18-] Mâide Sûresi [104-120[ Enam Sûresi [1-58]

  • A️5. Mâide Sûresi [104/120.Ayetleri]
  • B️6. EN’AM Sûresi [1/58.Ayetleri]

️Mâide Sûresi [104/120.Ayetleri]

وَاِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا اِلٰى مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَاِلَى الرَّسُولِ قَالُوا حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْلَمُونَ شَيْـًٔا وَلَا يَهْتَدُونَ (١٠٤)

104. Onlara “Haydi, Allah’ın indirdiği (Kur’ân’a) ve (risaletin zirve temsilcisi o en büyük) Rasûl’e gelin, onlar neyi buyuruyorsa onu yapın!” dendiğinde, (düşünüp akletmekten yoksun bulundukları için), “Biz, atalarımızı neye inanıp neyi uygular halde bulmuşsak,o bize yeter!” diyerek (ataperestlik yaparlar). Ya ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru bir yolda değildiyseler!?

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا عَلَيْكُمْ اَنْفُسَكُمْۚ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْۜ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (١٠٥)

105. Ey iman edenler! (Siz, farklı düşünüp farklı inanan ve farklı hükümlere uyanlara bakmayın; onların inançları ve yaptıklarıyla boşuna meşgul olmayın!) Siz kendinize bakın; (kendinizi,bulunduğunuz yolda nasıl yürüdüğünüzü kontrol edin)! Eğer siz üzerinde bulunduğunuz yolda gerçekten dosdoğru gidiyor ve o yolun hakkını veriyorsanız, sapıp gidenlerin sapması size zarar vermez. Neticede Allah’a döneceksiniz hepiniz ve O,yapıp etmekte olduklarınızı size tek tek bildirip bunlardan dolayı sizi hesaba çekecektir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا شَهَادَةُ بَيْنِكُمْ اِذَا حَضَرَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ حِينَ الْوَصِيَّةِ اثْنَانِ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ اَوْ اٰخَرَانِ مِنْ غَيْرِكُمْ اِنْ اَنْتُمْ ضَرَبْتُمْ فِي الْاَرْضِ فَاَصَابَتْكُمْ مُصِيبَةُ الْمَوْتِۜ تَحْبِسُونَهُمَا مِنْ بَعْدِ الصَّلٰوةِ فَيُقْسِمَانِ بِاللّٰهِ اِنِ ارْتَبْتُمْ لَا نَشْتَرِي بِهِ ثَمَنًا وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰىۙ وَلَا نَكْتُمُ شَهَادَةَ اللّٰهِ اِنَّٓا اِذًا لَمِنَ الْاٰثِمِينَ (١٠٦)

106. Ey iman edenler! Herhangi birinizde ölüm alâmetleri belirdiğinde, yani artık vasiyette bulunma gereği duyduğunuz anda, içinizden (mü’min ve vâsi tayin edeceğiniz) adaletli, özü-sözü doğru bildiğiniz iki kişiyi,veya ölümün başınıza siz yeryüzünde sefer halinde iken gelip çatması (ve o esnada mü’minin bulunmaması) durumunda (Ehl-i Kitap’tan) iki kişiyi vasiyetinize şahit tutun (ve bu şahitler, vasiyetiniz hususunda vârislerle haklarında vasiyette bulunduğunuz kişiler arasında şahitlikte bulunsunlar). (Ey mü’minler!) Eğer (iki tarafın anlaşmazlığı ve karşılıklı iddialarıyla bu şahitlerden, şahitliklerinden, dolayısıyla vasiyetin keyfiyetinden) şüpheye düşerseniz, bu takdirde namazdan sonra onları (camide) alıkoyun ve kendilerine,“Yakınlarımızın çıkarı söz konusu bile olsa, yeminimizi hiçbir menfaat karşılığı değişmeyecek ve olup bitene şahit bulunan Allah’ın üzerimizde bir emanet, bir borç olan şahitliğini gizlemeyeceğiz.Yoksa kesinlikle büyük günah işleyenlerden oluruz.” diye Allah adına yemin verin.

فَاِنْ عُثِرَ عَلٰٓى اَنَّهُمَا اسْتَحَقَّٓا اِثْمًا فَاٰخَرَانِ يَقُومَانِ مَقَامَهُمَا مِنَ الَّذِينَ اسْتَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْاَوْلَيَانِ فَيُقْسِمَانِ بِاللّٰهِ لَشَهَادَتُنَٓا اَحَقُّ مِنْ شَهَادَتِهِمَا وَمَا اعْتَدَيْنَاۘ اِنَّٓا اِذًا لَمِنَ الظَّالِمِينَ (١٠٧)

107. (Yemin ettikten veya duruşma bitip hüküm verildikten sonra,) şahitlerin (gerçekte yalan söyledikleri ve sözü edilen) büyük günahı işledikleri ortaya çıkarsa, bu takdirde, (yalan şahitlikle) haklarına tecavüze kalkışılan ve ölüye daha yakın olan hak sahibi mirasçılardan iki kişi onların yerini alır. Bu defa da bunlar, “Vallahi, bizim şahitliğimiz, onların şahitliğinden daha doğrudur ve bu şahitliğimizle kimsenin hakkına tecavüz etmiş olmayacağız. Aksi halde, mutlak surette zalimlerden oluruz.” diye yemin ederler.

ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِالشَّهَادَةِ عَلٰى وَجْهِهَٓا اَوْ يَخَافُٓوا اَنْ تُرَدَّ اَيْمَانٌ بَعْدَ اَيْمَانِهِمْۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاسْمَعُواۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ۟ (١٠٨)

108. Bu usûl, bütün tarafların şahitliği gerektiği gibi yerine getirmeleri veya yemin ettikten sonra başkalarının yapacağı yeminlerle yalanlarının ortaya çıkıp rezil olmaktan korkarak hakkıyla şahitlik yapmaları bakımından en uygun yoldur. (Koyduğu hükümlere ve usûllere uymayarak) Allah’a karşı gelmekten sakının ve (Allah’ın hükümlerini) dinleyip itaat edin. Allah, (O’nun hükümlerini dinlemeyerek başka türlü davranan ve bu şekilde yoldan çıkan) fasıklar güruhunu nihaî neticede emellerine ulaştırmaz. (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyet,hem İslâm fıkhı,hem de ahlâk ve toplum düzeni açısından çok önemli kaideler ihtiva etmektedir. Kısaca: Mü’mine hüsn-ü zan ve itimat esas olmakla birlikte, Müslümanların aralarındaki muameleler hukukî esaslara bina edilmelidir. Şahitlik çok önemli bir kurum olup, ondan kaçınmak ve onu hakkıyla yerine getirmemek çok büyük günahtır; kişiyi fasık yapar ve akıbetini tehlikeye sokar. Mecburi hallerde Müslüman olmayanların, bilhassa Ehl-i Kitabın şahitliği hukukî muamelelerde kabul edilebilir. Gerek mahkeme esnasında gerekse mahkeme bitip hüküm verildikten sonra aleyhte deliller ortaya çıkarsa, mahkeme yeniden açılır. Borç ve miras davaları gibi davalarda vâsinin hainliği ortaya çıkarsa vâsilikten azledilir ve yerlerine karşı taraftan tayin yapılır. Vâsiye de, şahide de, mirasçıya da yemin verilir. İnsanların âdil, dürüst gördükleri her zaman âdil ve dürüst olmayabilir. Bir Müslüman’ı âdil ve dürüst bilmede hüsn-ü zan geçerli olmakla ve karşı delil ortaya çıkmadıkça öyle görmek esas olmakla birlikte, kişinin âdil ve dürüst olmadığına hükmetmede delil esastır. Hukukun kendine ait kaideleri olmakla birlikte,gerek bunların işlerlik kazanması,gerekse sağlam bir toplum düzeni için Allah korkusu,takva çok önemlidir. Her mesele gider,nihayette bu noktaya dayanır.

يَوْمَ يَجْمَعُ اللّٰهُ الرُّسُلَ فَيَقُولُ مَاذَٓا اُجِبْتُمْۜ قَالُوا لَا عِلْمَ لَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ (١٠٩)

109. O gün(den korkun ve sakının) ki, Allah ( o gün) bütün rasûllerini toplayacak ve onlara, “Tebliğiniz karşısında ümmetlerinizin tavrı ne oldu; onlardan nasıl bir mukabele gördünüz?” diye soracaktır. Onlar, şöyle cevap verecekler:“(Onların niyetleri, iç dünyaları, dolayısıyla mukabelelerinin gerçek nitelik ve mahiyeti konusunda) bizim kesin bir bilgimiz yoktur. (Her şey Sen’in ilmin dahilindedir ya Rab;) hiç şüphesiz Sen’sin, ancak Sen’sin bütün gizlileri hakkıyla bilen.”

اِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ اذْكُرْ نِعْمَتِي عَلَيْكَ وَعَلٰى وَالِدَتِكَۢ اِذْ اَيَّدْتُكَ بِرُوحِ الْقُدُسِ تُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلًاۚ وَاِذْ عَلَّمْتُكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرٰيةَ وَالْاِنْجِيلَۚ وَاِذْ تَخْلُقُ مِنَ الطِّينِ كَهَيْـَٔةِ الطَّيْرِ بِاِذْنِي فَتَنْفُخُ فِيهَا فَتَكُونُ طَيْرًا بِاِذْنِي وَتُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ بِاِذْنِيۚ وَاِذْ تُخْرِجُ الْمَوْتٰى بِاِذْنِيۚ وَاِذْ كَفَفْتُ بَنِي اِسْرَٓاءِيلَ عَنْكَ اِذْ جِئْتَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ (١١٠)

110. İşte o gün Allah, şöyle buyurur:“Meryem oğlu İsa! Hem senin hem de annenin üzerindeki nimetimi hatırla: hani seni Ruhu’l-Kudüs’le desteklemiştim de, beşikte (yeni doğmuş bir bebek) iken de yetişkinliğinde de insanlarla konuşurdun. Ayrıca sana Kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretmiştim. (*) Yine sen, Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar ve içine üflerdin de, Benim iznimle bir kuş oluverirdi;aynı şekilde Benim iznimle (anadan doğma) körü ve alacalıyı (cüzzamlı) iyileştirirdin; ve yine Benim iznimle ölüleri diri halde kabirlerinden çıkarırdın. Bir vakit de, İsrail Oğulları’nın öldürme kastıyla sana uzanan ellerini geri çekmiştim: kendilerine (risaletinin ve getirdiğin Kitabın hak olduğunu gösteren) apaçık deliller ve mucizeler göstermiştin de,aralarında küfür içinde boğulup gidenler, ‘Bunlar,olsa olsa ancak apaçık birer büyü olabilir!’ demişlerdi.

