178-) Her şeyi kuşatan bir İlm’in ve mutlak bir İrade’nin ve Kader’in olduğu yerde tesadüf olmaz.

Her şeyi kuşatan bir İlm’in ve mutlak, sonsuz bir Varlığın olduğu yerde adem-i mutlak, mutlak bir İrade’nin ve Kader’in olduğu yerde tesadüf olmaz. (Mektûbât, “15. Mektup, 2. Makam, 6. Sualin Cevabı”)

Nasıl bir kelimenin aslı veya asıl varlığı onu söyleyenin zihnindeki manâdır, bunun gibi, varlığın aslı ve asıl varlığı da, onu Yaratan’ın İlmi’ndeki manâsı ve ilmî varlığıdır. Şu halde, bütün varlığın temelinde İlm-i İlâhî yatar veya onun kaynağı İlm-i İlâhî’dir. Cenab-ı Allah’ın İlmi ve bilmesi, bizim ilmimiz ve bilmemiz gibi değildir. Cenab-ı Allah’ın bütün İsimleri ve Sıfatlar’ı şuurludur ve hayattardır. Dolayısıyla O’nun İlmi’nde varlıklar ölü birer manâ değil, canlı birer manâdır. Bunu varlıkların temessülü, yani mese-lâ bir aynada görünmesi gerçeğiyle misallendirebiliriz. Şöyle ki:

TEMESSÜL VE FARKLI VARLIKLARIN TEMESSÜLLERİ

Ağızdan çıkan kelimeler dışında varlıkların üç çeşit veya üç çeşit varlığın temessülü olur. Kesif maddî varlıkların veya cisimlerin aynadaki temessülü veya aksi ölüdür, akseden cismin aynısı değildir ve aynada herhangi bir tasarrufları olmaz. Meselâ, insanın aynadaki aksi böyledir; maddî görüntüsü dışında hiçbir özelliği, niteliği, sıfatı, iç âlemine ait hiçbir şey aksetmez. Maddî–nûranî cisimlerin aksi, cisimlerin kendisi değilse de onlardan tamamen kopuk ayrı bir şey de değildir. Meselâ, maddî–nûranî bir cisim olan güneşin aynadaki ve su kabarcıklarındaki ya da deniz yüzündeki aksi veya akisleri güneşin kendisi değilse de, güneşten kopuk ayrı şeyler de değildir. Aynen güneş mahiyetinde olmamakla birlikte, güneşe ait hususiyetleri taşır. Bu akisler, bulundukları her yerde tasarrufta bulunur, yani orayı ısıtır ve/veya aydınlatır; hattâ aynadaki güneşi karanlık bir yere tutsak, orayı da kısmen aydınlatır. Üçüncüsü, nûranî ruhların veya varlıkların temessül ve akisleridir ki, hem canlıdır, hem de akseden varlık ve ruhun kendisi denebilecek ölçüde mahiyetine de sahiptir. Fakat kendisindeki aksettiği aynaların kabiliyetine göre tezahür ettiklerinden, tamamen kendileri olmazlar. Meselâ, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) veya bir başka büyük şahıs, rüyalarda kişilerin seviyeleri ve hallerine göre farklı şekillerde görünebilirler. Hazret-i Cebrail (a.s.), Sahâbe’den Dıhye suretinde Peygamberimiz’in huzurunda bulunduğu aynı anda, Cenab-ı Allah’ın huzurunda Arş-ı A’zam’ın önünde haşmetli kanatlarıyla secdeye gider, o aynı anda hesapsız başka yerlerde de bulunur ve İlâhî emirleri tebliğ ederdi. Bir iş bir işe mâni olmazdı. Hz. Azrail (a.s.), aynı anda kaç yerde binlerce ruhu kabzeder.

İşte nasıl nûranî ruhların ve varlıkların akisleri kendileridir ve canlıdır; işte İlâhî İlim’de de varlıklar böyledir. Cenab-ı Allah’ın bütün Sıfatları ve İsimleri de Zâtı gibi şuurlu ve canlı olduğundan, İlm-i İlâhî’nin –tabir yerindeyse– muhtevası, varlıkların asıl manâ ve mahiyetleri de canlıdır. Onlar yaratılmış varlık âlemlerine her bir âlemin niteliğine göre yansır ve bu âlemlerde sözkonusu niteliğe göre varlık sahibi kılınırlar. Maddî âlemde madde kalıbını giyince madde onları bu âlemin sınırlarına hapseder. Bu bakımdan, Hz. Ali efendimizin “İnsanlar, dünyada uykudadır; ölünce uyanırlar.” sözü, bu çok önemli gerçeği ifade etmektedir. Bilhassa canlı varlıklar ölünce madde kalıbından kurtulur ve ruh sahibi olanların ruhları, ruh sahibi olmayanların ruh mesabesindeki mahiyetleri çok daha cevval, nüfuz edici, çok daha öte hareket kabiliyetine sahip bir nitelik alırlar. İnsanların ve cinlerin ruhları ise, dünyada inandıkları veya inkâr ettikleri gerçekleri net olarak görürler, müşahede ederler. Bundandır ki, Kur’ân-ı Kerim’de ölüm için “yakîn” tabiri kullanılır ve ölen için “Bugün görüşün, bakışın tam keskindir!” (Qaf Sûresi/50: 22)

MUTLAK YOKLUK VE TESADÜFE YER YOKTUR

İşte Zât-ı Akdes-i İlâhî daimî ve ebedî olduğu gibi, Sıfatları ve İsimleri de daimî ve ebedîdir. Madem Zâtı gibi Sıfatları ve İsimleri de daimî ve ebedîdir, onların aynaları, cilveleri, nakışları ve mazharları olan beka âleminin sekenesi de hiçbir zaman fenâ-yı mutlaka gidemez, mutlak fâni olmaz. Kaldı ki, mutlak fenâ söz konusu değildir, yani mutlak yokluk yoktur. Çünkü sonsuz varlık olarak Cenab-ı Allah vardır ve varlıklar adına da O’nun yine sonsuz ve her şeyi kuşatan İlmi vardır. Bu İlm’in haricî yoktur ki, ona bir şey girsin veya atılsın. Yokluk denen şey, mutlak İlm’in, mutlak Varlığın karşısında bir yokluğun olmamasıdır; yani itibarîdir, ilmî varlığa perde olmuş sadece bir unvandan, bir isimlendirmeden ibarettir.

Nasıl her şeyi kuşatan sonsuz İlm’in olduğu yerde yokluk olmaz, yine her şeyi kuşatan sonsuz İrade’nin ve dolayısıyla Kader’in bulunduğu yerde de asla tesadüf olmaz. Çünkü Allah’ın sonsuz İradesi’nin haricinde hiçbir hadise meydana gelmez, tek yaprak düşmez, tek atom hareket etmez. Ve insanların davranışları dâhil her şey, bu İrade’nin içinde ve Kader’in çizdiği çizgilerde meydana gelir, hareket eder ve bu çizgilerin dışına çıkamaz. Şu halde tesadüf, cehaletten ve cehalet uydurması olmaktan öte bir manâ ve değer taşımaz. Ve günlük hayatımızda bizim “tesadüf”e verdiğimiz hadiseler, varlığını, meydana gelişini ve meydana gelişlerindeki zahirî sebepleri ve faktörleri göremediğimiz, kuşatamadığımız hadiselerdir. Yoksa, katiyen tesadüf diye bir şey yoktur.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 5 kez okundu