- •Kabul Tesellisi
- •Dikta Rejimi ve Fasık Halk
- •Eşek Tüccarı Şeytan ve Müşterileri
- •Edeb Burcunda Nûrânî Temiz ve Manâlı Yaşam!
- •Hazreti Hızırın Sohbetinden Mahrum Kalan İdareci
️KABUL TESELLİSİ
Peki, dünya şu an olduğundan daha güzel, yaşam daha üst bir versiyonda olamaz mıydı?
Bu soruya verilecek cevap şudur; evet olabilirdi ancak onun adı bu kez ‘dünya’ olmazdı. Dünyanın versiyonunu değiştirerek, yeni bir dünya elde edemeyiz.
Bir ormanda hiç ağaç olmasın diye düşünebiliriz ancak bu durumda oraya ‘orman’ deme hakkımız kalmaz. Bütün eksiklikleri, acıları ve kederleriyle dünya yaşamı, ‘dünya yaşamı’ olarak en iyi versiyondadır. Bir buzdolabı için, daha iyi bir versiyon olarak, havada uçan, karada hızla giden bir versiyon hayal edebiliriz. Ancak buzdolabının yerinde durması gerekmektedir. Onun uçamaması ve yüzememesi yaptığı işin niteliğine halel getirmez.
Tavuklar uçabilseydi daha ideal olurdu diyebiliriz ama uçtuğunda onları başka bir varlık olarak adlandıracak ayrıca onlardan faydalanma imkanını da yitirmiş olacaktık. Bir üçgenin üç değil dört kenarı olsa, kenar sayısı bakımından daha iyi olabilir, fikrini öne süren birine onun artık üçgen olamayacağı anlatılır. Dünya hayatının da var oluş gayesine uygun bir şekilde ‘dünya hayatı’ olabilmesi için, acıların ve sevinçlerin, günahların ve sevapların bir arada ve iç içe olması icap etmektedir.
Kainatta eğer her şey tam olarak yolunda gitmiyorsa, yani en güzel suretinde ve en mükemmel versiyonunda değilse, yaratıcının başarısızlığı, eserini güzel bir şekilde ortaya koyamaması ve onu yeterli mükemmellikte sürdüremediği bir durum söz konusu olurdu ki, bu halde artık biz bir ilahtan da bahsetmiyor olurduk. Zira ‘İlah’, kusurdan, noksandan ve eksiklikten beri olandır. Merkez Efendi Hazretlerinin mantığıyla söylersek, kainatta her şey olması gerektiği gibidir, merkezindedir. Eksik, yanlış, kusur ve noksan gibi görülen her şeyin mükemmel hikmetleri vardır. Kusur, eserde değil, ona bakan dar bakışlardadır. Cenab-ı Hakkın, yani o büyük sanatçının ortaya koyduğu her detay bütündeki sanata mükemmel bir şekilde hizmet etmektedir.
- Depremler ve savaşlar olmasaydı daha güzel olmaz mıydı dünya?
- Hiroşima olmasaydı daha sevimli bir yer olmaz mıydı yeryüzü?
- Tsunamiler olmasaydı, Moğol istilası olmasaydı, Osmanlı yıkılmasaydı…
- Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin şehit edilmeselerdi, daha hayırlı olmaz mıydı?
Kendi kişisel hayatımıza göz gezdirdiğimiz zaman da, keşke şu sınavı kazansaydım, şu üniversiteyi okuyabilseydim, şu başarıyı elde edebilseydim, bu hastalığa tutulmasaydım, depresyona girmemiş olsaydım, keşke iflas etmeseydim, ihanete uğramasaydım, gibi herkesin yüzlerce ‘keşke’si vardır. Ancak bunlar dünyanın ve insanın bütünlüğünü tamamlayan meselelerdir. Dünya bir cennet değildir, dünya sırat köprüsü değildir, dünya kabir hayatı değildir, dünya anne karnı değildir. Dünya, dünyadır. Onun kendine has özellikleri ve kusurları vardır. Dünyayı dünya yapan kısmen kusurları olduğu için, onun içinde ne kusursuz bir eş, ne kusursuz bir arkadaş, ne de kusursuz bir ev veya bir iş bulunamayacaktır.
Tavuğun bedenine aslan ruhu yerleştirmek, onu daha ideal bir tavuk yapmayacağı gibi, onun yaşamını imkansız kılar. Daha iyi ses duyabilmesi için kulağın büyüklüğünü iki katına çıkarmak, kişiyi üstün insan yapmayacağı gibi, onun hayatı nı zora sokar. Her varlığa hakkı kadar imkan tanınır. ‘Dünya olarak dünya‘ da şuan olduğu şekilde ideal dünyadır. Felsefe dünyasında ‘mümkün dünyaların en ideali’ fikriyle tanınan Alman fılozof Leibniz’e göre tanrı, tek mükemmel varlıktır. Tanrı gereken en az miktarda kusur içeren mümkün dünyaların en iyisini, en idealini yaratmıştır. Leibniz’e göre kusurlu olanla mükemmel olanı bir araya getirmenin bundan daha iyi bir yolu olamazdı. Daha az kusur kullanılarak, bu kadar fazla mükemmellik üretebilen ‘şimdi var olan dünyadan’ başka hiçbir dünya tasarımı düşünülemez. Leibniz, kusurun ve kötülüğün ‘mümkün dünyaların en idealinin‘ ortaya çıkması için gerekli olduğunu savunuyordu. (Kusur, benim imzamdır, der İ.Oktay Anar; kusur mükemmelliğin imzasıdır diyebiliriz biz de Y.N.)
Daha iyisini yaratmak mümkünken, tanrının kasten ideal olmayan bir dünya yaratmayacağını ifade eden Liebniz, bu gerekçelerle halihazırdaki dünyanın en dengeli ve en iyi ihtimal olduğu düşüncesini detaylı bir şekilde eserlerinde ortaya koymaktaydı.
Liebniz ideal olan tanrıyla, ideal olmayan dünyayı karşılaştırarak bu sonuçlara varsa da, halihazırdaki dünyanın ideal olan cennetle mukayesesi daha isabetli görünmektedir. Kur’an ve Hadis’lerde cennet halkının vasıflarından bazıları şöyle anlatılır: Hastalanmazlar, üzülmezler, ihtiyarlamazlar, ölmezler, elbiseleri eskimez… Bu durumlar dünya hayatında yaşanıyor olsaydı, cennet ve dünya farkı ortaya çıkamazdı. Dünyaya cennet vasıflarını atfetmekle, daha ideal bir dünyanın değil, ona da dünya denecekse, anlamını yitirmiş bir dünyanın ortaya çıkması kaçınılmazdır.
- Schopenhauer kusursuz bir dünyanın hayalini kurmuş ve şu düşüncelere ulaşmış:
“Tüm dilekler anında kabul olsaydı, insanlar kendilerini neyle meşgul eder, nasıl zaman geçirirlerdi? Her işin kendi kendine olduğunu, nar gibi kızarmış hindilerin etrafta uçuştuğunu, aşıkların hiç aksilik yaşamadan kavuştuğunu ve hiç zorlanmadan ilişkilerini yürüttüğünü hayal edelim. Böyle bir yerde bazıları can sıkıntısından ölür, ya da kendini asar, bazıları kavga edip birbirini öldürür, böylece doğanın onlara şimdi verdiğinden daha fazla zarara kendileri sebep olurlardı.”
Şu anda, zahire bakarak, böyle olmasaydı daha iyi olurdu, diye düşünülen şeylerin yaşanmamış olması öyle arızalara sebebiyet verecektir ki, mevcut durumdan daha fazla rahatsız edecektir. Tabiatta zararlı sanılan bir şeyin ortadan kaldırılması daima daha zararlı başka şeylerin ortaya çıkmasıyla sonuçlanacağı gibi, yaşadığımız kederin hiç yaşanmamış olması da, bizi daha büyük kederlere giriftar edecekti. Acaba daha olumsuz ne olacaktı da, onun yerine bu oldu, bu olumsuz görünen olay, daha olumsuz hangi olaylara engel oldu, diye tefekkür etmelidir insan.
“Ne yaparsan yap, yengeç yengeçtir. doğru yürümez.” -Aristophanes–
***
️DİKTA REJİMİ VE FASIK HALK
Kurt eski dostu köpeği inine davet edip sormuş:
-Söyle bakalım amcaoğlu bizi bırakıp gittin de şimdi insanlarla aran nasıl?
Köpek demiş:
-Birini aşağılamak için ona ‘köpek’ diyorlar.
–Onlara hiç ihanet ettin mi?
-Hayır, benden hep vefa gördüler
Kurt sormuş:
-Peki çocuklarını mı yedin?
-Bilakis onları canım pahasına korudum
Kurt gene sormuş:
-Peki hayvanlarını mı yedin?
-Hayır, hayvanlarını da korudum, onlara çobanlık ettim
Kurt sormaya devam etmiş:
-Peki insanlar benim hakkımda ne düşünürler?
-Aralarından güçlü, cesur veya zeki olanlara “Kurt gibi” derler.
Kurt dayanamamış ve başlamış kızmaya:
-Bak amcaoğlu! Ben sana gitme, insanoğluna güvenme demiştim. Ben onların hayvanlarını, çocuklarını yerim, her fırsatta ihanet ederim ama görüyorsun ki buna rağmen bana iltifat ediyorlar, saygı duyuyorlar; Sen ise canını unutup onlara hizmet ediyorsun, mallarını koruyorsun, çobanlık ediyorsun ama onlar yine de seni hakir görüyorlar. Belki şimdi aklın başına gelmiştir?
Köpek demiş:
-Yahu, ben de bunları zaten biliyorum ama önüme konan bir tas yalı yiyince hepsini unutuyorum. [ @Ali_Efendi_ adlı hesaptan alınmıştır]
- Bu kıssayı okuduktan sonra Firavun ve onun halkı ile ilgili aşağıdaki ayetleri hatırlamamak mümkün değildir.
-Firavun, halkını küçümsedi ve hiçe saydı; onlar da körü körüne ona itaat ettiler. Çünkü günahlarla yoldan bütün bütün çıkmış bir topluluk idiler. (54) -Nihayet ceza hükmümüzü üzerlerine çektiler; Biz de hak ettikleri cezayı verdik de, hepsini suda boğduk. (55) -Onları tarihte kalmış ve (Ateş’e girmede) öncü bir güruh, sonraki nesiller için ise ibret vesilesi bir misal yaptık. (56) (Zuhruf Sûresi)
- Bu ayetlerin tefsirine dair çok kıymetli iki alimin izahları şu şekildedir:
-“Halkı hiçe sayan bir dikta yönetimi, hukuku çiğner; ortakları, işbirlikçileri ve çevresindeki menfaatçi dalkavuklarla bir oligarşi kurar, dürüst ve faziletli insanları susturur. Halk da fasık ise, hak, bâtıl, fazilet onlar için önemsiz olduğundan, sürü gibi ona uyarlar. Zulme, şahsiyetsizliğe boyun eğer ve ses çıkarmazken, hakkı tutan bir ses yükseldiğinde onun susturulmasına seyirci kalır, hattâ iştirak ederler. İşte bunlar zilleti kabul ettiklerinden, hiçe sayılmaya müstehak olmuşlardır.” (Meâl: Suat Yıldırım/Ali Ünal)
***
️EŞEK TÜCCARI ŞEYTAN VE MÜŞTERİLERİ
Şeytan ateşten yaratılmıştır. Böyle yaratılışı O’na bazı hususiyetler de kazandırmıştır. Nitekim şeytan çeşitli kılık kıyafete girer, muhtelif görünüşlerde dolaşabilir. İsa (as) da bir gün eşek tüccarı kılığında görünmüştür. Kendisini hemen tanıyan Allah’ın Nebisi sormuş:
-“Ey şeytan, böyle eşek tüccarı kılığında nereye gidiyorsun?” tanındığını anlayan şeytan gerçeği gizlemeyi ihtiyaç duymadan cevap vermiş:
-“Nereye olacak pazara gidiyorum!”
-“Ne yapacaksın pazarda?”
-“Şu eşekleri yükleriyle birlikte satacağım.” İsa (as) merak etmiş. Eşekleri yükleriyle birlikte kim alır diye sormuş:
–Eşekleri ayrı, yüklerini de ayrı satman gerekmez mi?
-“Hayır, eşeklerimin yükleri de kendileri gibi kıymetlidir. Eşeği almak isteyenler yükünü de almak isterler. Onun için onları üzerindeki yükleriyle birlikte satacağım.” Hz. İsa büsbütün meraklanmış.
-“Ey şeytan, sen bu eşeklere ne yükledin ki, ikisini birden satacağını sanıyorsun? Eşeğin yükü çok mu kıymetli sanki?” demiş. Şeytan kahkahayı basmış:
-Sen, demiş, bu yükleri bilsen şaşıp kalırsın. Bilmiyorsun da onun için tereddüt ediyorsun.
-“Anlat bakayım neler yükledin eşeklerine.” Şeytan başlamış anlatmaya:
-“Şu birinci eşekte (hased), İkincisinde (kibir), üçüncüsünde (zulüm) yüklüdür.” Hz. İsa (as) daha çok meraklanmış:
–Ey şeytan, kim alır senin hased, kibir, zulüm yüklü eşeklerini? Deyince bir kahkaha daha atan şeytan:
-“Bak demiş, anlatayım kimler müşteri olacak, eşeklerimi yükleriyle birlikte satın almaya?” En öndeki eşeği göstermiş:
-“Şu birinci eşekte hased yüklüdür. Bunu, bilginlere, azıcık ilim sahiplerine satarım. Zira bilginlerin bir kısmında hased arzusu zirvededir. Onlar kendileri gibi olan diğer bilginlere hased etmekten duramazlar. Hased ve kıskançlık onların en çok kullandıkları sermayelerdir. Bu eşek onlarındır.”
Sonra ikinci eşeği göstermiş:
-“Şu ikinci eşekte kibir yüklüdür. Bunu da cahil zenginlere satarım. Serveti çok, bilgisi az zenginler, çok kibirli olurlar. Başkalarını küçük, kendilerini büyük görürler. Kibirsiz duramazlar. Bu eşek de onlarındır.”
Son eşeği gösterirken de şöyle demiş:
–Bu üçüncü eşekte ise zulüm yüklüdür. Bunu da salahiyet sahibi amirlere, hükümet büyüklerine satarım. Onlar vatandaşın istediklerini rüşvetsiz yapmazlar. İstedikleri zamana kadar geciktirirler. Zulümsüz duramazlar. Bu da onlarındır.
Bunları dinleyen İsa (as) ellerini açıp Allah’a yalvarmaya başlamış:
-“Ey Rabbim, bu eşek tüccarlarına müşteri olmak istemeyenleri sen koru, hased, kibir, zulüm eşeklerine muhtaç eyleme.”
Duayı işiten şeytan bağırmaya başladı: -Ne yapıyorsun, ben kiminle alış veriş yapacağım, müşterilerimi kaçıracaksın?
***
️EDEB BURCUNDA NÛRÂNÎ TEMİZ VE MANÂLI YAŞAM!
Osmanlı’da sadaka taşları varmış, ihtiyacı olan sadaka taşının üzerindeki keseden, yabancı elçilerin de şaşkın ; şehadetleriyle, sadece ihtiyacı kadarını alırmış. Aynı şey yolların üzerinde vakıflar tarafından kurulan konaklarda da uygulanır, yolcu eğer ihtiyacı varsa yatağının başucundaki keseden alabilirmiş. Binitine ücretsiz bakılır, ücretsiz üç gün yemek verilirmiş.
Eskiden “Kapıyı kapat!” denilmezmiş. Allah (c.c.) kim-! senin kapısını kapatmasın diye düşünülürmüş. “Kapıyı ( ört, ya da sırla” denilirmiş. Kapının kapanmadan yavaşça örtülmesi edebdenmiş.
“Lambayı söndür demezlermiş. Allah (c.c.) kimsenin ışığını söndürmesin. “Lambayı dinlerdir” derlermiş. Lamba yakılmaz, uyandırılırmış.
Uyuyan birisi uyandırılmak İçin sarsılmaz veya adı ile çağırılrnazmış. “Agah ol erenler” derlermiş. Nezaket, incelik, edeb her işin başı imiş de ondan… Ona eren uyanık olurmuş. İnsanların sözü kesilmez, işaret ve işmar edilmez, fısıltılar, gizli konuşmalar hoş karşılanmazmış.
Hanımlar “Efendi” derlermiş beylerine, “siz” derlermiş. Hanımefendiliklerini gösterirlermiş.
Gezerken yere yumuşak basılır, ses çıkarmamaya çalışılırmış. Yerdeki haşerata basmamaya özen gösterdiği ‘. için, adı “Karınca basmaz Efendiye çıkan insanlar varmış.
Kapıdan çıkarken arkasını dönmemek, geri geri çıkmak edebmiş. Kapı eşiğindeki ayakkabılar, dışarıya doğru değil, içeriye doğru çevrilirmiş. “Git bir daha gelme!” der gibi değil de. “Gitsen de ayağının yönü buraya dönük olsun” eler gibi dizilirmiş. Canlı cansız her şeyin bir hatırı varmış.