~Açıklama~

(*) Âl-i İmran Sûresi/3: 48’de geçtiği ve ilgili not 8’de açıklandığı üzere, bu âyette Kitap ve hikmet umumî olarak ifade edilmiş, Tevrat ve İncil’le de Kitap’tan ne kastedildiği açıklanmıştır.

وَاِذْ اَوْحَيْتُ اِلَى الْحَوَارِيِّنَ اَنْ اٰمِنُوا بِي وَبِرَسُولِيۚ قَالُٓوا اٰمَنَّا وَاشْهَدْ بِاَنَّنَا مُسْلِمُونَ (١١١)

111. Ve hani havarilere, “Bana ve Rasûlüme iman edin!” diye (senin vasıtanla) vahyetmiş, bunu kalblerine de duyurmuştum.Onlar da,“İman ettik (ya Rab),Sen şahit ol ki,şüphesiz Biz, (Sen’in bu vahyine teslim olmuş) Müslümanlarız!” diye karşılık vermişlerdi.

اِذْ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ هَلْ يَسْتَطِيعُ رَبُّكَ اَنْ يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِۜ قَالَ اتَّقُوا اللّٰهَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (١١٢)

112. Bir zaman da o havariler, “Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin, gökten bize bir sofra indirebilir mi?” dediler. (*) (İsa) da onlara,“Eğer gerçekten imanın kalblerinde yerleştiği mü’minler iseniz, Allah hakkında (böyle sözlerden ve şüphelerden) sakının ve (O’nun bir ceza verebileceğinden) korkun!” mukabelesinde bulundu.

~Açıklama~

(*) Bir kısmına merhum Seyyid Kutup ve Elmalılı Hamdi Yazır gibi önemli müfessirlerin de dikkat çektiği üzere, havarilerin bu sözü, gerek onlar,gerekse mensup bulundukları İsrail Oğulları hakkında çok önemli karakter özelliklerini ortaya koymaktadır ve önemli birkaç yanlışlarını barındırmaktadır. Kısaca: Havarilerin bu isteği, imanın kalblerinde iyice yer edip pekişmediği, Hz. İsa’nın “Allah’a (giden bu yolda) yardımcılarım kimlerdir?” diyerek yaptığı umumi çağrıya, “Biziz, Allah (yolunun) yardımcıları!” mukabelesiyle ortaya atıldıkları (Âl-i İmran/3: 52) andan önceki bir döneme ait olsa gerektir. Havarilerin bu isteğinde, İsrail Oğulları’na ait ve Kur’ân’da çok vurgulanan bir maddecilik ve tabiatçılık yatmaktadır. Bundan sonra gelen iki âyette ifade buyrulduğu üzere, Hz. İsa (a.s.) sofra ile birinci derecede Allah’ın bir âyeti ve bir bayram sebebi olarak ilgilenirken, havarilerin böyle bir talepten birinci maksatlarının yemek olması da, İsrail Oğulları’ndaki dünyaya bağlılığı ve Din’i dünya için kullandıkları, kullanabilecekleri gerçeğini ortaya koymaktadır.

  • Birkaç kelimelik bu istek, hemen bir sonraki âyette bizzat kendi dillerinden de döküleceği üzere, iman ve Allah ile alâkalı olarak birtakım yanlışları birden barındırmaktadır:

a.Hz. İsa’ya, “Ey Allah’ın Rasulü” gibi hem imanlarını, hem de saygılarını ortaya koyacak bir unvanla hitap etmeleri gerekirken,“ey Meryem oğlu İsa!” diyerek şüphelerini ortaya koymuş ve su-i edepte bulunmuşlardır.

b.“Rabbin” demekle, hem en azından o anda sanki tam iman üzere olmadıklarını açığa vurmuşlar, hem de Allah hakkında su-i edepte bulunmuşlardır.

c.“İndirebilir mi; buna gücü yeter mi?” demekle, Allah’ı gerektiği gibi tanımadıklarını ortaya koymuşlar, ayrıca, yine su-i edepte bulunmuşlardır.

d.Gerçi bazı müfessirler buradaki soruda güç yetirme manâsından çok, “böyle bir sofrayı indirmek hikmetine uygun mudur” gibi bir manâ aramışlarsa da, merhum Elmalılı’nın dikkat çektiği üzere, iyi inanmış bir mü’minden sâdır olmaması gereken bir mucize isteği söz konusudur.

İmandan sonra tekrar mucize talep etmek, en azından su-i edep demektir. Şayan-ı dikkattir ki, imanlarından sonra Sahabe-i Kiram’dan bu tür taleplerin hiçbiri vaki olmadığı gibi, Sahâbe, Rasûlüllah aleyhissalâtü vesselâm’ın seferde parmaklarından su akıtması, az bir yemekle pek çok aç insanı doyurması gibi daha çok zaruret hallerinde izhar buyurduğu mucizelere bile İslâm’ın ana bünyesi içinde ne kadar değeri varsa o kadar değer vermişler, Din’in esaslarını nakilde büyük hassasiyet ve gayret gösterirken, bunları nakilde onların ifade ettiği değere göre davranmışlardır. Bu da, Efendimiz’in ve risaletinin önceki peygamberlere ve risaletlere, Sahabe-i Kiram’ın da, böyle bir Rasûl’ün talebeleri olarak, diğer peygamberlerin ashabına olan üstünlüğünü ortaya koyan bir diğer önemli husustur.

قَالُوا نُرِيدُ اَنْ نَأْكُلَ مِنْهَا وَتَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا وَنَعْلَمَ اَنْ قَدْ صَدَقْتَنَا وَنَكُونَ عَلَيْهَا مِنَ الشَّاهِدِينَ (١١٣)

113. “Bununla dileğimiz ancak şudur:” dediler: “Ondan yiyelim, (Allah ve senin peygamberliğin hakkında) kalblerimiz iyice mutmain olsun; hem bilelim ki, sen bize doğruları söylüyorsun ve bizi doğru olan yola sevkediyorsun; ayrıca, (başkaları yanında böyle bir hadisenin ve ifade ettiği manânın, hakikatin) şahitleri olalım.”

قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ اللّٰهُمَّ رَبَّنَٓا اَنْزِلْ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِ تَكُونُ لَنَا عِيدًا لِاَوَّلِنَا وَاٰخِرِنَا وَاٰيَةً مِنْكَۚ وَارْزُقْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ (١١٤)

114. Meryem oğlu İsa, şöyle dua etti: “Allah’ım! Bize gökten bir sofra indir de, bizim için, hem (şu anda hayatta bulunan) ilklerimiz hem de sonradan gelecekler için bir bayram ve Sen’den açık bir işaret, bir mucize olsun. Bizi onunla rızıklandır. Sen, her zaman en hayırlı rızık veren ve rızık vermede nihaî mertebede hayır sahibi olansın Sen.”

قَالَ اللّٰهُ اِنِّي مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْۚ فَمَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ فَاِنِّ۪ٓي اُعَذِّبُهُ عَذَابًا لَٓا اُعَذِّبُهُٓ اَحَدًا مِنَ الْعَالَمِينَ۟ (١١٥)

115. Allah, şöyle buyurdu: “Onu size indiririm. Fakat içinizde bundan sonra artık kim küfrederse, hiç şüphe olmasın ki öylelerini, dünyalarda hiç kimseyi cezalandırmayacağım bir şekilde cezalandırırım.” (*)

~Açıklama~

(*) Kur’ân-ı Kerim, sofranın indirilip indirilmediğini belirtmeyip konuyu burada bağlamakla, esasen kıssaları anlatmaktaki maksadının kıssanın kendisi değil, ondan çıkarılması gereken dersler olduğunu ortaya koymaktadır. Demek oluyor ki, mucizeler peygamberlerin peygamberliğini ispatlasa da, peygamberleri kabul etme ve onların getirdiği iman esaslarına inanmak için birinci derecede etkili olan ve gereken, mucizeler değildir. Peygamberlerin şahsiyeti, getirdikleri mesajın doğruluğu, insan vicdanının onları kabul edebilecek yapıda olması peygamberleri kabulde her zaman ön planda geldiği gibi, imansızlığın aslında nefse dayalı bir tercih olduğu da ortadadır. Bu sebeple, böylesi olağanüstülükler beklemek yerine, aslında baştan sona olağanüstülükler meşheri olan kâinat bir kitap gibi okunmalı, peygamberlerin hayat ve şahsiyetleri çok iyi tetkik edilmeli, onların getirdiği kitaplar iyi incelenmeli ve vicdan şartlanmışlık, nefsanî istekler, günahlar, zulüm, yanlış bakış açıları ve kibir gibi imana mani unsurlarla karartılmamalıdır.

وَاِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونِي وَاُمِّيَ اِلٰهَيْنِ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ لِ۪ٓي اَنْ اَقُولَ مَا لَيْسَ لِي بِحَقٍّۜ اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُۜ تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي وَلَٓا اَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِكَۜ اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ (١١٦)

116. Yine, (rasûllerini toplayıp, onlara “Size nasıl mukabelede bulunuldu?” sorusunu yönelteceği) o gün Allah, “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara, ‘Beni ve annemi Allah’tan başka iki ilâh daha edinin!’ dedin?” diye soracak, İsa da şöyle cevap verecektir: “Haşa! Sen, ortağı bulunmaktan ve her türlü noksandan münezzehsin Allah’ım! Bana ne oluyor ki, hakkım olmayan bir şeyi söylemiş olayım! Hem söylemişsem, malûmundur elbet. Bende ne var ne yoksa Sen hepsini bilirsin; fakat ben Sen’de olanı, Sen’in gizleyip de bana öğretmediğini, (böyle bir sorudaki hikmetini de) bilemem. Hiç şüphesiz Sen’sin, ancak Sen’sin bütün gizlileri hakkıyla bilen.

