Madde, asıl olmayıp, manâ sebebiyle vardır ve manâ ile varlığını devam ettirir. Madde, kendisine hizmet edilen değil, hizmet edendir. Madde, hakim değil, mahkûmdur. Madde, asıl ve öz değil, yarılıp yırtılmaya hazır bir kabuktur. (Sözler, “29. Söz, 1. Maksat, 1. Esas”.)
Materyalistlerin, insanın madde üzerindeki tasarrufunu göre maddeye varlıkta asliyet, hakimiyet ve yaratıcılık vermeleri, doğrusu insanoğlunun en utandırıcı hurafelerinden biridir. Açıkça görmekteyiz ki, madde ve maddî olan her şey, değişkendir; münfail, yani tasarrufa açıktır ve üzerinde tarassufta bulunulmaktadır; zaman ve mekân boyutları içinde mahpustur. Ayrıca madde, şuursuzdur, cansızdır, kendi kendine can sahibi olma kabiliyetine sahip değildir, iradesizdir ve kudretten mahrumdur.
MANÂ VE MADDE
Bunu açık bir misalle izah edecek olursak: Harfler manâlar için ne ise, madde de varlık için odur. Zihindeki manâlar maddî değildir; manâlar zihindeki varlıkları için harflere de ihtiyaç yoktur. Bazıları “İnsan, kelimelerle düşünür.” derse de, bu, fazla kelime bilmenin düşünmeye müsbet tesirini ifade etmek için söylenmiştir. Çok kelime bilmenin düşünmeye elbette katkısı olmakla birlikte, eğer insan sadece mevcut kelimelerle düşünecek olsaydı, bu takdirde, düşüncenin ve ilmin hep yerinde sayması gerekirdi. İnsan, her zaman o ana kadar düşünmediği şeyleri birden düşünebilir ve icatlarda bulunur. Kaldı ki, kelimelerin aslî varlığı da yine zihindeki manâlarıdır. Harfleri tanımayan, okuması ve yazması olmayan bir insan da düşünür ve zihninde pek çok manâlar kurar. Ayrıca insan, kelimelere dökemediği pek çok şeyi sadece düşünmekle kalmaz, hisseder de. Bu hissetme de maddî değildir. Fakat zihindeki manâlar veya kalbde hâsıl olan hisler, hariçte tezahür etmek için harflere, yani maddeye muhtaçtır. Fakat zamanla ve mekânla sınırlı, değişken, dolayısıyla sonradan olma ve münfail, yani tasarrufa açık olan madde, varlıkta esas olamaz. Esas olamadığı için de, varlık madde ile sınırlı olamaz ve değildir. Madde, manâ ile vardır ve varlığını manâ ile sürdürür. Bir kitap yok olur, harfler silinir, fakat manâlar yine bâkidir.
İşte, varlıkta aslolan madde değildir, hattâ manâ da değildir. Çünkü manâ dediğimiz şey de sonradan ortaya çıkar. Nasıl insanın yaptıkları ve yazdıkları için önce zihninde manâlar uyanıyor ve harflerden oluşan kelimeler ancak manâları ile var ve varlıklarının devamını manâlara muhtaç ise, manâlar da üretilme adına insana muhtaçtır. İnsan da, manâları belli gayeler adına üretir. Dolayısıyla, önce insan, sonra gaye, sonra zihnî manâlar, sonra da bunları dışta ifade adına konuşma veya yazma vasıtasıyla harflere, kelimelere, yani madde kalıbına dökme gelir.
Bunun gibi, varlıkta maddenin tâbi olduğu ve kendisine hizmet ettiği manâlar veya manevî boyut da, varlığını tamamen Cenab-ı Allah’a borçludur; onlar da, Allah’ın var etmesi ile vardır. Kısaca, madde, varlıkta asıl değildir, manâ ile vardır ve manâya ile devam eder. Maddenin kendisi için ve kendisi ile var olup, yine kendisi ile kaim bulunduğu, yani varlığını devam ettirdiği manâ ruhtur, hayattır. Hayat ve onun temeli olan ruh, tamamen manevî olmakla, maddî âlemdeki tezahürleri madde ile mümkündür. İşte madde, kendisine hizmet edilen değil, hayata ve ruha hem tezahürleri, hem de kemâle ulaşmaları adına hizmet edendir. Dolayısıyla bu noktada manâ ile madde, yani ruh ile hayat ve beden arasında çok iç içe bir münasebet sözkonusudur. Madde ve onun temeli olduğu cisim geliştikçe, büyüdükçe hayatın da, ruhun da meselâ düşünme, öğrenme, konuşma, ifade edebilme, değerlendirme gibi bazı istidatları gelişir ve birer kabiliyet haline gelir. Fakat öte yandan, ruhun ve/veya hayatın dünya hayatına bakan ya da bilhassa beynin gelişmesine bağlı istidat ve melekelerinin yanısıra, bir de manâya, insanın manevî boyutuna bakan, onun manevî kalb hayatıyla alâkalı istidatları vardır. Bu istidatların gelişmesi, madde veya cisim ile ters orantılıdır. Madde veya cisim kalınlaştıkça ruhun manevî boyutu zayıflar; madde veya cisim boyutu inceldikçe, ruhun manevî boyutu inkişaf eder.
Yine, madde hakim değil, mahkûmdur; hayat, ruh ve şuura tâbidir. Ruh, madde üzerinde tasarrufta bulunur. Materyalist bilim, düşünceyi, muhakemeyi, hayali, icatta bulunmayı, sevmeyi, acımayı, öğrenmeyi, öğrenerek tekâmülü insan vücudundaki biyolojik–kimyevî işlemlere bağlayıp, insanı vücudundaki bu işlemlerin emrinde iradesiz bir robot derekesine düşürse de, bütün bu faaliyetler hayat sahibi ruhun faaliyetleridir ve manevîdir; ruh, bu faaliyetlerde vücudu, yani maddî olanı kullanır ve ruhun bu faaliyetlerinden vücut maddî olarak da, manevî olarak da etkilenir. Meselâ, Allah’a ibadet eden insanların simaları mânen nurlanır, maddî olarak da âdeta safileşir; bunun tersine olarak, günahlar da simayı değiştirir.
Manevî olan, mürekkep, yani ayrı ayrı parçalardan oluşan bir cisim ve üç boyutlu olmayıp, basittir, yani mürekkep değildir; dolayısıyla çözülmez, atomlarına ayrılmaz, çürümez, kaybolmaz. Bu sebepledir ki, manevî olan ruh, vücudun ölümle dağılmasına rağmen aynen bâki kalır ve vücut toprakta çürüse de, vücudun çürümeyen, belki bütün bir vücudu temsil eden ve hadiste acbü’z-nezep olarak adlandırılan aslî ‘çekirdeği’ ile münasebetini sürdürür. Madde ise, yarılmaya, eskimeye, yır-tılmağa, çürümeye mahkûmdur.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |