat, onlardan farklı da değildir. Çünkü ağacın, dolayısıyla çiçeklerin, yaprakların ve meyvelerin mahiyeti hep aynıdır ve aynı kalır. Tabiatta bütün olup bitenler, bu değişmeyen mahiyetler üzerinde ve değişmeyen düsturlara göre meydana gelir. Mahiyetler ve düsturlardaki değişmezlik, sarsılmaz, bozulmaz ve değişmez bir intizam ve nizam demektir. İşte, bu intizam ve nizamın râbıtaları olan ve tabiattaki hadiselerin sürekli kendilerine göre cereyan ettiği düsturlar, aslında Cenab-ı Allah’ın icraatının unvanları, bu icraatın devamlılığından çıkarılan neticeler olmakla birlikte, insanlar, bunlara ‘tabiat kanunları’ demektedir. Fakat, bu kanunların haricî vücudu, dolayısıyla olup bitenler üzerinde gerçek ve yaratıcı tesiri yoktur ve olamaz. Bu açık gerçekler göstermektedir ki, tabiat, fizik âlem olarak aktif ve yaratıcı tesir sahibi bir güç değil, üzerinde tasarrufta bulunulan ve idare edilen bir âlemdir. Nasıl insanların yaptıkları kanunlar onları zorlayıcı birer fizikî güç ve kudret değilse ve kendi kendilerine konmamışsa, aynı şekilde, ‘tabiat kanunları’ denilen şeyler de, tabiatta cereyan eden ve sonsuz ilim, irade ve kudret gerektirdiği apaçık hadiselerden sorumlu olamazlar; çünkü kanunlar, şuursuz, ilimsiz, iradesiz ve güçsüz düsturlardır; daha doğrusu, arzedildiği gibi, temelde Cenab-ı Allah’ın icraat ve tasarrufunun unvanları, bu icraat ve tasarrufun sürekliliğinden çıkarılan neticelerdir. Tabiatın kendi kendini yaratması mümkün olmadığı gibi, kanunlar da tabiatta olup bitenlerden sorumlu olamaz. Dolayısıyla, insana, tabiata, tabiattaki her şeye kendine has mahiyetini veren ve sözkonusu düsturları tayin buyuran, sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi Cenab-ı Allah’tır.

Netice olarak, tabiat denilen şey, ona atfedilen kanun ve kuvvetlerle, arzettiği intizamla bir düzendir, bir sistemdir; asla hakim, düzen koyucu ve yöneten değildir. Tabiat, bir sanattır, haricî vücuduyla sanat eseridir; bir nakıştır, bir danteladır, yaratılışın cesedidir; katiyen nakkaş, yani nakşeden, ören, işleyen ve yaratan değildir. Tabiat, arzedildiği üzere, fıtrî şeriattır; Cenab-ı Allah’ın yaratma ve idareciliğinin unvanları, yani kanunlar dediğimiz şeylerden oluşan bir düsturlar bütünüdür, asla kanun veya düstur koyucu ve uygulayıcı değildir. Tabiat, daha önce de arzedildiği gibi, insanlar Cenab-ı Allah ve Kader konusunda cahilane yanlış hükümlere varmasın, yakışıksız şikâyetlerde bulunmasınlar diye, Cenab-ı Allah’ın İzzet ve Azameti’nin önünde bir perdedir. Bundan dolayı, meselâ ölüme bakan insan, hastalığı, en fazla Hz. Azrail’i görür ve ölüm sebebiyle Cenab-ı Allah’ı suçlamak gibi cinayetlerden kurtulmuş olur. Yine, hikmetini anlayamadığı, güzelliklerini göremediği hadiseleri Cenab-ı Allah’a atfetmekle O’ndan şikâyetçi olma, O’nun İzzet ve Azameti’ne dokunma gibi had bilmezliklere girmez. Tabiat, yaratıcı bir fail değil, işlenen, yaratılan, üzerinde çalışılan bir nesnedir. Tabiat, bir kalıptır; bir haritadır, bir ölçü veya ölçekler bütünüdür; asla bir kaynak, meydana getirici bir fail, kalıp dökücü ve harita mühendisi değildir.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 13 kez okundu