مَا قُلْتُ لَهُمْ اِلَّا مَٓا اَمَرْتَنِي بِهِ۪ٓ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبِّي وَرَبَّكُمْۚ وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْۚ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِي كُنْتَ اَنْتَ الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْۜ وَاَنْتَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (١١٧)

117. “Ben, onlara ancak bana emrettiğini söyledim ki, o da, ‘Benim de, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin!’ sözüdür. Aralarında bulunduğum sürece onların hallerine, ne durumda bulunduklarına şahittim. Beni vefat ettirip aralarından aldığın zaman üzerlerinde gözetleyici ve durumlarına vâkıf olarak Sen kaldın. Şüphesiz Sen, her şeye hakkıyla şahitsin.

اِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَاِنَّهُمْ عِبَادُكَۚ وَاِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَاِنَّكَ اَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (١١٨)

118. “Eğer onlara azap edersen, ne diyeyim onlar Sen’in kulların. Eğer onları bağışlayacak olursan, yine ne diyeyim, şüphesiz ki Sen, Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)sin; Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)sın.” (*)

~Açıklama~

(*) Bu sözlerde ve Hz. İsa’nın sözlerini bağlayışında tam bir peygamber edebi ve Allah marifeti görüldüğü gibi, O’nun misyonunu ve karakterini görmek de mümkündür. O, “Eğer onlara azap edersen, ne diyeyim onlar Sen’in kulların. Eğer onları bağışlayacak olursan, yine ne diyeyim, şüphesiz ki Sen, Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)sin; Hakîm (her yaptığında sonsuz hikmetler bulunan)sın.” SÖZÜYLE, bir yandan Allah’a mutlak saygısını ortaya koymakta, bir yandan da, “onlar, Sen’in kulların” ifadesiyle, Allah’ın re’fetini çekmeye çalışmaktadır. Bununla birlikte, bağışlamanın söz konusu edildiği bir yerde meseleyi Hz. Allah’ın (c.c.) Ğafûr ve Rahîm (Çok Bağışlayan ve Hususî Merhamet Sahibi) isimlerine havale etmek daha makûl görünürken, o yüce peygamber, meseleyi, “Eğer onları bağışlayacak olursan, yine ne diyeyim, şüphesiz ki Sen, Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)sin; Hakîm (her yaptığında sonsuz hikmetler bulunan)sın.” diyerek, Allah’ın izzet ve hikmetine havale etmekte ve böylece, Allah’ın mutlak saltanatı, mutlak otoritesi ve mutlak hikmeti karşısındaki teslimiyet ve edebini kendine yakışan bir tarzda sergilemektedir. Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, bir hadis-i şeriflerinde Hz. İsa ile Hz. İbrahim’i bir arada anar ve onları birbirine benzetir. Hz. İbrahim de, kendine isyan içinde olanlar hakkında, “Kim bana tâbi olursa, o muhakkak bendendir; kim de bana isyan ederse, şüphesiz ki Sen günahları çok bağışlayansın, hususî rahmet ve merhameti pek bol olansın.” (İbrahim Sûresi/14: 36) diyerek, kendisine isyan edenlerin durumunu Allah’ın Ğafur ve Rahîm isimlerine havale ile âdeta mağfiretlerini talep etmişti. Bu, aynı tavrına Lût kavminin helâki için verilen İlâhî karar karşısında da şahit olduğumuz Hz. İbrahim’in çok engin şefkat ve merhametini göstermekle birlikte bizi, O’nda –haşa– Allah ve O’nun mutlak saltanatı karşısında Hz. İsa’daki engin teslimiyet ve edebin olmadığı gibi bir neticeye götürmez. Çünkü Hz. İsa’nın tavrı, Âhiret’e, Allah’ın Vâhid ve Kahhar olarak tecelli buyuracağı bir zamana aittir ve putları değil, kendisini ve annesini Allah’a şirk koşan kavmi hakkındadır. Hz. İbrahim ise, bu münacatını dünyada iken ve ihtimal şirk koşanlar hakkında değil, şirk koşmamakla birlikte, birtakım inançlarda küfre ve şirke düşmeyecek şekilde ve davranışlarda kendi yoluna tâbi olmayan dalâlet ehli hakkında yapmaktadır. Puta tapanlar hakkında yapmış bile olsa, dua dünyada iken yapılmış olduğu için, onların Tevhid’e dönme ihtimali vardır ve belki dua, böyle bir arzuyu da ihtiva etmektedir.

قَالَ اللّٰهُ هٰذَا يَوْمُ يَنْفَعُ الصَّادِقِينَ صِدْقُهُمْۜ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَٓا اَبَدًاۜ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (١١٩)

119. Allah, şöyle buyurur: “Özü-sözü doğru olup, imanlarında ve yaşayışlarında sebat ile yollarında dosdoğru gidenlere bu sadakatlerinin fayda vereceği gündür bugün. Onlar için, içlerinde ebediyen kalmak üzere (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah, onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razıdırlar. İşte budur çok büyük kazanç, çok büyük başarı.”

لِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا فِيهِنَّۜ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١٢٠)

120. Allah’ındır göklerin, yerin ve buralarda bulunanların mutlak mülkiyeti ve hakimiyeti. Ve O, her şey üzerinde mutlak güç ve kudret sahibidir.

️️️***

6. EN’AM Sûresi [1-58.Ayetleri]

6. En’âm Sûresi Mekke’de bir defada nazil olmuştur. 165 Ayettir. Kur’ân-ı Kerim’in tertibinde Bakara, Âl-i İmran, Nisâ ve Mâide gibi Medenî sûrelerden sonra gelen bu sûre, küfür ve şirki iptal, Tevhid’i ispat, vahiy ve risalet, öldükten sonra dirilme gibi ana iman esasları üzerinde durur.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَۜ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ (١)

1. Bütün hamd, gökleri ve yeri yaratan ve (her türlü maddî-manevî) karanlıkları ve nuru, aydınlığı var kılan Allah içindir. Buna rağmen o küfredenler, (kendilerini besleyen, büyüten, yaşatan) Rabbilerine (göz göre göre birtakım putları, gök cisimlerini, bazı insanları vb.) denk ve ortaklar tutmaktadırlar. (*)

~Açıklama~

(*) Mealde kısmen yansıtmaya çalıştığımız üzere, âyette gökler ve yer için yaratma, karanlıklar ve nur için var kılma tabirlerinin kullanılması, ayrıca karanlıkların çoğul, buna karşılık nur ve aydınlığın tekil olarak kullanılması, önemli manâlar ihtiva etmektedir. Karanlık ve aydınlığın varlığı ve birbiri ardına gelmesi, göklerin ve yerin varlığının bir boyutu olup, bilindiği gibi, yerin güneş etrafındaki hareketine bağlıdır. Kur’ân-ı Kerim, bu ifadesiyle, karanlıkların ve aydınlığın göklerle yerin varlığına bağlı olarak ortaya çıkarılmış olduğunu belirtmektedir. Karanlıkların nur ve aydınlıktan önce anılması, mümkün varlıkta yokluğun önce olup, varlığın esası ve sembolü olan ışık ve aydınlığın ise yokluk üzerine var kılındığına, ayrıca yokluğun da, en azından Allah’ın İlmi’nde “adem âlemleri” halinde var olduğuna işaret eder. Bundandır ki gün, güneşin doğuşuyla değil, gece ile, yani güneşin batışıyla başlar. Bugünkü gece, esasen yarınki güne aittir.

Âyet, bilhassa işarî manâsıyla manevî karanlıkları, yani şirk, küfür, zulüm ve fıskı, bir de aydınlığı, yani imanı da nazara vermektedir. Bu sebeple karanlıkları çoğul, ışık ve aydınlığı ise tekil kullanmıştır. Karanlıklar hem çok çeşitli, hem de çok kaynaklıdır. Buna karşılık iman tek ve kaynağı da tektir. Karanlıkların kaynağı olarak şirk ve küfürde gidenler, kendi akıllarına güvenerek hareket eden inançsız filozof ve bilim adamları hemen her konuda farklı düşünceler ileri sürerken, bütün peygamberler aynı gerçekler üzerinde birleşmiş ve aynı esasları tebliğ etmişlerdir. Ayrıca iman, bölünme kabul etmez; imanla küfrün orta noktası olmaz. Bu bakımdan da, âyette ışık ve aydınlık manâsında nur kelimesi tekil kullanılmıştır.

Yine âyet, yukarıdaki hususlara ek olarak, şirki reddederken küfredenler tabirini kullanmakla, ayrıca küfredenler hakkında da Cenab-ı Allah’ın Rab sıfatını öne çıkarmakla, âdeta sûrenin bütün özetini sunmakta, şirkin her türlüsünün küfür ve bir kısım insanlar şirk de koşsa, aslında onları yaratan, yediren, içiren, büyüten, yaşatanın Allah olduğunu vurgulayarak, şirkin temelde hiçbir mantık ve geçerliliğinin bulunmadığını ortaya koymaktadır.

هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ ط۪ينٍ ثُمَّ قَضٰٓى اَجَلًاۜ وَاَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ ثُمَّ اَنْتُمْ تَمْتَرُونَ (٢)

2. O, sizi (ilk babanız itibariyle, ayrıca temelde gıdanızın kaynağı olarak, tavına gelmiş) bir tür çamurdan yaratan, sonra da sizin için hayatta kalacağınız bir süre takdir edip uygulamaya koyandır. O’nun katında (İlim ve Meşiet’i dahilinde, hem bu süre için belirlenmiş kesin bir miktar, hem de insanlığın hayatı için) takdir buyrulmuş değişmez bir müddet de vardır. (*) (Bizzat müşahede edip yaşadığınız bu gerçeklere) rağmen, (Allah ve O’nun birliği hakkında) halâ onulmaz şüpheler içinde bulunuyorsunuz.