Bediüzzaman, kendisine arkadaşlık eden, vefa gösteren eski elbisesinden bir parçayı koparıp alırmış. Yumurtayı ucundan, çok az kırar, fazla kırmayı tahrip olarak düşünür, tahribin hiçbir türünü sevmezmiş. Eskiler hayatı o kadar nurani, o kadar temiz, o kadar manâlı yaşarmış. “Komşuya hatır soran sıra sıra terlikler, Ölçülü uzaklıkta yakın beraberlikler.” diye tarif eder Üstad N. Fazıl bu hali…
Eskiler “Edeb Ya Hu!” derler, Onu görüyor gibi yaşamaya çalışırlarmış. O varken başkasına bakmaz, Onu unutmuş gibi hallere girmezlermiş. Ezel ve Ebed Sultanı’nın huzurunda nasıl hareket edilmesi gerekiyorsa öyle hareket etmek isterlermiş. “Bizi takip eden, her halimizi perdesiz, engelsiz gören, şu anda bizim durumumuza bakan Allah var!” der gibi, o mânâyı hatırlatmak İçin her yere “Edeb Ya Hu!” yazarlarmış. “Allah’ın huzurunda edeb” demekmiş bu… insan nerede olursa olsun Allah’ın huzurunda değil midir? [Mesel Ufku, s:53]
***
️HZ. HIZIR’IN SOHBETİNDEN MAHRUM KALAN İDÂRECİ
Hârûn Reşîd zamanında bir zâbıta âmiri vardı. Hızır aleyhisselâm ile her gün görüşüp sohbet ederlerdi. Zâbıta âmiri bir gün vazifesinden istifâ etti. Zâhid olup insanlardan ayrı yaşamaya, kimseyle görüşmeyip tek başına ibâdet yapmaya başladı. Fakat istifâ ettikten sonra Hızır aleyhisselâm kendisine bir gün dahî uğramaz oldu. Bu duruma zâbıta âmiri çok üzüldü. Her gün sabahlara kadar Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp, gözyaşı döktü, tevbe-istiğfâr etti.
Bir gece rü’yasında Hızır aleyhisselâmı görüp yalvardı. “Ey vefâlı dost! Ben seninle devamlı olarak sohbet etmek maksadıyla dünya makamlarından istifâ ettim. Uzlete çekilip, yalnız başıma devamlı ibâdet etmeye başladım. Böylece sana kavuşurum sandım. Halbuki tam tersine seninle artık hiç görüşemedim. Beni, mübârek cemâlinize hasret bıraktınız. Acaba bunun hikmeti nedir? Yoksa bir kusûr mu işledim? Bu şekilde daha ne kadar hasretinizle yanacağım?..” gibi sözlerle yanıp yakılarak ağladı.
Zâbıta âmirinin bu acınacak durumuna dayanamayan Hızır aleyhisselâm buyurdu ki:
“Ey azîz dostum! Benim sana görünüp sohbet etmemin sebebi, yaptığın ibâdetler, hayır hasenâtlar değildi. Senin o mühim vazifede Müslümanların işlerini, hak ve adâlet ile idâre ettiğin için sana gelip sohbet ediyordum. Hâlbuki, sen bu kıymetli vazifeyi bırakıp, Müslümanlara hizmeti terkettin. Hattâ onları adâletli olmayan birisiyle başbaşa bıraktın. Sadece kendi şahsî kemâlâtın için bir köşeye çekildin. Kendi mânevî menfaatini Müslümanlara tercih ettin. Şimdi o adâletsiz kimse, oradaki Müslümanlara zulüm ve gayr-i meşrû işler ile elem vermektedir. Şu anda onlar sıkıntı ve üzüntü içindeler. Bunlara hep sen sebeb oldun. Elbette senin şahsî menfaatinin, Müslümanların umûmî menfaatleri yanında kıymeti yoktur. Çünkü uzlete çekilip abdest almayı, namaz kılmayı, oruç tutmayı, zikir etmeyi herkes yapabilir. Fakat makâmı ile Müslümanlara hizmet etmeyi herkes yapamaz. İşte bunun için artık senin yanına gelemiyorum.”
Zâbıta âmiri bunları dinledikçe gözyaşları sel oluyor, bir taraftan da: “Çok doğru… Çok doğru…” diyordu. Uyanınca, istifâ etmekle ne büyük bir hatâ yaptığını anladı. Sabah olunca derhal hükümdârın huzûruna çıkıp, eski vazifesini yeniden istedi. Hükümdâr anlayışla karşılayıp, onu tekrar eski vazifesine tâyin etti. [Memba-3]