-Açıklama-

(*) Kelâmcıların ecel-i kaza ve ecel-i muallâk, kader-i mübrem ve kader-i muallâk tabirleriyle ifade ettikleri bir gerçek vardır. Bu âyetin parmak bastığı bu gerçeğe göre, Cenab-ı Allah katında bütünüyle dünya hayatı dahil, her varlığın, her topluluğun, her hadisenin kesin bir başlangıcı ve sonu söz konusudur. Allah, bu başlangıç ve sonu bir sebebe bağlamıştır; yani sebep için de netice için de tek bir kader veya bir takdir söz konusudur. Âyette ecel-i müsemmâ olarak geçen bu asıl ve nihaî ecel veya takdir değişmez. Bundan ayrı olarak, Cenab-ı Allah, varlıklar için Levh-i Mahv ve İsbat boyutunda bir ecel daha takdir buyurmuştur ki, bu ecel değişebilir. (Levh-i Mahfuz ve Levh-ı Mahv ve İspat hakkında bkn: Bu sûrede 13. not.)

Meselâ, Hz. Yunus’un kavmi, gittikleri yolun neticesinde haklarında takdir buyurulan azabın gelmekte olduğunu görünce tevbe ve iman edip duaya durmuş, bunun neticesinde azap üzerlerinden kaldırımıştır (Yûnus Sûresi/10: 98). “Korku, belâyı def etmez. Belâyı ancak dua ve sadaka def eder.” (Kenzü’l-Ummâl, HN: 3123) hadis-i şerifi de bu gerçeğe bakmaktadır. Bu gerçek, insanı daha bir teyakkuzda olmaya, daha dikkatli davranmaya sevkeder ve hem “kaderimmiş” deyip ümitsizliğe ve boşvermişliğe düşmekten hem de güzel amelleriyle gururlanıp kendisini âkıbeti itibariyle emniyette görmekten korur. Ayrıca, eşyanın, hadiselerin ve varlıkların “tabiî” denilen sonlarından da söz edilebilir. Meselâ, bazen ölümcül bir hastalık sebebiyle doktorlar bir hasta için “Şu kadar günü kaldı!” diyebilirler. Bu son, genellikle Levh-i Mahv ve İspat’la ilgilidir, yani değişebilir. Önemli olan, Cenab-ı Allah’ın değişmeyen nihaî takdiridir. Dolayısıyla dua, sadaka veya mucizevî denebilecek bir hadise, o hastanın daha uzun süre yaşamasına vesile olur. Âyet, bu gerçeğe de işarette bulunmaktadır. Bu mesele, ilgili eserlerde Kaza, Kader ve Atâ Kanunu olarak ele alınmaktadır. (Bkn. İnancın Gölgesinde, c. 2)

وَهُوَ اللّٰهُ فِي السَّمٰوَاتِ وَفِي الْاَرْضِۜ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ (٣)

3. O, (mutlak hakimiyeti, sıfatlarının ve isimlerinin bütün tecellileriyle) göklerde de yerde de Allah’tır; (bu bakımdan, ne göklerde ne de yerde başka ilâh, başka rab, başka melik vardır. O, her yerde hazır ve nâzır olmakla) sizin gizlinizi de, açığa vurduğunuzu da bilmekte, yine (hayır ve şer, haram ve helâl) ne kazanıyorsanız hepsini bilmektedir.

وَمَا تَأْتِيهِمْ مِنْ اٰيَةٍ مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِمْ اِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ (٤)

4. (Böyle iken,) onlara ne zaman Rabbilerinin (vahyedilmiş) âyetlerinden bir âyet, (bu gerçeği ortaya koyan) bir delil gelse, hiç düşünmeden hemen ondan yüz çevirmektedirler.

فَقَدْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُمْۜ فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ اَنْبٰٓؤُ۬ا مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ (٥)

5. Gerçeğin ta kendisi (Kur’ân şeklinde) kendilerine gelince, onu da yalanladılar (ve ondaki gerçeklerle, ikazlarla, Âhiret haberleriyle alay ettiler). Elbette bir gün gelecek ve alay ettikleri bu gerçekler ne imiş göreceklerdir.

اَلَمْ يَرَوْا كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْاَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ وَاَرْسَلْنَا السَّمَٓاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَارًاۖ وَجَعَلْنَا الْاَنْهَارَ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمْ فَاَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَاَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا اٰخَرِينَ (٦)

6. Onlardan önce (seyahatlerinde harabelerinin yanlarından geçip gittikleri) nice nesilleri, nice toplumları helâk ettiğimizi görüp, üzerlerinde düşünmezler mi? O toplumları, sizi yerleştirmediğimiz bir sağlamlıkla yeryüzünde yerleştirmiş, size vermediğimiz imkânları onlara vermiş, bereket ve bolluğuyla sanki göğü üzerlerine yağdırmıştık. Irmaklar da var etmiştik ki, ayaklarının ucundan akar giderdi. Ama gün geldi, (içinde boğuldukları) günahları sebebiyle kendilerini helâk ettik ve arkalarından onların yerini alacak başka nesiller, başka toplumlar meydana getirdik.

وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِاَيْدِيهِمْ لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ (٧)

7. (Ey Rasûlüm!) Sana (Kur’ân’ı vahyetmek yerine,) kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik ve onlar da elleriyle ona dokunmuş olsalardı, o küfürlerinde diretenler hiç şüphesiz, “Bu, olsa olsa apaçık bir büyüdür!” derlerdi.

وَقَالُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌۜ وَلَوْ اَنْزَلْنَا مَلَكًا لَقُضِيَ الْاَمْرُ ثُمَّ لَا يُنْظَرُونَ (٨)

8. Nitekim durakoymuşlar, “Ona (rasûl olduğuna delil ve yanında yardımcı olarak) bizim de göreceğimiz bir melek gönderilmeli değil miydi?” diyorlar. Eğer (Lût kavmi gibi, bazı kavimlere gönderdiğimiz ve onların da göreceği şekilde) bir melek göndermiş olsaydık, (meleğin böyle gelmesi helâk manâsı taşıdığından,) elbette iş bitmiş olurdu ve kendilerine göz açtırılmaz, kıyametleri kopardı.

وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكًا لَجَعَلْنَاهُ رَجُلًا وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ (٩)

9. Şayet o Rasûlü bir melek yapmış (melek bir rasûl göndermiş) olsa idik, (rasûl olarak onlara her sahada rehberlik yapacağı ve dolayısıyla onlardan biri olacağı için,) onu her halükârda bir erkek (insan) şekline koyardık da, düştükleri şüpheye onları yine düşürmüş olurduk.

وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ (١٠)

10. (Ey Rasûlüm!) Şurası bir gerçek ki, senden önce de nice rasûllerle alay edildi. Fakat alay konusu yaptıkları hakikatler, istihza ile karşıladıkları azap, maskaralıkla Rasûlleri küçük düşürmeye çalışanların üzerine çöküp onları mahvetti.

قُلْ سِيرُوا فِي الْاَرْضِ ثُمَّ انْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (١١)

11. De (onlara): “Yeryüzünde gezin dolaşın; sonra da (rasûlleri ve getirdikleri Mesaj’ı) yalanlayanların sonları nasıl olmuş bir düşünün!” (*)

~Açıklama~

(*) Küfrü ve şirki iptal, Tevhid’i ispat çizgisinde yürüyen sûre, önce hakikatı karşı çıkılmaz delilleriyle ortaya koymasının ardından, Allah’ın çizdiği yol üzerinde gitmeyenlerin âkıbetlerini nazara vererek, hem delilleri tarih ve sosyolojik temellendirmelerle daha müşahhas hale getirmekte, hem müşrikleri ikaz etmekte, hem de sürekli alaya maruz kalan Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’ı teselli buyurmaktadır. Bundan sonra, yine karşı çıkılmaz ve müşahhas Ulûhiyet ve Rubûbiyet gerçekleriyle devam edecektir. Kur’ân’ın dikkatleri, nazarları, insan zihin ve kalbini bu şekilde bir arının çiçekten çiçeğe konması gibi hayatın her alanında gezdirip insanı, ele aldığı hakikatın cerhedilmez delilleriyle karşı karşıya bırakan üslûbuna tasrif denmektedir. Gerçekten Kur’ân, ferdin hayatından yeryüzüne, semadan toplumların hayatına, insan vicdanından tarihe, kısaca yürüdüğü her sahada mucizevî bir asa ile su çıkarmakta ve kalb, ruh, akıl gibi bütün insanî meleke ve duyguları tatmin etmektedir. Vicdan, kalb ve aklın teslimden başka çare bulamayacağı Kur’ânî gerçekleri örtecek, onların doğru olmadığı şeklindeki bir zannı kibir, zulüm, inhiraf ve şartlanmışlık gibi liflerden müteşekkil bir kılıf gibi onların üzerine geçirecek ancak insan nefsidir ki, işte nefsin bu tavrının adı küfürdür. İnsan, küfretmekle, yani gerçeklerin üzerini örtmekle onları yok edemez. Küfür, gözü güneşe karşı yumup etrafın karanlık olduğunu iddia etmekle aynı şeydir.

قُلْ لِمَنْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلْ لِلّٰهِۜ كَتَبَ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَۜ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ فِيهِۜ اَلَّذِينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (١٢)

12. De ki: “Göklerde ve yerde her ne varsa kimindir?” “Allah’ındır!” de. O, rahmetle muameleyi Zâtı’na yakışan bir muamele tarzı kılmıştır. (Bu sebeple de, rahmetinin tam tecellisi için) sizi, vukuunda asla şüphe bulunmayan Kıyamet Günü mutlaka bir araya toplayacaktır. (İlâhî rahmetten sermayeleri olan fıtrat-ı asliyelerini, akıllarını, inanma istidatlarını kötüye kullanarak) bizzat kendilerini en büyük ziyana uğratanlardır ki, işte onlar iman etmezler.

وَلَهُ مَا سَكَنَ فِي الَّيْلِ وَالنَّهَارِۜ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (١٣)

13. Halbuki gecenin karanlığı, gündüzün ışığı içinde mesken tutan her şey O’nundur. O, Semî‘ (her şeyi hakkıyla İşiten)dir; Alîm (her şeyi hakkıyla Bilen)dir.

قُلْ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَتَّخِذُ وَلِيًّا فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُۜ قُلْ اِنِّ۪ٓي اُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ اَوَّلَ مَنْ اَسْلَمَ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَ (١٤)

14. De ki: “Ben, gökleri ve yeri yoktan var edip belli bir sistem ve prensipler üzerine oturtan, Kendisi her canlıyı beslemesine mukabil hiçbir şekilde beslenme ihtiyacı duymayan Allah’tan başkasını mı önümde rehber, ihtiyaçlarım için kendisine el açacağım bir mercî edineceğim!” Yine, de: “Kaldı ki bana, herkesten daha önde bütün varlığımla Allah’a teslim olmam emredildi ve ‘Sakın müşriklerden olma!’ buyruldu.

قُلْ اِنِّ۪ٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (١٥)

15. De: “Korkarım ben, eğer Rabbime isyan edecek olursam, çok dehşetli bir günün azabından (korkarım).”

مَنْ يُصْرَفْ عَنْهُ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمَهُۜ وَذٰلِكَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ (١٦)

16. Her kim o gün o azaptan uzak tutulursa, bu demektir ki Allah, ona rahmetiyle muamele etmiştir. İşte budur apaçık kazanç ve kurtuluş!

وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُٓ اِلَّا هُوَۜ وَاِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١٧)

17. Eğer Allah sana bir sıkıntı verecek, bir zarar dokunduracak olursa, onu O’ndan başka giderecek yoktur; eğer sana herhangi türde bir hayır dokundurursa, zaten O her şeye mutlak güç yetirendir.

وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ۪ۜ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ (١٨)

18. O’dur kulları üzerinde Kendisine karşı çıkılamaz mutlak hükümran. Ve O, Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır, Habîr (her şeyden ve herbir şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.

قُلْ اَيُّ شَيْءٍ اَكْبَرُ شَهَادَةًۜ قُلِ اللّٰهُ شَهِيدٌ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَاُو۫حِيَ اِلَيَّ هٰذَا الْقُرْاٰنُ لِاُنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَۜ اَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ اَنَّ مَعَ اللّٰهِ اٰلِهَةً اُخْرٰىۜ قُلْ لَٓا اَشْهَدُۚ قُلْ اِنَّمَا هُوَ اِلٰهٌ وَاحِدٌ وَاِنَّنِي بَرِ۪ٓيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَۢ (١٩)

19. De ki: “Neyin, kimin şahitliği en geçerli, en önemlidir?” De: “Allah, benimle sizin aranızda şahittir ve bana, sizi ve ulaştığı herkesi kendisiyle uyarmam için bu Kur’ân vahyolunuyor.” (Ey müşrikler!) Siz mi gerçekten Allah ile birlikte başka ilâhlar bulunduğuna şahitlik ediyorsunuz? (Rasûlüm,) sen, “Ben böyle bir şeye şahit değilim!” de. Yine, de: “O, ancak tek bir ilâhtır ve ben, sizin O’na ortak koşmanızdan da, koştuğunuz ortaklardan da bütünüyle uzağım.”

اَلَّذِينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۢ اَلَّذِينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ۟ (٢٠)

20. Kendilerine Kitap verilenler, öz oğullarından nasıl şüphe etmeyip onları tanırlarsa, (Allah Rasûlü’nü bütün peygamberlik alâmetleriyle) aynı kesinlikte tanırlar. Fakat (buna rağmen, nefislerine ve nefsanîliklerine mağlûp olarak bu gerçeği gizleyen ve böylece) kendilerini en büyük ziyana uğratanlardır ki, işte onlar iman etmezler.

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِهِ۪ۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ (٢١)

21. Uydurdukları yalanları Allah’a isnat ederek O’na iftirada bulunan veya (kâinatta ve öz nefislerinde bütün iman hakikatlerini apaçık gösteren) O’na ait işaretleri ve O’nun indirmiş olduğu âyetleri yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Şurası bir gerçek ki, zalimler asla felâh bulmaz, muratlarına ermezler.

وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذِينَ اَشْرَكُٓوا اَيْنَ شُرَكَٓاؤُ۬كُمُ الَّذِينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ (٢٢)

22. Gün gelecek, onların hepsini (kabirlerinden diriltip) bir araya toplayacak, sonra da dünyada iken Allah’a şirk koşmuş bulunanlara, “Hani nerede o, Allah’a ortak saydıklarınız?” diye soracağız.

ثُمَّ لَمْ تَكُنْ فِتْنَتُهُمْ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا وَاللّٰهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ (٢٣)

23. İçine düştükleri bu çıkmazdan güya kurtulabilecekleri ümidiyle uyduracakları tek cevap, “Rabbimiz, Allah hakkı için, biz şirk koşanlardan değildik!” demek olacaktır.

اُنْظُرْ كَيْفَ كَذَبُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ (٢٤)

24. Bak (Rasûlüm,) nasıl da halâ yalan söyleyip, hem de kendi kendilerini yalanlıyorlar! Dünyada iken uydurdukları sahte ilâhlar da onları nasıl yüzüstü bırakıp, görünmez oluverdi!

وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ اِلَيْكَۚ وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِ۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْرًاۜ وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَاۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫كَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاطِيرُ الْاَوَّلِينَ (٢٥)

25. İçlerinde kendilerini alamayıp seni (Kur’ân okurken) dinleyenler var. Ama kalblerinin üzerine (suiniyetleri, zulümleri, kibirleri, kısaca inanma kabiliyetini yitirmiş bulunmalarının oluşturduğu ve) onu hakkıyla anlayıp da gerçeği görmelerine mani kat kat örtüler gerdik ve kulaklarının içine de duymalarına engel bir ağırlık yerleştirdik. Artık, (Allah’ın birliği ve diğer iman hakikatlerini apaçık gösteren) hangi delil, işaret ve mucizeyi görürlerse görsünler yine de iman etmezler. O kadar ki (ey Rasûlüm), yanına geldikleri zaman seninle münakaşaya girişirler ve küfürde batıp gitmiş olanlar, “Bunlar, eskilerin uydurması masallardan, hurafelerden başka bir şey değil!” derler.

وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ وَيَنْـَٔوْنَ عَنْهُۚ وَاِنْ يُهْلِكُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ (٢٦)

26. Onlar, hem başkalarını Kur’ân’dan uzaklaştırıyorlar, hem de kendileri ondan geri duruyorlar. Ama böyle yapmakla ancak kendilerini tehlikeye atıyorlar da, fakat bunu bile farkedecek bir şuura sahip değillerdir. (*)

-Açıklama-

(*) Tarih boyu iman hakikatleri karşısında direnenlerin tavrı hiçbir zaman farklı olmamıştır: Alay, bu hakikatlerin masal-efsane-çağdışı birer hurafe, mü’minlerin görüşten-düşünceden yoksun ayak takımı, ikinci-üçüncü sınıf insan, mürteci, gerici olduklarını iddia etme, iman gerçeklerini başkalarının dinlemesine mani olma, dinlememe, hattâ o gerçekleri dile getirenleri susturma, bütün bunlar fayda etmezse hapis, sürgün ve öldürme şeklinde tecelli eden güç kullanma… Bütün bunlar, bu gerçeklere ilmen, fikren karşı koyamayanların başvurdukları birer silahtan ibarettir ve esasen müşriklerin, inanmayanların zaafını, cehaletini, salim düşünce, muhakeme ve tefekkürden mahrum bulunduklarını gösteren apaçık delillerdir. Onlar, yaptıklarının neticede kendilerini helâke götüreceğini idrak edemeyecek, içlerinde pek çok tarihçi, sosyolog, antropolog ve daha başka bilim adamları da bulunsa, bütün açıklığına rağmen tarihi, hadiseleri okuyamayacak, anlayamayacak kadar şuurdan mahrum tiplerdir. Önemli olan, mü’minlerin bu gerçeği idrak edip onların kültürel baskılarının tesiri altına girmemeleri ve gerçeği imanda, İslâm’da, Kur’ân’da aramalarıdır. İnanmayanların en büyük kuvvetinin inananların zaafı olduğu unutulmamalıdır.

وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلَا نُكَذِّبَ بِاٰيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (٢٧)

27. Nihayet Ateş’in üzerinde durdurulup, (onun dehşeti ve içine atılacak olmanın ürpertisi içinde, daha önce dünyada iken Allah’a şirk koştuklarını inkâr ederek kendi kendilerini yalanlamalarını unutmuş gibi,) “Ah, ne olur dünyaya geri gönderilsek! O zaman Rabbimizin (imanî gerçekleri apaçık gösteren) âyetlerini yalanlamaz ve biz de mü’minlerden oluruz!” diye nasıl hayıflanacaklarını bir görsen!

بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُۜ وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ (٢٨)

28. Hayır, (bu sözlerinde de samimi değildirler:) daha önce (dünyada iken) gizleyegeldikleri (hakikatler ve ayrıca iç halleri, gerçek yüzleri, mü’minlere karşı kurdukları tuzaklar) bütün açıklığıyla ortaya çıktığı için böyle diyorlar. Yoksa dünyaya geri gönderilecek olsalar, yine kendilerine yasaklanan aynı kötülükleri yapmaya girişir, aynı inkârlarında diretirler. Onlar, hiç şüphesiz yalancıdırlar.

وَقَالُٓوا اِنْ هِيَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ (٢٩)

29. (Dünyada iken kaç defa başları sıkıştığında aynı tavrı sergilemiş, fakat rahata erince yine de şöyle demişlerdi:) “Hayat, ancak yaşadığımız şu dünya hayatından ibarettir; biz öldükten sonra bir daha diriltilecek değiliz.” (Nitekim öyle demiyorlar mı?)

وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ وُقِفُوا عَلٰى رَبِّهِمْۜ قَالَ اَلَيْسَ هٰذَا بِالْحَقِّۜ قَالُوا بَلٰى وَرَبِّنَاۜ قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ۟ (٣٠)

30. Ama Rabbilerinin huzuruna getirilip de hesaba çekildikleri zaman nasıl davranacaklarını bir görsen: Rabbileri, “Diriltilip huzuruma getirilmeniz gerçek miymiş?” diye sorar; onlar da, “Evet, Rabbimiz hakkı için evet!” derler. (Allah, artık daha fazla konuşup kendilerini savunmaya kalkmalarına izin vermez ve) “Sürekli küfür içinde bulunmanızdan dolayı tadın şimdi azabı!” der.

قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ اللّٰهِۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَتْهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً قَالُوا يَا حَسْرَتَنَا عَلٰى مَا فَرَّطْنَا فِيهَاۙ وَهُمْ يَحْمِلُونَ اَوْزَارَهُمْ عَلٰى ظُهُورِهِمْۜ اَلَا سَٓاءَ مَا يَزِرُونَ (٣١)

31. Andolsun, bir gün Allah ile karşı karşıya geleceklerini yalan ve uydurma sayanlar kaybettiler. (Daha Allah’a mülâki olmadan) Kıyamet ansızın başlarına geliverince, sırtlarına yükledikleri suç ve günah yükleri altında “Eyvah, eyvahlar olsun bize! Bu an hiç gelmeyecek sanmıştık; ah, ne günahlar işledik!” diye haykırıp dövüneceklerdir. Gerçekten ne de kötü yükler yükleniyorlar!

وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌۜ وَلَلدَّارُ الْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِلَّذِينَ يَتَّقُونَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ (٣٢)

32. Bilin ki dünya hayatı, ancak bir oyun ve boş oyalanmadan başka bir şey değildir. (*) Âhiret yurdu ise, Allah’a gönülden saygı besleyen ve O’na karşı gelmekten sakınanlar için çok daha hayırlıdır. Halâ akıllanmayacak mısınız?

~Açıklama~

(*) Dünyanın üç yüzü vardır: Birinci yüzü, Allah’ın isimlerine bakar. Dünyadaki her şey, her hadise, Allah’ın isimlerinin tecellilerinin neticesi olmakla, sıfatları ve isimleriyle Allah’a delildir, işarettir. Âhiret’e bakan ikinci yüzüyle dünya, Âhiret’in tarlasıdır; Cennet ve Cehennem, bu dünya tarlasına ekilen iman veya küfür ve amel tohumlarının boy vermiş şekli olarak karşımıza çıkacaktır. Dünya, bu iki yüzüyle çok önemlidir; o kadar ki yer, gökler ve yer şeklinde Kur’ân’da bir arada anılmakla göklere denk tutulmuştur. Dünyanın üçüncü yüzü, insanın nefsî arzularına, eğlenceye, beşerî tutkulara bakar ki, işte Kur’ân-ı Kerim’de yerilen dünyanın bu yüzüdür. Bu yüzüyle dünya fâni, boş, oyun, eğlence, mal biriktirip evlât ve mal çokluğuyla övünmeden ibarettir ve bir hadis-i şerifte ifade buyurulduğu üzere, bütün kötülüklerin başıdır (Beyhakî, Şuabü’l-İman).

قَدْ نَعْلَمُ اِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذِي يَقُولُونَ فَاِنَّهُمْ لَا يُكَذِّبُونَكَ وَلٰكِنَّ الظَّالِمِينَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ (٣٣)

33. (Ey Rasûlüm!) Onların sürekli söyleyip durdukları sözlerin, (yalanların, attıkları iftiraların, alayların) seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Fakat onlar (şahsın itibariyle) seni yalanlamıyorlar; o zalimler, bile bile ve manâsız bir inatla ancak Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.

وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ فَصَبَرُوا عَلٰى مَا كُذِّبُوا وَاُو۫ذُوا حَتّٰٓى اَتٰيهُمْ نَصْرُنَاۚ وَلَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِۚ وَلَقَدْ جَٓاءَكَ مِنْ نَبَا۬ئِ الْمُرْسَلِينَ (٣٤)

34. (Sen, onların bu yaptıklarına üzülme!) Hiç şüphesiz senden önce de nice rasûller, (getirdikleri Mesaj itibariyle) yalanlandılar; fakat bütün bu yalanlanmalarına ve maruz bırakıldıkları sözlü, fiilî her türlü eziyete katlandılar. Derken kendilerine yardımımız yetişti de, nihayette kazananlar onlar oldu. Allah’ın hükümlerini, va’dini, icraatını, icraatının prensiplerini değiştirebilecek kimse yoktur. Daha önce gönderilen o rasûllerle ilgili ibret verici hadiselerden bir kısmı zaten sana ulaşmış bulunuyor.

وَاِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ اِعْرَاضُهُمْ فَاِنِ اسْتَطَعْتَ اَنْ تَبْتَغِيَ نَفَقًا فِي الْاَرْضِ اَوْ سُلَّمًا فِي السَّمَٓاءِ فَتَأْتِيَهُمْ بِاٰيَةٍۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدٰى فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِلِينَ (٣٥)

35. Eğer onların yüz çevirmeleri sana çok ağır geliyor da (getirdiğin Mesaj’a inanmalarını sağlamak maksadıyla) onlara istedikleri türden mucizeler göstermek için yer altında bir geçit veya göğün derinliklerine doğru bir merdiven olsun istiyorsan bil ki, eğer Allah dilemiş olsa idi hiç şüphesiz onların hepsini (tek bir mucize veya bir icraatıyla) hidayet üzerinde toplayabilirdi. (Fakat Allah’ın iradesi başka yönde ise, O bu işin rasûller vasıtasıyla ve Kendi kurallarına göre cereyan edip, insanların kendi serbest tercihleriyle başbaşa kalmalarını diliyorsa,) artık sen farklı bir istek ve talep taşıyanlardan olma! (*)

-Açıklama-

(*) Bu âyetler, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm’ın İslâm’ı tebliğde kendini helâk edercesine gösterdiği şevk ve iştiyakla birlikte, sergilediği gayret ve performansı, ayrıca, çektiği ızdırapları, karşılaştığı zorlukları ve bunlara mukabil karşı tarafın inadını, inkârdaki diretmesini, Rasûlüllah’ın tebliğine direnmelerinin derecesini ortaya koymakta ve bütün ağırlığıyla insan ruhuna hissettirmektedir. Bir yandan Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm’ın büyüklüğünü, şerefini, O’ndaki Allah marifetinin enginliğini, getirdiği Din’e olan tarifi imkânsız iman ve teslimiyeti, insanların kurtulması adına duyduğu derin ızdırabı dile getiren, bir yandan O’nu teselli eden ve bir yandan da O’nun kendini helâk edecek derecedeki ızdırap ve gayretini tadil eden bu âyetlerden sonra gelecek olan âyetler, onların tefsiri mahiyetindedir.

اِنَّمَا يَسْتَجِيبُ الَّذِينَ يَسْمَعُونَۜ وَالْمَوْتٰى يَبْعَثُهُمُ اللّٰهُ ثُمَّ اِلَيْهِ يُرْجَعُونَ (٣٦)

36. Şurası bir gerçek ki, ancak işitebilenler yapılan davete cevap verirler. Ölülere gelince, Allah onları diriltip mezarlarından çıkaracak, sonra da O’na döndürüleceklerdir. (*)

-Açıklama-

(*) Mecaz, istiare, teşbih, cinas, tevriye gibi sanatlarla yüklü Kur’ân âyetleri, pek çok manâ derinliklerine sahiptir. Bu âyet de, mecaz ve istiare sanatlarıyla pek çok manâ ve gerçeği, ayrıca ciddî bir tehdidi birden ihtiva etmektedir: Kur’ân, kulaklarından girmeyen ve onun karşısında inançsızlıkta diretenler, manen sağırdırlar. Sağır birisinin kendisine yapılan daveti duyup ona icabet etmeyeceği ortadadır. Kur’ân, herhangi bir kimsenin kendisine bigâne kalabileceği bir kitap değildir. Kulağı olan ve onu dinleyen herkes ondan etkilenir. Etkilenmeyenler, manen sağırdırlar. Kur’ân, kulaklarından girmeyen ve onun davetine müsbet cevap verip iman etmeyenler, kabirdeki ölülerden farksızdırlar. Çünkü onların kalbî hayatları yoktur ve kalbî hayatı olmayan biri, yaşıyor da olsa aslında ölüdür. Zira gerçek hayat kalbin hayatıdır, manevî hayattır. Nitekim biyolojik hayat da kalbin sağlıklı olmasına bağlıdır. İnsan, ölmekle kurtulmuş olmayacak ve kabirde ebedî kalmayacaktır. Allah, bir gün bütün ölüleri diriltecek, huzurunda toplayacak ve dünyada inandıkları veya reddettikleri gerçekle başbaşa bırakacaktır. Artık bu yeni hayatta ölmek yoktur; ya ebedî bir saadet veya –Allah korusun– ebedî bir hasaret, pişmanlık ve azap vardır.

وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّهِ۪ۜ قُلْ اِنَّ اللّٰهَ قَادِرٌ عَلٰٓى اَنْ يُنَزِّلَ اٰيَةً وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٣٧)

37. Kalkmışlar, “O’na Rabbisinden bizim istediğimiz türde bambaşka bir mucize indirilse ya!” deyip duruyorlar. De ki: “Allah’ın her türden mucize göndermeye elbette gücü yeter.” Fakat onların çoğunun ilimle bir alâkası yoktur (ki, mucizeyi, peygamberliği, bunlardaki maksat ve keyfiyeti bilsinler).

وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا طَٓائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ اِلَّٓا اُمَمٌ اَمْثَالُكُمْۜ مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ ثُمَّ اِلٰى رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ (٣٨)

38. (Rasûlümüzden mucize isteyenler, etraflarına şöyle bir bakmalı değiller mi?) Yerde hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş türü yoktur ki, onların her biri (sizin gibi bir arada yaşama mevkiinde ve sosyal nizama tâbi) bir toplum teşkil ediyor olmasın. (*) Biz, Kitap’ta (Levh-ı Mahfuz’da, takdir ve yaratmamızda) hiçbir ihmalde, nizamı bozacak hiçbir kusurda bulunmadık. Sonra bütün o varlıklar, (dünyanın yıkılıp yerine ebedî âlemin kurulmasıyla, hepsi ölmüş halde iken) yeniden diriltilecek ve Rabbilerinin huzurunda toplanacaklardır.

-Açıklama-

(*) “Arıyı yasupsuz (beysiz), karıncayı emirsiz bırakmayan Allah, beşeri de peygambersiz bırakmaz.”

وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا صُمٌّ وَبُكْمٌ فِي الظُّلُمَاتِۜ مَنْ يَشَاِ اللّٰهُ يُضْلِلْهُۜ وَمَنْ يَشَأْ يَجْعَلْهُ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (٣٩)

39. Ne var ki, hakikatı gösteren bunca delillerimizi ve vahyettiğimiz âyetleri yalanlayanlar, aslında kat kat karanlıklar içinde sağırdırlar, (sağır oldukları için de, kendilerine yapılan daveti duyup ona icabet edecek ve hakikati söyleyecek değildirler, yani) dilsizdirler. Allah, kimi dilerse onu saptırır; ve kimi de dilerse onu dümdüz bir anayolun üzerine bırakır. (*)

~Açıklama~

(*) Zaman zaman açıklama gereği duyduğumuz üzere, imanı ve küfrü Allah’ın dilemesine havale eden bu âyetlerin ifade ettiği gerçek şudur: Bu tür âyetlerde ‘dileme’ manâsı verdiğimiz kelime Meşiet’tir. Allah’ın bir meşieti, bir de iradesi vardır. Allah küfrü, şirki, nifakı, günahı irade etmez; fakat bütün bunlar Meşiet’in dahilindedir. Çünkü Meşiet, ilim kabilindendir; tabir caizse bir ‘önbilgi’dir. İlim malûma tâbi olduğu cihetle, insan iradesi ve iradesini ne yönde kullanacağı Allah’a malûm bulunduğundan, bu irade, Meşiet-i İlâhîye’nin haricinde değildir. Allah, insan nasıl davranacak, iradesini ne yönde kullanacaksa, Meşiet’i ona göre taallûk eder; yani Allah (c.c.), ezelde ona göre diler. Bir diğer ifade ile, Allah için zaman, dolayısıyla geçmiş, hâl, gelecek söz konusu olmadığı için, O her zaman insanın iradesini ne yönde kullanacağını bilir ve Meşiet’i ona göre taallûk eder. İnsan, inanmayı da inanmamayı da kendisi diler ve dilemesini herhangi bir yönde kullanır. Fakat, insanın dilemesine vücut veren, yani iman ve inkâr gibi, kalbî olanlar dahil bütün amellerimizi yaratan Allah’tır. İnsanın kalbî temayül ve tercihleri gibi bir yaprağın kımıldaması dahil, kâinattaki her şey, her hadise, Allah’ın kurduğu sistem dahilinde olmaktadır; dolayısıyla her şey, kâinatı kuşatan İlm-i İlâhî’nin dairesi içinde ve Meşiet-i İlâhiye’nin tezgâhında cereyan etmektedir.

قُلْ اَرَاَيْتَكُمْ اِنْ اَتٰيكُمْ عَذَابُ اللّٰهِ اَوْ اَتَتْكُمُ السَّاعَةُ اَغَيْرَ اللّٰهِ تَدْعُونَۚ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٤٠)

40. De ki: “Söyleyin bakalım: Allah’ın bir cezasına uğrarsanız veya Kıyamet başınıza kopuverse Allah’tan başkasına mı yalvarırsınız? Eğer (vicdanınızın sesini itiraf edebilecek kadar olsun) doğruluktan nasibiniz varsa, haydi cevap verin!

بَلْ اِيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ اِلَيْهِ اِنْ شَٓاءَ وَتَنْسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ۟ (٤١)

41. Hayır hayır, sadece O’na yalvarırsınız –O da, eğer dilemişse (hikmeti öyle gerektirirse), duanıza sebep olan sıkıntıyı, musibeti giderir (*)– ve o ana kadar şirk koşup durduğunuzu da, Allah’a ortak tanıdıklarınızı da unutursunuz.”

-Açıklama-

(*) Bu ifadede çok önemli bir gerçek vardır. Allah’a yapılan her duaya aynıyla karşılık verilecek diye bir şart yoktur. Kâinatın tamamında Cenab-ı Allah’ın Vâhidiyet’i hakimdir; yani kâinatta Allah’ın bütün isimleri tecelli halindedir ve bunların her birinin hükmü vardır. Bu tecelliler bir arada, Allah’ın her hadiseye, her varlığa, her insana şamil kanunlarına kaynaklık eder ve bu kanunlar, güneşin ışığındaki yedi rengin tek renk olarak görünmesi gibi âhenkdar bir bütün oluşturur ve O’nun Hikmeti çerçevesinde işler. Kâinatın en geniş dairedeki çarkı, tek tek herkesin hevesine göre dönmez. Bu bakımdan, Hikmet esası üzerine oturan Meşiet’e dahil dualar aynen kabul görür. Bununla birlikte, Cenab-ı Allah’ın her varlık için Rahîmiyetinden kaynaklanan hususi tecellisi, merhameti, yani Ehadî tecellileri de şüphesiz söz konusudur. Ama burada da Allah (c.c.), yine dua ile istenilenin aynısını vermeyebilir; duaya, onu yapanın faydasına göre ya istenilenin aynısını veya daha iyisini vermekle ya da hiç vermemekle ve sevabını Âhiret’e bırakmakla icabet eder.

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَٓا اِلٰٓى اُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ فَاَخَذْنَاهُمْ بِالْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ لَعَلَّهُمْ يَتَضَرَّعُونَ (٤٢)

42. Andolsun, senden önce de pek çok topluluklara rasûller gönderdik ve o toplulukları (şirk, inkâr ve günahlarının affı için) boyun büküp yakarırlar (da Hak’ka dönerler mi diye, gittikleri yolun neticeleri olarak) çetin musibetler, zorluk ve sıkıntılar içinde bıraktık.

فَلَوْلَٓا اِذْ جَٓاءَهُمْ بَأْسُنَا تَضَرَّعُوا وَلٰكِنْ قَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (٤٣)

43. Üzerlerine saldığımız bu zorluklar, musibetler başlarına geldiğinde olsun Bize yönelmeli ve yalvarıp yakarmalı değiller miydi? Ama gel gör ki, kalbleri kaskatı kesildi ve şeytan, yaptıklarını kendilerine süsleyip püsledi.

فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِه۪ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ اَبْوَابَ كُلِّ شَيْءٍۜ حَتّٰٓى اِذَا فَرِحُوا بِمَٓا اُو۫تُٓوا اَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً فَاِذَا هُمْ مُبْلِسُونَ (٤٤)

44. Ne zaman ki kendilerine yapılan hatırlatmaları, ikazları, verilen öğütleri bütün bütün unuttular, işte o zaman üzerlerine her şeyin kapısını ardına kadar açtık. Kendilerine bahşedilen nimetler içinde feruh-ferah yaşayıp giderlerken onları birden yakalayıverdik de, bir anda büsbütün ümitsiz kalakaldılar. (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyetler, çok önemli sosyolojik gerçekleri ifade etmektedir:

Bir yerde İlâhî Mesaj hakkıyla yayılmaya başlamışsa, bu Mesaj’ı sahiplenenlerin davranışlarına ve o Mesaj’a olan vefa ve sadakatlerine, bir de karşı tarafın tavrına göre o yerde kıtlık, bolluk, kolaylık, zorluk gibi haller çok açık olarak baş gösterir. Cenab-ı Allah (c.c.), İlâhî Mesaj’ın yayılmaya başladığı yerin halkını, önce genellikle zorluklarla sıkar. Bu, kalbleri yumuşasın, gafletten uyanıp kendilerine gelsinler ve içten Allah’a yönelerek, yalvarıp yakarsınlar diyedir (A’râf Sûresi/7: 94). Ayrıca, Mesaj’a bilhassa ilk gönül verenlerin de pişmesi, olgunlaşması ve zorluklara dayanıklı hale gelmesi gerekir. Eğer, karşılaştıkları zorluklara ve sıkıntılara rağmen insanlar yollarını değiştirmiyor ve İlâhî Mesaj karşısında büsbütün kör ve sağır kesiliyorlarsa, bu defa Cenab-ı Allah onlara bolluk verebilir. Özellikle içlerinden bazıları aşırı refah içinde şımarır ve lüks bir hayatın içine girer. Yani, bütün bütün dünyaya yönelmelerinin neticesinde insanlar, refaha açılan kapıları keşfederler ve bu kapıların açıldığı yerde zenginlikle fakirlik bir arada gelişir; yolsuzluk, ahlâksızlık, fısk ve sefahat artar. Toplumda ortaya çıkan dengesizlik, artan sefahat ve ahlâksızlık, yolsuzluk, umumî bir musibetin habercisidir, sebebidir. Eğer bu yerde İlâhî Mesaj’ı yüklenmeye hazır ve lâyık bir grup varsa, diğerlerinin helâki bu grubun öne çıkmasıyla neticelenir; eğer böyle bir grup yoksa, bu takdirde musibet daha da umumî olur. Bir kimse, işlemeğe devam ettiği günahlarına ve kötülüklerine rağmen başına musibetler gelmiyor, tam tersine bütün işleri yolunda gidiyorsa, her türlü ahlâksızlığa, zulme, sefahate ve içtimaî dengesizliklere rağmen bir toplumda refah varsa bu, o toplum için bir musibetin, helâkin yakın olduğu, fert için ise, Allah korusun, cezasının Âhiret’e bırakıldığı manâsına gelir.

فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُواۜ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٤٥)

45. Ve zulmedip duran o güruhun kökü de böylece kesilmiş oldu. Hamdolsun Âlemlerin Rabbi’ne!

قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَخَذَ اللّٰهُ سَمْعَكُمْ وَاَبْصَارَكُمْ وَخَتَمَ عَلٰى قُلُوبِكُمْ مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَأْتِيكُمْ بِهِۜ اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ ثُمَّ هُمْ يَصْدِفُونَ (٤٦)

46. De ki: “Hiç düşündünüz mü: Eğer Allah işitme ve görme duyularınızı alır ve kalblerinizin üzerine de bir mühür vurursa, Allah’tan başka bir ilâh mı var ki, onu size geri verebilsin?” (*) Bak, (iman hakikatleriyle ilgili) delilleri bütün yönleriyle ve farklı farklı açılardan nasıl da serdediyoruz ama, onlar yine yüz çeviriyorlar!

~Açıklama~

(*) Maddî gerçeklerle manevî gerçekleri bir arada takdim buyuran pek çok âyet gibi bu âyet de, aynı şekilde bu iki tür gerçekleri mecaz ve istiare sanatlarıyla bir arada sunmaktadır. Âyette sözü edilen görme ve işitme duyularıyla kastedilen biyolojik kalb ve duyular olduğu gibi, ayrıca, manevî duyular ve manevî kalbdir de. Nasıl gözlerimizi, kulaklarımızı ve kalblerimizi var eden Allah ise ve onları O’ndan başka yaratabilecek, bize verebilecek, bizden aldığında bize iade edebilecek ikinci bir varlık yok ise, aynı şekilde, onların manevî hayatiyetini sağlayan da yine Allah’tır. Âyette işitme duyusu tekil, görme duyusu ise çoğul kullanılmıştır. Bu, iman açısından kulağın fonksiyonunun vahyi duymak ve vahyin kaynağının da sadece Allah olduğunu, buna karşılık, iman noktasında göze hitap eden sayısız delilin bulunduğunu ortaya koymaktadır. Aynı şekilde, Allah’tan başka bir ilâh mı var ki, onu size geri verebilsin? ifadesinde ise, göz, kulak ve kalb için birlikte tekil zamiri (o) kullanılmış, böylece iman için göz, kulak ve kalbin birlikte fonksiyon görmesi gerektiği, bunların birbirini tamamladığı belirtilmiştir.

قُلْ اَرَاَيْتَكُمْ اِنْ اَتٰيكُمْ عَذَابُ اللّٰهِ بَغْتَةً اَوْ جَهْرَةً هَلْ يُهْلَكُ اِلَّا الْقَوْمُ الظَّالِمُونَ (٤٧)

47. De ki: “Söyleyin bakalım, Allah’ın azabı üzerinize ansızın da gelse, göz göre göre de gelse, işi gücü zulüm olan topluluktan başkası mı helâk edilecek?”

وَمَا نُرْسِلُ الْمُرْسَلِينَ اِلَّا مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَۚ فَمَنْ اٰمَنَ وَاَصْلَحَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (٤٨)

48. Biz, gönderdiğimiz elçileri ancak (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyiciler, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcılar olarak gönderiyoruz. Dolayısıyla kim iman eder ve yolunu, halini düzeltirse, onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.

وَالَّذِينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا يَمَسُّهُمُ الْعَذَابُ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ (٤٩)

49. (İman hakikatlerini gösteren) bütün delilleri ve vahyettiğimiz âyetlerimizi yalanlayanlara gelince: onlara ise böyle açıktan isyan ederek yoldan çıkıp durmaları sebebiyle azap dokunacaktır.

قُلْ لَٓا اَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزَٓائِنُ اللّٰهِ وَلَٓا اَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَٓا اَقُولُ لَكُمْ اِنِّي مَلَكٌۚ اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَصِيرُۜ اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ۟ (٥٠)

50. De ki: “(Benden farklı farklı mucizeler istiyor, farklı beklentilere giriyorsunuz. Oysa) ben, hiçbir zaman size ‘Benim yanımda Allah’ın hazineleri var’ demiyorum; gaybı bilmediğim gibi, size ‘Ben, bir meleğim’ de demiyorum. Bana ne vahyediliyorsa ben ancak ona uyuyorum.” Yine, de ki: “Körle gören bir olur mu? Hiç düşünmeyecek, zihninizi yormayacak mısınız?”

وَاَنْذِرْ بِهِ الَّذ۪ينَ يَخَافُونَ اَنْ يُحْشَرُٓوا اِلٰى رَبِّهِمْ لَيْسَ لَهُمْ مِنْ دُونِهِ وَلِيٌّ وَلَا شَفِيعٌ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ (٥١)

51. (Gerçek manâda henüz imanları olsun olmasın,) kalblerinde Rabbilerinin huzurunda toplanıp sorguya çekilme korkusu taşıyanları, kendileri için O’ndan başka ne bir koruyucu ve yardımcı, ne de bir şefaatçi olduğu konusunda Kur’ân’la uyar ki, şirk ve günahtan bütün bütün sakınıp, azaptan korunacak bir yola girebilsinler.

وَلَا تَطْرُدِ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُۜ مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِمْ مِنْ شَيْءٍ فَتَطْرُدَهُمْ فَتَكُونَ مِنَ الظَّالِمِينَ (٥٢)

52. Sabah ve ikindi-akşam saatlerinde sadece O’nu ve rızasını dileyerek Rabbilerine yalvaran (o fakir, kimsesiz mü’minleri ise müşrikler öyle istiyor diye) yanından kovma. Onlar kendi hesaplarını kendileri verecek ve onların hesabından sana bir şey sorulmayacağı gibi, senin hesabın da sana ait olup, bundan da onlara bir şey sorulmayacaktır. Şu halde onları kovma ki, zalimlerden olmayasın.

وَكَذٰلِكَ فَتَنَّا بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لِيَقُولُٓوا اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنْ بَيْنِنَاۜ اَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَعْلَمَ بِالشَّاكِرِينَ (٥٣)

53. Biz, insanları bu şekilde birbirleriyle imtihan ederiz; (mevki, makam, ırk, renk, zenginlik, sosyal statü gibi unsurları üstünlük sahibi zannedenler, fakir, köle, kimsesiz ve toplumda kendilerine statü tanınmayan mü’minler için,) “Allah, aramızdan bula bula bunları mı lütfuna lâyık gördü?” derler. Oysa Allah, (bütün nimetleri verenin Allah olduğunun şuuru içinde O’na) şükredenleri (ve dolayısıyla lütfuna lâyık bulunanları) çok daha iyi bilmez mi?

وَاِذَا جَٓاءَكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِنَا فَقُلْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَۙ اَنَّهُ مَنْ عَمِلَ مِنْكُمْ سُٓوءًا بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابَ مِنْ بَعْدِهِ وَاَصْلَحَ فَاَنَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٥٤)

54. Âyetlerimize inananlar sana geldikleri zaman onlara “Selâm size!” de. “Rabbiniz, rahmetle muameleyi Zâtı’na yakışan bir muamele tarzı kılmıştır. Bu bakımdan, içinizden kim yanılır, nefsine uyar ve bir kötülük işler de, sonra bunun ardından tevbe eder ve yolunu, davranışlarını düzeltirse, hiç şüphesiz O, günahları çok bağışlayandır; (Kendisi’ne tevbe ile yönelen mü’min kullarına karşı hususî) rahmeti pek bol olandır.”

وَكَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ وَلِتَسْتَبِينَ سَبِيلُ الْمُجْرِمِينَ۟ (٥٥)

55. Gerçekleri ve onları gösteren delilleri işte böyle açıklıyoruz ki, hayatları günah hasadından ibaret olan inkârcı suçluların yolu (nimetlerimiz karşısındaki nankörlükleri ve âyetlerimiz karşısındaki inat ve inkârları) bütün bütün ortaya çıksın (ve mü’minler o yoldan uzak dursun).

قُلْ اِنّ۪ي نُه۪يتُ اَنْ اَعْبُدَ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قُلْ لَٓا اَتَّبِعُ اَهْوَٓاءَكُمْۙ قَدْ ضَلَلْتُ اِذًا وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُهْتَدِينَ (٥٦)

56. De ki: “Sizin Allah’tan başka ilâh tanıyıp kendilerine yalvardığınız varlıklara ibadet etmem bana kesinlikle yasaklanmıştır.” Yine, de: “Sizin çarpık isteklerinize, kuruntularınıza uyacak değilim. Böyle yaparsam, belli ki sapıp gitmiş olurum ve hidayet üzerinde bulunanlardan olmam.”

قُلْ اِنِّي عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَكَذَّبْتُمْ بِهِ۪ۜ مَا عِنْدِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ۪ۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ يَقُصُّ الْحَقَّ وَهُوَ خَيْرُ الْفَاصِلِينَ (٥٧)

57. De ki: “Hiç şüphesiz ben, Rabbimden gelen apaçık bir delile dayanmaktayım, fakat siz onu yalanladınız. (Sizi kendisiyle korkuttuğum azap için, ‘Eğer böyle bir azap gerçek ise durmasın, hemen gelsin!’ diyorsunuz;) ama böyle hemen gelmesini istediğiniz azap benim elimde değil ki! Her hususta hüküm sadece Allah’a aittir. O, hak ne ise hep onu buyurur ve O, her konuda daima en hayırlı hükmü veren, her meseleyi en hayırlı şekilde hall ü fasl edendir.

قُلْ لَوْ اَنَّ عِنْدِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ لَقُضِيَ الْاَمْرُ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالظَّالِمِينَ (٥٨)

58. De ki: “Sizin acele istediğiniz o azap benim elimde olsa idi, benimle aranızdaki iş çoktan bitmiş olurdu.” Allah, o zalimleri çok iyi bilmektedir.

Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal

Bu yazı 94 kez okundu